Banuçiçek eve geldikten sonra biraz kitap okuyup hemencecik uyumuştu. Sabahın beşinde gördüğü karışık rüyalar uykusunu kaçırmıştı.
Kalktı, güneş yeni doğuyordu. Bir şeyler atıştırdı, ortalığı toparladı sonra da yeni evini temizledi. Küçük lojmanının temizliğini bir saatte bitirmişti.
Dışarı çıktı ve okul binasına yürüdü. Artık başlaması gerekliydi.
Önce kimisi okulun içinde, kimisi kömürlükte olan sıra ve masaları dışarı taşıdı. Zımparalayıp cilalasa yeni gibi olurlardı. Okulun en önemli eksiği tahtaydı. Bir tahtası yoktu. Bunun için İl Milli Eğitim'le iletişime geçmeyi kafasının bir kenarına yazdı.
Sonra spatula ve diğer malzemeleri alıp okulun yer yer kabarmış ve dökülmüş sıvalarını kazıdı. Bir astar ve boyadan sonra mis gibi olurdu.
Muhtarın getirdiği malzemelerin içinde bir merdiven buldu ve tavandaki sıvaları da kazımaya başladı. Gitgide zorlandığını hissediyordu ve yüzüne dökülen sıvalar da hiç yardımcı olmuyordu. Sıva tozlarındam gözleri yaşardığı sırada muhtarın dışarıdan sesini durdu. Ses lojman tarafından geliyordu.
"Buradayım." diye seslendi ve merdivenden inerek dışarı çıktı.
"Günaydın, öğretmen hanım. Erkencisiniz."
"Günaydın. Uyku tutmadı, başlayayım dedim." Güldü muhtar.
"Neler yaptınız peki?"
"Duvarları kazıdım, tavanın da yarısına geldim sayılır."
"Güzel, güzel. Bugün duvarlara ve yere beton atarız. Çatı için de usta çağırdım. Elden geçsin, kış bastırınca akmasın."
"Çok iyi yapmışsınız." Muhtar Banuçiçek'in elinden malzemeleri aldı.
"Ben devam edeyim siz dinlenin biraz." Banuçiçek hafifçe başını salladı. Muhtar yanından geçip içeri girerken Banuçiçek'in gözü birkaç saniyeliğine karakolun olduğu yere takıldı. Yalnızca... Birkaç saniyeliğine.
~~
Banuçiçek biraz dinlendikten sonra eline bir zımpara aldı ve sıralara girişti. O esnada Muhtar'ın çağırdığı ustalar da gelmiş çatıya başlamışlardı.
Banuçiçek büyük bir özenle hazırlıyordu sıraları ve masaları. Mini mini öğrencileriyle dolup taşacaklardı.
"Kolay gelsin Banuçiçek hanım." Banuçiçek daldığı düşlerinden çıktı ve birkaç adım ilerisinde sivil kıyafetleriyle duran Gökalp'e baktı.
"Ah, çok teşekkür ederim. Böyle... Sivil görünce tanıyamadım birkaç saniyeliğine." Gökalp gülümsedi.
"Evet, uzun süredir sivil kıyafet giymemiştim." dedi başını sallayarak. Banuçiçek güldü.
"Nasılsınız?"
"Teşekkürler, iyiyim. Siz?"
"Gördüğünüz gibi. Çocuklarımın okulunu hazırlıyorum." Banuçiçek yeniden güldü.
"Ben de iki gün izinliyim. Size yardım edebilirim diye düşünmüştüm." dedi Gökalp.
"İzin mi? Eliniz yüzünden mi?" Gökalp eline ne olduğunu unutmuştu. Ellerine baktı ve gülümseyerek yanıtladı.
"Hayır, bu hiçbir şey benim için. Görevden döndük, iki gün boyunca bütün tim izinli." Banuçiçek başını salladı.
"Kusura bakmayın, o yara... Büyük bir şey benim için." Gökalp gülümsedi. Kızın masumluğuna içi gitmişti aynı zamanda.
"Oo... Hoş geldiniz komutan, hoş geldiniz. Hangi rüzgar attı sizi buraya?" diye geldi muhtar. Üstü başı sıva tozu olmuştu.
"Hoş buldum, Cemil ağa. İzinliyim, yardımcı olurum diye düşünmüştüm."
"Çok iyi yapmışsın, komutan. Harap etti öğretmen hanım kendini. İki dakika oturmasını söylüyorum, dinlemiyor. Ben lafımı geçiremedim, belki sen geçirirsin." Çatı için gelen ustalardan biri seslenince Muhtar derin bir nefes aldı, "Bakayım bir, yine gelirim yanına komutan."
"Tamamdır, Cemil ağa." Onlar konuşurken Banuçiçek yeniden zımpara yapmaya başlamıştı. Gökalp birkaç saniye kızı izledi, "Saat kaçta başladınız?"
"Beş gibi falan, uyku tutmadı." Banuçiçek, Gökalp'ın yüzüne bakınca gördüğü karışık rüyaların onunla alakalı olduğunu hatırladı.
"Yorulmuşsunuzdur, verin ben devam edeyim. Biraz dinlenin."
"O elle zorlanırsınız." dedi Banuçiçek. Hala zımpara yapmaya devam ediyordu. Gökalp Banuçiçek'in bileğini tuttuğunda bir elektrik dalgasının vücuduna yayıldığını hissetti.
"Zorlanmam, iki elimi de aktif şekilde kullanabiliyorum. Alayım onu." Banuçiçek'in elindeki zımparayı aldı ve bileğini nazikçe bıraktı, "Lütfen, şuraya geçip dinlenin." Banuçiçek pes etti ve birkaç adım ilerideki gölgeliğe çöktü. Gerçekten çok yorulmuştu. Gökalp tatmin olmuş gibi zımpara yapmaya başladı. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra Banuçiçek konuştu.
"Ben dinlendim, zımpara attıklarımı cilalamaya başlayayım." diyerek kalkmaya yeltendi.
"Banuçiçek... hanım. Daha yeni oturdunuz. İlk günden bu kadar yüklenmeyin kendinize, hastanelik olmayın."
"Yapılacak çok iş var. Düşündüğüm sürede bitirememekten korkuyorum." dedi Banuçiçek. Gökalp kızın karşısına çöktü.
"Yalnız değilsiniz. Ben varım... Şu anda izinli olan bir tim dolusu askerim var. Muhtar var, köylüler var."
"Ben... Kimseyi meşgul etmek istemiyorum. Bu okulun öğretmeni benim, bunları yapmak da benim görevim." Başını hafifçe yana yatırdı ve askerin yüzüne baktı.
"Sizin göreviniz değil. Buradaki herkesin görevi. Sizin göreviniz sadece öğretmek, aydınlatmak, Türklüğe hizmet edecek çocuklar yetiştirmek. Tüm bu işlere, herkes el atmalı. Bunları sizin omuzlarınıza yükleyemeyiz." Banuçiçek gülümsedi.
"Çok teşekkür ederim." Gökalp de gülümsedi ve ayağa kalkıp zımparaya devam etti. Banuçiçek hazır oturmuşken İl Milli Eğitim'i aramaya karar verdi. Birkaç dakikalık konuşmanın ardından, telefonla değil de yüzyüze görüşmesi gerektiğini anlamıştı, "Pekala, teşekkürler. En kısa zamanda geleceğim. İyi günler." Telefonu kapattı.
"Hayırdır?" dedi Gökalp.
"Okulun kara tahta başta olmak üzere bir takım eksiklikleri var. Onların temini için İl Milli Eğitim'e gitmem gerekiyormuş. Telefondan halledilir sanmıştım ama nafile, yüzyüze görüşmem gerekiyor."
"İsterseniz, yarın sizi götürebilirim?"
"Ah, çok teşekkür ederim ama kabul edemem."
"Neden kabul edemezsiniz? Zaten tugayda işlerim vardı, geçerken sizi de bırakırım. Geri dönerken de sizi alıp gelirim?"
"Çok mahcup oluyorum." dedi Banuçiçek.
"Hiç gerek yok. Sabah dokuz gibi alırım sizi." Aslında Gökalp'ın tugayda işi yoktu. Banuçiçek kabul etsin diye öyle söylemişti. Neyse... En azından tugayda görev yapan arkadaşını ziyaret etmiş olurdu.
"Çok teşekkür ederim." Banuçiçek durdu, "Çay yapayım mı?" diye ekledi tatlı bir şekilde. Gökalp güldü.
"Hayır desem yapmayacak mısınız?"
"Yapacağım tabiki de." Banuçiçek kalktı ve lojmana ilerledi. Gökalp arkasından bakakalmıştı. Fırtına gibiydi resmen. Asla durduğu yerde duramıyordu. Ele avuca sığmazdı. Hafifçe gülümsedi Gökalp ve yaptığı işe devam etti.
~~~
Sıraların zımparalanması, çatının tamiri bittikten sonra Banuçiçek hala yerinde duramıyordu.
"Bu yeri de kırsak mı muhtar? Baksanıza, betonlar kırılmış çoğu yerden. Kırıp yeniden beton atsak iş görür mü?"
"Görür, görür de bugünlük bu kadar yeter öğretmen hanım. Saat geç oldu. Dinlenin sizde."
"Geç mi? Saat daha dört." dedi Banuçiçek gülerek.
"Hiç oturmaz mısın sen? Sana baktıkça ben yoruldum vallahi!" diye çıkıştı muhtar. Banuçiçek yeniden güldü.
"Okul bitsin, söz oturacağım muhtar."
"Hatırlatırım ama bunu." Hafifçe parmağını salladı muhtar, sonra babacan bir ifadeyle güldü, "Şimdi temizlenip paklanın, sonra da bize yemeğe gelin." dedi Gökalp ve Banuçiçek'e, "Sana da uyar değil mi komutanım?"
"Uyar muhtar, uyar. Hem... Ben gelirsem Banuçiçek hanımın itiraz hakkı kalmaz." dedi bıyık altından gülerek.
"Aa... Aşk olsun." dedi Banuçiçek.
"Olsun." diye mırıldandı Gökalp. Banuçiçek hafifçe pembeleşmeye başladı. Muhtar da bıyık altından güldü.
"Hadi, hadi. Gideyim ben. Siz de tez vakitte gelin." Banuçiçek hafifçe başını salladı. Muhtar yanlarından ayrıldıktan sonra Gökalp konuştu.
"Ben... Karakola gidip temizleneyim o zaman." dedi.
"İsterseniz burasını da kullanabilirsiniz. Sorun olmaz." dedi Banuçiçek.
"Olabilir... Daha iyi olur aslında." dedi hafifçe başını sallayarak. Hiç gidesi yoktu zaten Gökalp'in.
"Önden siz buyurun o zaman. Ben de şuraları toparlayayım." Gökalp hafifçe başını salladı. Banuçiçek banyoyu gösterdi Gökalp'e ve kapıyı çekip dışarı çıktı.
Gökalp hızlıca temizlendi ve pantolonunu giydi. Zaten çalışmaya başlamadan önce gömleğini çıkarmış, içindeki tişörtle çalışmıştı. Tişörtünü giymeden gömleğini giydi. Hazırdı.
"Banuçiçek hanım... İşim bitti." Banuçiçek yine kendisi kadar olan bir çuvalı kaldırmaya çalışıyordu, "Durun, yardım edeyim."
"Bitti, bitti." Banuçiçek çuvalı okulun duvarına yasladı ve derin bir nefes aldı, "Ben... Temizleneyim o zaman." Gökalp başını salladı.
"Burada bekliyorum." Banuçiçek içeri gireceği sırada Gökalp'ın seslenmesiyle geri döndü, "Tişörtümü çalışma masanızın sandalyesine koydum. Dönüşte alsam bir sorun olur mu?"
"Hayır tabiki de ne sorunu olacak?" Gülümsedi Banuçiçek ve ardından kapıyı kapatıp duşa girdi. Hayatının en hızlı duşunu almış olabilirdi. Güzelce giyindi, parfüm sıktı ve saçlarını kurutmadan hemen önce kapıyı açtı, "İsterseniz gelebilirsiniz. Çok azıcık işim kaldı." Gökalp başını sallayıp içeri girdi.
Yüzüne çarpan şampuan ve parfüm kokusu kalbini sıkıştırmıştı.
Acaba koku hassasiyetim mi oluşuyor diye düşünmeden edemedi.
Banuçiçek banyonun yakınlarında saçlarını kurutmaya başladı. Sapık gibi gözükmek istemediği için Gökalp ona bakamıyordu. Raflarda duran kitapları incelemeye başladı.
"Tarihi seviyorsunuz sanırım?" dedi dizi dizi duran tarih kitaplarına bakarak.
"Üniversite de çift anadal yaptım, biri Tarih." dedi Banuçiçek gülerek. Saç kurutma makinesinin kablosunu doladı ve yerine yerleştirip saçlarını düzeltti, "Çocukların nasıl daha vatanperver ve Türklük bilincinde yetiştirileceğini düşündüm ve çıkış yolunu tarih öğretiminde buldum." Gökalp kıza döndü.
"Haklısınız."
"Tarihi tam olarak öğrenmeden de öğretemeyeceğim için böyle bir karar verdim. Biraz zor oldu ama." Güldü hafifçe Banuçiçek, "Ben hazırım bu arada."
"Gidelim o halde."
Birlikte muhtarın evine doğru yola koyuldular. Biraz zaman yürüdükten sonra bahçesi çiçeklerle süslü bir evin dış bahçe kapısında durdular.
"Muhtar Efendi!" diye seslendi Gökalp. Kapıya orta yaşını biraz geçmiş bir kadın yaklaştı, "Müsaade var mıdır?" diye ekledi Gökalp.
"Buyurun, oğlum. Biz de sizi bekliyorduk." Kadın bahçe kapısını açtı ve onları içeri aldı, "Ne iyi ettin de sende geldin." Gökalp gülerek kadının elini öptü, "Hoş geldin, kızım." dedi kadın. Banuçiçek'in içi kadını görünce sıcacık olmuştu.
"Hoş buldum."
"Ben Filiz. Cemil'in eşiyim."
"Banuçiçek." Daha fazla konuşamadı Banuçiçek, gözleri dolmuş, boğazı düğümlenmişti.
"Ne oldu güzel kızım?" Gökalp de ne olduğunu anlamak için Banuçiçek'e bir adım daha yaklaşmıştı.
"İyi misiniz?" dedi.
"İyiyim, iyiyim. Sadece..." Kadına döndü, "Sizi anneme benzettim. İçim bir garip oldu." dedi gülerek.
"Ah, benim kınalı kuzum. Ben de senin bir annen değil miyim? Hepiniz çocuğumsunuz benim." Banuçiçek'e sarılıp bağrına bastığında, Banuçiçek ağlamamak için dişlerini sıktı.
"Öyleyiz tabi..." diye mırıldandı Banuçiçek.
"Hanım, hanım. Ne tuttun gençleri orada? Gelsenize hadi!" diye seslendi muhtar iç bahçeden.
"Geliyoruz, geliyoruz." Banuçiçek ve Gökalp'e döndü, "Siz geçin, ben fırın için odun alıp geliyorum."
"Ben alayım?" dedi Gökalp.
"Hadi, hadi. İçeri!" diye yanıtladı onu kadın elini hafifçe sallayarak ve hemen yanlarından ayrıldı.
İç bahçeye yürürlerken Gökalp yeniden sordu.
"İyi misiniz?"
"İyiyim, gerçekten. Anlık bir duygulanmaydı." dedi Banuçiçek gülümseyerek.
"Yapabileceğim bir şey var mı sizin için?"
"Çok teşekkür ederim. Bir sürü şey yaptınız zaten benim için. Sağ olun." Gökalp kendinden emin bir ifadeyle başını iki yana salladı.
"Lafı bile olmaz ki... Hiçbir şey yapmadım zaten."