DİP -1-
Elindeki uçak biletine son kez baktı Banuçiçek. Yatağına oturup derin bir nefes almadan önce odasına yeniden göz gezdirdi. Unuttuğu bir şey yok gibi gözüküyordu.
"Banu... Yemek hazır, kızım!"
"Geliyorum anne." Evinde yiyeceği son akşam yemeğiydi. Bu düşünce içini burksa da yine de mutluydu, yeni bir hayata başlayacak ve hayallerini gerçekleştirecekti.
Biletini komodinin üzerine koydu ve mutfağa gitti.
"Yine neler yapmışsın anneciğim." Annesinin ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerine bakamıyordu.
"Bir daha kim bilir ne zaman yiyeceksin anne yemeği..."
"Hanım, içini sıkma çiçeğimin." Babasına gülümsedi Banuçiçek.
"Orada da ben anne olacağım belki? Bir sürü çocuk beni bekliyor sonuçta." Babası gülümsedi, annesinin ise daha çok gözleri doldu.
"Ne güzel mühendis, hemşire falan olsaydın ya? Tutturdun öğretmen olacağım diye, al işte gidiyorsun doğunun doğusuna."
"Doğu batı ne fark eder anne? Hepsi çocuk, hepsi işlenmemiş birer cevher. Oraya öğretmen gitmesin de, kansız şerefsizler körpecik beyinlere mi girsin?"
"Sen nereye kadar eğiteceksin? İş anne babada bitmiyor mu?"
"Gerekirse anne babalarını da eğitirim, gerekirse bu uğurda ölürüm."
"Allah korusun, Allah korusun. Bu nasıl söz?"
"Kapatın şu konuyu, ağız tadıyla yemeğimizi yiyelim." dedi babası.
~~
Yemekten sonra yeniden odasına çekildi Banuçiçek. Valizini çoktan hazırlamıştı. Son kez kontrol etti ve sırt çantasına diğer gerekli eşyalarını koydu. Dakikalar, saatler geçtikçe kalbinin atışı şiddetleniyordu. Yatağının üzerinde duran laptopu açtı yeniden. Açık kalan sayfaya uzunca bir süre baktı. Şehit olan öğretmenlerin listesiydi bu. İsimler o kadar çoktu ki... Kimisinin fotoğrafı ismiyle birlikteydi, kimisinin ise sadece ismi vardı. Hepsi gencecik, çevresini aydınlatmak için yanan birer meşaleydi.
"Merak etmeyin... Ya yarım kalan ülkünüzü devam ettireceğim ya da bu yolda aranıza katılacağım. Söz veriyorum."
Son kez listeye göz gezdirdi ve laptopu kapatıp yatağına girdi.
~~
Doğru düzgün uyumadan sabah olmuştu. Hazırlandı, ailesiyle son bir kahvaltı yaptı ve ikisiyle de vedalaşıp yola koyuldu. Kimsenin onu havaalanına bırakmasını istememişti.
Bir saat sonra havaalanındaydı.
On iki saat süren uçak, altı saat süren otobüs yolculuğundan sonra akşama doğru nihayet şehre inmişti. Etrafına bakındı. Elinde valiziyle öylece kalmıştı ortada. Etrafta şaşılacak hiçbir şey yoktu ama onun içinde büyük bir şaşkınlık vardı. Yutkundu. Onu buradan köyün muhtarı alacaktı fakat... Nasıl tanıyacaktı muhtarı?
Buluşmak için bir yer konuşmuşlardı... Peki orasını nasıl bulacaktı?
Telefonunu çıkardı. Şarjı bitmişti.
"Harika." diye mırıldandı. Valizini peşinde çekeleyerek rastgele yürümeye başladı.
"Öğretmen hanım, öğretmen hanım!" Duyduğu sesle içine kocaman bir umut doldu. Hemen sesin geldiği yöne döndü, "Banuçiçek hanım siz misiniz?"
"Evet."
"Ben Tetikler Köyü'nün muhtarı Cemil." Banuçiçek tokalaşmak için elini uzattı.
"Sizi gördüğüme ne kadar sevindiğimi anlatamam." Muhtar güldü.
"Birkaç işim vardı o yüzden geç kaldım, kusura bakmayın. İsterseniz gidelim artık?"
"Tabiki de, teşekkür ederim." Adam Banuçiçek'in elinden valizini aldı ve kamyonet bozması arabasının açık bagajına yükledi. Banuçiçek yavaşça arabaya bindi. Yola koyuldular.
"Bizim köyden merkeze ulaşım biraz zordur. Haftada bir Çarşamba günleri otobüs kalkar. Bir ihtiyacın, eksiğin olursa bana haber et, yetiştiririm hemen öğretmen hanım."
"Peki... Teşekkür ederim yeniden." Biraz durdu, "Bölge ve köy hakkında söyleyeceğiniz bir şeyler var mı peki?"
"Havası çetin, insanı merttir bizim köyün. Eskiden terör bölgesiydi. Mehmetçikle omuz omuza savaştık. O yüzden öğretmen gelemedi uzun zamandır. Bir tane hemşire hanım var, o bildiğini öğretmeye çalışıyordu çocuklara, o kadar. İlaç gibi geldin vallahi." Gülümsedi Banuçiçek, "Bizim köy Türkmen köyüdür, taa ezelden beri öyleymişiz. 140 hane, 50 çocuk var."
"Okul var mı peki?"
"Var ama eski. Çatışmalarda çok hasar aldı. İlim yuvasının içine pusulanmıştı şerefsizler. Köklerini kazıdık oradan. Toparlamaya çalıştık yine gücümüz yettiğince. Şimdi boya, çimento falan aldım merkezden. Elden geçirir, kısa zamanda çocukları toplarız okula."
"Açıkçası daha katı birini bekliyordum, şaşırdım sizinle tanışınca. Bu öğretme aşkınız içime dokundu." dedi Banu.
"Annem öğretmendi benim. İçine doğdum bu işin, kendim okumak istemedim ama okuyana da mani olmam. Hatta çok pişmanım okumadığım için."
"Geç değil, ben elimden geldiğince yardım ederim size."
"Hay, yaşayın!"
Biraz daha sohbet ettikten sonra muhtar yavaşladı.
"Kimliğini çıkar öğretmen hanım. Asker kontrol edecek." Banuçiçek ayaklarının dibine koyduğu çantasından kimliğini çıkardı. Araba durmuş, muhtar kendi tarafındaki camı açmıştı.
"İyi günler, muhtar. Nerden böyle?" dedi askerlerden biri kimliklerini alırken.
"Merkezden geliyorum. Yeni öğretmen geldi ya köye, onu karşılamaya gittim."
Asker bakışlarını Banuçiçek'e çevirdi. Banuçiçek hafifçe gülümsedi.
"Merhaba, hoşgeldiniz." dedi asker.
"Hoşbuldum, teşekkür ederim."
Başka bir asker bagajı kontrol ettikten sonra şoför tarafına geldi.
"Ne yapacaksın bu kadar malzemeyle Cemil aga?"
"Okula tadilat yapacağız. Bak, yeni öğretmen geldi." Bu askerde bakışlarını Banuçiçek'e çevirdi.
"Hoş geldiniz. Hayırlı olsun."
"Teşekkür ederim." dedi Banuçiçek.
"Tamamdır muhtar, devam edebilirsin." dedi askerlerden biri kimlikleri teslim edip.
"Kolay gelsin çocuklar, dikkat edin kendinize." dedi Muhtar Cemil arabayı hareket ettirmeden hemen önce. Sonra Banuçiçek'e dönüp anlatmaya devam etti, "Okulun hemen yanında lojman var. Benim hanım toparladı orasını geleceksiniz diye."
"Zahmet etmişsiniz, hallederdim ben. Çok sağolun."
"Lafı bile olmaz öğretmen hanım." dedi ve ekledi, "Okul köyden biraz uzak. Çok değil ama... Belki yürüyerek on, bilemedin on beş dakika. Okulun yukarısındaki tepede karakol var, Çeliktepe Karakolu." Kendini güvende hissetti Banuçiçek.
On dakika daha arabayla yolculuk ettikten sonra köyün içinden geçip toprak yola girdiler. Bir süre sonra araba, yanyana iki binanın önünde durdu.
Banuçiçek arabadan indi ve bagajdan valizini aldı.
"Şurası lojman... Buyurun bu da anahtarı." dedi Muhtar, "Eşyalarınızı koyun, ben de arabayı indirmeye başlayayım."
"Bekleyin, yardım ederim size." dedi Banuçiçek. Muhtar hafifçe elini kaldırarak geçiştirdi. Banuçiçek elindeki anahtarla muhtarın gösterdiği lojmana yürüdü.
Tahtalarla desteklenmiş kapıyı açarken kalbi hızla çarpıyordu. Yeni evinin kapısını açıyordu.
Kapıyı ilk açtığında burnuna hafif bir deterjan kokusu çarptı. Titreyen dizleriyle, güçlükle girdi içeri. Çok heyecanlıydı. Valiziyle sırt çantasını kapının kenarına bıraktı ve etrafa bakındı. Pencerenin kenarında bir yatak, yatağın karşısında ahşap bir dolap vardı, bir de çalışma masasıyla küçük bir koltuk. Duvarlarda birkaç dolap olması onun için iyiydi. Odada iki kapı vardı. Sağdakini açtığında küçük bir mutfağa çıktı. Çamaşır makinesi ve ufak bir buzdolabı bulunuyordu. Dolapları karıştırınca kendisine yetecek kadar mutfak eşyası buldu. Yeniydiler, muhtarın eşi yerleştirmişti muhtemelen. Yatak odasına geri döndü ve diğer kapıyı açtı. Banyo ve tuvaletti burası da.
Daha fazla oyalanmayıp dışarıda telefonla konuşan muhtarın yanına çıktı.
"Hay Allah... Tamam, tamam. Götür sen sağlık ocağına, geliyorum ben hemen."
"Bir sorun mu var?" dedi Banuçiçek.
"Benim küçük çocuk ağaçtan düşmüş. Hanım sağlık ocağına götürüyormuş. Gitmem lazım. Kusura bakmayın." Gülümsedi Banuçiçek.
"Hiç sorun değil, gidip bakın çocuğunuza. Ciddi bir şeyi yoktur umarım." dedi.
"İnşallah, inşallah. Araba kalsın burda, haberleşiriz yine." dedi Muhtar.
"Tamam. Geçmiş olsun."
Muhtar yürüyerek toprak yola çıktı. Banuçiçek tek başına kalmıştı. Arabanın bagajındaki çuvallara ve diğer malzemelere baktı. Bir yerden başlamak gerekiyordu. Lojmana girip üstünü değiştirdi ve önce hafif malzemeleri okulun kömürlüğüne taşıdı. Ardından üst üste duran çuvallardan birini çekti ve kucaklamaya çalıştı. Böyle taşıyamayacağı anlayınca sırtlandı ve ilk çuvalı kömürlüğe yerleştirdi.
"Harika gidiyorsun, Banuçiçek. Helal kız sana." dedi kendi kendine. İkinci çuvalı yüklendi ve onu da taşıdı.
Üç... Dört...
Derken Banuçiçek yavaş yavaş gücünün tükendiğini hissetmeye başladı. Pes etmemeliydi.
Yedinci çuvalı taşıyıp kömürlükte çuvalların üstünde biraz dinlendiği sırada kömürlüğe iri cüsseli biri daldı.
"Cemil aga." Banuçiçek kocaman gözlerle kamuflajlı askere baktı. Askerde birkaç saniyeliğine Banuçiçek ile aynı şaşkınlığı yaşadıktan sonra iki adım geri atıp konuşmaya başladı, "Kusura bakmayın, muhtar burda sanmıştım." dedi.
"Sorun değil... Muhtarın çocuğu rahatsızlanmış, sağlık ocağına gitti." dedi Banuçiçek kömürlükten çıkan askerin peşinden çıkarken.
"Anladım. Aracını görünce komutanım konuşmak istemişti. Sizi korkuttuysam çok özür dilerim." Hafifçe gülümsedi Banuçiçek.
"Sorun değil demiştim." Okulun bahçesine döndüklerinde askeri aracın yanında bekleyen bir asker hareketlendi.
"Komutanım, muhtar sağlık ocağına gitmiş, burada değil." dedi asker.
"Tamam Hamza, araca dönebilirsin aslanım." dedi komutan. Sonra Banuçiçek'e döndü. Genç kız kocaman yeşil gözlerle kendisine bakıyordu. Birkaç saniyeliğine bir tanıdıklık sezdi o gözlerde. Hafifçe boğazını temizledi, "Uzman Jandarma Gökalp Mirza." dedi kıza elini uzatırken.
Banuçiçek askerin keskin yüz hatlarından kendisini zorla aldıktan sonra, askerin yeşil sargı bağlı elini nazikçe sıktı.
"Banuçiçek Balkır. Yeni öğretmenim." dedi. Elini çektikten sonra avucuna bulaşan kanı fark etti. Şaşkın bakışları yeniden askerin kahverengi gözleriyle buluştu.
"Kusura bakmayın." Gökalp eline bağlı olan sargının bir ucuyla Banuçiçek'in elini temizledi, "Görevden dönüyoruz, ufak bir aksilikten hatıra kaldı." dedi.
"Kanıyor, yardım etmemi ister misiniz? Yanımda küçük bir ilk yardım çantam var." Tabi, bilmiyordu ki karşısındaki asker kendi dikişini kendisi atacak kadar ilk yardımın kitabını yazmıştı.
"Teşekkür ederim, karakolda hallederim." Bakışlarını bagaja çevirdi, "Siz ne yapıyorsunuz?"
"Okulun tadilatı için bir şeyler almıştı muhtar, onları taşıyorum kömürlüğe." Gökalp bir çuvallara bir de neredeyse çuvallar kadar olan Banuçiçek'e baktı. Kız fazlasıyla minyondu.
"Hamza... İki arkadaşını al. Boşaltın aracı." dedi askeri araçların yanında duran askere seslenip.
"Yok, hiç gerek yok. Zaten görevden dönüyormuşsunuz zahmet etmeyin lütfen." Yanından geçen üç asker onu sallamayınca Gökalp'e döndü, "Hallederdim ben."
"Olsun. Bitirirler beş dakikaya." Komutan baş parmaklarını parkasının üzerindeki kemere soktu, "Nerden geldiniz?"
"İstanbul." Hafifçe gülümsedi Gökalp.
"Biraz zorlanabilirsiniz ama alışırsınız. Bir ihtiyacınız olursa yukarıdaki karakoldayız." Asker başını sadece bacası gözüken karakola çevirdi.
"Eksik olmayın, teşekkür ederim." dedi Banuçiçek.
"İlk görev yeriniz herhalde?" Banuçiçek başını salladı.
"Açıkçası köylünün tepkisini merak ediyorum. Gerginim biraz."
"Birkaç aile dışında sorun çıkacağını sanmam. Bir sıkıntı olursa haber vermeniz yeterli."
Gökalp ve Banuçiçek'in konuşmaları devam ederken askeri araçta da şöyle bir konuşma geçiyordu.
"Kimmiş şimdi bu?" dedi askerlerden biri.
"Yeni öğretmen dediler ya lan."
"Sizce de biraz fazla ufak değil mi ya? Raşit ağanın ortaokula giden bebeleri bile daha büyük duruyor sanki."
"Oğlum önemli olan boyu değil, işlevi." dedi asker.
"Rezil herif." diye yanıtladı onu bir diğer asker.
"Ulan, yalnız biraz sonra komutanla öğretmen arasında kıvılcım çakacak. Fark eden yok mu?"
"Harbiden he... Hasiktir... Güldü mü bizim komutan yoksa dağların soğuğunda yüz felci geçirdi de ağzını mı kontrol edemiyor?"
"Abartma amına koyayım. Görende bizim komutan buz küpü sanacak."
"Sabahın dördünde yağmur altında eğitim yaptırırken pek de sıcak olmuyor, güzel kardeşim."
"Yav ben hala öğretmene takıldım. Çok ufak... En fazla iki hafta dayanır, sonra kaçar buradan. Benden söylemesi."
"Hiç de kaçacak gibi durmuyor. Hem... Bizim komutan bırakmaz." Sırıttı askerlerden biri.
"Abartmayın lan, konuşuyorlar insan gibi. Fesat herifler."
Bu konuşma böyle devam ederken Hamza, komutanının yanına gitti.
"Bitirdik komutanım."
"Tamamdır aslanım, geçin araçlara. Geliyorum." Askerler araçlarına geçtikten sonra Gökalp Banuçiçek'e döndü.
"Memnun oldum Banuçiçek hanım. Görüşmek üzere." dedi.
"Ben de memnun oldum. İyi günler." dedi Banuçiçek de gülümseyerek.
Gökalp birkaç saniye kızın yüzüne baktı. Bembeyaz porselen gibi bir cilde yerleştirilen bir çift yeşil gözün onda bu kadar etki yaratması ilginçti.
Banuçiçek de Gökalp'in yüzüne dalmıştı. Acı kahverengindeki gözleri fazla güzeldi. Sert yüzüne rağmen nasıl bu kadar yumuşak bir çehreye sahip olabiliyordu?
Gökalp boğazını temizledi ve kıza bir baş selamı verip topuklarının üzerinde döndükten sonra öndeki araca bindi. Kız arkasından bakakalmıştı.
Araç hareket ettiğinde Gökalp aynadan arkaya baktı.
"Hala bakıyor komutanım." dedi aracı süren asker hafifçe sırıtarak.
"Zevzekleşme, çavuş." Asker gülmesini bastırdı ve dikkatini yola verdi. Gökalp yeniden aynadan arkaya baktığında kızın lojmana ilerlemeye başladığını gördü.