Yemekler yenip sıcacık bir sohbete dalmışken, televizyonda çıkan haber tüm ortamı dağıttı.
Yapılan sınır ötesi bir operasyonda iki şehidimiz vardı.
İsimler açıklanana kadar muhtar da Gökalp de gözlerini kırpmadan televizyona baktılar. Banuçiçek'in ise içine bir ağırlık çökmüştü.
"Ne zaman bitecek bu acı? Ne istiyor bu alçaklar? Ha oğlum, ha Gökalp... Sen bilirsin. Ne istiyor bu piç kuruları bizim gencecik askerlerimizden?" diye bir feryat kopardı Filiz hanım.
"Vatanımızı istiyorlar Filiz teyze... Vatanımızı. Biz de... Bu gencecik çocuklar da bu vatanın bekçileriyiz."
"Bilmiyorlar ki, vurdukça güçlenen... Bir ölüp bin doğan milletin çocuklarıyız." dedi muhtar.
"Cemil... Arasak mı bizim oğlanı?" dedi Filiz.
"Arayalım, hanım." İkisi de müsaade isteyip kalktılar.
"Muhtarın en büyük oğlu askerde." diye açıkladı Gökalp. Banuçiçek hafifçe başını salladı.
Şehit haberleri bitmişti... Sonrası mı?
Magazin haberleri.
~~~
Muhtarın evinden kalktıklarında saat 22'yi geçmişti.
"Aa... Bunu saymıyorum. Yine gelin. Banuçiçek, kızım... Canın ne zaman sıkılırsa gel, ben hep evdeyim."
"Çok teşekkür ederim, Filiz abla. Sen de beni ne zaman istersen lojmanda bulabilirsin. Keşke... Sizin çocukları da görebilseydim."
"Görürsün elbet... Anneannesine gittiler bugün. Gelirler birkaç güne."
"Sahi... Senin çocuk nasıl oldu muhtar?" diye sordu Gökalp.
"İyi, iyi. Başı şişmiş sadece. Ona bir merhem verdiler. Yok bir şeyciği."
"İyi öyleyse. Geçmiş olsun. Hadi... İyi akşamlar."
"İyi akşamlar."
Banuçiçek Filiz hanımla vedalaştı ve Gökalp ile birlikte lojmana doğru yola koyuldular. Kısa bir sessizliğin ardından Gökalp konuşmaya başladı.
"Banuçiçek hanım..."
"Hanım... Demeseniz?" Gökalp birkaç saniye durdu.
"Pekala... Sizli bizli konuşmak da yok o halde?" dedi Gökalp hafifçe gülerek.
"Anlaştık." dedi Banuçiçek de, "Bir şey diyordunuz... Diyordun?" Güldü Gökalp.
"Hiç... Aklımdan çıktı."
Banuçiçek hafifçe omuzlarını silkti.
"Hatırlayınca söylersin o zaman." Başını salladı Gökalp. Hala hatırındaydı halbuki söyleyeceği şey... Nereden tanıdık geldiğini soracaktı. Yine içinden bir ses zamanı olmadığını fısıldamıştı.
Biraz daha yürüdükten sonra lojmanın önündeydiler.
"Dediğim gibi..." diyerek ellerini cebine soktu Gökalp, "Sabah dokuz gibi gelirim. Iı... Telefon numaranı rica etsem mi?" Banuçiçek Gökalp'in yüzüne baktı, "Haberleşmek için."
"Haberleşmek için." diye tekrar etti Banuçiçek.
"Olur da geç falan kalırsam... Bekleme diye." Güldü.
"Tamam... Tamam. Telefonunu verir misin, kaydedeyim?" Gökalp cebinden telefonunu çıkardı ve kıza uzattı. Şifre yoktu. Arka planda mavi bere ve bayrak vardı.
Banuçiçek yeni kayıt bölümüne girdi ve numarasını hızlıca yazıp adı ve soyadıyla kaydetti kendisini. Ekranı kilitleyip telefonu Gökalp'e geri verdi.
"Olur da geç kalırsan diye." Güldü Banuçiçek. Hemen akabinde Gökalp de güldü.
"Ben gideyim artık..."
"İyi geceler."
"İyi geceler." Gökalp hala bekliyordu, "İçeri girmeni bekliyorum." dedi Banuçiçek'e.
"Ha... Iıı.. Tamam. Giriyorum." Gülümsedi, "Tekrardan iyi geceler." Kapıyı açtı ve içeri girip Gökalp'e döndü Banuçiçek. Gökalp hafifçe bir baş selamı verip topuklarının üzerinde döndüğünde Banuçiçek de kapıyı kapattı.
Gökalp eve döndü ve yine belli belirsiz bir şekilde gülümseyip yuvasının yolunu tuttu.
~~~
Banuçiçek sabah yediye kadar uyuyabilmişti. O saatte onu alarmı değil de yine bir önceki günün aynısı olan rüyası uyandırmıştı.
Gökalp ise çoktan kalkmış izinli olmasına rağmen sabah eğitimi yaptırıyordu.
"Her... Türk... Asker... Doğar..." Askerlerin ayaklarını yere vurdukça hep bir ağızdan söylediği cümleydi bu.
"Hadi beyler... Bu ne yavaşlık?" Gökalp en önde koşuyordu. Gür sesiyle bağırdı ve marşı değiştirdi, "Vatan... Sana.... Canım... Feda..." Askerler devam etti.
"Vatan... Sana... Canım... Feda..."
Karakolun etrafında beşinci turu tamamladıklarında saate baktı. Yediye birkaç dakika vardı.
"Efeler, ısındık mı?"
"Isındık, komutanım." Tek bir ağızdanmışcasına çıkan gür cevap, etraftaki dağlarda inlemişti adeta.
"Şınav pozisyonu... Al!" Askerler nizami bir şekilde yere yatıp şınav pozisyonu aldı, "Yine biliyorsunuz... Beşe kadar sayacağım. Beş şınav nedir ki?" Askerler başlarına geleceği çok iyi biliyorlardı, "Bir... İki... Üç... Dört..." Durdu, "Unuttum ya, tüh. Baştan! Bir... İki... Üç... Dört... Başçavuşum bir şey mi dediniz?" Onları izleyen Başçavuş Fırat güldü, "Demediniz mi? Peki... Ben yine unuttum ya. Baştan! Bir... İki... Üç... Dört..."
Bu böyle elli şınava kadar devam etti.
"Onbaşı... Bir daha say komutanım, der gibi baktın. Ben seni kırar mıyım? Bir.... İki... Üç... Dört... Ve beş..." Askerlerin bir kısmı yere yığıldığında Gökalp yine gür sesiyle seslendi.
"Efeler!" Askerlerin hepsi karşısında esas duruşa geçtiler, "Beş dakika istirahat... Sonra barfiks. Soğumayın sakın. Soğuyanı karakolun etrafında tam teçhizat on tur koştururum."
Dışarı çıkan teğmenin yanına koştu ve esas duruşa geçip baş selamı verdi.
"24 er ile sabah sporu devam etmektedir, komutanım."
"Tamam da... Neden çavuş yaptırmıyor eğitimi? Sen izinli değil misin?"
"İzinliyim komutanım ama eğitime katılmak istedim. Formdan düşmemeliyim." Bıyık altından hafifçe güldü Gökalp. Teğmen de güldü.
"Ne yapacaksın bugün?"
"İlçeye gideceğim, komutanım."
"Öğretmen hanımla birlikte." diye ekledi Başçavuş Fırat muzip bir yüz ifadesiyle. Teğmen Uğur'un kaşları havaya kalktı ve gülmemek için kendini tuttu.
"Yavaş olsaydın be oğlum, kız geleli dün bir bugün iki."
"Yok komutanım... O şekil bir şey değil." dedi hafifçe.
"Ya ne şekil bir şey?" Başçavuş Fırat da yanlarına gelince, Gökalp'in sırtından ecel terleri akmaya başlamıştı.
"İlçe Milli Eğitim'e gitmesi gerekiyormuş... Ben de Hakan'ı görmeye gidecektim. Geçerken onu da bırakayım dedim."
"Hakan istihbarat için dağda değil mi ulan?" diye sırıttı Başçavuş.
"İki gün önce görevini tamamlayıp döndü komutanım."
"Dün ne yaptın, Gökalp?" diye sordu Teğmen. Gökalp yutkundu.
"Muhtara okul tadilatında yardımcı oldum, komutanım."
"Muhtara mı, öğretmene mi?"
"Komutanım ya iki sene önce hakkımda açılan soruşturma için sözlü ifadem alındığında böyle çapraz sorguya çekmediler beni." diye isyan etti en sonunda Gökalp. Başçavuş gür bir kahkaha patlattı.
"Tamam, tamam. Dikkatli ol sadece, kardeşim. İstersen kızı araştırırız, sana uygun mu diye." dedi Teğmen.
"Komutanım öyle bir durum yok ki araştıralım... Sadece yeni geldi, yabancı hissetmesin diye yardım etmeye çalışıyorum."
"Öyle olsun bakalım." dedi Teğmen Uğur ve içeri girdi.
"Ben... Spora devam edeyim Başçavuşum." Esas duruşta baş selamı verdi ve askerlerin yanına koştu.
"Kaç bakalım kaç... Elbet sen de anlarsın." diye mırıldandı Başçavuş gülerek.
~~~
O esnalarda Banuçiçek duştan çıkmış, saçlarına sardığı beline kadar gelen havluyla kendine kahvaltı hazırlamaya çalışıyordu. Telefonunun çaldığını duyunca koşarak yan odaya geçti. Arayan annesiydi.
Bir an için... Yalnızca bir an için... Neyse.
"Efendim anneciğim?" diye açtı telefonu.
"Günaydın güzel kızım."
"Günaydın annem. Nasılsın, ne yapıyorsun?"
"İyiyim, bir tanem. İyiyim. Sen nasılsın asıl?"
"Ben de çok iyiyim anne. Kahvaltı hazırlıyorum kendime. Biraz sonra da ilçeye gideceğim."
"Hayırdır annem? Bir eksiğin mi var? Gönderelim mi?"
"Yok, yok anne bir eksiğim. İlçe Milli Eğitim'den çağırıldım sadece, okulla ilgili bir durum."
"Ha... Aman, benim kafam basmaz senin işlerine." Güldü Banuçiçek, "Nasılsın kızım? Keyfin yerinde mi? Etraf nasıl?"
"İyiyim dedim ya anneciğim. Keyfim de çok yerinde. Okulu tamamlamaya uğraşıyoruz. İki üç haftaya açmış olacağız. Her şey gayet iyi burada. İnsanlar çok sıcak karşıladı beni. Köyün muhtarı, eşi falan çok sahip çıktılar. Lojmanın yukarısında bir Jandarma Karakolu var. Oranın komutanları falan çok yardımcı oluyorlar."
"Ah, çok iyi kuzum. Çok iyi." Durdu, "Ama çok dikkatli ol yavrum. Biri bir şey verirse sakın alma, yeme. Ne olduğunu bilemezsin." Güldü Banuçiçek hafifçe. Kendini bildi bileli annesi hep böyle söylerdi.
"Merak etme anneciğim. Her şey kontrolüm altında. Babam nasıl?"
"Baban da iyi. İşe gitti. Arar o da biraz sonra seni."
"Tamam anne. Çok öpüyorum seni."
"Ben de yavrum. Hadi kendine çok dikkat et. Kurban olduğum. Görüşürüz."
"Görüşürüz."
Banuçiçek telefonu kapattı ve tezgaha koydu. Annesiyle konuşunca neşesi daha da artmıştı.
Kendine güzel bir kahvaltı hazırladı.
Kahvaltıdan sonra saçlarını kuruttu ve düzleştirip giyindi. Saat sekiz otuza geliyordu. On dakikada da ortalığı toparlamıştı.
Yatağına oturdu ve birkaç sayfa kitap okumaya karar verdi.
Tam kendini iyice kaptırıp kitaba dalacaktı ki mutfakta bıraktığı telefonundan bildirim sesi geldi.
Kitabını yatağın üstüne bıraktı ve telefonunun başına gitti.
Mesaj kayıtlı olmayan bir numaradandı.
"Hazır mısın?" Gülümsedi.
"Evet." Telefonu yeniden tezgaha koydu ve beklemeye başladı.
"Beş dakikaya geliyorum o halde."
"Tamamdır." yazıp sevimli bir gülücük koydu. Çok mu cıvık olmuştu? Gülücüğü sildi ve mesajı öylece gönderdi.
Ardından numarayı kopyaladı ve yeni kişi olarak kaydetti.
Gökalp Mirza.
Derin bir nefes aldı ve üstünü başını düzeltip çantasını kontrol etti. Gerekli bütün evrakları yanına aldığından emin olmalıydı.
O esnada kapının önünde uzun bir tekerlek sesi duyuldu ve hemen akabinde bir korna çaldı. Banuçiçek çantasını alıp dışarı çıktığında Gökalp de arabadan indi.
"Günaydın." dedi gülümseyerek.
"Günaydın, bugün nasılsın?" diye sordu Banuçiçek.
"Gayet iyiyim, teşekkürler. Sen?"
"Ben de iyiyim." Sohbete devam ederlerken arabaya bindiler ve yola koyuldular.
"Tam olarak ne yapacaksın şimdi?" dedi Gökalp.
"Okulun eksikleri için Milli Eğitim'den ödenek talep edeceğim. Tahta, yakacak ihtiyacı falan... Muhtelemen ödenek çıkmaz ama yine de denemeliyim. Ayrıca yıllık planı almam lazım."
"Neden ödenek çıkmasın?" Banuçiçek alayla güldü ve omzunu silkeledi.
"Bu işler böyle yürüyor." Gökalp hafifçe kaşlarını çattı fakat bu konu hakkında daha fazla soru sormadı.
Bir saat sonra İl Milli Eğitim binası önündeydiler.
"Çok teşekkür ederim bıraktığın için."
"Rica ederim. Dönerken mesaj at alırım seni. Tugayda olacağım ben de." Banuçiçek hafifçe başını salladı.
"Görüşürüz."
"Dikkatli ol." dedi Gökalp.
"Sen de." Arabadan indi ve binaya girdi. Gökalp de on dakikalık uzakta olan tugaya gitti.
"Oo... Kardeşim benim." diye karşıladı Hakan onu.
"Bu tip ne lan saç sakal içindesin?" diye güldü Gökalp ve arkadaşına sarıldı.
"Sen de benim gibi peşmerge kılığında dağlarda gez, görürsün saçı sakalı." diye yanıtladı.
"Herkesin uzmanlık alanı farklı kardeşim, sen istihbaratçısın ben keskin nişancıyım. Sen bilgi getirirsin, ben bilgisini getirdiğin kişiyi bulup temizlerim. Herkes yerini bilsin, lütfen yani." Hakan güldü.
"Tamam, ulan. Tamam. Bir şey demedim." Gökalp'in arabasına yöneldi, "Hayırdır, çıkarmışsın bebeğini muhtarın garajından?"
"Birini getirdim de buraya." Elini ensesine atıp hafifçe kaşıdı Gökalp.
"Kimi? Bizden biri mi? Mustafa mı döndü yoksa görevden?"
"Yok abi, dönmedi daha Mustafa, bizden biri değil. Köye bir öğretmen geldi, onu getirdim."
"Hadi ya. İyi olmuş. Nasıl biri kafa dengi mi? Anlaşırsak Mustafa gelince okeye dördüncü yaparız onu." Gökalp güldü hafifçe.
"İyi, iyi. Gayet iyi. Karakolda kendini hemen sevdirdi. Özellikle de Fırat Başçavuşa."
"Valla de. Uğur Teğmen de sevdi mi?"
"Sevdi."
"İnanmam." Kahkaha attı Hakan, "Bak sen şu işe. Tanışmak istiyorum hemen."
"İşlerini halletsin, tanışırsın." Derin bir nefes aldı Gökalp. Hakan hafifçe kaşlarını çattı.
"Neyin var senin? Operasyon mu sıkıntılıydı?"
"Yok, gayet iyiydi operasyon. Sekiz leş getirdim."
"Helal be kardeşime. Neyin var o zaman?"
"İyiyim be oğlum, yok bir sıkıntım. Hadi bir çay içelim." Gökalp yolun karşısına geçtiğinde Hakan arkasından bakakalmıştı. Kesin, diye düşündü Hakan. Kesin bir sıkıntısı var.
~~~
Banuçiçek küçükte olsa bir ödenek alabilmişti. Bu da ona bir destek sağlardı. Okulun tadilatı köy hazinesinden karşılanıyordu. Aldığı ödenek de yakacak ihtiyacının bir kısmını karşılardı. Geri kalanını Banuçiçek öderdi. Elindeki evraklarla çıktı İlçe Milli Eğitim'den.
Cebinden telefonunu çıkarıp Gökalp'i aradı.
"Efendim?"
"Iı... Müsait misin?"
"Evet, bitti mi işin?"
"Bitti."
"Tamam, beş dakika bekle. Geliyorum yanına."
"Peki, teşekkür ederim. Görüşürüz."
"Görüşürüz." Banuçiçek beklemeye başladığında Gökalp oturdukları çay bahçesinde ayaklandı.
"Bekle biraz kardeşim, öğretmeni alıp geliyorum. Yemek falan yeriz sonra da."
"Tamam devrem."
~~~
Önünde siyah bir araba durduğunda Banuçiçek gülümsedi. Gökalp arabadan indi.
"Hallettin mi işini?" Banuçiçek'in kucağında duran üst üste konulmuş evrakları aldı.
"Hallettim. Sen neler yaptın?" Gökalp evrakları arabanın arka koltuğuna yerleştirdi.
"Bende... Arkadaşımla oturuyordum."
"Böldüm mü? Çok özür dilerim, keşke söyleseydin, oyalanacak bir şeyler bulurdum." dedi Banuçiçek büyük bir mahçubiyetle.
"Yok, yok. Olur mu öyle şey? Bizi bekliyor zaten. Tanışman iyi olur onunla da, merkezde bir tanıdığının olması işine yarar."
"Öyle diyorsan." Banuçiçek Gökalp'in yanına oturdu.
Birkaç dakika sonra araba, az önce Gökalp ve Hakan'ın oturdukları çay bahçesinin önünde yeniden durmuştu.
Banuçiçek ve Gökalp arabadan aynı anda indiklerinde Hakan'ın kaşları havaya kalktı. Gökalp'te sezdiği sıkıntının sebebi bu muydu acaba?
Kendini hemen farklı düşüncelere kaymamak ve arkadaşının vurulduğunu düşünmemek için dizginledi.
Gökalp'in yönlendirmesiyle ona doğru yönelen kıza gülümsedi ve ayağa kalktı.
"Hakan Demirbilek." dedi elini uzatarak.
"Banuçiçek Balkır. Memnun oldum." Kız sıcacık bir şekilde gülümseyince daha da şaşırdı.
"Ben de memnun oldum." dedi ve şaşkın gözleriyle Gökalp'e döndü birkaç saniyeliğine. O birkaç saniyede ikisi de birbirlerinin ne kastettiklerini anlamışlardı. Yeniden Banuçiçek'e döndü, "Nasılsınız?" dedi.
"Teşekkür ederim, iyiyim. Siz nasılsınız?"
"Ben de iyiyim. Nasıl buldunuz buraları, alışabildiniz mi?"
"Alıştım sayılır. Gayet güzel bence, daha... Farklı bir ortam bekliyordum. Yanıldım." Hakan hafifçe gülümsedi ve aklından geçirdi.
Siz bir de dağı görün...
"Ne oldu Milli Eğitim'de?" dedi Gökalp. Çenesini eline yaslamış kızı izliyordu. Banuçiçek Gökalp'e döndü, "Ne içersin bu arada?" Banuçiçek masaya baktı.
"Çay alabilirim." dedi. Gökalp duruşunu bozdu ve garsona işaret etti.
"Bize üç çay aslanım."
"Hemen, komutanım." dedi genç garson. Gökalp yeniden aynı pozisyona geçti ve Banuçiçek'e baktı.
"Dinliyorum." dedi. Hakan şimdi düşüp bayılacaktı. Dağda gördüğü türlü pisliğe zerre şaşırmayıp, iri kıyım devresini elini çenesine yaslamış birini izlerken görmek... Şaşkınlıktan ne yapacağını bilmiyordu.
"Çocukların mevcudunu çıkarmam gerek. Yaş grupları, oluşturacağım sınıflar için falan... Bunu en yakın zamanda teslim etmem gerekiyor."
"Muhtara haber veririz, yardımcı olur."
"Muhtar okulun tadilatıyla ilgileniyor zaten, e bir de köyün işleri var... Daha fazla meşgul edemem onu. Gerekirse kapı kapı dolaşıp velilere bilgi veririm. Çocuklarını okula göndermek zorundalar."
"Zora koşan olursa devreye biz giriyoruz." dedi Hakan.
"Evet ama işin o aşamaya gelmesini istemiyorum. Elimden geldiğince zora koşanları da ikna etmeye çalışacağım. Zora koşuyorlarsa bir sebebi olmalı, o sebebi ortadan kaldıracağım."
"Banuçiçek hanım... Bazı fikirleri, düşünceleri maalesef ki değiştiremezsiniz." dedi Hakan.
"Biliyorum ama ben öğretmenim. Benim işim yanlışla savaşmak. İstanbul'dan kalkıp buraya keyfim için gelmedim, körpecik zihinler yem olmasın diye geldim. O çocukları ne ailelerine harcatırım, ne dağdakilere." Gökalp düşündü.
"Köyde pek sıkıntı çıkacağını düşünmüyorum." Banuçiçek'in telefonu çaldı.
"Affedersiniz." dedi ve telefonu alıp birkaç adım uzaklaştı.
"İbo ve destekçileri ne olacak?" dedi Hakan, Gökalp'e yaklaşarak.
"Tepkilerini kestiremiyorum. Bekleyip görmekten başka bir çarem yok." Başını tamamen arkadaşına çevirdi Gökalp, "Ama bildiğim tek bir şey var... O kızın canını sıkanın canını çok fena sıkarım." Hakan'ın kaşları yeniden kalktı. Tam cevap verecekti ki Banuçiçek yeniden masaya döndü.
"Kusura bakmayın." dedi otururken.
"Hiç sorun değil." diye yanıtladı Hakan.
"Ödenek falan diyordun, o ne oldu?" dedi Gökalp konuyu değiştirmek için.
"Iı... Küçük bir ödenek alabildim. En azından yakacak ihtiyacının bir kısmını karşılar."
"Geri kalan?" dedi Hakan merakla.
"Çocuklarım için kendim karşılayacağım." dedi Banuçiçek gururla gülümseyerek.
"Çocuklar çok şanslı." dedi Hakan hayretle. Gökalp de gülümsedi.
Çaylar geldiğinde havadan sudan sohbet ediyorlardı.
"Siz nerde okudunuz?" diye bir soru yöneltti Hakan, Banuçiçek'e.
"İzmir."
"İzmir mi? Foça günlerimiz çok güzel değil miydi?" diye Gökalp'i dürttü. Gökalp'in kafasında şimşekler çaktı. İkisi de hayatlarının bir döneminde İzmir'de bulunmuşlardı. Banuçiçek'in Gökalp'e çok tanıdık gelmesinin nedeni, İzmir'de karşılaşmaları olabilir miydi?
"İzmir'e ilk ne zaman gittin?" diye sordu heyecanla.
"Beş sene olmuştur... Okula başladığım zaman gitmiştim ilk kez."
Beş sene önce Gökalp bırakın İzmir'i, Türk topraklarına zor giriyordu. Sürekli sınır dışı görevdeydi.