bc

SEÇİLEN (BUL BENİ )

book_age18+
44
TAKİP ET
1K
OKU
alpha
dark
forced
second chance
badboy
drama
bxg
kicking
city
mythology
pack
rebirth/reborn
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

100 yılda bir gelen ay tanrıçasının soyundan olan gerçek bir luna ama geçmişini unutmuş bir cadı tarafından insan dünyasına gönderilmiş. onu bulması gereken bir alfa eğer bulamazsa zamanla delirecek ve aklını kaybedecek bu ikili için zaman çok kısa ama bir birilerini bulmaları bir o kadar zordur

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
AY MÜHRÜ
Sonunda. Nihayet. Hayatım boyunca beklediğim gece gelmişti ve artık on sekiz yaşıma giriyordum. Bu gece, bir çocuk olarak son saatlerimdi. Gün doğumundan itibaren her anımı bu an için hazırlanarak geçirdim. Kokulara, hislere, en ufak titreşime karşı duyarlılığım zirvedeydi. Derimin altında bir karıncalanma, bir beklenti, bir çağrı vardı. Çünkü bu gece, ay gökyüzündeki en yüksek noktasına ulaştığında, kurduma kavuşacak ve tıpkı sürümün diğer üyeleri gibi, tam anlamıyla bir kurtadam olacaktım. Tüm gün içimde dans eden bu heyecanla odamda dolandım durdum. Pencereden, günün renklerinin yavaş yavaş solup, mor ve lacivert tonların hüküm sürmeye başladığını izledim. Tam o sırada annem kapıdan içeri girdi. "Hazırlanmaya başlasan iyi olur, artık hava karardı," dedi yumuşak bir sesle. Ancak on sekiz yıllık hayatım boyunca annemi hiç bu kadar durgun, bu kadar uzak görmemiştim. Yüzündeki ifade ne heyecan ne de mutluluktu; derin, hüzünlü bir dinginlik vardı. "Anne, iyi misin?" diye sordum, içimde hafif bir kıpırtıyla. "Ah, evet canım, iyiyim," diyerek saçlarımı okşadı. Ama sesinin titreşimine, gözlerinin içindeki ışıltının yerini alan o nemli pusluğa inanmadım. Odadan çıktı ve koridorda babamla fısıldaşmaya başladılar. Kelimeleri seçemiyordum ama konuşmanın ritminden ciddi, ağır bir şeyler konuştuklarını anlayabiliyordum. Belki de sadece duygusallıktı, diye düşündüm kendi kendime ve olacaklara odaklanmaya çalıştım. Dolabımdan, bu gece için özel olarak dikilmiş elbisemi çıkardım. Beyaz, saf ipekten yapılmıştı. Sırtı, kürek kemiklerimin hemen altına, neredeyse belime kadar açıktı; kurdun çıkışı için bir saygı duruşuydu bu. Ön kısımları ise incecik dantellerle bezenmiş, ayın ve yıldızların desenleriyle işlenmişti. Üzerime geçirdiğimde, kumaş tenime değdiğinde, daha şimdiden bir dönüşümün eşiğinde olduğumu hissettim. Hiçbir takı takmamaya özen gösterdim. Metal, özellikle gümüş, bu gece enerji akışını bozabilirdi. Odadan çıktığımda annem ve babam tam kapının önünde, sanki dünyanın en ağır görevini üstlenmiş gibi ayakta duruyorlardı. Babamın yüzü gergindi, çenesi sıkılıydı. "Hadi kızım, acele et biraz," dedi, sesi alışılmadık derecede ciddi. "Tüm sürü şu anda Orman'ın derinliklerindeki Kurt Ritüel Mağarası'nda seni bekliyor. Ay yükseliyor." "Tamam baba, tamam, geliyorum," diye cevap verdim, içimdeki heyecan dalgası kaygıya dönüşmeden. Ayaklarıma, yine beyaz deriden yapılma, sade babetlerimi geçirdim ve onların arkasından, kutsal ormanın içine doğru yürümeye başladık. Ormanın sessizliği, bu gece farklıydı. Normalde duyulan cırcır böceği sesleri yoktu; rüzgar bile saygıyla esmiyor gibiydi. Ağaçlar, biz geçerken fısıldaşıyordu adeta. Mağaranın ağzına vardığımızda, içeriden yükselen hum sesi ve meşalelerin titreyen ışığıyla karşılaştık. Girişten itibaren iki sıra halinde dizilmiş tüm sürü üyeleri vardı. Amcalarım, teyzelerim, kuzenlerim, arkadaşlarım... Yaşça benden küçük olanların gözlerinde saf bir hayranlık ve heyecan, büyük olanlarda ise bir tanıklık ve bilgelik ifadesi vardı. Her biri, geçerken omzuma dokunuyor, "Kutlarım," "Gurur duyuyoruz," "Güç seninle olsun," diye fısıldıyordu. 'Hayırlı olsun' demiyorlardı; bu bir dönüm noktasıydı, bir doğumdu, tebrik edilmeliydi. Bu ritüel benim kabul törenim olsa da, aynı zamanda tüm sürü için bir kutlama, bir aidiyet yenilemesiydi. Ben kurdumu aldıktan sonra hep birlikte, ilk koşumuza çıkacak, ormanın en gizli köşelerinde ayın altında zaferle uluyacak, ardından da muazzam bir şölenle bu geceyi taçlandıracaktık. Kalabalığın arasından geçerek mağaranın derinliklerine ilerledim. Burası yüzyıllardır bu amaçla kullanılan, kutsal bir yerdi. Duvarlar, atalarımızın pençe izleri ve kadim sembollerle doluydu. Sonunda, geniş bir odaya açıldım. Ritüel alanı tam karşımdaydı. Nefesim kesildi. Yerde, yere oyulmuş devasa bir daire vardı. Bu dairenin çizgileri, basit bir taş halkası değildi. Her biri bir insan avucu büyüklüğünde, kusursuzca parlatanmış değerli taşlardan oluşuyordu: Ormanın yeşilini yansıtan zümrütler, ay ışığı gibi parlayan elmaslar, toprağın ve gücün rengi olan altınlar... Hepsi, kozmik bir enerjiyi çekmek ve yönlendirmek için özenle yerleştirilmişti. Ve tam dairenin üzerinde, mağaranın tavanında, doğal oluşmuş mükemmel bir yuvarlak açık vardı: Ay Deliği. O delikten, soluk bir gümüşi ışık sızıyor ve yavaş yavaş güçleniyordu. Ay, gökyüzünde yükseliyordu. Kendimden emin adımlarla, o değerli taşlardan oluşan dairenin tam merkezine ilerledim. Yüzlerce çift göz üzerimdeydi. Sürünün kalbi buradaydı. Liderimiz Fenrir ve eşi, Dişi Kurt Selene, biraz ötede taht benzeri iki kayalıkta oturuyorlardı. Fenrir, adını mitolojik dev kurdan alan, heybetli ve keskin bakışlı bir adamdı. Selene ise ay tanrıçasının adını taşıyor, soğuk ve güzel bir otorite yayıyordu. Bana baktıklarında, yüzlerinde ciddi ama cesaretlendirici bir ifade vardı; Selene, hafifçe başını sallayarak güç verdi. Herkes mutlu ve gururlu görünüyordu. Herkes... annem ve babam hariç. Onlar, kalabalığın hemen en önünde duruyorlardı. Annemin gözleri, meşale ışığında parlayan yaşlarla doluydu. Daha önce hiç bu kadar kırılgan görünmemişti. Babamın kolu onun omzundaydı ve yüzünde, bir savaşçının savaşa gitmeden önceki o kararlı, acı dolu ifadesi vardı. "Mutluluk gözyaşları," diye düşündüm zoraki, ama kalbim hafifçe hızlanarak. Neden böyle bir vedalaşma havası vardı? Bu bir başlangıçtı, bir son değil. Derin, sarsıcı nefesler alarak ayın yükselişini beklemeye koyuldum. Sırtım, tam da ay ışığının mağaraya düştüğü, dairenin hemen arkasındaki noktaya dönüktü. Soğuk taşlara basan ayaklarımın altında bir titreşim hissettim. Enerji, değerli taşlardan yayılıyor ve sanki havayı bile elektriklendiriyordu. Ve işte oldu. Ay, Ay Deliği'nden tamamen görünür hale geldi. Gümüşi, yoğun, canlı bir ışık hüzmesi, bir sütun gibi mağaranın içine düştü ve beni, tüm bedenimi, tamamen içine aldı. Işık tenimde yanıyor gibiydi, ama acı vermiyordu; aksine, her hücremi uyandırıyordu. Yerdeki zümrüt, elmas ve altın taşlar anında parladı. Sadece parlamakla kalmadılar, yerlerinden hafifçe kalkıp, kendi eksenlerinde dönmeye, havada asılı kalarak alçak frekanslı bir uğultu yaymaya başladılar. Daire canlanmıştı. Ayın enerjisi, taşların içinden geçiyor ve bana odaklanıyordu. İçimde bir şey patladı. Sırtımda, açıkta kalan derimde bir yanma hissi başladı. Keskin, derin, kaçınılmaz. Bu acıyı bekliyordum, kurdun mühürlenişinin ilk işaretiydi bu. Dişlerimi sıktım, inlememek için kendimi zorladım. Gözlerimi kapattım ve içgüdülerime bıraktım kendimi. Bedenimde bir fırtına kopuyordu. Kemiklerimde çıtırtılar, kaslarımda gerilmeler... Her şey bulanıklaşıyor, sesler uzaklaşıyordu. Sadece ayın çağrısı ve içimde uyanan o kadim, vahşi varlığın homurtusu vardı. Açtığımda, gözlerim artık insan gözü değildi. Dünyayı daha keskin, daha parlak, daha *gerçek* görüyordum. Etraftaki herkesin kokusunu, kalp atışlarını, hatta korku ve umutlarının titreşimlerini alabiliyordum. Annemin gözyaşlarının kokusunu, babamın adrenalin kokusunu... Ama onlara bakacak vaktim yoktu. Çünkü dönüşüm tamamlanmak üzereydi. Ellerim pençeye, tırnaklarım keskin siyah oraklara dönüşüyor, omurgam çatırdıyarak uzuyor, beynimin içine kazınan yeni içgüdülerle doluydu. Bu, sadece bir şekil değiştirme değil, bir *uyanıştı*. Ve tam o sırada, annemin, tüm sessizliği yırtan bir çığlık attığını duydum: "HAYIR! LÜTFEN, DAHA HAZIR DEĞİL!" Gözlerimi ona çevirmeye çalıştım, bulanık görüntümde onun babamın kollarında çırpındığını gördüm. Fenrir, onlara kesin ve acil bir işaret yapmıştı. Neden? Neden hazır değildim? Ama artık durmak mümkün değildi. Ayın mührü vurulmuştu. Taşlardan gelen uğultu kulaklarımda çınlarken, sırtımdaki yanma hissi tüm bedenimi sardı ve ben, kendimi bir insan düşüncesi olarak değil, *kurt* olarak hissettiğim o uçurumun kenarından, bilinmeyenin karanlığına doğru düştüm. İçimden yükselen ulumanın, mağaranın taşlarını titrettiğini son bir insani düşünce olarak fark ettim. Sonra her şey vahşete, güzelliğe, saf varoluşa dönüştü. Kurdum gelmişti. Ama annemin o çığlığı ve gözlerindeki o korku, yeni vahşi zihnimin en derin köşelerine, bir pus gibi sinmişti. Bu kutlama gecesinin altında, bilmediğim bir gerçek, beni bekleyen bir sır vardı

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Tutku'nun Esiri

read
31.5K
bc

ALFABETA (+18)

read
30.8K
bc

evli kadın evli adama aşık oldu

read
12.1K
bc

Kan Kırmızı (Türkçe)

read
3.3K
bc

Ölüm Yıllıkları

read
1K
bc

ÇAPKIN +18 (365 Gün Serisi)

read
26.1K
bc

SENİ HİSSEDİYORUM ( 2 )

read
5.3K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook