An be an. Saniyeler yüzyıllar kadar uzundu.
Ayın enerjisiyle patlayan hücrelerim, çatırdayan kemiklerim ve gerilen kaslarımın ortasında, bir anlık mutlak berraklık yaşadım. Ve işte oradaydı. Tamamen. Patika, ağaç kökleri ve değerli taşlarla dolu mağara zemini, dört pençemin altında hissediliyordu. Burnum, havadaki yüzlerce kokuyu ayırt ediyordu: Ter, korku, heyecan, toprak, yanmakta olan meşale yağı ve... bir avcılık içgüdüsünün keskin, metalik kokusu. Kulaklarım, en uzak su damlasının sesini bile yakalıyordu.
Kurdumun gözleriyle etrafa baktım. Mağara, insan gözüme göre çok daha büyük, detaylar çok daha keskindi. Ve kalabalık... Herkes bana bakıyordu. Ama bu bakışlar, tören öncesindeki sıcak, kutlayıcı bakışlar değildi. Bu, farklı bir şeydi. Gözlerinde, özellikle erkek olanlarınkilerde, ilkel bir parıltı vardı. Ön sıralardan birkaç genç erkek, göz bebekleri büyümüş, nefesleri hızlanmış, ellerini yumruk yapmış bir halde bakıyorlardı. Onların bakışları, bir şeyi *istemek*, *sahip olmak* üzerineydi. Adeta onlara yeni inmiş taze bir et parçasına bakıyorlardı. Bu bir tebrik değil, bir talep, bir güç gösterisiydi.
Ve bu bakışların ağırlığı, bu yoğunlaşmış istek enerjisi, yeni kurt zihnimi bile dondurdu. Sadece birkaç saniye bu formda kaldım. Henüz kontrol bende değildi. Bedenim, dönüşümün şokunu atlatamadan, ikinci bir sarsıntı daha yaşadı. Kemiklerim tekrar yerinden oynadı, omurgam korkunç bir sesle kısaldı, pençelerim parmak uçlarıma geri çekildi. Acı, ilkinden daha keskindi, çünkü bu sefer bilinçliydim. Çığlık atmadan kıvranarak, soğuk taşların üzerinde yuvarlanarak ayağa kalktım. Nefes nefeseydim. Üzerimdeki beyaz ipek elbise, dönüşümün şiddetinden paramparça olmuştu. Sadece birkaç sırım gibi parça, üzerimi zar zor örtüyor, yırtıklar bedenimi açıkta bırakıyordu.
Ayağa kalkıp mağaraya yeniden baktığımda, sahne tamamen değişmişti. Bakışlardaki o sahiplenici ışık, şimdi eyleme dönüşüyordu. Ön saflardaki üç erkek, kendi dönüşümlerine başlamışlardı. Kıyafetleri patlıyor, omuzları genişliyor, ağızlarından tükürükler saçılıyordu. Arkalarındaki diğerleri de hırlayarak, adımlarını ileri atıyor, kendilerini ritüel dairenin dışına bırakıyorlardı. Amaçları belliydi: beni yakalamak.
O anda, tüm bu karmaşanın, bakışların ve yaklaşan tehdidin ortasında, zihnimin derinliklerinden, yabancı ama bir o kadar da tanıdık bir ses yükseldi. Kurt, dingin ve kesin bir tonda konuşuyordu:
***“KAÇ. DURMA. DİNLEME. KAÇ.”***
Bu sadece bir kelime değil, bir emir, bir içgüdü seliydi. Bedenim, düşünmemden önce harekete geçti. Adrenalin, damarlarımda ateş gibi aktı. Gözlerim, mağaranın etrafında, kaçacak bir çıkış yolu aradı. Önüm tamamen kalabalıkla kapanmıştı. Geriye, mağaranın derinliklerine giden tek bir koridor vardı, ama orası karanlık ve bilinmezdi. Kalbim göğüs kafesime vuruyordu. Ve şimdi, keskinleşmiş kurt duyularımla, erkeklerden yayılan o yoğun, baskın, sahiplenici kokuyu daha net alıyordum. Bu, avlanma değil, bir gasp kokusuydu.
Panikle kendi etrafımda döndüm. Tek bir çıkış noktası vardı: Yukarıdaki Ay Deliği. Işığın indiği o mükemmel daire. Oradan geçemezdim, çok yüksekti ama... altındaki kaya oluşumu? Deliğin hemen altında, ışığın vurduğu yerde, mağara duvarının doğal bir girintisi, bir tür niş vardı. Belki oradan, duvar boyunca tırmanıp daha yukarıdaki bir çatlağa ulaşabilirdim? Başka seçeneğim yoktu.
Hiç düşünmeden, parçalanmış elbisemin eteklerini toplayıp, o gümüşi ışık sütununa, oradaki kayalık çıkıntıya doğru fırladım. Parmak uçlarım taşa değdiği anda, arkamdan gelen ilk hırlamayı duydum. Birisi, hızla dönüşen, tüyleri henüz çıkan pençeli bir koluyla bacağıma uzandı. Dişleri baldırıma saplandı. Keskin bir acı, bir ısırık. Çığlık attım, ama tırmanmaya devam ettim. Bir diğeri, arka taraftan sarkan elbisemin bir parçasına dişlerini geçirdi ve çekti. İpek, yırtılmanın ince, acıklı sesiyle paramparça oldu, sırtımın büyük kısmı tamamen açığa çıktı. Soğuk mağara havası ve utanç, yüzümü yaktı. Ama umursamadım. Zihnimdeki ses, tek bir şeye odaklanmamı emrediyordu: ***“HAYATTA KALMAK. KAÇ.”***
Tırnaklarım kayaya saplanarak, ışığın aydınlattığı duvarda tutunacak her yarığa, her çıkıntıya tutunarak yukarı tırmandım. Ay ışığı, terleyen, kanayan bedenimi aydınlatıyordu. Aşağıdan, homurdanmalar, hırlamalar ve ayak sesleri geliyordu. Onlar da tırmanmaya başlamışlardı. Kendimi deliğin yanındaki dar, karanlık bir yarığa attım. Burası, mağaranın arka tarafına, bilinmeyen bir bölüme açılıyordu. Ay ışığı burada bitiyor, zifiri karanlık başlıyordu. Ama kurdumun gözleri, az da olsa karanlığı deliyordu. Yere düştüm, toz ve küçük taşlar üzerimden kaydı. Hemen ayağa fırladım ve önümde uzanan dar, nemli tünelde koşmaya başladım.
Bu artık bir Kurt Kabul Ritüeli değildi. Bu bir avdı. Ve sürümdekiler, birer avcıya dönüşmüştü. Ben ise… kaçan, korkan, yaralı bir avdım. Elbisemin geriye kalan parçaları, yere sürünerek koşmamı engelliyordu. Onları, iki yanımdan yırtarak attım. Sadece en temel örtünme kaldı. Artık sadece kendim için, hayatta kalmak için, nefes alabilmek için koşuyordum.
Arkamdan, yankılanan ulumalar geldi. Sadece beni takip edenlerin değil. Sanki bir sinyal verilmiş, bir çağrı yapılmış gibi, ormanın dört bir yanından, diğer sürülere ait ulumalar yükseliyordu. İçlerinde zafer çığlıkları, av heyecanı ve saf vahşilik vardı. Bu sesler, beni çevreliyor, yönümü şaşırtıyor, paniğimi katlıyordu. Tüm klan, tüm orman, bu gece bir avın peşindeydi. Ve av bendim.
Koşarken bacaklarım titriyor, ciğerlerim yanıyordu. Isırılan baldırımdan sızan kan, koşu ritmimle damlıyordu. Sonunda, nefes nefese, küçük bir derenin kıyısına vardım. Daha fazla gidemezdim. Bacaklarım beni taşımıyordu. Bir kayaya yaslanıp, titreyerek nefes almaya çalıştım. Çıplak ayaklarımla dereye girdim, soğuk su yaralarımı yakarak temizledi. Avuçlarımla birkaç yudum su içtim. Ama zihnimdeki ses susmuyordu. Bu sefer, bir emir vermek yerine, konuşuyordu.
***“Merhaba, Auvine.”*** Ses, daha öncekinden daha sakin, daha kişiseldi. ***“Ben, senin kurdun, Vaelis.”***
İçimden, hıçkırıklarla karışık bir yanıt verdim. *Merhaba, Vaelis.* Bu, kurdumla kurduğum ilk gerçekti, bilinçli bağlantıydı. Memnun olduğumu söylemek isterdim, ama şu anda memnuniyet duyulacak hiçbir şey yoktu.
*Bana kaçmamı söyleyen sen miydin?*
***“Evet, Auvine. Bendim.”***
*Peki neden? Neden ben kurdumu aldığımda tüm kurtlar deliye döndü? Neden beni sahiplenmek istediler? Bu bir ritüel parçası mı?*
Bir anlık sessizlik oldu. Sanki Vaelis, söyleyeceklerini tartıyordu. ***“Bunları sana daha sonra anlatacağım. Söz veriyorum. Ama şimdi değil. Şimdi… KAÇ. YAKLAŞIYORLAR.”***
Vaelis’in sesindeki aciliyeti hissettim. Yorgun bedenime rağmen, tüm gücümü toplayıp dere kenarından fırladım ve yeniden ormanın yoğun karanlığına daldım. Kaslarım, her adımda yırtılırcasına ağrıyordu. Koşarken, görünmez dallar yüzüme, göğsüme çarpıyor, ince kesikler açıyordu. Kan, terle karışıp aşağı süzülüyordu. Bir kök takıldı ayağıma, yüz üstü düştüm, toprak ve yapraklar ağzıma doldu. Ayağa kalktım, sendeleyerek yeniden koşmaya başladım. Pes etmedim. Edemezdim.
Ama gücüm tükeniyordu. Kan kaybediyordum. Adımlarım artık sürükleniyor, nefesim hırıltılı çıkıyordu. Arkamdaki sesler, artık uzak bir tehdit değil, yaklaşan bir fırtınaydı. Ayak sesleri, dalların kırılma sesleri, hırıltılar... Hepsi ensemdeydi. Birinin sıcak nefesini ensemde hisseder gibi oldum. Soğuk bir ürperti omurgamdan aşağı indi.
Kontrolsüzce arkama baktım. Sadece bir-iki adım gerimde, tam kurtadam formunda, devasa bir figür vardı. Gözleri, karanlıkta iki altın cevher gibi parlıyordu. Göz göze geldik. O anda, içimdeki tüm umut söndü. Bu, bir oyundu. Beni öldürmeden önce, korkumu seyretmek, avını oyalamak istiyordu.
Yüzümü öne çevirdiğimde, artık çok geçti. Önümdeki alçak, kalın bir çalıyı göremedim. Yüzüm, bedenim, çalının dikenli dallarına saplanarak, arkasındaki çamurlu bir açıklığa yuvarlandım. Ağzımda toprak ve kan tadı vardı. Yüz üstü, soğuk çamura gömülmüştüm. Tükenmişlik ve çaresizlik, beni hareketsiz bıraktı.
Yavaşça, acıyla kafamı kaldırdım. Önce, çamura batmış ellerimi gördüm. Sonra, önümde duran iki güçlü, tüylü ayağı. Bacaklardan yukarı doğru baktım. Gece kadar simsiyah, kalın tüylerle kaplı devasa bir kurtadam duruyordu. Ay, bulutların arasından sıyrılıp onu aydınlattı. Dişleri, bir bıçak sırası gibi parlıyordu. Gözleri, soğuk, hesaplayıcı, acımasız bir ilgiyle beni süzüyordu. Avını öldürmeden önce, son anlarını izlemekten zevk alan bir avcı gibiydi.
Panikle, çamurda sırt üstü döndüm. Ellerim ve topuklarımı çamura saplayarak, ondan uzaklaşmak için geri geri sürünmeye başladım. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Her hareketimi izliyor, adeta korkumu kokluyordu. Bana doğru, ağır, tehditkar bir adım attı. Çamur, ayağının altında şapırdadı.
Ve o anda, Vaelis’in sesi, zihnimde son bir kez, bu sefer daha yumuşak, neredeyse hüzünlü bir tonda duyuldu:
***“Korkma, Auvine. Sadece… hazır ol.”***
Hazır ol? Neye? Ölüme mi?