7. BÖLÜM

4423 Kelimeler
*** Eksik... Hissettiğim duygu tam da buydu. Ne fazla, ne eksik. Ne kadar çevren maskeli insanlarla kaplı olsa da, sen içindeki eksikliğinle onlar arasında yalnız hissediyorsun. Yok oluşun onlar tarafından fark edilmiyor, gülüşün maskelerini saklamak için vardır. Güldükçe, maskelerin artıyor, insanlar yok oluyor. Kalbimin bir köşelerinde hep bu duygu vardı, fakat uzun süredir beynimde yer edinen boşluk ve eksiklik hissi yavaşça beni tüketmeye başlıyordu. Yavaşça yorgun bedenimi koltuğa iyice yaslayarak, sıkıntılı nefesimi dışarı saldım. Ne düşüneceğimi artık karar veremiyordum. Ne yapacak bundan sonra nasıl devam edeceğim diye beynimde yemediğim hücrem kalmamıştı. Ancak bir türlü bir sonuca varamıyordum sanki uzun sokakların kaldırımında yürüyor gibiydi ve o kaldırımların sonucu çıkmaz sokağa çıkıyordu. Başımı sağıma çevirip, yoldan geçenleri dikkatle süzmeye başladım. El ele tutuşan sevgililer, şakalaşan arkadaşlıklar, annesinden şeker isteyerek, ağlayan çocuklar. Hepsi gülümsüyordu, dertleri yokmuş gibi. Peki çürümüş maskeler ne olacak? Çürüyerek yok mu olacaklardı? Neden hala onları var ediyor ardından düştüğü zaman yenisini takıyorduk? "Sıkıldıysan radyoyu aç!" diyerek direksiyonu sağa kıran Algin'e çevirdim yorgun bakışlarımı. "Hayır, sıkılmadım." diyerek kollarımı göğsümde topladım. Onunla konuşmak istemiyordum. Bu yaptıklarından sonra ondan uzak durmak, eve gidip uyumak istiyordum sadece. Sessizliğimi koruyarak, bakışlarımı yola çevirdim. Yerdeki beyaz çizgi hızla akıp, gidiyordu. Ve gözlerim ise o çizgilerle birlikte düşünceler alemine dalıyordu. "Sıkıntılı nefeslerinden, çatılmış kaşlarından belli zaten." Dudağının sol kenarını kıvırarak söylediği cümleyle kafamı onun tarafa çevirdim. Beni mi izliyordu? Onunla bir daha tartışmak istemediğim için, radyoyu açmaya karar verdim. Aytiyetten arabanın içindeki sessizlik düşüncelerime davetiye çıkartıyordu. Can sıkıntısı işin içine dahil olduğu zaman istemsizce elimi tuşa basarak, kanalları bir bir geçtim. En son duyduğum haberle elimi tuştan kaldırmadım. İyi günler radyomuzun değerli dinleyicileri. Bu gün sizlerin karşısına en yeni haberlerle geldik. 2 gün önce gözaltına alınan Mehmet Acer yarım saat önce mahkemeden, hapishaneye sevk edildi. Acer'in 15 yıl hapis hayatına mahkum kaldığı söyleniyor. En yeni haberler için bizden sakın ayrılmayın. İrileşmiş gözlerimle Algin'e baktığımda sanki bu haberi bekliyordu. Yüzünde gerçekten uzak sırıtışıyla direksiyonu sıkıyordu. "Bu habere sevindin galiba?" dediğimde göz ucuyla bana baktı. İstemsizce bu kadar sevinmesinin sebebini merak ettim. Oysa onun aksine bu habere üzülmüştüm. Ne de olsa, eski de olsa bir zamanla aile dostumuz idi. "Adalet yerini bulmuş, sevinmem normal!" Sesi buz gibi ve acımasız çıkmıştı. "Nasıl böyle düşünebilirsin!? Mehmet amcayı tanıyorsun değil mi!? Böyle bir şey yaptığına inanıyor musun!?" sesimi yükselterek sormuştum. Tamam ben de pek fazla tanımıyordum ama yine de onun böyle davranması pek hoş değildi. Algin'e baktığımda gözlerinden püsküren ateşle irkilmiştim. Onu ilk kez böyle görüyordum ve istemsizce irkilmiştim. Ne ara bu kadar değişmiştik? Aklımdan geçip giden çocukluk anıyla sertçe yutkundum. Elis'le oynamayı pek sevmezdim, her oyunun sonunda bir mızıkçılık yapıyordu ve çocuk olmasına rağmen sinsiydi. Çünkü Algin'le aramı bozmak için her şeyi yapıyordu. Evet, o zamanları daha yedi sekiz yaşımızdaydık. Ve elbette kavgalarımızın çoğu sebebi Algin'di. Tüm bu hatıraların sonunu getiren ani frenle kendimi koltuğun kenarından tutarak bulmuştum. Bakışlarımı sola çevirdiğimde, çekikler zaten beni bekliyordu. "Hala çocuk gibisin! Anlamıyorsun hiçbir şeyi! Büyü artık, Lina! Hayat senin düşündüğün kadar toz pembe değil!" Bağırarak söylediği cümleler tokat misali yanaklarıma çarpıyordu. Hayatın toz pembe olmadığını ben çoktan öğrenmiştim. Fakat bunu Algin görmüyordu. Kolumu tutup kendisine çekerek, üzerime eğildi. "Eğer suçlu olmasaydı, şuan hapishanede olmazdı. Anlıyor musun?" Bütün kelimeler ağzımda kilitli kalmıştı. Gözlerine baktığımda öfkeden patlayacak gibi duruyordu. Sessizliğimi koruduğumu anladığında, kolumu iterek, eski konumunu aldı. "Bir daha bir şeyleri bilmiyorsansa onun hakkında yorum yapma ve savunma. Yoksa canın çok fena yanar!" Tükürerek söylediği cümleyi beynimde tarttım. Gerçekten öyle mi yapıyordum? Bu doğru değildi. İşin aslını bilmedikçe yorum yapmam ve savunmam anlamsızdı. Kolumu ovuşturarak ona baktım. Öfke saçan gözlerini daha fazla bakmadan başımı dışarı doğru çevirdim. O gözlerle karşılaşmak istemiyordum. Kolumu fazla sıktığı için hafifden kızarmıştı. Algin'nin görmemesi için sağ kolumu sol kolumun üzerine attım. Camın üzerine dökülen küçük yağmur damlaları ile gözlerimi üzerime çevirdim; pantolonum ve tişörtümden başka bir şey yoktu. Bakışlarımı Algin'e çevirdiğimde altında siyah pantolun, üzerindeyse sıfır yaka ince kolu açık tişört vardı. Hava ne kadar sıcak olsa da, soğuk rüzgar esiyordu. Buna rağmen üzerinde ceket bile yoktu. Vücudu taştandı herhalde. Ormanın içine girdiğimizde evimizin adresini nereden bulduğunu bile sormadım. Sonuçta telefon numaramı kolayca bulabilen bir insan olarak adresimizi bulması normaldi. Arabayı evin sol tarafında -görünmeyen- bir yerde park etti. Kaşlarımı çatarak, ona döndüğümde bakışlarıyla evi süzüyordu. "Bıraktığın için teşekkür ederim!" vurguyla söyleyerek, arabadan inmek istediğimde az önce sıktığı kolumu yakalayarak, beni koltuğa geri çekti. "Bir daha kendinden büyük işlere burnunu sokma!" dediğinde sinirim had safhaya çıkmıştı. "Ne yapıp, yapmayacağımı sana sormayacağım! Bana karşı olan bu soğukluğunun sebebi ne bilmiyorum! İlgilenmiyorum da ama bana emir veremezsin! Anladın mı?" diyerek sesimin yükselmesine izin verdim. Gerçekten fazla oluyordu. Bu kadar derdimin içinde bir de bana olan davranışlarını sorgulamak beni yoruyordu. Buna beynimin içinde ki çürümüş düşünceler izin vermiyordu. "Lina, alışacaksın. Herşeye alışacaksın. Emir vermelerime de, sana soğuk davranışlarıma da, hepsine alışacaksın. Şimdi yarın 9 buçukta şirkette ol!" Sabır dileyerek arabadan indim. Son cümlesine kadar emir veriyordu. Ayağımı pütürlü zemine basarak, ona arkamı çevirdim. Arkadan gelen acı tekerlek sesiyle gittiğini anladım. Başımı iki yana sallayarak, dış kapıyı açıp, eve girdim. Içerinin sessizliğinden anladığım kadarıyla annem evde yoktu. Odama geçerek, yağmurdan ıslanmış kiyafetlerimi çıkarttım. Çıplak ayaklarımla banyoya geçip, soğuk suyu ayarladım. Üzerimdeki kalan iç çamaşırlarımı da çıkartarak duşa girdim. Soğuk su başımdan akarken düşündüğüm sadece Algin'di. Soğuk davranarken bile içimi ısıtıyordu çekikleri. Onunla çocukluk yaşamamıza rağmen sanki yeni tanışıyorduk. İkimiz de adım atmaktan çekiniyorduk. İkimizinde yaraları vardı. Onun babasının kaybettiğini annemden duymuştum. Hemde babamla aynı gün içerisinde. Bu büyük tesadüftü. Tesadüflere inanan birisi olarak, onun karşıma çıkmasının büyük bir nedeni olduğunu seziyordum. Saçlarımı şampuanladıktan sonra yıkamaya başladım. Zemine dökülen şampuanlar sanki bütü kirlileri yıkamış gibi yok oluyordu. Sonra yenileri geliyor, daha sonra tekrar yenileri. Sonda bütün kirlilerden arınıyor. Vücudumu da yıkadıktan sonra duştan çıkarak, bordo bornozumu üzerime geçirdim. Aynayı her zaman yaptığım gibi yana silerek kendimi süzmeye başladı. Göz altlarım çökmüş, yanaklarım pembeleşmişti bu bronz tenime yakışmıyordu. Saç uçlarımdaki maviler yok olmuştu. Odama geçerek, pijamalarımı giydim. Yatağın üzerinde oturarak, saçlarımı kurutmaya başladım. Havluyla kurutduğum için bir kısmı nemli kalmıştı. Annemi aramak için komodinin üzerinde duran telefonumu elime aldım. Rehberimde annemin ismini bulmak için listeyi aşağıya doğru çektiğim de son aramalardaki numarıyı gördüm, hemen üzerine basarak, 'Çekik' diye, rehberime kaydettim. Ne kadar silmek istesem de numarımı bildiği için bunu gereksiz gördüm. Rehberden annemi bularak telefonumu kulağıma götürdüm. O bilindik sesden sonra karşı tarafdan, "Efendim?" Pencereden dışarı baktığımda artık hava kararmaya başlamıştı. "Anne, nerdesin?" Karşı tarafdan rüzgar uğultuları geliyordu. Dışarıda olduğu belliydi. "Dışarıdayım, Melina. Asıl sen neredeydin bütün gün?" Algin'le buluştuğumu ona söylemek istemiyordum. "Hava almak için dışarı çıkmıştım." "Bir dahaki sefere dışarı çıktığında telefonunu yanına almayı unutma!" Yüzümde oluşan tebessüme izin verdim. Beni merak edip, aramıştı demek. Sesimi soğuk tutarak, "Unutmuşum, üzgünüm. Eve ne zaman geleceksin?" Karşı tarafdan verilen sert nefesi duyduğumda, alt dudağımı dişledim. "Ne zaman geleceğimi bilmiyorum. Ama sen yat uyu, gecikebilirim." Neler oluyordu gerçekten hiç bir fikrim yoktu. Ancak iyi şeyler olmadığı kesindi. Sesimi sabit tutarak, "Tamam anne, görüşürüz." dedim. "Görüşürüz..." Aramayı sonladırıp, telefonu yatağımın kenarındaki komodinen üzerine bıraktım. Odanın içindeki havanın bir kısmısını ciğerlerime çekerek, mutfağa gitmek için oturduğum yataktan kalktım. Sadece kahvaltımın üzerinde olduğum için acıkmıştım. Mutfağa girdiğimde elimi sol duvardaki çıkıntıya basarak, ışıkları yaktım. Karanlığa esir olan gözlerimi bir kaç kez kırpıştırarak, aydınlığa alışmaya çalıştım. Ne kadar gün içinde büyük bir şeyler yapmasam da her zaman yorgun olurdum. Ruhumun yorgun oluşu gibi. Paçaları uzun olan pijamam yürüdükçe ayağımın altında kalıyordu ve zemine her basışımda içimi titreten soğukla karşılaşıyorum. Ayaklarımı kaşındırdığı için kalın çoraplar giymeyi sevmezdim. Ayaklarımı sürüyerek dolapların karşısına geçtim. Ne yiyeceğime karar vermek adına bir kaç dolapları açarak, bakmaya başladım. En sonda tost yapmaya karar vererek, malzemeleri çıkartmaya başladım. Gerekli olan ne varsa koyarak, masanın etrafındaki sandalyelerden bir tanesini altıma çektim. Acıktığım için tosttan büyük ısırıklar alıp, bir kaç seferde bitirmiştim. Buzdolabından çıkarttığım portakal suyunu da içerek, "yemeğimi" sonlandırdım. Kirlenmiş tabağı ve bardağı alarak bulaşık makinesi koydum. Hafifçe gerinerek, esnedim. Kurumaya başlayan saçlarımı elllerimle toplayarak, ev topuzu yaptım. Ve ardından Işığı kapatarak, mutfağın çıkışına doğru yürümeye başladım. Saat 23.05-di. Odama geçerek, kendimi yatağımın üzerine attım. Bedenim yatakla kavuştuğunda adeta gevşemiştim. Belimden rahatlayıcı ince çizgiyle sanki bütün yorgunluğum gitmişti. Altımda kalan pikeyide üzerime bırakak, yüz üstü çevrildim. Gecenin boşluğunda kalan düşüncelerim beynimin içine saldırmaya başlamıştı bile. Gözlerimi kapadığım an aklıma Algin'le olan sahnelerimiz üşüşüyordu. Ne kadar gözlerimi sıkıca kapasam da olmuyordu. Yüzümü yastığın içine bastırarak, boğuk sesle çığlık attım. Geçmiyordu, bitmiyordu. Onun yaptıklarını beynimde tartıyordum. Bakışını, gülüşünü, dudaklarından çıkan herkelimesini, çekik gözlerinden okuduğum tüm düşünceler. Hepsi ruhumu, bedenimi esir alıyordu. Bir zehir gibi tüm damarlarımda dolaşıyordu. Fakat bunlardan benim bile haberim yoktu. Düşünebiliyorum lakin hissedemiyorum. Onunla her konuştuğumuzda bütün duygularım buz kesiyordu sadece çekiklerinden okumaya çalıştığım cümleler yarım yamalak kalıyordu. Aşık olmadığımı ve hoşlanmadığımı biliyordum. Net duygularım bunlardı. Sevmek kelimenin tam anlamıyla bir uçurum gibi. Ne kadar çok seversen o kadar çok kıyıyayaklaşıyorsun. Sonunu bile bile adımlamaktan vazgeçmiyorsun, seni ölüme sürüklese de, gülmeseyerek yaklaşıyorsun. Elinden tutacak birine muhtaçsın, seninle birlikte o kayalıktan ruhunu bırakan birine muhtaçsın. Sen sevgiye muhtaçsın. Ne kadar kinle dolu olsa da, kalbimiz birisi gelip sevgi tohumları ekdiği zaman, yeşermeye başlar duyguların. Kinin yok olur, sevgin eklenir. Nefretin solar, sevgin artar. Yastığı yüzümden çekerek, başıma koydum. Düşüncelerimi kovmak adına yastığı kafama bastırdım. Bastırdım, bastırdım. Olmuyordu, bütün gün gelen uykum, yorgunluğum yatakla bütünleşince buhar oluyordu. Sırt üstü çevrilerek, gözlerimi beyaz tavanıma sabitledim. Gecenin karanlığında parlayan parlak, fosfor yıldızlar ve galaksiler kendiler için bir dünya yaratmışlardı. Kendilerinin olduğu dünya ve kendilerinin hakim olduğu yaşam. Cansızların bile var olacağı etraf. "Off! Uyuyamıyorum!" diyerek kendi kendime bağırdım. Belki de kendimle konuşsam uykum gelebilirdi. İçimde olan duyguları, feryatları dudaklarımın arasından dışarı saldığım zaman tuhaf oluyordum. Konuştuklarımı kiminse duyduğunu, beni izlediğini var sayıp, içimden konuşurum çoğu zaman. Fakat bu defa uykum gelmesi adına kendi sesime mahkum kalacaktım. Tekrar yüz üstü çevrilerek, elimi soğuk yastığın altına soktum. Sağ ayağımı üzerimdeki pikenin üstüne atıp, dışarı çıkardım. Her zaman yalnız kaldığımda sanki bilerek kalbim sıkışıyor, akciğerlerimi esir alıyordu. Solunum borum yırtılıyor, özlemim kalbimin duvarlarını delerek, paramparça ediyordu. Burnumun üzerinden akan tuzlu gözyaşı yastığa düştüğü zaman anında yok olmuştu. Düşlerimiz ve hayallerimiz gibi. Kulağımın hizasına gelen saçı bahane olarak, kulağımın arkasına ittim. Babam... Onu çok özlüyordum. "Babam geri dön, Ne olur, geri dön!" diyerek fısıldadım. Onsuz odamda, evimde, hayatımda hatta hayallerimde bile yanlızıdım. Ona kırgınım aslında, neden beni erken bıraktı diye. Neden onca hayallerim varken, beni kırıklarımla yanlız başıma bıraktı. Gölgesine bile muhtaçken, gitmeye korktuğum soğuk, mermer taşı bir kaç dakikalığına uzağımdaydı. Kendime ise onun aksine kızgındım. Benliğimden, ruhumu teşkil eden zerreciklerimden nefret ediyorum. Yaptığım aptallığın her adımımda benim yüzüme tokat misali değmesinden nefret ediyordum. Hayatın zavallı kurallarının yorgun düşen kırıntılarından da nefret ediyorum. Aynı zamanda boğazıma çaresizlik diziliyordu. Babamın güldüğü zaman battığı gamzesi, gülerken kısıldığı gözleri, iki tarafa uzanan dudakları, çektiği eziyetin karşılığı olan kırışmış elleri, yedikten sonra okşadığı göbeği... her şeyini özlemiştim. Her gece kapattığım gözlerimi onun saçlarıma bıraktığı öpücükle açıyordum. İyi geceler diyişini, tek koluyla sırtıma sarılmasını, yanaklarımı sıkmasını, benimle dalga geçmesini... her şeyi ile seviyordum. Özlemimi dökmek istediğim yaşlara bile sığdıramıyordum. Onun kaybından sonra annemin bana soğuk davranışları benim özlüğümden soyutması oldu. Gözlerimin önüne gelen eski solmuş, hatırayla gözlerimi kapatıp, o anın büyüsüne kapıldım. *** Üniversite 2. Sınıf Etrafta süren kahkahalar beynimde yankı ediyor, başımı ağrıtıyordu. Gözlerini telefona dikmiş olan Yalız ise sanki hayatdan kopmuştu. Kantine aslında su almak için inmişti. Benimle gelen Yalız ise beni masalardan birine oturtmayı tercih etmiş, önüme ise bütün abur cuburları dökmüştü. Son kahvesinden yudum alan Yalız, sonunda telefonu masanın üzerine bıraktı. "Şarjım bitiyor." diyerek hayıflanan Yalız'a sadece bakmakla yetindim. Tabii içimden "oh be sonunda!" demeyi unutmadan. "Hım." diyerek ona karşı düşünceli ses çıkarttım. "Ya Meliş, konuşsana. Hep susuyorsun, hep düşünüyorsun" sonra masada bana yaklaşarak, "Yoksa... eniştem mi oldu benim?" diyerek yüzünde sevinç gülücükleri açıldı. Gözlerimi devirerek, ellerimi masanın üzerinde birleştirdim. "Saçmalama, Yalız. Ne eniştesi? Sadece bir şeyleri düşünüyorum bunda ne var ki?" Negativ cevap alan Yalız dudaklarını büzerek, omzunu silkti. "Ne bilim yani, mesala bende düşünürüm fakat senin gibi derin değil. Daldın mı bir daha geri gelemiyorsun!" diyerek sitem eden Yalız bakışlarını kantindeki topluluğa çevirdi. "Yani... bu bence gayet normal. Hem enişten olsa ilk sen bileceksin endişe etme!" diyerek ona gülümsemeye çalıştım. Son cümlemi işiten Yalız parlayan elalarını bana dikti. "Ay! Evet ilk bana söyle. Sadece bana. Bir tek bana."diyere işare parmağını gözüme sokarcasına salladı. Zaten bir tek arkadaşım oydu ve ondan başka geriye kimse kalmadığı içn bir tek ona söyleyecektim. Başımı sallayarak, "Tamam, ilk ve bir tek sana." dedim. Yalız, sırtına kadar gelen saçlarını çantasından çıkardığı tokayla toplamaya başladı. Ben de önümdeki gofretden bir ısırık alarak, çayımdan yudumladım. "Merhaba. Melina, birkaç dakikalığına seninle konuşabilir miyim?" Duyduğum sesle birlikte sol tarafımdaki hareketliliğe çevirdim bakışlarımı. Esmer tenli, uzun boylu ve mavi gözleri olan çocuğa bakmak için başımı yukarı kaldırdım. Onunda benimle çakışan bakışlarına bir süre bakıp, başımı Yalız'a çevirdim. Onun da benim gibi çocuğu incelediğini gördüğüm de, hafifçe öksürerek, dikkatini çekmeye çalıştım. Anında bakışlarını bana çevirerek "kim bu?" dercesine baktı. Dudağımı büküp, omzumu silkerek çocuğa döndüm. "Tabii ki," diyerek ayağa kalkdığım da Yalız, "Sen bir dakika şurada beklesen?" diyerek çocuğa ricasını yönetti. İlk başlarda çocuk şaşırsa da belli etmeyerek, başını salladı. Bizden uzaklaşarak kantinin uç köşesine giden siyah gözlerle Yalız'a dönerek, elimi belime koydum. "Ne yapmaya çalışıyorsun, Yalızcığım?" diyerek ona şüpheli olan bakışlarımı attım. "Hiiiç. Sadece sana bir tavsiye vereceğim. Yani gelecekte çocuk eniştem olabilir." diyerek sağ omzunu kaldırdı. Ne diyordu Allah aşkına! "Yalızcığım iyi misin? Çocuğu ne diye gönderdin ki ? Hem... he tavsiyesi?" Ayak bileğimi diğerinin üzerine atarak, ona anlamlı baktım. Masaya yaklaşarak, "Bak şimdi çocuk sana kesinlikle senden hoşlanacağını söyleyecek. Bunu anlaman için onu dikkatli izle ve hemen bana kaş göz yap." diyerek sandalyeye yaslandı. Bende onun gibi masaya yaklaştığımda, ellerimi masanın üzerine koydum. "Peki... bunu nereden anlayacağım?" Yalız hafif ukalaca sırıtışını topladıktan sonra ağzını açıp konuşmaya başladı. "Şöyleki seninle konuştuğunda ya elleriyle oynayacak, ya gözlerini kaçıracak ya da ensesini kaşayacak. E artık bunu sen anlayacaksın." Gerçektende pes yani. Bunları nereden biliyordu? "Peki sen nereden biliyorsun, canım?" Tekrar ukala sırıtışını sunararak, "Tecrübe diyelim, tatlım. Ne yapabilirim ki?" Hafifçe güldüğümde "Ağaç oldu, hadi git." diyen Yalız'la bakışlarımı çocuğa çevirdim. Sabırsız şekilde ellerini birbirine sürtüyor, ireli geri volta atıyordu. "Tamam o zaman ben gidiyorum." Sırtımı Yalız'a döndüğümde arkamdan, "Kaş göz şeysini unutma!" diyerek seslendi. Etrafa bakındığımda herkes kendi işlerine odaklanmıştı Allah'tan. Volta atmaya devam eden çocuk beni gördüğünde kendini sabitliyerek, bana gülümsedi. Ellerimi önümde toplayarak, "Çok bekletmedim değil mi?" Başını olumsuz anlamda sallayarak, "Yok, hayır bekletmedin. Ben... sadece bir az heyecanlıyım." Ellerini ensesine atarak, orayı kaşıdı. Galiba Yalız haklıydı. Benden hoşlanıyor olabilirdi. İstemsizce içimi büyük bir hüzün kapladı. Az sonra reddedileceğini bilmiyordu. Umarım fazla üzülmezdi. Arkam Yalız'a dönük olduğu için ona kaş göz işareti yapamıyordum. Bu işime gelmişti doğrusu. Boğazımı temizleyerek, adını bilmediğim çocuğa, "Seni dinliyorum?" dedim. Ellerini pantolona silerek, bana gülümsemeye çalıştı. Oldukça heyecanlıydı. "Ben nereden başlayacağımı bilmiyorum. Yani seni geçen seneden tanıyorum ve arkanda oturduğumdan bile haberin yok. Melina, ben... senden hoşlanıyorum. Yani cevabın ne olursan olsun seni anlayışla karşılayacağım." Saçlarımı atarak, üzgün bakışlarımı yüzüne sabitledim. "Bak ben gerçekten üzgünüm. Yani olmaz, dediğin gibi seni tanımıyorum ve galiba ben böyle iyiyim." Gülümsemeye çalıştığım da omuzları çökmüştü. Kırıldığını hissetmiştim zaten. Üzgün halini gördüğümde "Eminim ki, benden iyilerini bulacaksın. Ama istersen arkadaş olarak kalabiliriz." diyerek ona umut dolu bakmaya çalıştım. "Anladım. Biliyordum aslında sen hiç bir zaman etrafına dikkat etmiyorsun. Kimin ne yaptığıyla ilgenmiyorsun. Zaten beni de bunun için görmüyorsun. Sadece sana bunu söylemek istedim ve şimdi çok rahatım." Aslında sadece içindekileri dökmük içinmiş benimle konuşması. Ona anlayışla gülümseyerek, "Tanıştığıma memnun oldum-" Adını bilmediğim için duraksadım. Anlamış olmalı ki elini bana uzatarak, "Gürgan." dedi. İstifimi bozmadan elimi ona uzattım. "Tanıştığıma memnun oldum, Gürgan." diyerek ona gülümsedim. "Ben de, Melina." Gürgan'la kısa söhbetimizden sonra masaya tekrar döndüğüm de Yalız'ın elinde benim telefonum vardı. Bakışlarını kaldırarak beni gördüğünde "Hah Melina baban aradı az önce onu aramanı söyledi." Sandalyeyi çekerek oturduğum da Yalız telefonu bana uzatmıştı bile. Babamı arayarak telefonu kulağıma götürdüm. "Alo?Kızım?" boğuk gelen sesiyle hafifçe kaşlarımı çattım. Ardından gelen öksürük sesiyle, "Baba iyi misin? Bir şey mi oldu?" dediğimde Yalız endişeli şekilde bana baktı. "Yok, hayır iyiyim kızım. Sadece mangalın dumanı kaçtı boğazıma." Rahatlamış şekilde sahdalyeye yaslandığımda Yalız "ne olmuş?" diyerek ağznı oynattı. Tebessüm ederek, "Yok bir şey." deyip, elimi kaldırdım. "Melina, kızım orda mısın?" Babamın sesiyle telefonu kulağımda sabitledim. "Evet baba burdayım. Az önce beni aramışsın. Ne söyleyecektin?" merakla sorduğumda içimden kötü bir şey olmaması için dua ettim. "Yalız'ı da alıp her zaman gittiğimiz ormana gel diyecektim. Dersiniz bitti değil mi?" "Ah, evet baba bitti. Tamam yarım saate geliyoruz biz." diyerek aramayı sonlandırdım. "Ne oldu kızım anlatsana!" diyerek meraktan çatlayan Yalız sitem etti. "Ya bir şey. Sadece piknik için babam bizi ormana çağırıyor." Alt dudağımı sarkıttığımda Yalız çoktan ayaklanmıştı. "Allah mangal var! Hemen hazırlan, Meliş. Açlıktan geberiyorum!" dediğinde ceketimi almak için döndüğüm sandalyede ters şekilde ona baktım. Gerçekten mi? Daha masanın üzerindeki abur cuburlar bitmemişti. "Sana inanamıyorum, Yalız. Ne karın varmış sende ya!" diyerek kaşlarımı çattım. Yalız masanın üzerinden telefonunu alarak, bana pis bakışlarını yolladı. "Ne var, kızım? Metabolizmam güçlüyse ben ne yapayım?" Dudaklarını uzatarak kendini savunmaya çalıştı. "Hı tabi. Sonra aman ben niye şişmanladım demek yok." "Ayy Meliş, tamam hadi kalk gidelim!" Üzerime çemkirdiğin de gerçekten aç olduğunu anladım zirâ açken Yalız, Yalız değildi. *** "Ama ben sana söyledim değil mi, Meliş? Valla müneccim gibi kızım." diyerek tişörtünün hayali yakarını bilmişçe kaldırdı. "Tamam, Yalız. Anladık sen söyledin!" Gözlerimi devirdiğimde taksinin içinde Yalız bana doğru döndü. "Ama yani fena çocukta değildi hani. Takılınca belki severdin?" Ben de onun gibi yaparak, ona taraf döndüm. "Yalız sanki beni tanımıyorsun. Sence ben birine karşı bir şey hissetmediğim takdirde ona umut verir miyim? Bu şerefsizlik olur. Hem zaten ben böyle gayet iyiyim." diyerek omzumu silktiğimde Yalız bu hareketime güldü. "Ay tamam bir şey demedik." deyip bakışlarını yola çevirdi. Taksiye ücreti ödedikten sonra Yalız'la ormanın girişine adımladık. Yalız benden ilerde yürürken, ben yerdeki taşlarla oynayarak, adımlıyordum. "Ay Meliş, çabuk olsana. Kaplumbağa bile senden hızlı!" Ona cevap vermeyerek, aramızdaki mesafeyi kapatıp, koluna girdim. Piknik yapılan alana girdiğimizde Yalız koşarak mangalın başında duran babama sarıldı. Onların bu halini gördüğümde hafifçe gülümsedim. "Oy benim tontiş amcam!" diyerek abartılı derece kollarını sıkıca babamın boynuna doladım. Onların yanına yaklaşarak, "Hey beni unuttunuz!" deyip onların üzerine atlayarak, koala gibi sarıldım. "Yalız, kızım hoşgeldin" Arkamızdan gelen soğuk ama bir o kadarda mesafeli sesle sarılışımızı bitirdik. "Çiğdem teyze, nasılsın?" diyerek anneme de sarılan Yalız'la bakışlarımı anneme çevirdim. Yüzü solgundu. Babama baktığımda yüzündeki durgunluk dikkatimi çekmişti. Babama yaklaşarak, "Siz iyi misiniz?"diyerek elimi babamın kolunu koydum. Gamzesini çıkartarak gülümsedi. "Evet kızım, iyiyiz. Sadece bir az tartıştık." dediğinde hiç şaşırmamıştım. Annemle babamın sözleri çoğu zaman kesişmezdi ve bunun sonucunda kavga ederlerdi. Babamın tartışmadan kastı, büyük ölçüde kavgalarıydı. Başımı sallayarak, "Anladım." dedim. Oysa pek bir şey anlamamıştım. "Meliş hadi gel, sofrayı kuralım." diyerek bağıran Yalız'a "Tamam." diye karşılık verdim. *** "Bunlar çok leziz olmuş baba!" diyerek yağlı dudaklarımı silmeden babamın yanağından öptüm. "Afiyet olsun, meleğim" deyip yemeğine devam eden babamdan bakışlarımı çekerek anneme diktim. "Anne, sence de güzel olmamış mı?" saçma sorumla annemin bakışları beni bulmuştu. Dalgın olduğu için sesimi duyduğu zaman irkilmişti. "Evet, kızım. Çok güzel olmuş." Gülümsemeye çalıştım. Ne için kavga ettiklerini bilmiyordum fakat birkaç güne aralarındaki soğukluğun bitmesini diliyordum. "Melina, bunlar bayağı lezoz olmoş" Son lokmasını cümlesinin arasında ağzına tıktığı için anlamamıştım. Yemeklerimizi bitirdiğimizde babamla annem çimlere serdikleri örtünün üzerinde oturmuş, sohbet ediyorlardı. Galiba aralarındaki sorunu çözmek için çabalıyorlardı. Yalız'la ben ağacın dibinde oturmuş müzik dinliyorduk. Başım Yalız'ın dizindeydi. Ayaklarını uzattığı için ayak bileklerini oynatıyordu. Ve bu gerçekten sinir bozucuydu. "Yalız, kardeşim, lütfen o ayaklarını artık sallamasan?" diyerek alttan yukarı ona baktım. "Ama Melinacığım, ne yapayım? Sıkıntıdan hepsi bunların." dediğinde oflayarak uzandığım yerden kalkıp, onun yanında oturdum. Yalız ise inadına hala ayak bileklerini oynatıyordu. Yapmaması adına ortaya bir fikir attım. "Yalız, voleybol oynasak?" dediğimde Yalız öyle bir hızla bana döndü ki, kafalarımız çarpıştı. "Yavaş be kızım. Kafanda ne taşıyorsun ya taş gibi?" dediğimde gülerek kafasını ovdu. "Kuzum, ben zaten taş gibiyim!" Ukala tavrına istemsizce dudaklarım kıvrıldı. *** "Yalız, Şu topu düzgün atsana! " dediğimde ağacın dibine giden topa yorgun bakış attım. "Ben ne yapayım top yamuksa?" dediğinde gözlerimi irice açarak ona baktım. "Top yamuksa? Gerçekten de pes sana!" diyerek ağacın dibindeki topu almak için oraya doğru adımladım. Topu almak için eğildiğimde ağacın arkasında parlak sarı derisi olan yılan çıktı. Ben şok olmuş şekilde ona bakarken, o bana yaklaşıyordu. Aramızda az mesafe kaldığında topu yere atarak, geldiğim tarafa doğru koşmaya başladım. Çocukken uykularıma hep yılan girerdi. Her taraf yılanla kaplı olardı. Sonralar büyüdüğüm de rüyalarımda gördüğüm yılanlarda azalmıştı. Ama şimdi uzun bir sürenin ardından tekrar yılan görmek beni korkutmuştu. Deli gibi bağırıp, koşarken sesime babam duyarak seri adımlarla bana yaklaştı. "Dur kızım, ne oldu?Niye bağırıyorsun?Bir şey mi gördün?" dediğinde tutamadığım gözyaşlarımı döktüm. "Ba-baba... yılan... kocaman... yılan.. vardı..." Koştuğum için nefessiz kalmıştım. Eğilerek yere oturduğum da o hayvanın bir daha karşıma çıkacağın da deli gibi korkuyordum. Babamda benim hizama gelmek için çimlere oturduğunda ellerini saçlarıma koyarak, okşamaya başladı. "Geçti artık, o yılan çoktan çıkıp, gitti. Ben buradayım, bir şey olmayacak. Hadi derin nefes al, bakayım" dediğinde kollarımı sıkıca ona doladım. Gözlerimi kapattığım da sarı derisi, yırtıcı gözleri, dışarı çıkarttığı dili geliyordu gözlerimin önüne. "Baba bir daha çıkmasın, çok kötü. Ne olur? Çıkmasın bir daha karşıma. Sarı derisi çok ürkütücüydü." diyerek güven verici omuzlarına daha sıkı şekilde sarıldım. "Ben buradayım, söz bir daha o hayvanı görmeyeceksin!" diyerek elimden tutarak, beni kaldırdı. Gözyaşlarımı elleriyle silerek, yanaklarımdan öptü. Kolları dünyaya karşı gelecek kadar güçlüydü. *** Yüzümdeki hafif gülümsemeyle gözyaşlarımı sildim. Keşke her zaman o anıda kalabilseydik. Ya da gülüşlerimizin saklasaydık. Üzüldüğümüzde yüzümüze yerleştirerek, gülerdik. Sahte değil de gerçek olan gülümseme. Gözlerimi kapatarak ait olduğum anıya karanlığımda devam ettim. Sabahın kasvetli havasıyla uyanmak tüm enerjimi çekiyordu. Bedeni yavaşça yataktan kaldırdığımda bütün uzuvlarım tutulmuştu. Hafifçe gerinerek, saate baktım. Şirkete gitmek için daha vardı. Üzerimdeki ince pikeyi yana atarak, ayağa kalktım. İçeriden çatal bıçak sesleri geliyordu. Annemin mutfakta olduğunu anladım. Acaba gece geç saate mi gelmişti? Aynanın karşısına geçerek, kendimi incelemeye başladım. Bedenimi saran dizlerimin bir karış aşağısında biten düz, siyah elbise ve ayakkabı olaraksa ince topuklu, siyah stilettolarımla kombinimi tamamlamıştım. Günlük hayatta sade giysemde iş için uygun giyinmeye çalıştım. O çekiklere güçlü olduğumu kanıtlamam gerekiyordu. Onun emirleriyle değil de, kendimin düşüncelerimin önemli olduğunu göstermeliyim. Dudaklarıma kırmızı ruj çekerek, makyajımda bitirmiştim. Gözlerime uzun olmayacak şekilde eyeliner ve çok az derecede rimel vurmuştum. Saçlarımın ise abartılı olmaması için arkamdan hafif topuz yapmıştım. Aynada son kez kendime bakarak, çokta kötü olmadığıma karar verdim. En azından dünki gibi değildim. Mutfağa girdiğimde annem masada oturmuş gazete okuyordu. Ayakkabımın sesini duyduğumda başını hareket etdirmeden, gözlerini bana çevirdi. Ayaklarımdan başlayarak yüzümde biten taramasıyla tuttuğum nefesimi boyalı dudaklarımdan salıverdim. "Çok mu kötü olmuşum?" dediğimde masadan kalkarak, yanıma gelmişti. Yavaşça elindeki gazeteyi bırakar, bana döndü. Bir süre daha gözleri yüzümde ve vücudumda dolandığın da, pür dikkat yüzüne bakıyordum. Dudaklarını birkaç kez açıp kapattıktan sonra, "Aksine güzel olmuşsun," dedi. Oysa daha farklı şeyler söylemesini isterdim. Ve elbette bu sesindeki kuruluğun yerine daha sıcak ve içten olan sesini tercih ederdim. Bakışlarım hüzünle burkulurken, sadece başımı salladım. Ardından bir şey demeden mutfaktan çıktım. *** Taksi şirketin önünde durduğun da, içimi kaplayan heyecana anlam verememiştim. İlk iş gün olduğum için fazla gergin ve tedirgindim. Taksinin kapısını açarak, sağ ayağımı dışarı attım. Tamamen vücudumu ilık rüzgara bıraktığımda şirkete doğru adımlamıştım bile. Asansörün önüne geldiğim 5'i basara beklemeye başladım. Bilindik sesle birlikte açılan asansörün kapısından içeri geçtim. Arkamdaki aynaya yüzümü şevirdiğimde elimi kalbimin üzerine koydum. Çok hızlı çarpıyordu. Derin nefes alarak, açılan kapıdan dışarı çıktım. Beni gören sekreter ayağa kalkarak, "Hoş geldiniz, Melina hanım. Algin beyd e sizi bekliyordu," dediğinde onun da burada olacağı aklıma geldi. Tamamen aklımdan çıkartmıştım. Başımı "tamam" anlamında salladığımda sekreter yerine oturmuştu bile. Elimi kapının kulpuna götürerek, aşağıya doğru çektim. Kapıyı açarak, kendimi içeri attım. Gözlerim onu aramadan çekikler beni yakalamıştı. Beni başdan aşağıya süzdüğünde kaşlarını çatarak, benim koltuğumdan kalkarak, yanıma geldi. Sinirlendiği için giydiği siyah gömlekten kasları belli oluyordu. Dibime kadar geldiğinde kolumu sıkarak, kendine çekti. "Bu ne hal lan?" dediğinde bende onun gibi kaşlarımı çattım. "Ne varmış halimde?" diyerek kolumu elinden çekmeye çalıştım. Fakat o kadar sıkıyordu ki, kolumu bile kıpırdatamıyordum. "Şu elbisenin hali ne? Ya da dudaklarındaki şu saçma boya?" Alaycı bakışlarımı onu çekiklerine diktiğimde, usulca ona yaklaşmıştım. Nefesimi yüzüne vererek, "Sana ne?!" dedim. Yaklaştığımdan dolayı elini gevşetmişti bundan yararlanarak, kolumu hızlıca ondan çektim. "Anlamıyorum Algin! Bana bu kadar karışma hakkını sana kim veriyor? Gidip sevgilinden hesap sormak yerine neden gelip bana soruyorsun? Sonuçta hiçbir şeyin değilim." dediğimde şaşırdığını beli eden kaşları havalanmıştı. Kendisini toparlayarak, kısık bakışlarla benden uzaklaşarak beni süzmeye başladı tekrardan. "İnsanların göz zevkini bozma diye karışıyorum sana. Yoksa sana bu halinle bile bakan olmayacak! Süslenmeyine değmez yani!" diyerek sol dudağının kenarını kıvırdı. İçimde bir şeylerin paramparça olduğunu hissettim. Yumruklarımı yanlarımda sıkarak gözyaşlarımı geri ittim. Onun karşısında bir daha ağlamayacaktım. Fazla kırıcı olması beni etkilemeyecekti. Sol yanımdaki sızıyı yok sayarak, ona yaklaştım. Ukala sırıtışımı yüzüme yerleştirerek, "Az önce ağzı açık kalandasen değildin tabi. Etkilendiğini bu kadar belli etme Çekik!" diyerek ona arkamı döndüğümde yüzündeki pertliği unutmayacaktım. Elbette az önce bana söylediklerini de. Kapıdan dışarı çıktığımda kolumu tutarak, bana yaklaştı. Dışarıda olduğumuz için birkaç kişinin bakışlarını üzerimizde hissediyordum. "Ne yapıyorsun? Kolumu bırak! Bizi rezil mi edeceksin?!" sinirle soluduğumda ağzını açarak bana bir şey söylemek istediğinden yanımızda duran bir çift siyah ayakkabıyla bakışlarımı sol tarafıma çevirdim. Gözlerim şok olduğunu belli etmek istercesine açıldığında Algin kolumu bırakmıştım. Sol tarafıma tamamen döndüğümde yüzümdeki hatıra tebessümümü silemedim. "Gürgan?! Senin burada ne işin var?" diyerek baktığımda beni kollarımdan tutarak hafifçe sarıldı. Bana itirafından sonra onu çok az görüyordum. Selamımız vardı elbet fakat bu tesadüf... gerçektende tesadüftü. "Melina, gerçekten sensin? Ben burada çalışıyorum. Asıl senin ne işin var?" dediğinde bir kaç saniye düşündükten sonra bakışlarını kahverenklerime çevirdi. "Melina Alyaz. Alyaz holdingin varisi ve patronu!" diyerek benden hafıfçe ayrıldı. Ona kısa gülücüklerimi atarak, "Öyle." dedim kuru sesle. Algin'i tamamen unutmuştum. Ona taraf döndüğümde Gürgan'a ölümcül bakışlarını atıyordu. Sanki kendisini zor tutuyordu. "Melina." diyerek bana seslenen Gürgan'a gülümsedim. Bu tesadüf belki de hiç bu kadar iyi zamanda olamazdı. "Fazlasıyla güzelleşmişsin! Tanıyamadım seni." dediğinde ona karşılık vereceğimi biliyordum. Ben ona dikkat etmemiştim bile. Bakışlarımı ondan gezdirdiğimde bayağı bir değişiklik vardı. Sanki daha da olgunlaşmıştı. Karşımda utanan o çocuk yoktu artık. "Sen de baya yakışıklı olmuşsun." dediğimde bir yerlerde gizlediği utangaç gülümsemesini sundu. Koluma dokunan el ilebakışlarımı o tarafa çevirdim. Hafifçe sıktığında ona kaşlarımı çattım. Ne yapıyordu? "Tanıştırmağı unuttum. Bu Gürgan, üniversiteden arkadaşım. " Gürgan'a dönerek, "Bu da Çodar holdingin patronu Algin Çodar." dediğimde oda Algin'e gülümsedi. Algin'e baktığımda dişlerini sıkmıştı. Gürgan Algin'e elini uzattığında Algin karşılık vermedi. Şaşıran Gürgan kendisini toparlıyarak, "Melina, sonra görüşürüz. Toplantıya yetişmem gerek. " Diyerek bana seslendi. "Uzun süre görüşeceğiz zaten." diyerek kendi kendime mırıldandığımda Gürgan çoktan gitmişti. Yanımdaki hareketliliğe çevirdim bakışlarımı. Dediğimi Algin duymuştu elbet. Algin, "O kimdi?"dedi. Sorusunu umursamayarak, ona tekrar yaklaştım. "Demek ki, etkilediğim insan varmış ha, Algin bey?" diyerek ona sırtımı çevirdim. Yüzümde zafer sırtışım vardı. Onun bakışlarının ağırlığını sırtımdan hissediyordum. İlk defa kendimi bu kadar özgüvenli ve güçlü görüyordum. Ve bundan sonra hep güçlü olacaktım. ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE