6. BÖLÜM

4379 Kelimeler
*** Kulaklarımda yankılanan sesin sahibine dönerek, kolumdaki eline baktım. "Ne yapıyorsun?" diyerek kolumu elinden çekmeye çalıştım. Sinirliyse bunu benden çıkarmasına gerek yoktu. "Asıl sen ne yapmaya çalışıyorsun?" dediğinde yüzümde oluşan alaylı ifadeyi sabit tutup, harelerimde takılı kalan çekiklerine döndüm. "Ne yapıyormuşum?" "Bu yaptığın ne demek? Bu şirketin yarısı senin ve buradaki kararlarla ilgilenmek sana düşer." Öyle olsa bile, benim ne düşündüğümü önemsemeyen bir annem vardı. Ve bana karar vermek düşmüyordu onun laflarının üzerine. Ayrıca beni neden bu kadar merak ediyor? Oysa bu işbirliği onun için çok makuldu. Tüm düşüncelerimin beyhudeliğine rağmen, "Buna sen mi karar veriyorsun?" dedim. Elini esir aldığı kolumdan çekerek, ukala bakışları ile beni süzmeye başladı. Bu hareketinden rahatsız olduğum için hafifçe yerimde kıpırdadım. Soruma karşılık neden böyle yaptığını bilmiyordum ama biraz daha o çekikler üzerimde dolaşsa elimi kolumu nereye koyacağımı şaşıracaktım. Gözlerini gözlerime kilitleyerek, bana yaklaşmaya başladı. Aramızda santimetreler kalarak, "Tam da öyle yapıyorum. Şimdi benimle geliyorsun ve onlarla birlikte bu haberi kutluyoruz!" dediğinde bende onu taklit ederek ukala bakışlarımı onun üzerine sabitledim. Umrunda olmadığı kadar kutlama umrumda değildi. "Birincisi; benim hakkımda karar veremezsin. İkincisi; seninle gelmiyorum ve hiç bir şey kutlamıyorum." diyerek bıkkınlıkla nefesimi dışarı salıp, ona arkamı döndüm. Tamam, kabul etmeliyim ki, onun geri dönüşüne seviniyorum fakat neden böyle garip hareketler sergilediğine dair bir düşüncem yoktu. Anlaşılan, çocukluğumuz sadece eskilerde bir anıydı. Şimdiki durum ise, eskiye nazaran daha koyu hal almıştı. Bu sıkıcı atmosferden hemen kurtulmak için düşüncelerimi devirip, koşar adımla uzaklaşmaya çalıştım. Eğer burada kalırsam, ona daha fazla katlanamaz ve istenmeyen sonuçlar alabilirdim. Böyle aşırı şekilde emir kipi içeren cümlelerden nefret ediyorum. Sanki onların dediklerini yaptığım zaman kendime ihanet ediyormuş gibi hissediyorum. Ve bu hissi tatmak berbattı. "Birincisi; istediğim kişi hakkında istediğim kararı vererim ve evet, benimle şuan o toplantı odasına gireceksin hatta ortaklığı da beraber kutlayacağız." dediğinde artık sinirden ellerimi savurmaya başlamıştım bile. Üzerime doğru geldiyi için birkaç adım atarak onun aurasından kurtulmaya çalıştım. "Pekala, artık sinirlerimi bozduğunu söylemeliyim. Gerçekten kendini ne sanıyorsun? Ben senin emir kipini kullanacağın insanlardan değilim. Şimdi müsaadenle!" diyerek ona öfkeli bakışlarımı gönderdim. Haftasonu olduğu için şirketin içi boş sayılırdı. Bu benim için iyiydi en azından hiç kimseye rezil olmuyordum. Ayağımın altındaki zeminin kaymasını göz ardı ederek odama doğru yürümeye başladım. Arkamdan, " Emin ol bundan sonra emir kipini üzerinde fazla kullanacağım ve sen de bana karşı çıkamayacaksın!" bağırarak söylediği cümleyi beynimi kurcalamasına izin vermedim. Nereden bulduğu özgüveni sorgulamıyordum bile çünkü az çok tahmin ediyordum. Sadece alışkanlıktı onun için. Herkesle böyle konuşmamasını bilmesi gerekiyordu. Çünkü benim gibi insanların onun üzeriye saldırıya geçmesi an meselesiydi. Düşüncelerimi ve tepkilerimi kendime saklayarak, benim için ayrılmış odamın kapısını kaba şekilde açtım. Korkudan telefonunu yüzüne düşüren Yalız'ın çığlığı duymazdan gelerek, masanın etrafındaki koltuğa kendimi attım. Başka bir zaman olsaydı şu anki haline kahkaha atardım belki de. Fakat hareket etmeye bile gücüm yoktu; gıcık bir şekilde Algin'le girdiğim tartışma beni ziyadesiyle yormuştu. Gözlerimi kapayarak az önceki konuşmalarımızı beynimden silmeye çalıştım. Neden böyleydik? Onunla bir geçmiş yaşamamıza rağmen neden şu an aramızda aşınması güç duvarlar vardı? Oysa buna rağmen saçlarıma onun küçük elleri tarafından koyulan küçük tacın varlığını şu an bile hissediyordum. O küçük ellere nazaran şimdi ki görüntüsü oldukça farklıydı; daha iri yapılı olmuş, bakışları değişmiş ve hareketleri daha erkeksiolmuştu. Ve itiraf etmek gerekirse düşündüğümün askine çok kaba olmuştu. Tamam, bir erkeğin fazla ince olmasını sevmiyordum; dakika başı seninle güzel hitaplar şeklinde konuşması bana çok vıcık geliyordu. Onun aksine, sevgisini daim içinde saklayan ve nadir zamanlarda 'seni seviyorum' demeliydi. Bu benim aradığım kişideki özellikti. Bu özelliğin yanı sıra, kaba olmayacak ve çoğu zaman sana hoş görülü davranacaktı. Algin ile düşündüğüm kişi arasında büyük farklar vardı. Ve bu farktan ziyade hala ne için Algin'le aklımdaki kişi arasındaki farkları düşündüğümü çözememiştim. Beynimi kemiren sorularımı çürümüş çekmeceme saklamaya karar verdim. Ne kadar onları gizlersem, o kadar uzun yaşardım. Fazla uzun ömürlüğü olmayı seçmesem de, şu an sorularımın karşsında şu sonuca varmıştım. Yavaşça kapattığım göz kapaklarımı açtım. Karşımda her an meraktan çatlayacak gibi duran Yalız'a gözlerimi devirdim. "Şu gözlerin az devirsen artık?" konuşmak için ortalığa saçma soru atan Yalız'a bir kez daha gözlerimi devirdim. Derin nefes alarak, saçlarımı arkaya attım. "Hadi ama Meliş! Meraktan çatladım burada!" Ben de ne zaman sorularını yağdırmaya başlayacak diye bekliyordum. Beynimdeki az önce olan sahneleri silip atmaya çalıştım. Çünkü düşündükçe, sinirlerimin görünmez el(şu kısımda istemsizce yazarın aklına Adam Smit'in görünmez eli geldi sjsj) tarafından yıprandığını hissettim. "Merak edilecek bir şey yok, Yalız." deyip, derime yapışan saçları birkez daha havandırdım. "Hı. Onun için böylesin zaten değil mi?" deyip az önce yüzüne düşen telefonu masanın üzerine bıraktı. Alnına baktığımda hafif kızardığını görmüştüm. Gözümün önüne gelen anıyla dudaklarım hafifçe yukarı kıvrıldı. "Bak gerçekten şu an az önceki sinirimin kalıntılarını taşıyorum. Sonra konuşsak, canım?" Yalız'ın yüz ifadesi gerginleştiğinde, başını sallayıp, yanaklarımı kavradı. "Tamam..." deyip duraksadı akabinde, gözlerini irice açıp. "Ama sonra her şeyi tek tek anlatacaksın, değil mi?" Bu ifadesine karşın sadece yorgun bir tebessüm edebilmiştim. Yanaklarımdaki elinin üzerine elimi koyup, başımı sol omzuma yatırdım. "Söz. Ama şuradan bir an önce çıkalım lütfen. Duvarlar üzerime geliyor." Anında başını sallayıp, "Olur, zaten ben de çok sıkılmıştım." dedi. Halinden anlamak zor değildi. Yalız, koltuğun üzerindeki minik çantasına masadan aldığı telefonunu atarak, koluma girdi. İkimizde dışarı çıktığımızda karşımızda sinirden her an patlayacak gibi duran annemi beklemiyorduk. Kapının önünde içeri girmek için hareket edeceği sırada onunla karşılaşmıştık. Gerilen sinirim hafifçe yeniden aynı duruma geldiğin de, istemsizce yutkunarak, gözümün önüne gelen kahverengi tutamları geri attım. Bu belki de kazanacağım birkaç saniye için yardımcı olmuştu. "Yalız, bize müsaade eder misin?" Bana bakan can dostuma sadece başımı sallayarak, gitmesini için ikna ettim. Oysa annemle baş başa kalmak ve beni tekrar azarlamasını istemiyordum. Ona anlatamayacağım şekilde yorulmuştum ve lanet olsun ki o bunu gpremiyordu. Yalız, kuru sesle "Tabii ki," deyip, kolidorun sonuna doğru ilerlemeye başladı. Bakışlarım onun sırtında takılı kalmıştı zira biraz sonra karşılaşacağım kızgın yeşillere dönüp bakamıyordum. En sonunda onun suskunluğunu kullanarak, "Seni dinliyorum, anne." dedim. Anında sesimle çakışan gözlerimiz, beni sinirle kolumdan tutmasıyla son bulmuştu. Sırtım, kapının pütürlü zeminiyle buluşmuş ardından, odanın kasvetli havasıyla bütünleşmişti. "Az önce yaptığın neydi, Melina?!" Neden bu kadar üzerime geliyorlardı? Allah aşkına, onların yaptıklarının yanında benim yaptığım neydi? Bana yaptıklarının farkında değiller miydiler? "Yine ne yapmışım, anne!?" diye bir serzeniş koptu dudaklarımın arasından. Ve cümlemin sonuna kondurduğum 'anne' kelimesinin üzerine bilerek bastım. "Bir de soruyorsun? Sana inananımıyorum! Ne yapmaya çalışıyorsun? Derdin ne? Beni nasıl rezil ettiğinden haberin var mı?" Peki sen anne? Duygularımın içinde beni nasıl rezil ettiğinden haberin var mı? Maalesef yoktu ve olmayacaktı da. "Neden bu kadar büyütüyorsun? Benim düşüncelerimi yok saymış üstüne üstlük bununla gurur duyarcasına, neler yaşadığımı bildiğin halde bunu yüzüme vurdun. Söylesene kim daha çok rezil olmuş?" ardından belki de söylemek isteyipte ona ve kendime söylemediğim kelimeleri cümlemin içine dizerek ona doğru sundum. "Bazen keşke diyorum... keşke o kazada babam değil de, ben ölseydim." O an çok kısa bir an annemin gözlerinden akıp giden, küçük dalgaları görmüştüm. Önce alev almış yeşilleri büyük hırsla harelerinin içinde büyümüş, ardından aynı hızla sönerek köz olmuştu. Buna rağmen tek kelime etmemişti; ne evet keşke demiş, ne de bu duruma hayır demişti. Sadece söyledilerimin altından şok yaşamıştı. Oysa o an sadece bana sarılar, saçlarımı okşamasını istemiştim. Belki de bir kaç küçük öpücük bırakırdı saçlarıma. Ama iç sesim tekrar o gözlerde yansıyan harebe bakışlarıma, 'belki' dedi. Yani ne evet, ne hayır. Tıpkı yaşan ve ölüm gibi. Belki... Her ikisinin ortası gibi. Leş gibi kokan düşüncelerimi annemin yüzüme bakmadan kapıyı çarpması oldu ve aynı zamanda geri açılması. Bu bir kadının hareketi olamazdı. Nitekim öyle de oldu; gelenin kim olduğunu öğrenmek için başımı yana çevirerek gelen kişiye baktım. Zaten Algin'den başkası olamazdı. "Neler oluyor? Burada ne işin var?" dediğimde ağır bir o kadarda seri hareketle bana yaklaştı. Az önce tartışmamıza rağmen şu an sinirim ona karşı yatışmıştı. "Az önce ne oldu?" dediğinde anlamadığımı belli etmek istercesine kaşlarımı kaldırdım. Aramızda bir adım mesafesi bırakarak, "Az önce neden ağlıyordun?Annenle kavgamı ettin?" Ondan bir adım uzaklaşarak, "Gerçekten soruyorum bu seni neden ilgilendiriyor?" Bıraktığım bir adımlık mesafeyi tekrar kapatarak, "Seninle ilgili her şey beni ilgilendirir." İşte şu an tam anlamıyla nutkum tutulmuş ne diyeceğimi bilemez hale gelmiştim. Oysa şu an birkaç kelime zırvalığına başvurmam gerekiyordu. Ne demek istediğini anlamıştım ve bana söylediği basit bir cümleyi istediğim yere çekebilirdim fakat bunu yapmak istemiyordum. Olmayan bir şeylerle düşlerimin içinde kaybolmak istemiyordum. "N-ne demek istiyorsun?" Kekelediğim için kendime küfür ederek, dilimi dişledim. Ona baktığımda dudağının sol kenarı kıvrılmıştı. "Ne dediğimi duydun. Anladığını da varsayıyorum. Şimdi neden ağladığını bana söyle!" Sona doğru sert çıkan sesini umursamayarak, "Sana bir şey söylemek zorunda değilim!" diyerek onun yanından geçmek istediğimde bana engel olup, nefesini yüzüme vererek, konuşmaya başladı. "Seni ölüme iten şeyin ne olduğunu biliyorum, Lina. Ve eminim ki, döktüğün her gözyaşı adının anlamını yitirmiyor." Benden uzaklaşan nefesi ile kendimi soğuk duvara yaslamam bir oldu. Az önce yaşadığımız neydi? İsmimin anlamını kendim bile bilmiyorken o nereden biliyordu? Kapının sert şekilde çarpması ile gözlerimi sıkıca yumdum. Avuç içlerimden saç diplerime kadar terlemiştim. Ve aklıma gelen kişiyle dudaklarımı dişledim; Yalız tamamen aklımdan çıkmıştı! Yüzümü sertçe sıvazlayıp, bakışlarımı yere çevirdim. Bundan sonra neler olacaktı bir bilgim yoktu? Asıl önemli olan şey buügnden itibaren Algin'i daha fazla göreceğim idi. Çünkü şirketler ortak olduğ için çoğu zaman toplantılar da veya yeni planlarda bir araya gelmemiz gerekecekti. Bakışlarım yerdeki siyah kravatla duraksayıp, bakışlarımı oraya çevirdim. Bu Algin'nin kravatıydı. Gelince elinde fark etmesem de, büyük ihtimalle sinirden dolayı yere fırlatmıştı. Ve aynı sinirle çıktığı için kesinlikle unutmuş olmalıydı. Kravatı yerden alarak avucumda dikkat çekmesin diye yuvarladım. Daha sonra kendim de dikkat çekmemek için ellerimle eteğimi ve tişörtümü düzelterek, dışarı çıktım. Yüzüme vuran hafif esintiyle ağzımda nefes verdim. Odadan sola dönmek istediğimde bana doğru gelen; yanakları kızarmış, gözleri sinirden parlayan Yalız'la olduğum yerde kendimi sabitledim. "Neredesin ya sen!? Kaç dakikadır seni bekliyorum!? Ağaç oldum ağaç, dur hatta meyve bile verdim!" "Sakin olur musun? Burdayım işte." "Burada olduğunu görüyorum, Meliş. Hadi, buradan çıkalım. Sert kahveyi ihtiyacım var." dediğinde şaşırarak ona baktım. Gerçekten de dengesizdi. Az önce sinirden kudurmuş gibiydi şimdiyse hiç olmadığı kadar sakindi. "Melişciğim, artık hareket etsen diyorum!" diyerek gözlerini deviren Yalız'ın beni çekiştirmesine izin verdim. *** "Kahveler de geldi!" diyen Yalız'la berrak sularda dalmış olan düşüncelerimden sıyrıldım. Yanımıza gelen garsonun varlığını bile yeni fark ediyordum. Yalız bana bakarak, ağzını oynatıp bir şeyler anlatmaya çalışıyordu fakat anlamadığım için ona 'ne diyorsun?' dercesine bakış attım. İfademe karşı sertçe oflayıp, garsona teşekkür etti. Ben de sahte gülücüklerimden bir tanesini garsona gönderdikten sonra önüme bırakılan sıcak kahvemden küçük bir yudum aldım. "Sana yuh diyorum, Meliş." Dilimin yakan kahveyi yerine koyarak, ona döndüm. Anında kaşlarım çatılmıştı. İçimden; Acaba bu kez yine ne yaptım, geçmişti. "Neden bana yuh dıyormuşsun, Yalızcığım." Kasten 'yuh' kısmını vurguladığımda Yalız, önünde duran kahveyi yana iterek, masada bana yaklaştı. Bende onu taklit ederek, masaya doğru eğildim. "Acaba diyorum salak olabilir misin?"dediğinde onu en saf bakışlarımı attım. Düşünüyorum tarzında ona bakış atıp, gözlerinin içine baktım. Pekala, bu gün salak tarafımdan kalkmış olabilirdim. "Kızım, görmüyor musun garson dibine girdin senin? Ama sen her zamanki gibi yine bir yerlere dalmış, hülyalı bakışlar atarak şu kuğuları izliyorsun. Ulan benden çok onlarla ilgileniyorsun!" deyip kollarını göğsünde kavuşturdu. "Yalız, Allah aşkına salak sevgili triplerine girme, lütfen. Ben ne bileyim onun bana baktığını? Böyle konularda dikkatsiz oluşumu çok iyi biliyorsun!" "Ya tabi, tabi. Algin'e yiyecekmişsin gibi bakan da benim zaten." "Sen neden Algin'i yiyecekmişsin gibi bakıyorsun?" dediğimde kendinden emin şekilde gülen Yalız'la birlikte salaklığıma bir kez daha lanet ettim. Beni tuzağa düşürmüştü! Yalız Algin'in yüzünü bile tanımıyordu ki. Ayriyetten üçümüz aynı ortamda bile bulunmamıştık. Kahkaha atarak, sandalyeye yaslanan Yalız'ın yüzünde zafer sırıtışı vardı. "Hım. Demek Algin'e yiyecekmişsin gibi bakıyorsun." "Ben öyle bir şey söylemedim..."diyerek meydan okuyan bakışlarımı ona attım. "Ama itiraz da etmedin." diyerek ellerini göğsünde topladı. Pekala, bu kez de kaybeden taraf ben olmuştum. Oflayarak ben de sandalyeme yaslandım, "Bazen gerçekten de çocuk gibisin!" dediğimde Yalız'ın yüzündeki gülümseme soldu. Kırdığım potu anladığımda artık çok geçti. Bu lafı her zaman Uğur Yalız'a söylerdi. Çoğu şımarık hareketlerin de, Uğur Yalız'a yalandan kızıp, çocuklara benzediğini söylerdi ve bunu bana Yalız büyük bir sevinçle anlatırdı. Gözlerimin önüne gelen anıyla, masanın üzerinden Yalız'ın ellerini avuçlayarak dudaklarımı ısırdım. Neden hep ahmak gibi davranıyordum?! "Ben gerçekten çok üzgünüm. Öyle demek istemedim." Yalız, "Önemli değil, yani ben iyiyim." diyerek ellerimi sıktı. Gerçekten Uğur'un yokluğuna alışmaya başlamıştı ve ben bunu artık sezebiliyordum. "Şey... tamam o zaman. Kalkalım mı?" diyerek kahvelerimizi işaret ettim. Yalız, bakışlarını bitmek üzere olan kahvesine çevirip, "Kalkalım." dedi fakat ondan önce kahvesini eline alıp, bir dikişte kafasına dikti. Bu hareketine gülümsedim. Ve her zamank gibi içimde kabaran özlemle bakışlarımı ona çevirdim. Benimle çakışan bakışları, ben masumum dercesine baktı akabinde, iki omzunu yukarı doğru kaldırıp, "Ziyan olmasın." dedi. *** "Yani diyorsun ki, Algin sana değer veriyor?" Kulağımdan yankılanan Yalız'ın sesiyle, bakışlarımı oynadığım parmaklarımdan çekip, gözlerimi devirdim. Üzerimdeki pijamamın yumşaklığı ile mayışırken, çekirdek çıtlayan Yalız'ın dedikleri ile yattığım yerden kalktım. "Hayır, Yalız. Ben öyle bir şey söylemedim. Aslında ben hiç bir şey söylemedim." dediğimde Yalız çekirdek kasesini yana koyarak, bana yaklaştı. "Ama kuzum anlattıklarından böyle çıkıyor. Hem diyorsun hesap sordu, hem de..." "Evet, Yalız hem de?" İşaret parmağını çenesine koyarak bir şeyler düşünmüyü başladı. Ardından gözler mahçup ifadeyle gözlerimle buluştuğun da, "Aslında... düşündüm de gerçekten bir şey söylememişsin." dediğinde ikimizde gülmeye başladık. Şu şapşal hali beni o kadar eğlendiriyordu ki, çoğu zaman hep benimle birlikte kalmasını istiyordum. Moralimin bozuk olduğu anda çabucak bir şapşal hareket yaparak, yüzümde güller açmasını sağlıyordu. Ve dediğim gibi, onun arkadaşlığına sahip olduğum için çok şanslıydım. En sonunda gülüşlerimiz kesildiğinde sertçe bedenimi yatağa bıraktı. Kendini yanıma atan Yalız bana dönerek, saçlarımla oynamaya başladı. Uzaklara dalan elaların ne düşündüğünü merak ediyordum. Bakışlarım yüzüne kayarak, gözleriyle buluştu. "Ne düşünüyorsun?" diyerek sorduğumda kipriklerinin altındaki bana baktı. "Hiç öylesine. Yaşadıklarımı, yaşadıklarını ve yaşayacaklarımızı." Tam Yalız'a göre bir cevaptı. Bu kez onun buğulu bakışlarındaki hüzünü ben yok ediyordum. Beline sarılarak, gözlerimi kapattım. Ardından kendim için belirlediğim düşüncelerimi Yalız'a doğru seslendirdim. "Demesi zor ama her şey güzel olacak; hem olması gerekiyor. Çünkü insan bu hayatta sınandıkça bir şeyler kazanıyor. Ve sence de biz yeterince sınanmadık mı?" Ay ışığının yüzüne yansıyan tarafını bana çevirerek, "Fazlasıyla sınandık." dedi. İkimiz de birbirimize bakarak gözlerimizi yumduk. Ona söylediklerime ben de inanmak istiyordum. Artık bu hayatın sınavlarından başarılı şekilde geçmek istiyorum zira barajlarda tökezlemek canımı fazlasıyla yakıyordu. *** Bana yaklaşan görünmez eli hissediyorum, dürtüklendiğim omzumu, burnumun ucundakı yumuşaklığı, gıdıklanan ayak parmaklarımı. Bu huzursuzluğun içinde birbirine yapışan gözlerimi hafifçe açtığımda karşımdaki ela gözlerle korkudan çığlık attım. Benim tepkime karşın Yalız, sadece kahkaha atarak sol tarafıma doğru uzanmıştı. Uyku mahmurluğundan dolayı etrafımdaki uğultuları seçemiyordum. Ağzımdaki acı tadı yok etmek adına sertçe yutkundum. Yalız'ın kahkahaları en sonunda sustuğun da, uykulu gözlerimi ona çevirdim. Akabinde kısık sesle, "Ne yapıyorsun ya sabah sabah?" dedim. Oysa sesimde '5 dakika daha lütfen' diyen bir serzeniş vardı. "Seni uyandırmağa çalışıyordum, tatlım." dediğinde gözlerimi devirerek, üzerimdeki pikeyi kenara attım. Gözlerimi devirerek, yukarı doğru sıyrılmış pijamamı çekiştirdim. "Ulan, böyle adam mı uyandırırlar?" deyip karışmış saçlarımın arasına parmaklarımı geçirdim. Yatağın boşalmasıyla beraber ayaklarını ve kollarını iki yana açan Yalız, umursamaz biçimde, "Hatırlatırım geçen gün beni nasıl uyandırdığını." diyerek gözlerini kapattı. O an aklıma geldiğin de, istemsizce dudaklarımın arasından bir kıkırtı kopmuştu. "Ama gerçektende çok komiktin. Hele o düşüşün... Ah!" deyip başımı iki yana salladım. Oysa o anın zaferiyle güzel eğleniyordum ta ki başıma Yalız tarafınfan atılan yastığı hissedene kadar. Yatakta dik bir şekilde oturarak, dil çıkardı. "Ha ha ha! Çok komik. Bana diyeceğine asıl kendine bak. Nasıl korktun öyle? Gözlerin şaşkınlıktan tabak kadar olmuştu." diyerek kahkaha atmaya başladı. Ikimizde normal değildik. Bu konuşmanın uzayacağını bildiğim için sessizce iç çekerek, "Neyse işte. Hadi kahvaltı yapalım. Ben acıktım." dedim. Yalız'a baktığımda boğazını temizleyerek, oturduğu yataktan kalkıp, yanıma geldi. "Meliş, aslında Çiğdem teyze seni bekliyor. Seninle konuşacakları varmış." "Ne konuşacakmış benimle?" "Bilmiyorum, seni uyandırmamı ve seninle konuşmak istediğini söyledi." Derin nefes alarak, pencerede dışarıya baktım. Yaprakların üzerinde küçük damlalar vardı. Dün gece büyük ihtimalle yağmur yağmıştı. Ve bu yağmur sanki hislerime ortak olmuştu. Saçımı kulağımın arkasına geçirerek Yalız'a döndüm, "Tamam o zaman. Sen mutfağa geç, ben de üzerimi değiştirip, annemle konuşacağım. Sonra da yanına gelirim." diyerek, saçlarını karıştırdım. Yalız ise bu hareketime karşın önce elimi iteklemiş, gülerek uslu çocuklar gibi başını sallamıştı. O'na yaklaşıp yanağından öptüm. Gülümseyerek zaten dağınık olan saçlarımı benim gibi yaparak karıştırdı, akabinde "Çabuk ol." diye bir ikazda da bulunmuştu. Yüzümdeki gülümsemeyi silip, banyoya geçtim. Yüzümü yıkadıktan sonra odaya geçmek istediğimde dün kirliler sepetinin üzerine bıraktığım kravatı elime aldım. Dün Algin'in unuttuğu kravatı onu ilk gördüğüm zamanda vereceğimi aklımın bir yere not ederek banyodan çıktım. Üzerime bacaklarımı saran kot pantolonumu ve onunla uyum sağlamak için bol, baskılı tişörtümü geçirdim. Saçlarımı da tepeden sıkı bir şekilde toplayarak, at kuyruğu yaptım. Yavaş adımlarla annemin çalışma odasına yaklaştığımda benimle ne konuşacağı hakkında düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Yavaşça kapıyı tıklattığım da 'gir' komutunu duyup, kapıyı açtım. Sesimi soğuk tutarak, "Benimle konuşmak istiyormuşsun?"dedim. Elindeki dosyaları çalışma masasının üzerine koyarak, gözlüğünü çıkarttı ve "Geç otur şöyle." bakışlarıyla masanın önündeki koltuğu işaret ederek. Ne diyeceğini bilmediğim için ve üstüne üstlük merak ettiğim için sabırsızlanıyordum. En sonunda gösterdiği koltuğa bedenimi bırakarak, "Seni dinliyorum." dedim. "Bak, dün olanlar için üzgünüm. Haklısın onların yanında sana öyle şeyler söylememeliydim fakat yaptığın harekette doğru değildi, Melina. Bunu kabul et!" Derin nefes alarak, "Anne, ben ne yaptığımı, ne söylediğimi biliyorum. Ve bu hareket o an için ve benim için doğruydu. Allah aşkına! Eğer bir karar alınıyorsa, ki bu benimle -bizimle- ilgili kararsa bundan en son neden benim haberim oluyor? Eğer o şirketin yarısı benimse alınan kararlardan da ilk benim haberim olmalı." "Söylediğim gibi haklısın. Fakat sen kendinde değilsin ki. Anlamıyorsun, artık baban yok senin! Ve şirketin yarısı senin, bu ne demek biliyor musun? Ben söyleyim; bundan sonra şirketi sen yöneteceksin demek!" dediğinden oturduğum koltuktan kalkarak, ellerimi masanın üzerine koydum. Ben kendimi bile zor yönetiyordum bir şirketi yönetmekte ne demek... düşünemiyorum bile. "Anne, bak ben şirket falan yönetemem. Ya ben kendimi yönetemiyorken kocaman şirketi nasıl yönetirim? İki güne kalmaz batırırım." "Melina, tek soru tek cevap." dediğinden anlamaz şekilde ona baktım. Avuç içlerim terlemişti bile. "Ben ne zamana kadar senin yanında olabilirim?! Bu gün var, yarın yokum. Eğer bana bir şey olsa şirketin başına kim geçecek? Babanın sana bıraktığı mirasa kim sahip çıkacak? Söylesene senden başka kim var?!" dediğinden içimde gizlediğim ayların sorusunu anneme sordum. "Anne, ne zaman benim yanımda oldun ki?" dediğimde annemin şaşırdığına yemin edebilirdim. O kadar söylediklerinin içerisinden takıldığım tek yer onu şaşırtmıştı. Gerçekten merak ediyorum. Benim yanımda olduğunu mu zannediyordu? Peki her gece ben uyuyarak ağladığımda nerdeydi? Ya da üzgün olduğumda neden saçlarımı okşamıyordu? Bunlara rağmen gerçekten yanımda mıydı? "Lafı çarpıtma, Melina. Ne demek istiyorsun?" Kaşlarını çatmış anneme bakarak, acıyla harmanlaşmış gülümsememi dudak kenarlarıma bıraktım. O gülümsemede mezarın üzerinde solan çiçek vardı. O çiçeği ise annem aylar önce bırakmıştı. Solması zamanın ağırlığı, mezarlık ise acılarımın sonucuydu. "Anne, sen benim sorumu anlamazken, içimdekileri nasıl anlarsın ki?" Başımı iki yana sallayarak, kapıya doğru döndüm. "Melina, dediklerimi unutma. O şirketi sen yöneteceksin başka çıkış yolu da yok!" diyerek bağıran anneme karşı sadece sol gözümden yuvarlanan tuzlu yaşı kolumla sertçe sildim. Tek derdi şirket ve şirketin ayakta kalması için birkaç kurduğu kelimeydi. Oysa o şirketi ve sanını ayakta tutmak için elini yaparken, benim çöküşümü göremiyordu. Kapıdan kendimi dışarı bıraktığımda karşımda beni bekleyen Yalız'a sıkıca sarıldım. Ellerini kaldırarak sırtımı okşamaya başladı. "Şşt, sakin ol. Ben burdayım bak. Meliş, sana söz veriyorum kim gitse de asla seni terk etmeyeceğim!" diyerek omuzlarıma sıkıca sarılan kardeşime, "İyi ki varsın." dedim. Eğer sen olmasaydın, şu an kimsem olmazdı. Ve ben de onun sarılışına karşılık vererken, gelen arama sesi ile Yalız'dan ayrılmak zorundaydım. Bu süre içerisinde Yalız beni çekiştirerek, mutfağa götürmüştü. Gelen aramayı cevaplayarak, "Alo?" dedim. Tanımadığım numara olduğu için çatallaşmış sesimi düzeltmek adına bir kaç kez öksürdüm. "Lina?" karşı tarafdan gelen sesle oturduğum sandalyede duruşumu dikleştirdim. Boğazımı temizleyerek, "Evet, benim. Siz kimsiniz?" dedim hitap etme şeklinin kime ait olduğunu düşünmeden. "Kim olmamı isterdin?" diyen sesle çatılmış kaşlarım daha da çatıldı. Kimdi bu benimle dalga geçen kişi? Kaşınan yanağımı kaşırken, sıkıntılı nefesimi dışarı bıraktım. "Anlamadım?" Karşıdan gelen boğuk ses, "Alginim." dedi. Anında kasılan bedenimle adını kısıkça fısıldadım. "Algin!" O an tek farklılık Yalız'a aitti. Çünkü Algin'in ismini duyduğu an elindeki çaydanlığı masaya bırakarak, kulağını telefona yaklaştırdı. Bu hareketine her zamanki gibi gözlerimi devirmiştim. Sesimi soğuk çıkmasına engel olamayarak, "Numara mı nerden buldun?" dedim, aklımdaki onca soruya rağmen. Karşı taraftan hafif kıkırdama sesi geldi. "Bulmam çokta zor olmadı, Lina." Kalarımı çatarak, "Melina!" diye ismimi düzeltme ihtiyacı hissettim. Bana böyle hitap etmesini istemiyordum. Ve ben ismimi seviyordum. "Ne?" "İsmim Melina. Lina değil!" "Biliyorum," "O zaman?" "Sana nasıl hitap edeceğime karışamazsın, değil mi?" Yalız hafifce kıkırdayarak, tek kaşını kaldırdı. Kolumla koluna vurarak uyardım. Bana gözlerini devirerek kulağını daha çok telefona yaklaştırdı. Niyeti ağzıma girmekti galiba. "Eğer isim benimse, tabii ki karışırım!" diyerek omzumu silktim. Ve haklı olduğumu biliyordum. "Seninle ergenler gibi söz dalaşına girmeyeceğim. Aramamın sebebi var." Ağzımdan 'hah' diye garip ses çıkardım. Ergenler gibiymiş! Yalız başını sağa sola sallayarak dilini şaklattı. Ona baktığımda "Çocuk gibisiniz!" diyerek yerine oturdu. Yalız bile bu durumdan keyif almamıştı! "Aramanın sebebi neymiş?" "Seninle konuşmak istediğim şeyler var. Hemen şirkete gelmelisin." Tabi ki düşünmeden, "Gelemem. İşim var!" dedim. "Lina, sence bu beni ne kadar ilgilendiriyor? Hemen gelmelisin diyorum sana!" Hafif sert çıkan sesiyle kaşlarımın yeniden çatılmasını hissettim. En sonunda iki kaşımın bitişeceğine yemin edebilirdim. "Bana bağırmazsın sen! Ayrıca gelmiyorum dediysem gelmiyorum!" diyerek aramayı sonlandırdım. Kendini ne zannediyordu? Onun emirleri bana sökmezdi. Bakışlarım ağzına zeytin atan Yalız'a kaydığında bana bakarak, "Ne oldu?" dedi. Gözlerimi devirme isteğiyle dolup taşarken sadece, "Şirkete çağırıyor, konuşacak bir şeyi varmış." dedim. Buna rağmen Yalız, sesimdeki kızgınlığı anlamışıt. Zeytinin çekirdeğini tabağına bıraktığın da, başını kaldırmadan direkt gözlerime baktı Ardından omzunu silkerek, "Ee ne varmış burada? Gitsene?"dedi. Sıkıntılı nefesimi dışarı bırakıp, "Bak anlamıyorsun, istediği gibi bana emir veremez. Yani ben bunlara alışık değilim." dedim, tüm düşüncelerimi içtenliğimle anlatırken. Evet, alışık değildim ve aşılmak da istemiyordum. "Seni çok iyi anlıyorum, fakat bu kadar sert olmasan? Bak onunla çocukluktan arkadaşsınız. Hem aileleriniz de yakın. Bence gitmelisin. Söylemek isteyeceği şey belki de önemlidir?" Çayımdan bir yudum alarak, "Olabilir ama..." deyip duraksadım. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum ve az önce gitmeyeceğimi söylememe rağmen, şimdi gitmek istiyor oluşum tüm dengelerimi alt üst etmişti. Aklımda sadece Yalız'ın dedikleri vardı; belki de bana söyleyeceği önemli şeyler vardı, değil mi? Ona baktığımda ikna eden bakışlarıyla karşılaştım. "Pekala, gideceğim." diyerek önümdeki soğumuş çayımdan bir yudum aldım. Yalız'ın dudakları iki yana kıvrılırken, "Güzel!" diyerek ağzına bir tane zeytin attı. *** Aynada kendine son kez bakan Yalız, bana dönerek, "Hadi kuzum ben kaçar. Kendine dikkat et." dedi. Ardından yanaklarıma sulu öpücük kondurarak son kez sarıldık. İstemsizce dudaklarım aşağı doğru kıvrıldığın da, "Gitmesen?" dedim. Böyle yanımda fazla kaldığında ona alışıyordum ve itiraf etmek gerekirse, annemin sevgisizliğinin içinde bana gösterdiği şevkate ihtiyacım vardı. "Çok isterdim tatlım, ama annem aradı. Zaten bir kaç gündür sizdeyim. Bir dahaki sefere sen gelirsin hem." Gülümsemeye çalışarak, "Olur." dedim. "Hadi ben gittim o zaman." "Görüşürüz!" Gözden kaybolan Yalız'la beraber kapıyı kapatmak istediğimde kapının bir el tarafından tutulduğunu hissettim. Aralı olan kapıdan baktığımda delice çekiklerle karşılaşmam bir olmuştu. Ağzım aralanmış ona bakarken, kapıyı tamamen açıp, bileğimden tutarak beni dışarı çekmişti. Daha ne olduğunu anlamadan sırtımın nemli duvara yaslanması ile dolgun olan alt dudağını aralayarak, sıcak nefesini yüzüme verdi. "Beni daha ne kadar sinirlendirmeye devam edeceksin Lina?!" Üzerime daha da eğildiğinden başımı yana çevirerek, omzundan itmeye çalıştım. Fakat bir gram bile kımıldamamıştıı. Buna karşılık olarak, bileğimden sıkıca tutarak beni arabasına doğru sürüklemeye başladı. "Ne yaptığını sanıyorsun sen!? Bırak bileğimi! Algin!" Adını söylediğimde arabasının yanına kadar gelmiştik. "Bunu yapmamalıydın, Lina." Ne dediğini anlamıyordum. Emrine karşı geldiğim için bu kadar sinirli olamazdı. Beni arabanın koltuğuna ittiğinde kafamı son anda çarpmaktan kurtardım. Çıkmak için kapının kulpuna elimi attığımda kilitli olduğunu anlamıştım. Ne yapacağımı şaşırmış bir vaziyette bakışlarımı, sürücü koltuğuna geçen Algin'e çevirerek ağzımı açtım. Fakat bunu fark eden Algin, "Sakın, sakın tek kelime edeyim deme! Sesini duymak istemiyorum" Sesimi duymak istemiyordu fakat beni kendisiyle birlikte buraya kadar sürüklemişti. Bu adam ciddi anlamda dengesizdi! Tedirgin bakışlarım yanımdaki adama kaydığında, dilimi tutamamıştım. Hoş bana karşı bu kabalığının büyük bir özüre ihtiyacı vardı fakat şu an bunu düşünecek halde değildim. "Neler oluyor? Bu sinir neye?" dediğimde Algin gözünün ucuyla bana baktı. Araba son hızla gidiyordu. Hızdan korkmuyordum fakat gözümün önünde beliren görüntülerle çıldıracakmışım gibi hissediyorum. Babamın kazayla hayatını kaybetmesi benim arabalara olan nefretimi artırıyordu. Tek dikkatsizliğinle bir ömürlük hayatını kaybediyorsun. 1 dakikayla arkanda bıraktığın enkazlar kalıyor. Başımı aşağı eğdim. Belki yollara bakmasam daha çabuk geçer zaman belki hızı hissetmezdim. Boynumun arkasından damlayan korku terlerini hissediyordum. Bakışlarımı Algin'e çevirdiğimde pür dikkat yolu izliyordu. Korku dolu sesle, "Arabayı durdur!" dedim. Ve bu ikazıma rağmen, göz ucuyla bile bana bakmamıştı. Sesimi daha yüksek çıkartarak, "Sana arabayı durdur dedim!" diye bağırdım. Kulaklarımda sadece uğultu vardı ve bu sesler, her geçen saniye arıtyor, damarlarımda akan kanı önünü kesiyordu. Sonunda bakışlarını bana çeviren Algin kaşlarını çatarak, arabanın hızını azalttı. Arabayı Sağa çekerek durdurmasıyla beraber, pelte kıvamına gelmiş vücudumu arabadan dışarı bıraktım. Yanıma yaklaşan Algin'i yoka sayarak, derin nefesler almaya çalıştım. Her nefes alışımda kalbim sıkışıyordu. Saçlarımdan firar eden tutamları kulağımın arkasına ittirdim ancak saç tutamlarım yine gözümün önüne dökülmüştü. "İyi misin?" Saçlarını dağıtan rüzgara karşı gelerek ellerini saçlarına geçirdi. Karşımda kaskatı kesilen vücudundan akan elektriği buram buram hissediyordum. Buna rağmen bakışlarımı ona doğru çevirmemiştim. Şu an tek ihtiyacım temiz havaydı. "Sana iyi misin dedim! Bana cevap ver!" Elimi kalbimin üzerinden çekerek, ona döndüm. "İyi değilim! Anladın mı?! Iyi değilim! Hiç bir zamanda olmadım! Olmayacağım da. Ne istiyorsun? Söylesene ne istiyorsun? Beni nereye götürüyorsun? Ne söyleyecektin? Neden susuyorsun, cevap versene lanet olasıca!" Bağırmaktan boğazım ağrıyordu. Aynı zamanda tuttuğum gözyaşlarım yanaklarıma saldırıyordu. Ona arkamı çevirip gittiğimde, kolumu tutarak beni kendisine çevirdi. Sırtımı göğsüne yaslamıştı. "Sakin ol." diyerek saçlarımında ona ait sert eli hissettim. Gözlerimi kapatarak, ağzımdan firar etmeyi bekleyen hıçkırığı yuttum. "Yoruldum!" dedim tüm yaşadıklarımın ağırlığı altında ezilirken. "Lina, o şirketin başına geçmelisin!" dediğinde anlamayarak ondan ayrıldım. Neden şirketin başına geçmem bu kadar önemliydi? Kurumuş gözyaşlarımı silerek, nemli gözlerimi çekiklere diktim. Tüm şirketle ilgili sorularıma rağmen dudaklarımın arasından sadece kuru bir "Neden?!" sorusu çıktı. "Şirketin borcu var. Ve şu an batmak üzere." Bu... nasıl ola bilirdi? Babamın kimlere borcu vardı da şirket şu an bu durumdaydı? Ellerimle saçlarımı sıkarak geriye doğru ittim. Ayaklarımın bağları çözülmüştü. Kaldırıma oturarak, başımı ellerimin arasına aldım. Neden? Neden böyle oldu her şey? Neler oluyordu hiç bir fikrim yoktu. Öğrenmenin tek yolu o şirketin başına geçmemdi. Bakışlarımı yukarı kaldırarak, benden bir cevap bekleyen çekiklere sabitledim. "Tamam! Sabah saat kaçta orada olmalıyım?" Dudağının sol tarafı memnuniyetle yukarı doğru kıvrılarken, "9 buçukta." dedi. Başımı sallayıp, ayağa kalktım. Üzerime bulaşan tozları silerek, arabaya doğru küçük adımlar atmaya başladım. Başım döndüğü için adımlarımı dikarli atıyordum çünkü, her an yığılıp kalmam an meselesiydi. "Hızdan deli gibi korkuyorsun değil mi?" Arkamdan yankılanan Algin'in sesiyle gözlerimi sıkıca kapattım. Öğrenmişti işte... hızdan nasıl korktuğumu ve o korkuyla nasıl birini kaybettiğimi. ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE