Hepsinin bir rüya olmasını istedim. Gözlerinin kahvesini herkeste olabileceğini kendime inandırmaya çalıştım. Kokusunun herkeste aynı olduğu düşünmeye çalıştım sonra. İkizi olabileceğini düşündüm ama hiçbiri beni tatmin edemedi. Biliyordum ki aklımdan ne geçiyorsa doğruydu. Aylar sonra buradaydı. Tam karşımda oturmuş gözlerindeki yorgunlukla bana bakıyordu. Kokusu esen rüzgarla burnuma doldu sonra. O an tekrar yenildim ona. Tekrar verdiğim sözü tutamadım. Onu toprağa verdikten sonra kendime söz vermiştim oysaki. Bir daha ağlamayacaktım. Gecelerime sinen kokusu sözlerimin hepsini uçurup götürmüştü.
O an anladım ben onu hiç unutmamışım ki. Kokusunu , yüzünü , sert ama bir o kadar şevkatle bakan gözlerini... Ben onu sadece bedenen gömmüştüm. Ruhunu hala içimdeki kimseye açmadığım yerimde saklıyorum. Hem insan hala kokusuyla uyuduğunu birini nasıl unutabilir ki? Ben sırf yüzünü unutmayayım diye evimin her köşesine onun fotoğraflarını astım. Şimdi anlıyorum ki insan kalbinde öldüremediği birini aklından silemiyormuş.
Ellerimi ilk tuttuğu an dün gibiydi sanki. Hele ilk defa gözümden akan yaşı sildiği gün... Ya da ilk yanında vurulduğum an yaramdan öptüğü gün... Bütün güzel anılar aklımın içinde dönüp dururken o anda takılı kaldım.
5 AY ÖNCE ŞIRNAK HEREKOL DAĞI:
Hava iyiden iyiye doğuyordu. Gökyüzü sanki ağlamaya hazır bir şekilde hem basık hem de alçaktı. Hissediyordu yüreğinde Karaca. İlk defa bu hissi iliklerine kadar yaşıyordu. İçindeki onu bozmaya yakın hissi defetmek için çabaladı ama nafileydi. O his onun içinde çoktan yerine kurulmuş zamanını bekliyordu. Çıkacağı zamanı kolluyordu sanki.
Elzem timi ve narkotik şube ekibi tam dördüncü gününe gözlerini açmıştı. Her yer sessizken herkesin içinde farklı bir his vardı ama en ağır basanları şüphesiz Keskindi. Akşam yatmadan önce namaz kılmıştı. Rüyasında ise komutanın şehit olduğunu görmüştü. Hem de göğsüne yediği bir kurşun yüzünde. Sabaha kadar gözüne uyku girmemişti. Ne zaman gözlerini kapatsa içini bir taş kaplıyor ,gözlerinin önüne o dakikalar geliyordu. Hava sanki bazı şeyleri hissetmiş gibi sisli ve haddinden fazla karanlıktı.
Kerem ise kalbindeki keskin acıyı iliklerine kadar hissediyordu. Bu hissi daha önce de hissetmişti genç adam. Köyleri talan edilip teröristlerin gözleri önünde annesine tecavüz ettiği gün. O gün hiçbir şey yapamamıştı. Tek yapabildiği annesinin acı dolu yalvarışlarıydı. Daha dün gibi kulaklarındaydı o sesler.
"Yalvarırım yapmayın. Neyimiz varsa sizin olsun . Ne olursunuz dokunmayın bana."
"Lan sus gebertmeyeyim seni. Dayanamıyordum heval. Hem şu çocuk da görür her şeyi. Anlar kimin patron olduğunu. Bu topraklar bizim hakkımız. Devletimiz var olacak."
"Burası bizim vatanımız. Siz kötü adamlarsınız. Babam nasıl sizler gibileri öldürdüyse bende hepiniz öldüreceğim."
"Öyle mi ? O zaman annenin zevk çığlıkları senin çok hoşuna gidecek."
"YAPAMAZSINIZ. "
"İzle de gör küçük piç."
"Hayır yapmayın . Kerem kaç annecim. Bakma arkana ."
"HAYIR BIRAKMAM SENİ. BABAM NASIL ONURUYLA ÖLDÜYSE BENDE ÖLÜRÜM. BIRAKIN BENİ"
"SUS LAN VELET. Gelelim sana güzel kadın. Pek de güzelsin. Bakalım verdiğin tat da bu kadar güzel mi?"
Çırpındı küçük çocuk. Aynı babası gibi annesini son nefesine kadar koruyacaktı. Cennetin ayakları altında olduğunu bildiği annesini koruyamıyordu. Vücuduna inen hiçbir darbe onu yıkmıyordu. Yeniden kalkıyordu ama başaramıyordu. Bağırarak ağlayan annesini dinlemekten başka elinden hiçbir şey gelmiyordu ki. Son yediği darbe ile yerde kalırken bakışları annesine çevrildi. Yalvarıyordu annesi. Namusu için yalvarıyordu. Kimseye boyun eğmeyen annesi bağırarak yalvarıyordu. Küçük çocuk ne bir şey diyebiliyordu ne de serildiği yerden kalkabiliyordu. Dakikalarca işkence devam etti. Annesinin acı dolu çığlıkları odaya doldu. Her saniye artan çığlıkları karşısında karşındaki çocuk sürünmeye çalışıyordu ama olmadı. Orada ne kadar yattı bilinmeyen çocuk gözlerini açtığında karşısındaki kanlar içindeki annesini gördü.
Ne nefes alıyordu ne de ağlıyordu. Küçük çocuk dakikalarca annesine baktı. Hatta ağlamasını bile istedi ölmesindense. Sonra son çareyi odanın içinde koşmakta buldu. Annesi terlemesine dayanamazdı. Kalkıp onu durdurur diye son nefesine kadar koştu. Kan ter içinde kaldı yine de kalkamadı annesi. Yetmedi üstüne su içti ama yine kalkmadı annesi. Yorgunluktan annesinin baş ucuna kıvrıldı küçük çocuk.
Ne kadar süre orada yattığını kimse bilmiyordu. O gün orada hem annesini hem daha doğmamış kardeşini hem de çocukluğunu toprağa dikti Kerem. Hayat ona daha beş yaşındayken büyümeyi öğretti. O gün orada kendini söz verdi küçük bedeni. Kardeşinize doğmaya bile şans tanımayan herkesten intikamını çok kötü alacaktı.
Köyün içine vardıklarında Karaca'nın el hareketiyle hepsi durdu. Kerem ise Karaca'nın yanındaki yerini aldı. Herkes hazır ola geçtiğinde söze girdi genç kız.
"Mecbur olmadıkça tek kurşun sıkılmayacak. Karşımızdakilerin çocuk olduğunu unutmayacaksınız. Onlar bizim evlatlarımız . Bunu düşünerek hareket edeceksiniz . O çocukların kılına bile zarar gelmeyecek. Anlaşıldı mı?"
"EMREDERSİNİZ KOMUTANIM."
"Peki ya bize karşı ateş ederlerse?"
Bu sefer kendi ekibinin sorusuna Kerem cevap verdi.
"Ne olursa olsun asla bir çocuğu yaralamayacak veya ona kurşun sıkmayacaksınız. NE OLURSA OLSUN."
Herkes hızla kafasını salladı. Karşılarındaki kahve gözlü adam sinirlenince herkesi korkutacak kadar sert ve ürkütücü oluyordu. Kesinlikle onun sinirlendiğini görmek herkesin son isteği bile olamazdı.
"Elzem Timi orta alandan bölgeye girecek. Keskin sen görünmeyecek güzel bir yere saklan. Geri kalan askerlerin ise yarası gözlemci yarısı ise narkotik şubeye yardım edecek . ANLAŞILMAYAN BİR ŞEY?"
Kimseden ses çıkmazken görev başlamış oldu. Elzem timi oradan kuşatırken ,narkotik hilal şeklinde çemberi genişletmişti. Hızlı ve temkinli adımlarla ilerlerken aniden kulaklarına dolan sesle herkes kendine siper edeceği bir alana geçti.
"Tam yüz metre ilerinizde yaklaşık elli kişilik bir ordu var. Nişancı yok. Tahminen on tane çocuk var. " dedi Keskin.
"Ben işaret etmeden ateş edilmeyecek. Elzem birden Elzem üçe, durum bilgisi ver?"
"Etrafta hiçbir köylü yok. Muhtemelen terk edilmiş veya bozguna uğratılmış bir köy. Bu zamanlarda köyde kimse kalmaz o yüzden şanslıyız. Hava eksi on beş derece. Görüş açısı kuzeye doğru açık. Güney kapalı. Tahminen bizi fark etmelerine kalan süre on saniye." dedi Tehlike.
İlerideki gelmekte olan orduya bakan Kara içinden saymaya başladı. Bir kez daha askerinin ne kadar iyi sezilerinin olduğunu görmek istiyordu. On , hiçbir sezi yoktu. Dokuz , içlerinden birkaç tanesi etrafa bakmaya başladı. Sekiz, birkaç tanesi yanındakini uyardı. Yedi , hepsi durup etrafa baktı üç saniye. Dört , bir tanesi komutanın yanına giderek bir şeyler söyledi. Son iki , komutanları aniden korkuyla kafasını kaldırıp etrafa baktı. Son bir bizden birini gördü. Ve sıfır aniden hepsi yere yatıp ateş etmeye başladı. Karaca'nın yüzünde gururlu bir tebessüm belirirken başlama komutunu verdi.
Dakikalar sonra etrafta kimse kalamazken hepsi etraflarını kontrol ediyordu. Şu ana kadar ellerinde sadece dokuz çocuk vardı. Bu normal değildi çünkü Keskin asla yanlış sayım yapmazdı. Herkes etrafa bakarken Karaca aniden beline sarılan kollarla şoka uğradı. Kafası koyduğu göğüsten gelen koku bunun sevdiği adam olduğunu fark ettirdi ona. Saniyeler sonra çıkan kurşun sesiyle herkes sıkanın kim olduğuna bakarken Karaca'nın ise tek düşündüğü bedenine sarılı olan bedenin iyi olup olmadığıydı. Nefesi kesildi Kerem'in. Kalbine yakın bir yere gelen kurşun umurunda dahi değildi. Düşündüğü tek şey eğer o olmasaydı bu kurşunun taptığı bedene gelecek olmasıydı.
Saniyeler sonra vücudu taşımamaya başladı ağırlığını. Her yer puslanırken bir anda dizleri yerle temas etti. Sonra ise bütün bedeni taptığı bedenin kollarına yığıldı. Herkes telaşla bağırırken birbirine sevdalı olan çift dolu dolu gözlerle birbirlerine bakıyordu. Acil ambulansı arayanlar, yardım etmeye çalışanlar bir yana dursun Kerem'in tek düşündüğü karşısındaki kadınına acı çektirdiğiydi. Oysa o kadını acı çekmesin diye yemişti kurşunu sevdiği kadını sakladığı kalbinin yakınını. Şimdi ne değişmişti ki? İkisi de acı çekiyordu. Aynı farklı bedende olan aynı ruhtular onlar . Nasıl acı çekmezler?
Karaca bir yandan bağırıyor bir yandan Kerem'i uyumaması için konuşturmaya çalışıyordu. Yüzüne temas eden ellerle sesi kesildi. Göz yaşını silen adamla ağladığını yeni fark ediyordu.
"Ağlama güzel gözlüm. Ver acını bana. Ben onu da taşırım . Yeter ki o elalarından tek bir damla yaş akmasın." Gözleri yavaşça kapanıyordu genç adamın.
"KEREM HAYIR. OLMAZ GİDEMEZSİN. DAHA DOYMADIM Kİ BEN SANA. DAHA SÖZ VERDİĞİN KONSERE GİRMEDİK Kİ BİRLİKTE. HANİ UNUTAMAYACAĞIM BİR EVLENME TEKLİFİ EDECEKTİN BANA? NEDEN YA NEDEN ATLADIN O KURŞUNUN ÖNÜNE? BU ACIYA DA YER VAR BENİM KALBİMDE AMA SENİ KAYBEDECEK KADAR GÜCÜM YOK BENİM. YALVARIRIM KALK , NE OLURSUN BIRAKMA ELLERİMİ. BU KADAR ÇABUK PES EDEMEZSİN."
"Ağlama güzelim. Gitmiyorum bir yere , sen sadece sakin ol." dedi gözleri kapanırken. Genç adamın gözleri kapandığında herkesin ağzından hıçkırıklar kaçtı. Gelmiyordu ambulans.
"YALANCI, YALANCISIN SEN. HANİ GİTMİYORDUN? NEDEN KAPATTIN O ZAMAN O AŞIK OLDUĞUM GÖZLERİNİ? NE ÇABUK VAZGEÇTİN BENDEN, BİZDEN?"
"Senden tek isteğim anılarımızı saklaman
Sevmeyi unutma sen güzel seversin
Olmadı diye tanrıya isyan edemezdin." dedi genç adam son nefeslerinde.
Gök yüzü bir defa daha onları kucakladı damlalarıyla. Bir kere daha onları bağrına bastı. Hava karardı ,örttü üslerini. Son vedaları için onlara zaman verdi hayat.
Genç kadın ellerine bulaşan kan ile daha çok ağlamaya başladı. Etraftaki hiçbir şey şu an umurunda değildi. Sevdiği adamı da kaybediyordu. Herkes gibi onu da kaybediyordu. Söz vermişlerdi birbirlerine , eğer bir gün biri şehit olursa diğeri hayatına devam edecekti. Yeniden sevecek , sevilecekti. Ama bu kalbi adamla dolup taşarken mümkün.
Ağladı ,ağladığı belli olmayacak sağanak yağmurun altında. Gökyüzü bile acımıştı kızın ruhuna. O bile sarıldı damlalarıyla genç kıza. Yağmura gizlenmiş hıçkırıklara. Dayanamıyordu genç kadın. Kollarında sevdiği adamın cansız bedeniyle ilk defa bu kadar çaresiz hissetti. İlk defa yapılacak hiçbir şey olmadığını anladı. En çok da bu yaktı canını . Belki anlamasaydı daha az yanardı canı. Oraya gömdü bütün aşkını. Göz yaşlarıyla örttü üstünü sevdiği adamın. Kollarıyla sardı kollarındaki soğuk bedeni.
"Kardeşim kalk hadi . "dedi Tıpçı kısık ses tonuyla.
"Olmaz üşür o. Evet evet üşür o . Bende gideyim onla. Hem geceleri kabus görüyor. Ya bana ihtiyaç duyarsa o zaman yanında ben olmazsam. Hayır bırakamam onu." dedi kollarındaki bedenden ayırmaya çalışan kardeşlerine.
"Hadi kardeşim. Bırak götürsünler." dedi Kurt. Kafa sallayarak son kez dokundu saçlarına, son kez sevdi yüzünü. Ve son kez öptü dudaklarını. Usulca bedenden çekti kollarını. Sağlık görevlileri soğuk bedeni alırken bağırarak konuştu kollarında olduğu dostuna doğru.
"Doğruymuş." dedi. Derin bir soluk aldı nefesinin yettiği kadar. Gözlerinden akan yaşlar daha da arterken son kez konuştu.
" Allah der ki:
"Kimi benden çok seversen, onu senden alırım."
Ve ekler:
"Onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım."
Ve mevsim geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yâr bile bir gün el olur...
Aklın şaşar, dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, öyle garip bir dünya...
Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur...
Düşmem dersin düşersin, şaşmam dersin şaşarsın.
En garibi de budur ya... Öldüm der durur, yine de yaşarsın..."
-Mevlana-
.
.
.
" KARACA BİR ŞEY SÖYLE. "
Transtan çıkmış gibi komutana döndüm. Geldiğimden beri iyi değildim. Hele ki şu an karşımda gördüğüm adam bütün dengemi alt üst etmişti. Nasıl mümkündü şu an kanlı canlı karşımda duruyordu. Hem de aynı kokuyla. Hayal olmayacak kadar gerçekti.
" Komutanım ne dememi bekliyorsunuz? Tam beş ay, yirmi hafta, 140 gün, 3360 saat... Benden hiçbir şey olmamış gibi burada oturmamı bekleyemezsiniz. Bu yaptığınız bencillikten başka bir şey değil. İzninizle."
Kalkmaya teşebbüs ettiğim zaman ellerimde hissettiğim ellerle şoka uğradım. Aniden geri çektiğimde gözlerinde gördüğüm hayal kırıklığı umurumda bile değildi. Ben tam 5 ay onun kokusuna hasretken yaşadığını bile benden saklamıştı.
" Karaca yerine otur." dedi komutan.
"Kom-" diyeceğim an sözümü keserek gözlerini gözlerime sabitledi. Sarsıldığını hissettiğimde ona olan kırgınlığım daha da artmıştı. Tam beş ay, dile kolay beş ay ben onun arkasından ağlarken o ise gözlerime baka baka bana yalan söylemişti. Hem de canımın ne kadar yandığını göre göre.
"Görevden mi kaçıyorsun asker?"
Kalkmaya teşebbüs ettiğim sandalyede takılı kaldım. Görevden asla kaçmazdım. Devlet bana o görevi verdiyse korkaklık yapıp onlara sırt asla çevirmezdim. Şuan duygularımla değil mantığımla hareket etme zamanıydı.
Her zaman duygularımı sakladığım o maske tekrar indi yüzüme. Bütün içimi kasıp kavuran acıya rağmen ifadesiz bir şekilde bakmaya başladım. İnsanın içini en çok hüngür hüngür ağlayacağım yerde susması yakıyormuş.
"İstanbul'da bir operasyon. Sivil ve sadece iki kişisiniz. Eğer gitmek istemiyorsan seni zorlayamam asker. Kerem ve senin durumunu açıklayabilirim."
Özel durum, özel durum, özel durum... Sikeyim özel durumu, neyin özel durumu? Ortada özel bir durum mu kaldı Allah aşkına? O gitti ben bittim, o beni arkada bıraktı ben bıraktığı yerde kaldım.
Bakışları hala gözlerime bakarken alayla güldüm. Eğer gülmesem küçük çocuklar gibi oturup ağlayacaktım yoksa. Gözlerin içine inatla bakmaya devam ettim. Oysa sanki gözleriyle bir şeyler anlatıyordu.
"Özel bir durum söz konusu değildir komutanım. Ne görev verirseniz başım gözüm üzerine."
Odadaki kimse bu çıkışıma şaşırmamıştı çünkü haklı olduğumu sonuna kadar biliyorlardı. Kurt ve Keskin hala kızgın gözlerle Kerem'e bakıyordu. Tehlike ise düşünceli bir şekilde duruyordu. Tıpçı ise her zamanki abi edasıyla sırtımı okşuyordu.
" İstanbul'da görev. Kerem ve sen şirketin içine sızacaksınız. Tehlike ve Tıpçı ise burada kalarak göreve destek çıkacak. Kurt ve Keskin ise başka bir göreve çıkıyor. Kurt sen ve Keskin ikiniz dağa çıkıp köydeki okulları teftiş edeceksiniz. Tehlike bilgi işleme yardımcı olacaksın. Telefonları dinleme, kameraları izlemek sende. Tek bir şeyi bile kaçırma lüksün yok. Tıpçı sense buradaki bütün görevle ilgili birlikleri yöneteceksin. Anlaşılmayan bir durum? "
" YOK KOMUTANIM. "
" Kara ve Binbaşı dışındaki herkes çıkabilir. " dedi Komutan.
" Komutanım aslında - " diye konuşmaya başlayan Tıpçıyı keskin bir bıçak gibi kesen ses odayı doldurdu.
" Çıkabilirsiniz, yüzbaşı. "dedi Kerem katı ve emir içeren ses tonuyla. Bir yandan sırtımdaki eline bakıyor bir yandan soğuk bakışlarla Tıpçı' ya bakıyordu.
" EMREDERSİNİZ KOMUTANIM " Hepsi aynı anda imalı bir ses tonuyla odayı terk etti. Onlar da hem şaşkın hem de kızgındılar karşılarındaki adama.
"Önümüzdeki dosyada bütün ayrıntılar yazıyor. Açın."
Dosyayı açtığımda içinde daha önce hiç görmediğim bir adam ve ona ait bilgiler duruyordu.
Karan Karamanoğlu
32 yaşında
Bekar
Bir tane herkesten gizlediği bir kızı var. Kızı 6 yaşında adı Elis.
Karamanoğlu holding ve hastanelerini yönetiyor.
Ailesinin tek çocuğu ve ailenin tek torunu.
Bir tane amcası var fakat evlenip boşanmış.
Memleketleri Erzurum.
Şu zamana kadar sadece işleriyle gündeme gelmiş bir adam.
Silah ve bıçak üzerine ticaret yapıyor fakat hiç kimse şu zamana kadar hiç kanıt bulamamıştır.
Terör örgütüne maddi olarak sponsorluk yapıyor.
"Komutanım bu adam kim?"
"Bu baş karakterimiz Kara. Sizin göreviniz bu adamın bütün işlerini ortaya çıkartmak. Şu zamana kadar yanına giren bütün ajanları elleriyle koymuş gibi tespit etmiş bir adam bu. Son derece dikkatli ve ön sezgileri çok gelişmiş. Kadınlarla pek işi yok, kadınları cinsel bir nesne gibi görmüyor. Zayıf noktası kızı. Ona gelebilecek herhangi bir zararda bütün bağlantıları kesecek kadar gözü dönmüş biri.
Silah ve bıçaklara özel ilgisi var. Kendini savunma ile ilgili senelerce çalışmış ve kafes dövüşü yapmış. Annesini doğumda kaybetmiş, babasını ise bir çatışmada kaybetmiş. Dedesi ve amcası hayatta. Onlar da bu işin içinde. Sizin yapmanız gereken yavaş ve dikkatli bir şekilde içlerine sızmak. Dediğim gibi adam çok dikkatli hemen anlıyor. Size güvenim sonsuz falan şu zamana kadar üstleneceğiniz en büyük göreviniz olabilir. Hala fikriniz aynıysa devam edeceğim. "
Ne kadar bakmamak için kendimi zorlasam da yine de göz göze gelmiştik. Onun da bana sorgu dolu gözlerle baktığına şahit oldum fakat benim geri dönmeye hiç niyetim yoktu. Bir Türk askeri hele de bir Türk kadını asla korkmaz ve kaçmazdı.
" Devam edin, lütfen"
"Karaca sen Karan'ın en yakını olacaksın. Özel sekreteri olarak işe başlayacaksın. Gerçek adın kalacak fakat soy adını kesinlikle Bozkurt olarak kullanmak zorundasın. Senin onların kızı olduğunu bilmesi daha kolaylaştıracaktır işini. Bu görev bitene kadar o evde kalmalısın. Asker olarak hala Timur gözüküyor, bilerek değiştirtmedik. Onların yanında ve o şirkette yer edinmelisin. Karan kendinden fazla san güvenmeli Karaca. "
" EMREDERSİNİZ KOMUTANIM fakat bir şey sormak istiyorum. Onların kızı olduğum zaten ortada, bir de onların evinde kalmam çok mu gerekli? Neler olduğunu az çok biliyorsunuz? "
" Neler oldu? " diye sinirli sesiyle konuşan Keremle komutanın bakışları bana döndü.
" Evet biliyorum kızım fakat sende biliyorsun ki böyle adamlar ne kadar dikkatli ve şüpheci olur. Anlatmak istiyorsan eğer anlat kızım. Sonuçta görev için. "
" Doğumda karışmışım. Gerçek bir ailem üç tan abim, bir tane kardeşim, üç tane yengem ve bir tane de yiğenim var. Pek anlaşamadık bazılarıyla bu kadar yeter bence. "
" Nasıl anlaşamadın yeşil gö- yani Karaca? " dedi Kerem.
" Bu kadar yeter komutanım değil mi?" dedim Cihangir komutana hitaben.
" Yeterli Karaca. Kerem senin görevin ise Karaca'nın koruması olmak hem de şirketin güvenlik görevlisi olmak. Şirketin iki gün sonra verdiği davet her şeyi ortaya çıkarak büyük ihtimalle. Şimdi çıkabilirsiniz. Yarın sabah altı da uçağınız var."
"İzninizle komutanım "dedikten sonra dosyayı elime alarak odadan çıktım. Artık aramam gerektiğini düşünerek bu sefer Demet Hanım'ı aradım.
" Alo, Demet Hanım? "
" Ka-Karaca? "
" KARACA MI O? "
" Benim Demet Hanım? "
" Annem iyi misin? Neden hiç aramadım bizi? "
" İyiyim, teşekkürler. Neden aramadığım konusu birazcık karışık orayı gelince anlatabilir miyim? Yani eğer müsaitse-"
"Müsait olmak ne demek kuzum. Burası senin evin, tabi ki başımızın üstünde yerin var annem. Sen neredesin?"
"Ben şuan Şırnak'tayım. Yarın sabah erkenden uçakla İstanbul'a ineceğim."
"HALAA"
"Duru mu o?"
"Evet, kızım. Yarın gelince konuşuruz. Şoku atlatmamız lazım."
"Görüşürüz Demet Hanım."
"Görüşürüz annecim." Telefonu kapattığımda elimdeki dosyayı inceleyerek odama doğru yürüdüm. Odanın içine girdikten sonra dosyayı kenara bırakarak dolabımdaki eşyalarımı çantama koydum. Koltuğuma oturarak adeta dosyayı ezberlemeye başladım.
Hala içimdeki gel git ile savaşırken odama çat kapı giren Keremle olduğum yerden doğruldum.
"Kapısız yerler soğuk muydu?" dedim alayla. Anlamaz ve sinirli bir şekilde bana bakarken devam ettim.
"Diyorum kapısız yerden gelmişsin ya. Kapıyı çalmayı unuttuğunda göre diyorum. Oralar soğuk muydu?"
Yanıma doğru adımlarken daha da yoğun kokusuyla beklettiğim göz yaşlarım gözüme yer edinmişti.
"Yeşil gözlüm? Bir dinlesen beni, bir kere sarılsan, hasret kaldığım kokunda huzur bulsam... Olmaz mı?"
"Dinleyeyim tabi. Tabi ki dinleyeyim sonuçta beş ay öldü bildiğim adam bir anda hortlamadı. Hatta karşıma başka bir soy adıyla çıkmadı. Bırak bunları bir de yüzsüzce dinle beni demiyor."
"Karaca-"
"Ne Karaca ne? Anlatsana hadi. Dinliyorum, karşındayım. Neyi bekliyorsun? Söyle ne yaptığını aylarca. Söyle ben senin mezarında ağlamaktan yorgun düşerken ne yaptığını. Söyle şimdi neden karşıma çıktığını. Neden kokunu duymak için her gün parfümünü sıkarken gelmediğini? "
" Senin için, yemin ederim bütün her şey senin içindi sevgilim. Yeşil gözlüm bir kere beni dinlesen anlayacaksın. "
" İstemiyorum Kerem. Seni anlamayı istemiyorum. Beni arkanda neden bıraktığını duymak istemiyorum. Seni görmek istemiyorum. Bir de benim için bir şey yapmayın ya. Beni üzecek şeyleri senin için diyerek kapatamazsın. Bana anlatacağın hiçbir şey neden bunca zaman acı çekmeme göz yumduğunu açıklar mı sanıyorsun? Kollarımın arasına alabilir miyim seni bunca yalanla? Bir tek sana güvenirken birden en büyük darbeyi senden yemek ne kadar yaktı canımı biliyor musun? Ya da her gece senin bana hediye ettiğin kitabı okuyorum desem ne dersin. Sürekli senin sevdiğin yemekleri yiyorum mesela . Senin sevdiğin filmleri defalarca izliyorum. Birlikte zaman geçirdiğimiz yerlerde sabahladığımdan haberin var mı peki? Ama sana bir sır vereyim mi? Hiçbir şey sevdiğim adamın bana yalan söylediği ve canımın yandığını göre göre karşıma çıkmadığı gerçeği kadar acıtmadı. Hiçbiri bu kadar yakıp kavurmadı içimi."
"Yapma Karaca. Yapma sevgilim. İzin ver tutayım elini. İzin ver gözlerindeki acıyı alayım."
"Sana bir şey demiştim hatırlıyor musun? Bu eli bir kere bırakırsan bir daha ne kadar çabalarsan çabala bir daha tutamazsın. Bu yüreğe bu acı çok fazla geldi be. Belki de hiç karşıma çıkmasaydın daha mutlu olurdum Binbaşı."
Hiçbir şey demeden dosyayı da alarak hızla terk ettim orayı. Yoksa yine acıyı açanın o olduğunu bile bile ona sığınacaktım. Eve geldiğimde hızla bavulu hazırlayarak duşa girdim. Aklımda kalan yüzüyle bir kere daha kalbime lanet ettim. Ne gerek vardı içimdeki korun sahibine bu kadar hızlı atmasına? Sırtımdaki bıçakların haddi hesabı yokken ilk kez bencillik yapmak istedim. İlk kez nedenini duymak istemedim. İlk kez anlamak istemedim çünkü anlamak hiçbir şeyi değiştirmeye yetmezdi.
Mesela bir ölümün nedenini bilirdiniz. Katilini bulabilirdiniz. Nerde ve ne şekilde öldürüldüğünü kanıtlayabilirdiniz. Vücudundaki yaralardan katilin kullandığı cinayet silahını anlayabilirdiniz. Kan testleri ile ölen kişinin kullandığı ilaçları veya alkol alıp almadığını görebilirsiniz. Ancak bunların hiçbiri o insanın acılarını anlayamazdınız. Arkasında bıraktığı insanların çığlıklarını duyamazdınız. Hissettiklerini hissedemezdiniz. Onların duygularını anlayabilir ama kalbinizde hissedemezdiniz. Aynı durumdu. Zaten kimse benim duygularımı hissetmemeliydi çünkü yeryüzünde bu acıya dayanabilecek tek canlı olduğunu düşünmüyordum.
.
.
.
Bölüm sözü: "Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir." -Seneca