BÖLÜM 1
Sabah alarmımın sesini duyar duymaz gözümü açmıştım. Dün gece erken yatmanın verdiği avantajla hiç zorlanmadan yataktan kalkıp banyoya geçtim. Evin sessizliğine bakılırsa annem bugün kahvaltı hazırlamak için uyanamamıştı. Her seferinde uğraşmamasını zaten erken saatte kahvaltı yapamadığımı söylememe rağmen inatla her sabah uyanıp bana kahvaltı hazırlıyordu. Ve o masaya zorla da olsa oturtuyordu bir şekilde. Bugün bu rutini atlattığım için mutluydum açıkçası.
Hazırlandıktan sonra evden çıkmak için kapıya doğru sessiz adımlarla yürüdüm. Girişteki portmantodaki aynaya bir anlığına göz ucuyla bakıp üzerimdeki açık renk tişörtümün kırışan yerlerini düzelttim, sarı dalgalı saçlarımı gelişi güzel arkada topladım. Beyaz tenim sabahın tatlı serinliğiyle hafif solgundu. Yanaklarımı hafifçe sıkarak renk vermeye çalıştım.
Daha fazla oyalanmadan sokak kapısının ağır kilidini çevirip dışarı adım attığımda hafifçe bir Ekim rüzgarı yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım. Günün en sevdiğim, zihnimin henüz tek bir kargaşaya teslim olmadığı o kısacık saatleriydi.
Köşe başındaki fırıncı Fehmi amcaya tebessümle başımı eğip birkaç adımda sokağın ortasındaki küçük sığınağıma vardım. Tabelada pembe harflerle yazılı “Dila’nın Terzi Evi” yazısının altından geçerken anahtarı deliğe sokup kilidi besmele ile çevirdim. Kapıyı açar açmaz yüzüme vuran kumaş, lavanta ve hafif toz kokusu içime bir ferahlık verdi. Burası benim çocukluğum, gençliğim, sığındığım tek kaleydi. Çantamı kapının arkasındaki askılığa astım, makinelerimi tek tek prizlere taktım ve adımlarım ezberlenmiş bir alışkanlıkla dükkânın
ön tarafındaki boydan cama doğru gitti, camı kapatan tül perdeleri iki yana doğru sıyırdım.
Ve gözlerim, her sabah olduğu gibi avına odaklanan bir avcı misali yine tam karşıya kilitlendi.
Vârid Oto Servis
Sokağın en büyük, en gösterişli dükkânı. İçeride mahallelinin binmeye kıyamayacağı daha doğrusu binmeyi hayal bile edemeyeceği arabalar sıra sıra diziliydi. Alparslan Vârid, bu mahalleye sığamayacak kadar büyük bir servetin sahibiydi aslında. Ama o, babasının gençliğinden kalan ve bütün bu servetin sahibi olmalarına vesile olan bu dükkânı hiç bırakmamıştı; lüks hayatların ortasında olmak yerine ellerinin motor yağına bulanmasını, ekmeğini alnının teriyle kazanmayı seçmişti hep.
Tam o anda, sokağın başından siyah, lüks jeepinin o gür motor sesi duyuldu. İri aracı ağır ağır tamirhanenin önüne park ettiğinde kalbimin göğüs kafesime vuran ritmi hızlandı. Kapı açıldı ve indi.
Otuzlarına yaklaşmış olmanın getirdiği o heybetli bedeni ağırlığını attığı her adımda kendini hissettiriyordu. Üzerinde siyah bir tişört, altında koyu renk bir pantolon vardı. Bembeyaz tenine tezat simsiyah saçları ve o her daim ciddiyetini koruyan çatık kaşlarıyla kepenge uzandı. Buz mavisi gözleri sokakta şöyle bir gezindiğinde nefesimi tuttum her an yakalanacakmış korkusuyla. Tek bir hamlede demir kepengi yukarı iterken kollarındaki kasların gerilişini izledim. Acun’un bir sözü vardır bilir misiniz?
Elimdeki mezurayı göğsüme doğru bastırmış, tülün arkasından nefes bile almadan ona bakıyordum. Tam dokuz yıl... On beş yaşımda, okul eteğimin sökülen kenarını gözyaşları içinde dikmeye çalışırken dükkânımıza girdiğinde ve beni teselli ettiğinde ilk kez ona farklı bir gözle bakmıştım. O gün içime düşen o küçücük kıvılcım, yıllar içinde beni yakan koca bir yangına dönüşmüştü. Oysa onun için ben sadece karşı dükkânın küçük terzisiydim, o da denk geldiğimizde başını hafifçe eğip o tok, derinden gelen sesiyle “Kolay gelsin Dila.” demekten öteye geçmeyen bir yabancıydı.
Kapının çıngırağı neşe içinde şıngırdayınca suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi hızla geriye sıçradım. Yanaklarımın alev alev yandığını aynaya bakmadan bile hissedebiliyordum.
İçeri en yakınlarım, dostlarım, sırdaşlarım, kardeşim gibi diyeceğim çocukluk arkadaşlarım Selin ve Feride girdi. Selin’in elinde fırından yeni çıkmış sıcacık simitler, Feride’nin elinde ise karton bir kutuda üç bardak çay vardı.
“Günaydın erkenci terzimiz!” dedi Feride yumuşacık sesiyle, çayları dikiş makinemin yanındaki masaya bırakırken. Özenle bağladığı şalını hafifçe düzeltti, ela gözleri ve buğday tenindeki her zamanki o sakin, huzurlu tebessümüyle yüzüme baktı.
Selin ise yüzümdeki ateşi ve tülün kenarında titreyen parmaklarımı anında yakalamıştı. Açığa yakın teninde güneşin etkisiyle hafif pembeleşen yanaklarıyla, platin sarısı saçlarının ucuyla oynarken tezgâha dayandı. Kahverengi gözlerinde o her şeyi bilen muzip parıltı belirdi.
“Bakıyorum da sabah teftişi erken başlamış. Alparslan Bey’in mesaisini kaçırmamışsın yine,” dedi kıkırdayarak.
“Selin, sus lütfen!” dedim panikle sesimi kısıp kapıya bakarak. Sanki her an birileri bir şeyleri duyacakmış ve Alparslana yetiştirecekmiş gibi geliyordu. “Perdeyi düzeltiyordum sadece, ne alakası var?”
“Tabii canım,” dedi Selin simitleri tezgâha bırakırken. “Dokuz yıldır o perde hep Alparslan kepengi kaldırırken bozuluyor zaten. Kızım, vallahi çürüttün ömrünü. Mahallede peşinde dolanan o kadar insan var, senin gözün hâlâ karşı kaldırımdaki taş duvarda. Git iki kelam et, ‘hayırlı işler’ de, ne bu uzaktan uzağa eriyip bitmeler?”
“Olmaz,” dedim derin bir iç çekip elimdeki mezurayı tezgâha bırakırken. “O beni hâlâ eteği söküldü diye ağlayan o küçük kız gibi görüyor. Hem.. karşısına çıksam iki lafı bir araya getiremem ki. Dilim tutulur, rezil olurum.”
“İyi de böyle nereye kadar Dila?” Selin birden ciddileşti. Gözlerini kısıp karşı dükkânda bir arabanın kaputunu açan Alparslan’a baktı, sonra bana döndü. “Buldum,” dedi fısıltıyla.
Korkuyla geri çekildim. Bu bakış ve bu ses tonu hiç mi hiç hayra alamet değildi. “Neyi buldun yine Allah aşkına?”
“Madem yüzüne söyleyemiyorsun, madem karşısına geçince dilin tutuluyor. Sen de yazarsın.”
“Ne yazacağım?”
“Mektup!” dedi Selin ellerini çırparak. “Eski usul, buram buram gizem kokan bir mektup. Dokuz yıldır içinde ne büyüttüysen dökeceksin o kâğıda. Ama kim olduğunu bilmeyecek. Anonim olarak yazacaksın. Gizli bir aşık…”
Feride bardağını masaya bırakıp çekingen bir tavırla kaşlarını kaldırdı. “Aslında... fena fikir değil gibi Dila. Alparslan Abi öyle her önüne gelenle konuşacak bir adam değil. Belki böyle zarif bir şey dikkatini çeker.”
“Siz aklınızı mı kaçırdınız?” dedim ellerimi havaya kaldırarak. “Ben hayatta yapamam! Ya bir şekilde anlarsa benim olduğumu? Ben bu mahallede bir daha onun yüzüne nasıl bakarım?”
“Nereden anlayacak?” Selin tezgâhımın altındaki çekmeceyi hızla açtı, ölçüleri not almak için kullandığım a4 kâğıtlardan birini ve siyah tükenmez kalemimi çekip önüme bıraktı. “El yazını tanımaz. İsmini yazmayacaksın. Belki bir takma ad kullanabiliriz ama. Sadece hissettiklerini yazacaksın. Bırak biraz merak etsin, bırak o aşılmaz duvarları biraz sarsılsın.”
Önümde duran bembeyaz kâğıda baktım. Kalbimin atışları o kadar şiddetlenmişti ki şakaklarımda zonkluyordu resmen.
Dokuz koca yıl... İçimde biriktirdiğim, geceleri sadece yastığıma gözyaşlarımla fısıldayabildiğim bütün o kelimeler, o çaresiz bekleyişler birden boğazıma dizildi. Camdan tarafa bir anlığına tekrar baktım, Alparslan elindeki beze siyah motor yağını siliyor, çırağına bir şeyler anlatırken yüzünü sıvazlıyordu.
Yavaşça sandalyeme çöktüm. Titreyen parmaklarım masanın üzerindeki dolma kaleme uzandı. Kapağını açtım. Dolma kalemin ucu beyaz kâğıda dokunduğu an ellerimin titremesi birden kesildi. Göğsümün sol yanında biriktirdiğim o ağır sükût, mürekkep olup kâğıda akmaya başladı;
“Kelimelerin ağırlığını bilirim; sükûtun bir insanı günbegün nasıl eksilttiğini, içten içe nasıl çürüttüğünü de… İnsanın en çok kendi içine sustuğunda sağırlaştığını, en çok kendi sesinden korktuğunda kaleme sığındığını bilirim. Size bu satırları; adımı bilmediğiniz, belki de hiçbir vakit öğrenmeyeceğiniz bir mesafeden, lakin varlığınızla dolup taşan biçare bir iç çekişle yazıyorum. Gözlerinizin değdiği yerde zamanın büküldüğünü, adımlarınızın geçtiği sokakta taşların bile bir hürmetle sustuğunu fark ettiğim ilk günden beri, gönlüm kendi menzilini şaşırmış vaziyette. Dokuz koca yıl geçti Alparslan… Mevsimler birbiri ardına devrildi, bu mahallenin sokakları değişti, yüzler eskidi ama benim göğsümün sol yanındaki o yangın tek bir gün dahi küllenmedi. Ben, bir ömre sığmayacak bu sevdayı bağrımda mukaddes bir emanet gibi, üzerine tek bir leke sürdürmeden, kimsenin nazarına değdirmeden, tek başıma taşıdım. Size bakmak; nihayeti olmayan, sonu baştan belli bir yangına bile isteye teslim olmak gibiydi ve ben o yangının alevlerinden bir gün olsun kaçmadım. Canımın yanışını bir kusur değil, bir mükâfat belledim. Siz, demirin ve çeliğin sert soğukluğunda, kimseye eyvallahı olmayan o vakur duruşunuzla kendi dünyanızı kurarken; ben o dünyanın sınır boylarında, ancak nefesinizin rüzgârını duyabildiğim kuytu bir gölgede kaldım. Bir sesinizin, çehrenize düşecek tek bir tebessümünüzün dahi kışı bahara çevirmeye kadir olduğunu hiçbir vakit bilmediniz. O nasırlı ellerinizin bir cıvatayı sıkarkenki sabrında bile, içimde kopan kıyametlerin cevabını aradım durdum. Geceleri pencereme vuran ayazda da, sabahları dükkânımın eşiğine düşen gün ışığında da yalnızca sizin izinizi sürdüm. Bir sokak boyu kadar yakınımda dururken, aramızda koca bir uçurumun uzanması ne acı… Yanınızdan geçerken havaya karışan kokunuzla yetinmeyi, adımı andığınız o birkaç nadir ânı ömrümün en kıymetli hazinesi saymayı öğrendim. İnsan bilmediği bir cennetin hasretini çekebilir miydi? Ben çektim. Hiç girmediğim o dünyanın kapısında, bir dilenci mahcubiyetiyle lakin bir şahın gururuyla bekledim. Varlığından haberdar dahi olmadığınız bir kalbi bunca yıl viran eylemek sizin suçunuz değil, bilirim. Kendi yangınıma kendim çıra oldum ben. Bu mektup sizden bir karşılık, bir lütuf, bir merhamet dilemek gayesiyle yazılmadı. Yalnızca, bunca yıldır kabına sığmayan, göğüs kafesimi dövüp duran bu sabrın bir kâğıt mühleti kadar nefes alması içindir. Size yük olmak değil, size olan bu temiz sevdanın göğe bir feryat gibi yükselmesidir arzum. Bir gün bu satırların sahibini değilse bile, satırların ardına gizlenmiş o çaresiz, saf ve lekesiz hakikati anlamanız ümidiyle… Bu sokaklar ikimize dar gelse de, kalbimde size ayrılan yer sonsuzdur. Gözleri gölgenize, ömrü ayak izinize, gönlü sizde mühürlü bir yabancı.”
Noktayı koyduğumda derin bir nefes verdim; ciğerlerim sanki ilk defa hava görmüş gibi sarsıldı. Göz pınarlarıma hücum eden bir damla yaşı parmak ucumla kızlara çaktırmadan silmeye çalıştım.
Tam o sırada başımın üzerinde Selin’in bezgin ve hayret dolu homurtusu yükseldi.
“Ay yok artık Dila! Tanzimat Fermanı mı ilan ediyorsun, aşk mektubu mu yazıyorsun belli değil!”
Şaşkınlıkla başımı kaldırdım. Selin ellerini beline koymuş, gözlerini devirerek kâğıda bakıyordu.
“‘Menzilini şaşırmış vaziyette’ ne demek Allah aşkına?” dedi Selin, neredeyse saçını başını yolacak bir ifadeyle. “Kızım adam oto tamirhanesi işletiyor, sabahtan akşama kadar demirle motorla uğraşıyor! Sen adama Fuzûlî gibi mektup yazmışsın. ‘Yangından kaçmadım, gölgenizde kaldım…’ Yahu biraz cilve kat, biraz nabzını yokla! Mesela desene ‘Geniş omuzlarına bu mahalle dar geliyor Alparslan, bir gün o kaputtan başını kaldır da etrafına bak. Gel yangınımı gör’ falan. Adamı heyecanlandıracak, aklını başından alacak uçuk kaçık bir şey yaz!”
Yanaklarım anında utançtan alev aldı, panikle kâğıdı ellerimle örttüm, kağıdı koruma çabasıyla. “Selin saçmalama! Ben öyle şeyler yazamam, yerin dibine girerim!”
Masada sessizce oturan Feride, şalının omzuna düşen ucunu hafifçe düzeltip utangaç bir tebessümle öne eğildi. Gözlerinde şefkat dolu bir parıltı vardı.
“Karışma kıza Selin.” dedi Feride yumuşacık, sakin sesiyle. Kâğıda saygı duyan gözlerle baktı. “Bence… o kadar zarif, o kadar saf olmuş ki. Gerçekten seven bir kalbin kelimeleri bunlar. Ne öyle arsız arsız şeyler yazacak? Alparslan Abi öyle hafif sözlere pabuç bırakacak bir adam mı sanki? Onun o ağırabi duruşuna ancak böyle bir incelik yakışır.”
“Aman Feride, sen de her şeye bir edep ya hu modu!” dedi Selin omuz silkerek ama sonra bana bakıp güldü. “İyi tamam, madem senin içine bu sindi, dokunmayalım. Ama bari sona bir takma isim yazalım. Böyle derin anlamı olan bir şeyler.”
Geçen gün divan edebiyatından okuduğum bir şiirde görüp anlamına baktığım bir kelime kulağıma fısıldandı sanki o an ve sesli bir şekilde ‘‘Raz’’ diye fısıldadım.
Selin yüzüme boş bir şekilde bakarken tam da ondan bekleneceği şekilde tepkisini verdi. ‘‘Ne!?’’
‘‘Raz; sır,giz veya gizlenen şey anlamına geliyor Farsçada.’’
Feride’nin önce kaşları havalandı daha sonrasında yüzünde hem şaşırmış hem de hayranlık dolu bir ifade oluştu. ‘‘ Ne kadar anlamlı…’’
Selin ise yine bir şeylere muhalefet olacakmış gibi dişleriyle dudaklarını ısırırken araya girmesine izin vermeden atıldım hemen.
"Yazdık bitti işte," dedim ellerimi şakaklarıma bastırarak. "Şimdi bunu yakıp küllerini savurabiliriz."
"Saçmalama be!" Selin kâğıdı masadan kaparcasına alıp havada salladı. "Mektubu sahibine ulaştırma zamanı. Nasıl vereceğimizi ben buldum, siz kendinizi hiç yormayın düşünmek için. Şimdi bu Alparslan gün boyu o tulumların içinde terlemiyor mu? Gireceksin içeri sessizce, yedek tişörtünün arasına koyacaksın. Hatta temiz boxerının arasına falan sıkıştıracaksın! Düşünsene, adam üzerini değiştirirken kucağına mektup düşüyor. Şokun en büyüğünü yaşar!"
"Selin!" Feride öyle bir çığlık attı ki az kalsın elindeki ince belli bardak düşüyordu. Yanakları anında şalının bordosuyla yarışır hâle geldi, ellerini yüzüne kapattı. "Tövbe estağfurullah! Sen ne biçim konuşuyorsun ya? Elin adamının çamaşırında mektubun ne işi var? Terbiyesiz, vallahi günaha sokacaksın sabah sabah bizi!"
"Kızım sen çıldırdın mı?!" dedim ben de dehşet içinde. "Beni mahalle meydanında asarlar, öyle bir şey yapacağıma canıma kıyarım daha iyi!"
Selin kahkahalarla güldü. "Aman iyi be, şaka da yapılmıyor size. O zaman en iyisi şu; Camlı ofisi... Masasında göz önünde bir yere koyarsın. Öğle ezanından hemen önce çırağıyla toptancıya çıkar o hep. Süleyman da pideciye gider. Dükkân yarım saat boş kalır."
Feride ellerini göğsünde birleştirdi, başını salladı. "Bak bu olur. Edep dairesinde en azından."
Selin en ters bakışlarını Feride’ye gönderirken bana dönüp ‘‘ Öğleye kadar bekleyeceğiz artık.’’ dedi.
Anlık bir gazla asla yapmam yapamam dediğim bir şeyi yapıyordum. Belki daha önceleri olsa yapmazdım ama artık ben de yorulmuştum. Sevmek güzeldi de bir yerden sonra karşılıksız olması insanı çok yoruyordu. İçimde bir yerlerde bir ses belki bir umut diyordu. Belki bir umut… Ve ben de şu anda elimde sıkı sıkıya bu küçük umuda tutunarak öğle vaktinin gelmesini bekliyordum.