Gökyüzü sanki bana özel bir ritimle nefes alıyordu o sabah. Bulutlar başımın üstünde ağır ağır süzülürken, Görele’nin yuları dağlarının eteklerinde, serinliğin bedenime değdiği her an, içimde titrek ama tanıdık bir his uyanıyordu. Korkuya benzeyen ama ondan çok daha yumuşak, daha derinden gelen bir şeydi bu. Belki de hayallerine çok yaklaşan insanların içini yoklayan o hafif çarpıntıydı. İnsan bir eşiğin kenarına geldiğinde, yürümekle düşmek arasında incecik bir çizgide duruyor gibi hissediyor kendini. Ve ben o sabah o çizgideydim. Ayakkabılarımın altına çiseleyen çimenler nemliydi. Yağız, sırtında termos çantasıyla önümde yürüyordu. Saçlarını ensesinde toplamış, gri bir eşofman üstü giymişti ama yine de tüm ciddiyetiyle bir profesör gibi görünüyordu. O yürüdükçe etrafı daha net görmeye b

