2. SOĞUK GECE

2376 Kelimeler
Onu en son gördüğüm gün, hayallerimin yıkıldığı ve her şeyin anlamsızlaştığı o gündü. Yıllarca unutmaya çalıştığım, önüme bakmak için uğraştığım ve bunu yaparken onu da arkamda bırakmak zorunda olduğum günler, geceleri hüsranla sonuçlanan kırık gözyaşlarına dönüşmüş ardından solmuş bir yas parçası olarak soğuk geceye teslim edilmişti. Soğuktu, çok soğuktu. Yeniden ayağa kalkmak, devam edebilmek için çok soğuk bir geceydi. Rüzgâr tenimi buz misali yalayıp yutarken, zihnim belki de vermesi en zor kararı vermeye çalışıyordu. Pes etmek. Hayır, doğrusu yeni bir sayfa açmaktı. Çünkü olmayacağını biliyorsan, zorlamanın anlamı yoktu, yol önümdeydi ve yürümek benim kararımdı Kaderim bambaşka bir seyirde yazılmış olmalıydı, değişmesi mümkün olmayan bir seyirdi bu. Doktor olmam gerekiyordu, doktor olmuştum. Oysa istediğim bu değildi. Ben asker olmak istiyordum. Babamın üniformasıyla evden çıkışını ilk anımsadığım andan itibaren tek hayalim buydu. Neden diye sorsanız, cevabım yoktu. Küçüktüm ve babam sürekli bir yerlere gidiyordu, o gidiyorsa benim de gitmem gerekirdi ama gidemiyordum. Tek yaptığım arkasından bakmak ve el sallamaktı. Döndüğünde ise boynuna sarılıp barut karışmış kokusunu içime çekmek… Bana bayrağımızı ve onu neden sevip korumamız gerektiğini öğrettiğinde on yaşındaydım. O gün kendime içimden bir söz vermiştim, bayrağı dalgalandırmak, ay yıldızı birbirinden ayırmamak, atalarımızdan gelen o eşsiz fetih inancını yitirmemek adına ben de asker olacaktım. Düşmanı bulacak, onları yok edecektim. Öldürmek için asker olacaktım. Şimdi ellerim kanlı halde, bir ameliyathanede durmuş kalbin son çığlığını dinliyordum. Yaşamı ellerimde tutuyordum, kayıp gitmişti elimden şimdi ne yapacak, nereye gidecektim? “Leyla.” Kulaklarımı kapatmak, sesi susturmak ve kendimi derin bir karanlığa bırakmak istiyorum. Adımı söyleyen her kimse artık sussun zira ben artık dayanamıyorum. Onlar konuştukça gerçeklik artıyor ve ben korkunç bir romanın içine hapsolmuş ana karakter gibi sayfaların arasında sonu arıyorum. Bulamıyorum, çıkış nerede? Kapı nerede? Göremiyorum! “Leyla dur!” Duramam. Madem kapı yok, madem son yok o zaman bitmedi. Ellerim durmuş kalbini buluyor, yıllar önce duyduğum ilk kap atışını. Bana doktor olmayı düşündüren o kalp atışını arıyorum, hareketsizce yatan bedenin soğukluğu pıhtılaşmaya başlamış kan ile yüzüme bir tokat atıyor. İşte şimdi nefes alamıyorum. Çıkış yok, kaçış yok. Ölüm burada ve soğuk yüzüme kanlı nefesini üflüyor. “Leyla bana bak!” Selim beni kolumdan tutup kendine çevirdiğinde göğsümdeki ağırlık arttı. “Öldü, bırak artık. Bu ilk değil, çömez gibi davranıyorsun!” Dudaklarım aralandı, ona susmasını söyleyecektim. Sus, beni bırak. O kim bilmiyorsun, o benim neyim bilmiyorsun. Ölen sadece bir asker değil, sen öyle zannediyorsun. Ölen sadece bir insan değil. O Ömer, benim Ömer’im. Ben Çakır’ım. Çakır gözlü Ömer’im! Çocukluğum, ilk hayalim, ilk hayal kırıklığım. “Kendine gel ve ameliyathaneden derhal çık!” “Sus.” dedim ona fısıltıyla. “Başhekimin olarak emrediyorum, dışarı çık!” “Sus!” Çığlığım yüzüne çarpıp soğuk ameliyathanede yankılandığında irkilişi kaçınılmaz olmuştu. Bağırışım öyle şiddetliydi ki Kübra’nın beni sürükleyerek ameliyathaneden çıkarttığını kolumu sıyıran kapıyla idrak edebildim. Çıplak ayaklarımla soğuk zeminde adeta sürükleniyorum. Yürüyen ben değildim, ayaklarımdı. Ben semaya yükselmiş ölüme bakan tüm hücrelerimle inkârın içine gömülmüştüm. Kıyafetimde ve elimde kalan kurumuş soğuk kanın dokusu derime işliyordu. Önümüze açılan kapıdan çıktığımda karşımda beliren askerlerle adımlarımız durdu. Başımı hafifçe kaldırdım, hiçbir şey dememe gerek kalmadı. Hiçbirini tanımıyordum, yüzleri yabancıydı ama sanki daha önce tanışmıştık ve benim kim olduğumu biliyorlardı. Konuşmadım, tek kelime çıkmadı ağzımdan ama onlar beni anladı. “Vatan sağ olsun!” dediler aynı anda gözlerine dolan yaşları akıtmadan tüm ciddiyetleriyle ameliyathanenin kapısına bakıp selam vererek. Baktıkları yer boştu ama onlar karşılarında asker arkadaşları varmış gibi selam vermişti. Vatan sağ olsun. “Her şey vatan için Leylim, varımız yoğumuz vatan için. Bu vatan yoksa biz de yokuz.” Babamın sesi kulağımda çınlarken Ömer’in gölgesi peşime takıldı. Kübra’nın kolundan sıyrılarak çıkıp boş koridorda yürümeye devam ettim. Üşüyordum, ellerim kandan görünmüyordu. Kısa tırnaklarımın içine kadar kanla dolmuştu. Onun kanıydı, nasıl yıkayacaktım? Yıkamak ondan ayrılmak demekti, ben Ömer’den ikinci kez nasıl ayrılacaktım? Hayır, sil. İki değil. Daha çok. Biz çok ayrıldık, ayrılmak zorunda kaldık. Aynı çizgide olan yollarımız bir noktada öyle ayrıldı ki yakınlaşıp uzaklaşmak bir noktada dayanılmaz oldu. O benim her şeyimdi, şimdi sadece bir anıdan ibaretti. Onu en son gördüğümde lunaparkta, atlıkarıncayı seyrediyorduk ama bu sefer mutlu değildik. Bu sefer büyük bir ayrılığın çanı ikimiz için çalıyordu, geri dönüşü olmayan bir ayrılık olduğunu sanıyordum. Oysa bir mümkünü varmış çünkü ikimizde yaşıyorduk ama şimdi yok. Geri dönüş yok. “Hocam… Leyla Hocam!” Önüme çıkan hemşire ile adımlarım istemsizce durdu. “Bunlar acile gelen askerin üzerinden çıkanlar.” Yakınlarına verilmesi gereken şeffaf poşeti niye bana uzatıyordu? Kim biliyordu ki bizim geçmişimizi? Kim biliyordu bendeki Ömer’i? Ben onun yakını bile değildim artık, en uzağıydım. Çok uzağındaydım. Ben ona yıllardır dokunamıyordum. “Bana ver.” Poşeti kanlı ellerimle tuttum, karnıma bastırarak yoluma devam ettim. Son kez, son kez ona en yakın kişi olmak istiyordum. Son kez, öyleymiş gibi davranmak, hala hayatındaymışım gibi yaşamak istiyordum. Kalbim deli gibi atıyordu, sanki poşette Ömer’in kalbi vardı. Kalbi değil, ruhu, özü, ondan birer parça vardı. Eşyaları, geriye bıraktığı birkaç parça eşyası. Bir askerden geriye kalan bunlardı işte; dalgalanan bir bayrak, huzurla yaşamaya devam eden insanlar, bir mektup, şehadet şerbetinin son damlaları… Askerden geriye kalan yakınlarına büyük bir acı ve metanetti. Vatan sağ olsundu, olsundu hep olmuştu şimdi de olacaktı. Ya ne olacaktı? Dinlenme odasına girdiğimde kalbim deli gibi atıp dururken yersiz heyecanımla yere çöktüm hızlıca ve zarar vermekten korktuğum eşyaları poşetten yavaşça çıkartıp yatağın üzerine dizdim. Askeri künyesinin soğuk zinciri tenime değdi, yaklaştırıp künyesinin üzerinde yazanı okudum. ÖMER ÇAKIR BOZT.C. 73153524861 B Rh (-) İSLAM TSK – KKK / ÖKK 1987 Kolyeyi haddimi aşarak boynuma takarken nefes alışım teklemişti. Avcumu künyenin soğuk metaline bastırdım, onu kalbimin üzerine bastırdım. Poşete geri döndüğümde siyah kumaş parçasını yavaşça çıkardım dışarı ve balaklavasının parçalanmış kumaşını aynı kendini bilmezlikle burnuma bastırdım. Kokusu içime dolacak, onu yeniden yaşatacakmışım gibi derin bir nefes aldım, burnuma kan ve barut kokusu doldu ama en altta, en dipte o tanıdık erkeksi kokuyu alabildim. Sandal ağacı, öyle kuytu bir noktaya sinmişti ki hala bu kokuyu kullanıyor olması beni gülümsetti. Tenine işlemişti, işlerdi. O bir şeyi sevdi mi, alışırdı. Alışırsa bırakmazdı. Bırakamazdı. Poşete geri döndüm. Teki kalmış bir eldivenin avuç kısımlarında çamur izi vardı. Parmak uçları ise yıpranmıştı. Sararmış, çamur ve kan ile neredeyse yırtılacak halde duran zarf ile antika bir pusula yatağın üzerine düştüğünde poşet artık boştu. Bu kadardı işte ondan kalanlar, bu kadardı. Kokusunun işlediği balaklava, yırtık bir eldiven, bir zarf, bir pusula ve künye… Boynum başımı artık taşıyamayacak hale geldiğinde alnım yatağın soğuk ve kirli çarşafına yaslandı, kapalı gözlerimden süzülen yaşlara engel olamadığım gibi hıçkırıklarım da azat olmuş bir köle gibi savruluyordu. Ömer diyordum, Çakır diyordum. Onu sayıklıyor, çağırıyor ama bir türlü bulamıyordum. Yüreğimde pişmanlığın kesif izleri, onu bir daha göremeyecek olmanın verdiği mahvoluş ve gidecek hiçbir yerimin olmayışı… Kapana kısılmıştım, biri beni içinden çıkamayacağım cehennem çukurunun tam ortasına atmış, çırpınıyorum ama kurtulamıyorum. Onu bir daha göremeyeceğim, zaten yıllardır uzaktaydı ama şimdi hiç yok, hiç. Buradan çıkmam lazım. Kendimi dışarı atıp yürümem ve hatta koşmam lazım. Babam… Babam biliyor mu? Annesi? Annesi duydu mu? Semiha teyze ne yapacak şimdi? Nasıl dayanacak bu acıya ikinci kez? Gücü yetecek mi? Yine vatan sağ olsun deyip bağrına taş mı basacak? Bir eş vermişken toprağa şimdi bir de evlat mı verecek? Al bayrağa sarılı tabutun başında sessizce ağlayıp kabullenecek. Vatan sağ olacak, Ömer toprağın altında kalacak. Canı yanmış bir çocuk ne yapmalıydı? Tek seçenek ağlamak olmalıydı, ağlamak, bağırmak, çağırmak, çığlıklar atarak kanlı yası kusmak... Oysa ben saatlerce çığlık atmış gibi yorgun düşmüş, sessizleşmiştim. Hayallerim nasıl yıllar önce bir hiçe dönüşmüşse Ömer de uçup gitmişti ellerimin arasından. Bu kanlı eller onu son kez hissetmişti, yaşamak anlamını yitirmiş içi boş bir kutuya çevirmişti kalbimi. Soğuk gecenin içinde ıssız yolda giden arabayı kontrol eden ben değildim sanki. Bedenim benden bağımsız bir refleksle hareket ediyordu, göğsüm dar bir kafesti ve yüreğim içine sığmıyordu. Saçlarıma küçük taşlar takılmış, beni aşağı çekiyor da çekiyordu. Kırmızı ışıkta haddinden fazla durduğumu belirten kornalar olmasa durduğumu bile fark etmeyecektim. Düşünceler anı havuzuna dalmış kulaç atıyordu. Onunla geçirdiğim sayısız anı, onsuz geçirdiğim sayısız günün üzerine pişmanlıktan bir perde seriyordu. Ve durmadan aynı şeyi hatırlıyordum. Ömer’in çakır gözlerini son kez gördüm. Kan çanağına dönüşmüş aklarının arasından cansız bir çırpınışla bakıyordu bana. Çakır’ın kalbi son kez attı. Yaşam içim mücadele ediyordu, bir bombanın parçalarıyla yaralanmıştı ve ellerimin arasında durdu. Ömer Çakır Boz, birbirimizden ayrı geçirdiğimiz dokuz yıldan sonra şehit oldu. Vatan sağ olsun... Ani frenle duran araba beni öne savurdu. Göğsüm direksiyona çarpmış, ellerim arada sıkışmıştı. Refleksle kapadığım gözlerim aralandı, karanlığı parçalayan far ışığıyla etrafa baktım. Rüzgâr yaprakları sağdan sola savuruyordu. Güneş gitmişti ve ıssız lunaparkın eski oyuncakları terk edilmiş halde bekliyordu. Kapıyı açtım, yavaşça dışarı çıktım ve gecenin soğuğunun hastane önlüğümden içeri sızmasını, gömleğimin ince kumaşını aşarak tenimi ısırmasını hissettim. Ruhumdaki asılsız yangın sıkı bir tokat yemiş gibi sarsıldı, beni benden habersiz çocukluğuma getiren arabaya ve kanlı ellerime baktım birkaç saniye. Buraya gelmeyeli dokuz yıl olmuştu, koskocaman dokuz yılda öylesine kimsesiz kalmıştı ki her zaman etrafı süsleyen ve karanlık akşamları şenlendiren ışıkları sönmüş ya da tek tük yanar olmuştu. Adımlarım beni küçük dönme dolabın önünden geçirdi, en tepede dursun diye heyecanla beklediğimiz o sıra yoktu şimdi. Bomboştu, bütün çocuklar aldıkları yaralarla büyüyerek uzaklaşmış ve terk etmişti bu küçük lunaparkı. Balerinin etekler yağmur ve kardan dolayı soyulmuş, çarpışan arabanın arabaları serseriler tarafından harap edilmişti. Her köşede saçma sapan yazılar, küfürler ve çizimler vardı. İçlerindeki kötülüğü dışarı bu şekilde yansıtmayı seçmiş yolunu kaybeden genler gelmişti demek ki buraya, kıymetini bilen ve burada geçirdiği her saniye mutlu olan o çocuklar ise şimdi kayboldukları ilk anda soluğu burada alıyordu. Ben. Ben, Leyla Tomris Akay. Buraya ilk geldiğimde dört yaşındaydım. Dört yaşında babasının omuzlarında otururken büyük bir heyecanla kendinden büyük oyuncalara bakan gözler, kalabalığın içinde kaybolmamak için babasının elini tutmuş kendi gibi küçük bir çocuk olan Ömer Çakır’ı görmüştü. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Babası babasını tanıyordu, asker arkadaşıydı. Tesadüftü ikisi de tatil gününde zor görebildikleri çocuklarını lunaparka getirmeyi seçmişti. Tokalaştılar, selamlaştılar ve çok sonradan akıllarına çocukları geldi. "Tomris bak bu amca benim tertibim Aslan.” Aslan amca bana sevecen bir gülümsemeyle bakmış, boştaki elini uzatmıştı. Uzanıp sıkmış kendimce memnun olmuştum. “Halis Amcası” demişti yanında duran çocuğu göstererek. “Bu da benim oğlum Ömer.” “Sonunda tanıştık Ömer, baban seni anlatıp duruyor. Çok afacanmışsın.” Öyle görünmüyordu, oldukça sessiz bir şekilde duruyordu babasının yanında. Derken sarıya çalan kaşları çatıldı, babama sertçe baktı. “Ben afacan değilim!” dedi sinirle. Yukarı çevirdiği başıyla birlikte çakır gözlerini görmüştüm. Gerçek olamayacak kadar parlak ve maviydi. Çakır gibiydi. Çivit gibiydi. Göğsüme atılmış beni küçük yaşımda sarsmış bir ok gibiydi. Zaman geçtikçe ve biz sadece lunaparkta değil, onun dışındaki dünyada da görüşüp çok yakın iki arkadaş oldukça o gözlerin sıradan mavi gözler olmadığını, esasında beni etkisi altına alan ve küçük kalbimi aşkla dolduran bir çift göz olduğunu anlamıştım. Çocuklar aşık olur muydu? Olurdu işte, sadece bunun aşk olduğunu anlamazlardı. Buz kesmiş elime çarpan sert cisim duraksamama sebep oldu, başımı eğip baktım neydi o diye ve cebimin içine koyduğum pusulayı hatırladım. Usulca dışarı çıkartıp avcumun içindeki metal parçasına bakarken sert bir rüzgar etraftaki yaprakları havalandırdı, az ötemdeki atlıkarıncanın yarısı sönmüş ışıkları açıldı ve eskimiş, yer yer soyulmuş atlar loş ışıkta belirginleşti. Pusulanın göstergesi kuzeye dönüktü ve ben yerimde sallandıkça o da bir sağa bir sola kıvrılıyordu. Ama nihayetinde gösterdiği tek yön vardı, atlıkarınca. Yaklaştım, ben yaklaştıkça anılar arttı, arttıkça içinden çıkamaz bir hal aldı. Ömer her yerdeydi, Ömer hiçbir yerde değildi. Şimdi önümden koşarak geçiyordu, saniyeler sonra öfkeyle beni yakalamaya çalışıyordu. İşte… İşte orada duruyordu. Tüm gerçekliğiyle ama bir o kadar hayal olarak atlıkarıncanın merdivenlerindeydi ve beni yanına çağırıyordu. “Gel Leylim, elimi tut.” Leyla derdi bana. Babam Tomris derdi ama ben onun için Leyla’ydım. Leylim diye seslenirdi, içim erirdi. Leylim ley derdi, kuş olup uçardım. Issız ve karanlık gecenin içinde ben onun seslenişiyle parıldardım. Uzattığı küçük eli tutmaya çalıştım ama hayali rüzgara karışıp uçup gitti. Düşecek gibi olunca çaresizce sarı yeleleri soyulmuş, beyaz renkli atın plastik çubuğuna tutundum. “Ömer,” dedim boşluğa doğru. “Neredesin?” Neden elini tutamadım, neden uzaktasın? Atın üstüne oturdum yavaşça, alnım çubuğa yaslı, bir elim atın sahte yelelerini severken diğeri pusulayı sımsıkı kavramıştı. “Kurtaramadım seni, kurtaramadım.” Kapalı gözlerimden süzülen yaşlar pusulanın cam yüzeyine çarpıp dağılıyordu. “Çok geç kaldım, başaramadım. Seni terk ettim.” Seni ben terk ettim, burada, yıllar önce. İçimdeki bütün gurur ve öfkeyle sana arkamı dönüp gittim. Ben bunu sana nasıl yaptım? “Ömer, geri dön ne olur. Geri dönelim, yeniden… Yeniden yaşayalım. Birlikte, eskisi gibi… Biz olalım. Seni kurtarayım, ölme. Ölme Ömer, ölme!” Ondan bana kalan daha doğrusu hadsizce kendime sakladığım o pusulayı bana yol gösterecekmiş gibi sımsıkı kavrayıp göğsüme bastırırken at harekete geçmeye başlamıştı. Hayır, dur. At değildi hareket eden, atlıkarıncaydı. Ve öyle hızlıydı ki, düşmemek için atın yelelerine sımsıkı tutunmak zorunda kalmıştım. Ama bir tuhaflık vardı, bu atlıkarınca hızlı sönmezdi. Yavaşça dönerdi, on tur atardı ve yedi dakika sürerdi. Sekizinci dakikaya girmek üzereyken dururdu, bazen hiç durmayacakmış gibi gelirdi bazen de çok hızlı geçerdi. Şimdi, şimdi çok hızlı dönüyor. Sesler artıyor, uğultu çocuk seslerine karışıyor, lunaparkın hiç durmayan müziği kahkahalara, adrenalin dolu çığlıklara ve hiç bitmeyen bir mutluluğun eşsiz anısına eviriliyor. Çok hızlı, çok hızlı dönüyor. O döndükçe ben daha sıkı tutunuyorum atın boynuna. İlk bindiğim anı hatırlıyorum ve son bindiğim anı. Daha doğrusu binemediğim, yalnızca önünde durup atlıkarıncanın dönüşünü seyrederek onu geride bıraktığım o anı… Ömer’i bıraktığım o günü… Atlıkarınca aniden durdu. Artık dönmüyordu ama yine de hemen açamadım gözlerimi. Bir süre bekledim, başımın dönüşü dursun ve o karanlığa geri döndüğümde bayılmayayım diye. Tansiyonumun normale dönüşünü beklerken kulaklarımdaki zonklama yerini kalabalığın gürültüsüne bıraktı. Boş lunapark nasıl bu kadar gürültülü olabiliyordu? “Leyla,” dedi tanıdık ses. İrkilerek doğruldum ve gözlerimi yavaşça açtım. Doksanların o hareketli müzikleri lunaparkın içinde yankılanıyordu. Kalabalıktı, çok kalabalıktı. Eski kıyafetler giyinmiş sayıca çocuk ve yetişkin… Eski kıyafetler mi? Hayır, bunlar gayet yeni kıyafetler ama tuhaf bir şekilde bu yıla ait değiller. Doksanlı yılların ceketleri, etekleri, tokaları... Az önce burası bomboştu, şimdi nasıl bu kadar dolu? Bunca insan nereden çıktı? “Leyla sana diyorum!” Kolumu dürttü bana seslenen kişi. Yerimde sıçrayarak arkamı döndüm ve omzumun gerisinde duran çocukla kalbim yerinden oynadı. Ömer, karşımdaydı. Yaşıyordu. Bana bakıyordu. Bu sefer sağlıklıydı, hiçbir yeri kanamıyor, yüzü gayet net bir şekilde tanınıyordu. Gözleri, güzel gözleri merakla karışık endişeyle bakıyordu bana. “Niye öyle bakıyorsun, süre bitti hadi kalk.” Bakıyordum, dik dik bakıyor gözlerimi bile kırpamıyordum çünkü Ömer on yaşındaydı. Bu bir rüya mıydı? Atın üzerindeyken yere değmeyen ayaklarıma baktım korkuyla. Hayır, bu bir rüya değildi zira ben de on yaşındaydım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE