1. ÖLÜM KOKUSU

2438 Kelimeler
ZAMBAK DÖNENCESİ 1. Bölüm “ÖLÜMÜN KOKUSU” Küçükken en çok merak ettiğim şey, ölülerin nasıl bir kokuya sahip olduğuydu. Yaşamın kokusu belliydi; ağaçlar, çiçekler, taze kesilmiş çimen, yeni pişmiş sıcacık bir yemek, demlenmiş çay, kavrulmuş bir kahve, insanın tenine işleyen kendine has değişmez ten kokusu… Hepsi yaşamın kokusuydu ve ölümle yakından uzaktan alakası yoktu çünkü bu kokular varsa hayat devam ediyor demekti. Bir gün babama sordum. Henüz yedi yaşında bile değildim ama o asık suratı ve tüm katılığıyla oturma odamızdaki tek kişilik koltukta oturmuş plağından çıkan cızırtılı sesin eşliğinde sigarasını tüttürürken usulca yanına gitmiş, yüzüne diktiğim gözlerimi ondan ayırmadan: “Baba, ölüler nasıl kokar?” diye sormuştum. Yanına geldiğimi fark etmeyen babam irkilerek gözlerini gecenin karanlık noktasından bir diğer geceye belki de geceden daha karanlık olan kızına çevirmişti. Sorumu duyduğuna emindim çünkü bakışlarında saf bir şaşkınlık vardı ve bana sorumu yineletmemişti. Saniyeleri bilmezdim ama çok zaman geçtiğini, bilecek kadar çocuktum. Neyse ki ben sabırsızlanmadan aralanmıştı dudakları. “Bir gün istemesen bile öğreneceksin Leylim, şimdi bilme.” Uzanıp geceye zıtlıkla parıldayan sarı saçlarımı okşamış ardından durmuş plağına uzanarak türküyü başa sarmıştı. Bu odana git demekti ve ben de gitmiştim çünkü bilirdim ki benimle daha fazla konuşmayacak, o an beni görmeyecekti. O gün öğrenememiştim ama babamın düşündüğünün aksine öğrenmek istemiyor değildim. İstiyordum, merak ediyordum ve öğrenmiştim de. Hem de on sekiz yaşımda, buz gibi morgun kapısından içeri girip kadavralarla yüzleştiğim o anda. Ölümün kokusu yaşamın kokusuna benzemiyordu. Ölümün kokusu, farklıydı. Hayır, doğrusu şu: her ölümün kokusu birbirinden farklıydı. “Doç. Dr. Leyla Akay, Doç. Dr. Leyla Akay. Yoğun bakımdan bekleniyorsunuz.” İhtiyacım olan bir bardak kafein bünyeme çok görülmüş olacaktı ki adımı duyduğum anda cebimde titreyen çağrı cihazımı kapatıp koşmaya başladım. Koridorda bekleyen, birbiriyle konuşan ve doktorları şikayet etmekle meşgul olan insan yığının arasından geçerek asansöre ulaştığımda telefonum çalıyordu. Işınlanma henüz icat edilmemişti ama biri icat edecekse o kesinlikle hastane içinden bir görevli olurdu zira tek istekleri çağrı anında hızla ışınlanarak yoğun bakıma ulaşmamızdı. Oysa bugün poliklinik günümdü, kahvemi içecek, hastalarımı kontrol ettiğim gibi eve giderek dün gecenin intikamını alacaktım. Uyku, ne büyük bir nimetti. Asansörün bir kağnı arabası hızıyla dura dura aşağı indiğini fark ettiğimde beklemekten vazgeçip merdivenlere yöneldim. Topuklu ayakkabı giyinmek için oldukça doğru bir gün seçmişim, basamakları üçer beşer tırmanırken bunu daha iyi anladım. Yoğun bakımın olduğu kata geldiğimde kalp masajına ihtiyacı olan biraz da ben oluyorum ama durmaya fırsat yok, biz durursak bir yaşam da duruyor. Ne zaman yavaşlasam aklıma bu gerçek geldiğinden, soluklanmaya izin vermiyorum kendime. Ben şimdi yorulabilirim ama o kalp, ben dinlenirken atmayı bırakabilir. Yoğun bakım ünitesindeki hareketlilik kapının açılıp kapanmasından ve dışarıda panikle bekleyen hasta yakınlarının artmış endişeleriyle kendini belli ediyor. Hastanın yakını dua üstüne dua edip ağlarken, diğer hasta yakınları içten içe bunu yaşayan taraf olmadıkları için sevinip bir yandan da karşılarındaki kader yoldaşlarına üzülüyor. Bu doğal bir duygudur, iyi ki benim başıma gelmedi, diye düşünmeyen biri varsa muhteşem bir insanlık örneğidir ama olanı da yadırgamamak gerek. Kartımı okutarak içeri girdim, hemşirelerden Süheyla beni gördüğü gibi asistan doktorlardan birine seslendi. “Durum ne?” diye sordum yanıma gelen Buğlem’e hızlıca. “Nabzı aniden düşmeye başladı, tansiyon alamıyoruz.” Hilal Hanım. Kırk beş yaşında, ani kalp yetmezliği ile dün gece ameliyatına girdim. “Hematokrit hızla düşüyor, kan basıyorlar ama yetişmiyor hocam!” Kenan panik içinde oysa böyle bir durumda sakin kalmak gerekir, yolun başındayken ben de böyle miydim? Hasta ölüme doğru yürürken başında titriyor muydum? Sekiz yıl. Dile kolay sekiz yıl. Şimdi düşününce hiç yaşanmamış gibi. Sanki gözlerimi kapamışım, açmışım ve buradayım. “Dikişleri kontrol ettiniz mi?” Kenan ve Buğlem aval aval birbirlerine bakıyor. Onları kenara itip hastanın göğsündeki sargıyı açtım. Dikişlerden kan sızıyor, tahmin ettiğim gibi. “İç kanama geçiriyor, ameliyathaneyi aradınız değil mi?” Bana korku dolu gözlerle bakıyorlardı, onları iki kaşık su da boğmak istiyorum ama öfkem buna engel oluyordu. “Aramadınız mı?” “Aradım,” dedi Kübra yanıma gelerek. “Sizi bekliyorlar, her şey hazır.” Yatağa tırmanıyor, nabzı sabit tutmak için kalp masajına başlıyorum. “Siz ikiniz kalıyorsunuz, boşta kim varsa çağırın.” “Ama biz ilgileniyorduk,” diyen Kenan’a ters, konuşmaktan korkmasına neden olacak bir bakış attım. Ameliyathaneye girdiğimizde yataktan inip hastanın hazırlanması için hemşirelere teslim ediyorum ve dışarı çıkıp sterilizasyona başladım. Topukluları çıkartıp terlikleri giyerken ellerimi yıkamış önlüğü giyinmiştim. İçeri girdiğimde saat sekizdi, kanamanın kaynağını bulup kontrol altına alarak kapatma işlemine geçtiğimde ise iki buçuğu buluyordu. “Sürekli gözetim istiyorum, o iki salağa söyleyin hastanın başından ayrılırlarsa bu ay ameliyathanenin yerini bulamazlar.” Omzumda keskin bir ağrı, gözlerime batan iğneler, karnımdaki açlıktan oluşan krampla birlikte dinlenme odasına inmeyi başardığımda eve gitmek için hazırlanmaya hal bulamadım. Kendimi ranzanın altındaki yatağa atıp ayakkabılarımı bile çıkarmadan kırışık çarşafın üzerine kıvrıldım. Uykunun içine çekilen bedenim suyun üzerinde uyur gibi süzülüyordu. Ne kolumu kıpırdattım ne de kılımı, şimdi olmazdı. “Leyla.” Adım Leyla. “Leyla.” Evet, o benim. Ben Leyla’yım. Leyla Tomris’im. Ama hastanede beni Leyla olarak bilirler, iki isimli olmak işkence oluyor bazen. “Leyla hadi gel, dönmeye başlayacak şimdi.” Göğsümde bir sızı bırakırken duyduğum ses, kapadığım gözlerim korka korka aralandı. Karşımda duruyordu, hala zihnimde canlanan haliyle bana bakıyordu. Unutmamıştım, nasıl unuturdum? “Binmek istemiyor musun atlıkarıncaya?” İstemez olur muyum? Atlıkarınca benim çocukluğum, ben hiç istemez miyim? Başımı çevirip dönmeye hazırlanan atlıkarıncaya bakıyorum. Küçüklüğümdeki gibi hayır dur, ben zaten çocukluğumdayım. Bu bir rüya, bunun da farkındayım. Zira Ömer’de çocuk. On yaşındayız. “Binelim,” diyorum ama konuşan ben miyim yoksa başka biri mi? Ömer elimi tutuyor, sıcacık elleri gerçek gibi. Rüyada olduğumu bilmesem gerçek zannederim ama rüya çünkü gerçek olamayacak kadar yakınımda. Basamakları tırmandım, Ömer ise arkamdan geliyor. Önümdeki beyaz gövdeli atın sarı yelelerine uzanmak isterken elim elinden ayrıldı. Atlıkarınca usulca dönmeye başladı, başımı çevirip Ömer’e baktım ama o basamaklarda duruyordu. Çıkamamıştı yukarı. “Ömer,” dedim sabit bir tonla. Dönüyorduk, döndükçe Ömer uzaklaşıyordu. “Ömer.” Göz hizamdan çıkıyordu. “Ömer!” Panik içime doldu, ben atlıkarıncaya hiç o olmadan binmedim ki. “Ömer!” Döndüm, artık Ömer’i göremiyordum. Gözyaşlarım sicim sicim akıyor, ben korkuyla ata tutunuyorum. Aynı noktaya yaklaşırken Ömer’i daha da uzaklaşmış buluyorum. Önünden geçerken soruyor: “Neden elimi bıraktın?” Atlıkarınca hızlanıyor. Artık Ömer’i göremiyorum, hiç göremiyorum. Bu alışık olduğum bir durum ama kabullenemiyorum. “Neden bıraktın elimi?” Sureti yok ama sesi zihnimde çınlıyor. “Leylim,” diyor ensemden bir ses. Korkuyla arkama dönüyorum. Ömer hemen dibimde duruyor. Bakışları öfkeli, yüzü o güzel yüzü kan içinde. Çakır gözleri kan gölünün içinde bana öylesine bakıyor ki hiç oluyorum. Hiçten hiç. “Beni neden kurtarmadın?” “Kabus görüyorsun!” Titreyen bedenim irkilerek kendini öne atıyor, üşüyorum terliyorum hepsi aynı anda olurken hızla atan kalbimi sakinleştirmeye çalışıyordum ama karabasan hala üzerimdeydi ve ben kitlenip kalmıştım. “Leyla,” diyen Kübra’nın tanıdık sesi beni kitlendiğim andan çıkartıyor. Ömer’i gördüm, Ömer’i. Çakır gözlü Çakır’ımı. Çocukluğumu, ilk gençliğimi, ilk hasretimi… Kanlar içinde gördüm, kabustu ama çok gerçekti. Olmasını istemediğim kadar gerçekti ama olabilirdi. Uzun zamandır adını bile anmamış, hakkında hiçbir haber duymamıştım ama o rüyama girmişti. Kötü bir şey mi olacaktı? Olabilirdi, onun dünyasında kötü şeyler olurdu ve bu onun için normaldi. Yanımda değildi ama biliyordum, babamdan biliyordum. “Leyla iç şu suyu hadi.” Kübra’nın dudaklarıma uzattığı sudan bir yudum aldım. Soğuk su geçtiği yeri yakarak mideme inerken biraz olsun kendime gelmiştim. “İyi misin canım?” “İyiyim, kabus gördüm ama şimdi daha iyiyim. Sadece kabustu.” Sadece kabus olarak kalmalıydı. “Sayıklıyordun Leyla.” Gözlerim Kübra’nın endişeli gözlerine döndüğünde ne diyeceğini tahmin etmek zor değildi. “Ömer deyip durdun. Ömer o değil mi? Çocukluk arkadaşın.” “Evet, nedense geçmişe gitmiş aklım. Boş ver, çağrı var mı? Her şey yolunda değil mi?” “Hilal Hanım’ın durumu stabil asistanlar başından ayrılmıyor merak etme. Sen artık eve git ve dinlen yoksa yarın zombi olarak gezeceksin.” “Şu an eve gitmenin bir anlamı yok, birkaç saat sonra geri döneceğim zaten değmez gitmeye.” “Duş alır kendine gelirdin.” “Kendimdeyim zaten, duşu burada da alırım. Biraz daha uyuyayım ama sonra.” Kendimi yatağa geri bırakıp Kübra’nın homurdanmayla karışık söylenmelerine karşılık gözlerimi yeniden kapattım ama zihnimdeki siyah ekranda beliren çakır gözler göğsüme ekili huzursuzluğu sulamaya yetmişti. Güce ihtiyacım vardı, kendimi zoraki uykunun kollarına atarken yorgunluğum sayesinde hiç zorlanmadım. * Dört saat sonra uyanmama neden olan titremeyle gözlerim aralandığında bilinçli uykudan sıyrılmam saniyeler sürmüştü. Çağrı cihazım önlüğümün cebinde titriyordu, koda baktım buğulu gözlerimi ovuşturarak ve 01 rakamlarını gördüğüm anda yataktan kalktım. Terlikleri ameliyathanede bırakmıştım, elime geçen ilk şey topuklu ayakkabılarım olunca onları giyindim ve odadan hızla çıktım. Selim koridorda bana doğru geliyordu. “Güzelim, uyanmışsın.” “Sonra konuşalım çağrı geldi.” “Leyla,” dedi ben yanından geçip gidecekken kolumu tutarak. “Biraz yavaşla, kendine yetişemeyeceksin.” “Yetişmem gereken hastalar var, niye yavaşlayayım?” Anlamlandıramadığım bir soru, düzgün bir gece uykusu çekmediğim için olabilir tabii ama bu benim mesleğim. Bu hayatı yaşayan tek kişi ben değilim. “Dünyayı sen kurtarmayacaksın sevgilim, herkes kaderine yazılı olan süreyi yaşar.” Kaderin varlığını inkar eden biri değilim ama sonuç ne olursa olsun eylemden vazgeçen biri hiç olmadım. Hem kim bilir, bir saniye bile olsun uzarsa ömür buna vesile olmak da şereftir benim için. “Ama bu müdahale etmemek anlamına gelmiyor, o zaman doktor olmazdık bu hastane de olmazdı Selim. Kod 01 beni oyalama.” “Helikopterle mi getirmişler?” “Acil ameliyat olabilir,” dedim yürümeye devam etmeden önce. Selim peşime takılmış benimle birlikte geliyordu. “Uyudun mu bari?” “Beş saat uyudum, gayet iyiyim.” Asansöre bindik, aynanın önünde durduğumda ne kadar dağılmış olduğumu fark ettim. Sarı saçlarım gevşeyen tokayla omuzlarımın üzerinde duruyordu, makyajım akmış gözlerimin altı ise mosmordu. Tokayı saçımdan sıyırdım, hızlı bir atkuyruğu yaptım. Başparmaklarımla gözaltımı silerken Selim beni izliyordu. “Yüzünü yıkasaydın bari sevgilim.” “Hemen çağrı aldım, vaktim olmadı. Nasıl bir vaka acaba?” “Helikopterle geldiğine göre ciddi olmalı. Lütfen yapman gerekeni yaptıktan sonra görevli doktora bırak hastayı.” Duran asansörle birlikte son isteğini duymazdan geldim ve kısa süreli dinlenişimden depoladığım enerjiyi kullanarak hızlı adımlarla acile girdiğimde beni bekleyen acil asistanının yanında bekleyen asker üniformalı dev adamlarla kısa bir an duraksamak zorunda kaldım. Demek ki gelen bir askerdi. Göğsümün sıkıştığını hissettim. Sanki içimde bir yerde geçmişin izlerini saklayan ahşap sandık tozlu yerinden çıkmaya çalışıyordu. “Durum nedir?” “35 yaşında erkek hasta. Kan grubu 0 RH- çatışma esnasında patlayan bomba göğüs kafesini parçalamış. Yüzü tanınmaz halde bilinci tuhaf bir şekilde açık.” “Açık mı? Hasta kendinde mi?” Travma alanına girmeden önce hemşireye şaşkınlıkla bakmadan edemedim, bu durumda hastanın bilinci nasıl açık olabilirdi, hayret edilesiydi. Hastaya yaklaştım, ışığımla gözbebeklerini kontrol ettiğim esnada kan çanağına gönmüş bakışlarında tanıdık bir renk gördüm ama hızlı olmam gerekiyordu. Hastanın bilinci yerindeydi ama yüzü kan ve yara içindeydi. Şarapnel parçaları her yanına saplanmış, göğsüne doğru yol alıyordu. “Hava yolu açacağım, her şey yoluna girecek emin ellerdesiniz.” Hastanın dudakları hava yolu açmak için aralandığında ona doğru yaklaştırdığım kulağıma bir nefes verdi. Bir şey söylemek istiyordu ama söyleyecek gücü yoktu. “Kendinizi yormayın, konuşacak çok zamanınız olacak.” “Leyl,” dedi ikinci kez kendini zorlayarak. “Leyla.” Adım dudaklarından varla yok arası bir sesle nefessiz çıktığında bu sefer daha net baktım gözlerine, belli olmayan yüz hatlarına. “Hayır,” diyen bendim bu sefer. “Hayır.” Kabusum gerçek olmuştu. Beynimin zonkladığını, göğüs kafesimin daraldığını ve kan içindeki suretin çakır gözleriyle bana baktığını hatırladım. O kabustu peki ya bu? Gerçek miydi? “Çakır.” “Leyla,” dedi Çakır, çakır gözlerindeki son gözyaşları kanlı şakağından aşağı temiz izler bırakarak süzülürken. “Hastanın adı ne?” Hemşireye bu soruyu öyle panikle sordum ki o bile bir an ne olduğunu anlayamadı. Bunun konuyla ne alakası vardı? Ne alakası vardı, değil mi? “Hastanın adını öğrenin, hemen!” Genç hemşire hızlıca odadan çıkarken ben gözlerimi Ömer’in olması muhtemel kanlı yüzünden monitöre çevirdim. Nabzı düşüyordu, hızlı sıvı ve kan transfüzyonu başlattım. Asistanlar söylediklerimi yaparken ben Selim’in kolumu tutmasıyla ancak kendime gelebilmiştim. “Ne yapıyorsun, harekete geçsene!” Haklıydı, duraksamanın zamanı değildi. Ne olursa olsun, benzese de benzemese de önümdeki can kurtarılmayı bekliyordu. Harekete geçip hastaya yaklaştım, göğüs kafesinden çıkartılmış şarapnel parçalarından görünen kısmı kontrol ederken göğüs kafesinden yayılan kanamayı fark etmemle adrenalin geri döndü. “Acil torakotomi yapmamız gerek, göğüs kafesinde kanama var. Hastanın adını öğrendiniz mi?” “Hocam, askerler kesin emir olarak söyleyemiyorlar.” “Ne demek söyleyemiyorlar, öğren! Hemen öğren ve öğrenmeden gelme! Neşteri ver!” Elime geçirilen ikinci eldivenle birlikte neşteri aldım ve yırtılmış kumaş parçalarının açıkta bıraktığı göğüs kafesini yardım. Açtığım kısımdan elimi içeri sokarak kanamanın yerini tespit etmeye çalışırken gözlerim kapanmış, kalp atışına odaklanmıştım. Ömer değildir. Ömer olamaz. O kabusumdaydı gerçekte burada değil, dağda bayırda bir düşman itinin leşindedir. Ama burada olamaz. “Kanamayı buldum, ameliyathaneye gidiyoruz.” Parmağımla bastırdığım noktayı bırakmadan sedyeye çıktığımda yatak odadan çıkartıldı. “Dayan,” dedim beni duymayacağını bilerek. “Dayan.” Yanına düşmüş eli kalkıp elime dokunduğunda gözlerim hala açık olan gözlerine dönmüştü. Bakma, o gözlere bakma. Baktıkça aşina olacaksın, olmaktan korktuğun yerde olma. Sedyeden inip ameliyata hazırlık aşamasına geçerken solunumu kontrol etmek için askere bir kere daha yaklaştım. Çakır gözler artık daha tanıdık, duygusu ise cehennem azabından beter. Dudakları aralandı, istemsizce duymak için yaklaştım. “Leylim... Ley…” “Hastanın adını öğrendim hocam, Ömer Çakır Boz.” Hayır. Hayır. Hayır. “Hocam nabız alamıyoruz, kalp atışı durdu!” Ellerim istemsizce kalbindeki yerini bulurken, sıkıştırdığım bezleri içinden alıp yenisini yerleştirdim ve elektro şok cihazını devreye soktum. “Nabız hala yok!” Ömer Çakır Boz! Ömer Çakır Boz. Ömer Boz… Hayır, Çakır… Sadece Çakır, benim çakır gözlüm. Geçmişte kalan, çocukluğum… Dinlediğim, duyduğum ilk kalp atışı. “Kalp masajına başlıyorum. Çekilin.” Bir, iki, üç! Bir, iki, üç! Bir… İki… Üç… Dakikalarca, monitördeki düz çizginin dalgalandığını görene kadar devam ediyorum. Durmuyorum, kollarımı hissetmiyorum, beni engellemeye çalışanları itiyorum, izin vermiyorum ona yaklaşmalarına. Ömer. Hadi Ömer, hadi! Yaşaman gerek. Böyle karşılaşamayız. Böyle veda edemeyiz. Hadi Ömer! Hadi! Yaşa. Böyle ölme, benim ellerimin arasında ölme. Gitme Ömer, gitme Çakır. Gitme. “Leyla, dur artık!” Selim’in sesi bir ihanet gibi duyuluyor. “Leyla dur yeter!” Onu itiyorum. Kaç dakika oldu bilmiyorum ama artık monitörden gelen tek düze sesi duyabiliyorum. 29 Kasım 2022 saat 05.29 Ölüm saatini ilan ediyorlar. Çığlık atmak istiyorum ama boğazım tıkanmış, sesim çıkmıyor. Kollarım gücü çekilmiş bir pelte gibi yığılı kalırken gözlerim kapalı gözlerine kitleniyor. Kapalı gözlerine, kan ve yaradan görünmeyen yüzüne. Son sözüne. Leylim Leyl... Neden bıraktın elimi Leyla deyişine… Onun beni yıllar sonra yeniden bırakıp gidişine. En çok da ölümüne bakıyorum. Yaklaşıyorum. Burnum boynuna değiyor, Selim beni geri çekmeye çalışıyor ama ondan kaçıyorum. Yaklaşıyorum. Burnuma vuran kan kokusu, demir ve pas. Ama en derinde, geçmişten gelen bir anımsamayla burnumun en ücra en hassas noktasına Zambak kokusu çarpıyor. O an anlıyorum ölümün kokusunu. Ölümün kokusu zambakmış. Kanlı zambak…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE