Her ne kadar iki taraf bir araya gelmemek için mücadele etse de kader ağlarını yavaş yavaş örmekteydi. Han ve eşi son sözü söylerken birbirine bakışıp pis pis gülmüşlerdi. Alp tolga için en doğru seçimdi. Zira bu deli oğlan yakında hanlığında akça pakça hiç kız bırakmayacaktı. Han keyifle sakallarını okşarken Sultan Han’ı dinliyordu. Yeğeni de bir zamanlar evlenmeden önceki haliydi. Küçük kardeşinin oğlu en çok sevdiği yeğeniydi. Oğullarından hiç ayırmamıştı. Alp Tolga'nın tüm itirazlarını bıçak gibi keserken hanımı ile göz göze gelmişlerdi. Kadın başını hafifçe eşine yaklaştırıp kısık sesle mırıldanmıştı.
-Münasiptir, münasip Han’ım.
Ak Noyan, daha başından damat beyi korkutmak istemiyordu. Adama acıyordu. Önce gudubet suratsız kızını görüp kabullensin azcık ona alışsın, sonrasında küçük kızının evde neyi var neyi yok tüm pılı pırtısını gönderecekti. Kızının konvoyu saraydan uzaklaşırken keyfi pek yerindeydi.
-Üzgünüm Alp Tolga. Generalim umarım bir gün beni bağışlarsın.
Ak Noyan konağın penceresinden yavaşça uzaklaşan karartıya bakarken kızıyla son konuşmalarını düşünmeden edemedi. Bala ile gitmeyeceğini söylediğinde kızı bir an bozulmuştu. Hatta gözlerinden yaş dahi geldiğine yemin edebilirdi. Pek ağlamazdı. İnatçı katırdı. Sadece avazı çıktığı kadar bağırırdı. En doğru karar dedi içinden. Gülümsemesi tüm yüzüne yayılmıştı. Bala ile gidecek olsa kendisinden yüz alır olacağı varsa da bu evlilik illaki bozulurdu.
Nur Banu, kardeşi ile çok gitmek istemiş ancak nişanlısının onayı olmadığı için kardeşine eşlik edememişti. Hüzünle giden konvoyun ardından baktı. Kardeşinin kimsesizler gibi bir başına gidiş canını acıtmıştı.
-Umarım çok mutlu olursun küçüğüm.
Söylediklerine kendisi de inanmıyordu. Babasının yanına gidip yanında durduğunda Ak Noyan gülümseyerek ona döndü.
-İki gözüm. Bala’nın ne kadar ıvır zıvırı varsa hepsini birkaç gün sonra yollatacağım kervana koydurt. Atları, kuduz köpekleri atmacaları da dahil neyi var neyi yoksa güzel kızım. Sarayım onun hayvanat bahçesi olmaktan sonunda kurtulacak.
Nur Banu korkarak babasına baktı.
-Babacığım?
Sesindeki kederi babası anlamış ve daha fazla konuşmasına müsaade etmemişti.
-Sus Nur Banu. Onun ve bizim için en iyisi budur. Delinin öne gideni. Başımızda kız kurusu olarak kalacaktı. Bana öyle bakma iki gözüm. Sende biliyorsun ki sokak köpeğinden hiç farkı yoktu. Sarayın yolunu bilmiyor. Onu yola getirecek iyi bir koca lazımdı. Otur dediğinde oturacak kalk dediğinde kalkacak.
-Ama babacığım sence?
Ak Noyan sırıttı.
-Eee ne yapalım kızım. Han’ımızın kararı olmasa ölene kadar başımızda kalacaktı. Kocası ne yaparsa yapsın. Eti de onun kemiği de onun.
-Bu kadar mı nefret ediyorsun kardeşimden? Keşke kardeşimin içindeki cevheri görebilseydin.
Babası başını sinirle sallarken;
-Gördüm ben gördüm. Tam on dokuz yıl o mendeburu izledim. Her an onunla aynı havayı teneffüs ettim. Yemekten nasıl çatlamadı o da ayrı ya.
- Ama kalbi babacığım. O altın kalbini hiç sayamazsınız.
-Başlatma kalbinden. Kitap okumaktan başka anladığı var mıydı? Hocalara gönderdim de ne oldu? Gelmez oralarda kalır diyordum yine geldi. Hiç kimse onu yanında istemiyor.
-Ahh babacığım. Göremedikleriniz… Ah ahh…
-gördüm iki gözüm. On dokuz yıl boyunca gördüm. Yaşlanmamın tek sebebidir. Çok isabetli verilmiş bir karar. Han’ıma, gördüğüm ilk yerde teşekkürlerimi sunacağım.
Rahatladığı, üzerinden büyük bir yük kalktığı her halinden belli oluyordu.
-İyi oldu iyi
Nur sinirle geri döndü.
-Dilerim bir gün yolun sevgili kardeşime düşmez, dilerim pişmanlıklar duymaz aman dilemezsin babacığım.
-Ondan dileneceğime gidip Çin hükümdarından dilenirim. Gerisini sen anlayıver evladım.
-Baba! Yeter artık. Sevgili annemizin ölümünden kardeşim sorumlu değildir. Kesinlikle sağlıklı düşünemiyorsunuz. Küçüğümün hayat zaten zordu ı. Sizinle çekilmez oldu. Bence de iyi ki gitti babacığım. İnan ki aynı sizinle aynı fikirdeyim. Gittiği her yer buradan bin kat iyidir.
-Sus, akılsız nazlı kızım susmalısın. Kurtulduk. Kocası düşünsün. Çıktı bizden bir daha ona kapılarımız açılmayacak.
Bala’nın tüm çeyizi kendisinden sonra kervanla gönderilecekti. Bala mı? Ne kadar itiraz etmiş ayak diretmiş olsa da korumalarla Alp Tolga Noyan’ın kalesine doğru yol alıyordu. Yol boyunca dadısı Tendü ve sütkardeşi Can dostu Temur onu sakinleştirmek için kırk takla atmışlardı. Bala yerinde duramıyordu. Kaçıp gidesi vardı ama kaçarsa tüm Moğolistan'da aranacağını biliyor ayrıca yaşlı dadısı Tendü ve Temur yüzünden kaçma girişiminde bulunamazdı. Şayet kaçacak olsa babası Temur’u gözünün yaşına bakmadan kılıçtan geçirtirdi. Atları, kurtları daha sonra çeyizi ile gelecekti.
Bu sırada Alp Tolga Noyan’ın kalesinde çalışmalar son hız devam ediyordu. Han ve Sultan han saraya gelip odalarına çekilmişlerdi. Alp Tolga sinirle etrafta dolanıyor sevgili gelininin gelmemesini umut ediyordu. Zira Han Amcasının kesin emri vardı. Sözün üzerine söz söylemek yasaya karşı gelmekti. Bir an duraladı. İçi susmaz olmuştu.
“Ne kadar çirkin olabilir ki.”
Sırıttı.
-Hadi canım. Orta kararmış işte. Yani idare ederim. Çoğu kale dışındayım zaten. Baktım olmadı anlaşmalı evlilik yaparım. Ne yani evimin içini kim bilecek?
Kale kapısının önünde ileri geri yürümeye devam ederken sıkıntıyla sakalını sıvazlayıp kendi kendine söyleniyordu.
-Hem ne kadar garip davranışları olabilir ki? Neticede savunmasız kadın, gücüm karşısında etkisiz. Koskoca Çin’i dize getirdim de bir kadından mı ürkeceğim.
Omuzlarını dikleştirdi. Kendinden emin etrafına bakınıp duraladı. Kendini avuturken yakın arkadaşı, dostu silah arkadaşı omzuna vurup sırıtmıştı. Altay;
-Ne o heyecanlıyı gibiyiz damat bey? Gelinini kapılarda bekliyorsun.
Alp Tolga sinirle yumruklarını sıkmıştı. Neredeyse burnundan dumanlar çıkmak üzereydi.
-Sus, hırsımı senden almayayım.
Altay sırıttıkça daha çok öfkeleniyordu. Altay;
-Ağzımı bile açmadım generalim de inan heyecan yapmakta çok haklısın. Yani senin yerinde olsam bende heyecan yapardım. İnsan ömrü hayatında kaç kez evlenebilir ki?
Gülerek kapıya baktı.
-senin yerinde olsam benimde ağzım kulaklarıma varırdı inan.
Der demez Alp Tolga Altay'ın boğazına dalıverdi. Gözlerinden ateşler çıkarken tam da o anda saraydan bir pencere açıldı. Anlık bakışlarını o tarafa çevirdiklerinde Sultan Han'ın sert yüz ifadesini görüp duraladılar.
-Alp Tolga kendine gel çek ellerini. Gelininin arabası yaklaşıyor. Söyle kapılar açılıp, şenlikler başlasın.
Alp Tolga'nın emri ile kapılar açıldı. Oldukça süslü at arabası büyük bir heybetle kale kapısından içeri girdi. Arabanın her iki tarafında atlı süvariler vardı. Alp Tolga ellerini yumruk yapmış öfkeyle aracın yanına gitmişti. Korumalardan bir asker atından atlayıp saygı ile önce Alp Tolga’yı daha sonrada başını kaldırıp pencereden bakmakta olan han ve sultan hanı selamlayıp, aracın kapısını açtı. Pencereden han ve eşi dahil, saray çalışanlarına kadar her kes Alp Tolga gibi arabadan ineni merak etmekteydi. Alp Tolga içinden;
-Bozkurt sen beni koru.
Araçtan ilk önce Temür ardından Tendü kadın inmiş, gerekli selamlaşmanın ardından yüzlerinde büyük gülümseme ile etraflarına baktılar. Temür son derece nazikçe aracın açık kapısından içeri elini uzattı. Beyaz tombul bir el gözüktü önce, ardından yusyuvarlak şekilsiz bir beden ve nihayetinde Bala…
Bala yerinde duramıyordu. Eline geçenleri arabanın içinden dışarı fırlattığında dışarıdaki kalabalığın ne düşünmüş oldukları hiç umurunda değildi. Sinirle burnundan soluyarak arabadan inmeden etrafındaki meraklı gözleri gördü. Temur, gülümseyerek dışarı çıkarmaya zorlarken Bala sinirle aracın içine dönmek için çemkiriyordu.
-Temur elimi bırak be adam. İnmem dedim. O lanet yere inmeyeceğim.