ANLAŞMALI EVLİLİK
Bedirhan Karahanlı konağın avlusunda öfkeden kudurmuş halde bir ileri bir geri yürüyordu. Elindeki kehribar tespihi her çevirişinde sanki birinin boğazını sıkıyormuş gibi hissediyordu. Karşısında duran dedesi Hazer Ağa ise nargilesini tüttürerek ona bakıyordu. Bedirhan daha fazla dayanamadı ve bağırmaya başladı.
“Dede sen ne dediğinin farkında mısın? Ben bu aşiretin başına geçmek için ömrümü verdim. Şimdi karşıma geçmiş hatun getirmezsen mühür yok diyorsun. Sikerim böyle işi! Ben kimsenin ağız kokusunu çekemem bu yaştan sonra.”
Hazer Ağa istifini bozmadan dumanı savurdu. “Sesini alçalt Bedirhan. Bu toprakların kanunu budur. Yuvası olmayana yurt emanet edilmez. Ya bu konağa bir hanım getirirsin ya da amcanın oğlu Boran geçer o koltuğa. Karar senin.”
Bedirhan’ın gözü döndü. Boran gibi bir eziğin altına girmektense ölmeyi yeğlerdi. Dişlerini sıkarak dedesinin üzerine yürüdü. “Madem öyle istiyorsun öyle olacak. Ama benden asil bir gelin bekleme. Gidip bu memleketin en bakılmayacak en sefil en çirkin kızını bulup getireceğim bu konağa. Her gün o kızın yüzüne bakıp bana yaptığın bu dayatmayı hatırlayacaksın. Adım Bedirhan ise o mührü alacağım ama senin de huzurunu kaçıracağım.”
Bedirhan konaktan fırtına gibi çıktı ve arabasına atladı. Yanındaki adamı Mirza’ya dönüp emrini verdi. “Bana bu memleketin en bet suratlı en uğursuz kızını bulacaksın Mirza. Öyle bir ucube bul ki dedem onu gördüğünde pişmanlıktan yataklara düşsün. Araştır sormadığın köy bakmadığın mezra kalmasın.”
Günlerce etrafta dolandılar. Mirza her gittiği köy kahvesinde her uğradığı tarlada gizli gizli sordu soruşturdu. Kimi topal bir kızdan bahsetti kimi huyu bozuk birinden ama Bedirhan hiçbirini beğenmedi. “Daha kötüsü lazım Mirza” diyordu direksiyonu yumruklarken. “Öyle bir çirkin olmalı ki Karahanlı soyadına hakaret gibi durmalı.”
En sonunda kentin en uzağındaki kıraç bir köyün kahvesinde yaşlı bir adam Mirza’nın kulağına eğildi. “Evlat sen yanlış yerlerde arıyorsun. Eğer gerçekten lanetli bir yüz arıyorsan aşağı obadaki peçeli kıza bakacaksın. Onu doğuran ana güzelliğiyle buraları birbirine kattı ama bedelini kızı ödüyor. Yüzü o kadar çirkin o kadar korkunçmuş ki daha beş yaşındayken peçe takmışlar suratına. Uğursuzdur o kime baksa ocağını söndürür.”
Mirza aldığı haberi hemen Bedirhan’a yetiştirdi. Bedirhan duyduklarıyla keyiflendi. “İşte bu! Peçeli bir uğursuz tam da dedeme layık bir gelin.” Yine de emin olmak için birkaç gün daha kızı uzaktan izlediler. Hevin tarlada güneşin altında kan ter içinde çalışırken bile o simsiyah peçesini bir an olsun çıkarmıyordu. Köylüler yanından geçerken yollarını değiştiriyor arkasından tükürüyorlardı. Bedirhan kızın o dışlanmış halini gördükçe aradığı intikamın bu olduğunu anladı.
Hevin ise o sırada tarlanın ortasında belini doğrultmaya çalışıyordu. Güneş tepesinde boza pişiriyordu ama o yüzündeki peçeyi bir saniye bile gevşetmiyordu. Üvey annesi Sultan’ın sözleri kulaklarında çınlıyordu. “Sen uğursuzsun Hevin. Senin bu meymenetsiz yüzünü görenin ocağı söner. Sakın ha o peçeyi açma milleti kendinden tiksindirme.”
Hevin elini alnına götürdü. Sabah Sultan’ın elleriyle sürdüğü kömür karası parmaklarına bulaştı. Aynaya bakmasına gerek yoktu. Kendini bildi bileli dünyanın en çirkin yaratığı olduğuna inandırılmıştı. Babaannesi içeride öksürük krizleriyle boğuşurken Hevin’in tek derdi akşam eve iki kuruş ekmek parası ve yaşlı kadının ilaçlarını götürebilmekti.
Sultan tarlanın kenarından belirdi. Elinde bir değnekle Hevin’e doğru yürüdü. “Ne dikiliyorsun orada? Akşama kadar bu tarlayı bitirmezsen eve gelme. Zaten bir işe yaradığın yok. Bir de şu suratını iyice kapat kömürün silinmiş. İnsanlar senin o iğrenç derini görüp de bereketi kaçırmasın.”
Hevin başını öne eğdi ve çalışmaya devam etti. “Tamam ana silmedim kömürü. Bitireceğim işi.”
Tarlanın sonuna geldiklerinde Hevin eşyalarını topluyordu. Karşısında siyah lüks bir aracın durduğunu görünce irkildi. Arabadan inen adam o kadar heybetliydi ki Hevin korkudan geri çekildi. Bedirhan ağır adımlarla kıza yaklaştı. Kızın üzerindeki yırtık pırtık elbiselere toz içindeki ellerine ve o kapkara peçesine baktı.
“Sen Hevin misin?” diye sordu Bedirhan. Sesi sert ve emrediciydi.
Hevin titreyen bir sesle cevap verdi. “Benim ağam. Bir kusur mu ettim?”
Bedirhan kızın etrafında bir tur attı. “Kusurun yüzünde diyorlar. Doğru mu?”
Hevin başını daha da aşağı eğdi. “Öyledir ağam. Ben uğursuzum çirkinim. Bakma bana başın belaya girmesin.”
Bedirhan güldü. Bu kız tam da dedesinin burnunu sürtecek türdendi. “Bak buraya Hevin. Seninle bir anlaşma yapacağız. Benimle evleneceksin. Karahanlı konağına hanım geleceksin.”
Hevin duyduklarına inanamadı. “Ağam benimle dalga mı geçiyorsun? Ben kimim Karahanlılar kim? Benim yüzümü gören kaçıyor sen ne diyorsun?”
Bedirhan kıza doğru bir adım daha attı. “Dalga falan geçmiyorum. Sana para vereceğim. Babaannenin ilaçlarını bakımını her şeyini ben üstleneceğim. Sen sadece o konakta benim karım gibi duracaksın. Ama bir şartım var. O peçeyi asla açmayacaksın. Kimse senin o çirkin yüzünü görmeyecek. Benimle evlenmeyi kabul ediyor musun?”
Hevin babaannesi için her şeyi yapardı. Eğer bu adamın dediği doğruysa yaşlı kadın kurtulurdu. Kısa bir süre düşündü. Ne diyeceğini bilemedi. “Emin misin ağam? Bilirsin, herkes duyacak ve herkes seni belki de aşağılayacak.”
“Beni kimse aşağılayamaz. Sen soruma cevap ver. Kabul ediyor musun?”
“Ederim ağam” dedi Hevin. “Zaten bu yüzü ben bile görmek istemiyorum. Peçemi asla açmam.”
Bedirhan memnuniyetle başını salladı. “Güzel. Yarın gelip seni o üvey anandan satın alacağım. Hazır ol.”
Ertesi gün Bedirhan yanında Mirza ve birkaç korumayla Hevin’in kapısına dayandı. Sultan karşısında koca ağayı görünce ne yapacağını şaşırdı. Bedirhan masaya bir çanta dolusu para bıraktı.
“Bu para kızın bedeli” dedi Bedirhan. “Hevin benimle geliyor. Bir daha bu kıza elini sürersen ya da etrafta saçma sapan konuşursan seni bu topraklara gömerim. Anladın mı?”
Sultan parayı görünce Hevin’i anında unuttu. “Anladım ağam ne demek. Al git hayrını görmezsin zaten ama senin bileceğin iş.”
Hevin sadece küçük bir çıkınla evden çıktı. Arkasına bakmadı bile. Karahanlı konağına vardıklarında herkes avluda toplanmıştı. Hazer Ağa en başta duruyordu. Bedirhan arabadan inip Hevin’in kolundan tuttu ve onu kalabalığın ortasına çekti.
“İşte gelininiz!” diye bağırdı Bedirhan. “Mardin’in en çirkin en uğursuz kızını getirdim. Şimdi ver mührü dede!”
Avluda bir ölüm sessizliği oldu. Herkes Hevin’in peçesine ve kirli kıyafetlerine bakıyordu. Hazer Ağa ağır adımlarla Hevin’e yaklaştı. Kız korkudan titriyordu. Yaşlı adam Bedirhan’ın gözlerinin içine baktı.
“Bir kadını sadece yüzüyle yargılayan ağa olamaz Bedirhan” dedi Hazer Ağa. “Ama madem kararın budur bu kız artık bu konağın hanımıdır. Akşam imam nikahınız kıyılacak.”
Bedirhan zafer kazanmış gibi gülümsedi. Hevin’i odasına çıkardılar. Odanın kapısı kapandığında Hevin olduğu yere çöktü. Burası onun için bir saray gibiydi ama biliyordu ki bu duvarlar arasında nefretten başka bir şey yoktu.
Gece olduğunda Bedirhan odaya girdi. İçkiliydi ve öfkesi hala tazeydi. Hevin yatağın kenarında peçesiyle oturuyordu.
“Bak Hevin” dedi Bedirhan hırlayarak. “Bu evlilik bir oyun. Sakın bana yaklaşma sakın benden bir şey bekleme. Sen benim dedeme olan öfkemim bedelisin. O peçeyi banyoda bile açmayacaksın. Senin o iğrenç suratını görüp de midemi bulandıramam.”
Hevin yutkundu. “Biliyorum ağam. Ben sadece babaannem için buradayım. Sana yük olmam.”
Bedirhan ceketini fırlatıp koltuğa uzandı. “Zaten olamazın. Şimdi zıbar yat. Yarın büyük gün herkes senin ne kadar çirkin olduğunu konuşacak.”
Hevin o gece yatağın bir köşesinde üzerindeki kıyafetlerle sızıp kaldı. Rüyasında babaannesinin iyileştiğini ve kendisinin o peçeden kurtulduğunu gördü. Ama uyandığında gerçekler yine peçesinin ardındaydı.
Sabah olduğunda konakta bir telaş vardı. Bedirhan’ın amcasının karıları Hevin’i hazırlamak için odaya daldılar. Hevin peçesini tutarak geri çekildi. “Dokunmayın bana!” diye bağırdı.
“Kızım amma naz yaptın alt tarafı yıkayıp paklayacağız seni” dedi kadınlardan biri.
Hevin direndi. “Ağanın emri var peçem açılmayacak. Ben böyle iyiyim.”
Kadınlar aralarında fısıldaşarak odadan çıktılar. “Gerçekten de dedikleri kadar varmış herhalde suratı yanık ya da başka bir belası var” diyorlardı.
Bedirhan avluda misafirleri karşılıyordu. Herkes ona acıyan gözlerle bakıyordu. “Koca Bedirhan Karahanlı kala kala bir peçeli uğursuza mı kaldı?” fısıltıları her yeri sarmıştı. Bedirhan ise bu duruma gülüyordu. İnsanların ne düşündüğü umurunda değildi. O sadece dedesine karşı kazandığı zaferin tadını çıkarıyordu.
Nikah kıyıldıktan sonra Bedirhan Hevin’i tekrar odaya götürdü. Kapıyı kilitledi. “Al işte artık resmen Karahanlısın. Ama sakın unutma bu soyadı sana sadece yemek ve barınak sağlar. Gerisi koca bir yalan.”
Hevin peçesinin altından Bedirhan’ın gözlerine baktı. O gözlerde o kadar çok nefret vardı ki Hevin bir an için bu adamın aslında ne kadar mutsuz olduğunu hissetti. “Ben yalan yaşamaya alışığım ağam” dedi Hevin sessizce. “Benim bütün hayatım bir yalan üzerine kurulu zaten.”
Bedirhan bu cümlenin altındaki derinliği anlamadı. Ya da anlamak istemedi. Çıkıp gitti odadan. Hevin pencerenin kenarına geçti ve Mardin’in ışıklarına baktı. Bir gün dedi içinden. Bir gün bu kömür karası silinecek ve herkes gerçeği görecek. Ama o gün geldiğinde yanında kim kalacaktı onu bilmiyordu.
Günler geçtikçe konaktaki hayat Hevin için daha da zorlaştı. Hizmetçiler bile ona yemek getirirken tiksinerek bakıyordu. Sultan’ın ektiği o nefret tohumları Karahanlı konağında yeşermişti. Hevin ise sadece susuyor gece olunca gizlice ağlıyordu.