"Şuradaki mavi bina, bilişim ve teknoloji binası. Yanındaki beyaz bina ise Genetik Mühendisliği binası. Şu an bize verdikleri serumun ne olduğunu araştırıyorlar ama sentetik olarak elimizde bulunmadığı için bir ilerleme kaydedemediler." diyerek bize açıklamaya devam eden Tina'yı takip ettik sessizce. Yaklaşık 3 senedir burada oldukları için şehirlerden aldıkları eşyalarla fazlaca gelişmiş bir bölgeydi burası. Tahminimce bir üniversiteydi ve bence oldukça mantıklı bir fikirdi.
Tabi binaya girmeden önce ensemize yerleştirilmiş minik cihazları çıkarmayı da unutmamışlardı. Minik bir kesik de olsa oldukça can acıtmıştı. Ondan sonra ensemizdeki yaraları sararlarken bedenimizdeki yaralarla da ilgilenmeyi unutmamışlardı ve bu sayede bacağımdaki yarayla ilgilenebilme şansı elde etmiştim. Zaten küçük bir sıyrıktı ve işim çabuk bitmişti.
"Şu büyük gri binaya Ana bina deriz. AKIM üyeleri genellikle o binada çalışır, toplantı yaparlar. Yeni haberleri de bize oradaki toplantı salonunda verirler. Ana binanın arka tarafında ise çiftçilerin çalıştığı geniş bir bahçemiz var. Bu sayede kendi yiyeceğimizi kendimiz üretiyoruz." Dedikten sonra eliyle solda kalan iki mavi binayı gösterdi. "Orası da yurtlar. Kızlar sağdaki binada, erkekler de soldaki binada kalıyorlar. İki binayı birbirine bağlayan yer ise yemekhane. Kahvaltı saat 7'de, akşam yemeği de saat 19.00'da başlıyor. Öğlen yemeğini de günün istediğiniz bir saatinde yiyebilirsiniz." diyerek yurtlara doğru yürümeye başladı. Bina U şeklindeydi ve iki bina arası bir bağlantı vardı. Tina'nın söylediğine göre o bağlantı yemekhaneydi ve bence kız ve erkekler toplu olarak yemek yiyorlardı. Mimarisi cidden iyi ve çok düşünülmüş gibiydi.
Yemekhane'nin önüne gelince Tina bize dönüp, "Şimdi yemeklerinizi yiyin, yarım saat sonra da Ana binaya gelmelisiniz, ardından da sizi bir bölüme yerleştireceğiz. Şimdi benim bir işim var, bu yüzden yemekte size katılamayacağım ancak yarım saat sonra ana binada görüşeceğiz" diyerek yanımızdan ayrılınca Diana'ya bakıp diğerleriyle birlikte yemekhaneye ilerlemeye başladım.
Kapalı bir spor salonu kadar büyük olan yemekhaneye girince gözlerimi etraftaki insanların üzerlerinde gezdirmeye başlarken kısa bir süre sonra tanıdık birkaç yüz görüş alanıma girmişti.
Aras, Kayra, ve diğerleri bir masada oturmuş sessiz sessiz yemeklerini yerken iç kargaşam bir amda sessizliğe gömülmüş, ruh gibi onlara bakmama sebep olmuştu. Kayra, Aras'ın hemen yanında oturuyordu ve buna rağmen beni ilk fark eden Kayra olmuştu.
Derin bir nefes alarak sakinliğimi korudum. O kesilen sinyallerin onlar olabileceğini biliyordum ancak sadece bir ihtimal yerine onları kanlı canlı karşımda görmek beni biraz germişti. Ölüm süsüyle bu işin ucundan kurtulmuş olabilirlerdi ancak beni görmek pek de hoşlarına gitmeyecekti tahminimce.
Benim de bu durumdan hoşnut olduğum söylenemezdi tabi.
Elini omzuma koyan Diana'ya çevirdim bakışlarımı. Yüzünde üzgün bir gülümseme vardı, düşüncelerimi okumuş olmalıydı.
Ah, bu durudan da nefret etmeye başlamıştım. Herkesin kendince bir sınırı olması gerekiyordu ve Diana sürekli o sınırdan burnunu çıkarıp duruyordu.
"Rüya Abla!" diyerek bana doğru koşmaya başlayan Kayra'ya döndüm yavaşça. Ardından da Aras'ın bakışlarınınönce Kayra'ya, sonra da bana dönmesini izlemiştim. Bedeninden geçen ince ürpermeyi hissettim.
Birden bana sarılan Kayra ile bir adım geri gitsem de kollarımı başına doladım. Boyu yüzünden başı karnıma geliyordu ve nedense bu hali bana çok tatlı gelmişti.
"Yaşadığını biliyordum!" diyerek titrek sesiyle konuşunca onu kendimden ayırıp yüzüne baktım direk olarak. Gözleri dolsa da elim istemsizce ensesindeki kumaş parçasında geziyordu.
"Acımış olmalı." dedim Kayra'nın yüzüne doğru eğilip gülümserken.
"Çok acıdı ama ben güçlü bir çocuğum."
"Eminim hiç ağlamamışsındır."
"Ağlamadım ama birazcık gözlerim dolmuş olabilir. Çünkü çok acıttılar." diye çocuksu tavırlarıyla konuşmaya devam eden Kayra'nın başına elimi koydum.
"Güçlü çocuk." diyerek saçlarını karıştırmıştım. "Sen şimdi Aras abinin yanına git. Ben de yemek alacağım, sonra konuşuruz olur mu?"
"Sen de bizimle gel." dediğinde gözlerim Aras'ın oturduğu masaya kaydı. Donuk bir şekilde masaya oturmuş, ve şaşkın olduğu her halinden belli olan bakışlarıyla doğrudan bana bakıyordu. Sanırım avcıların beni bulacağından oldukça emindi ve yaşıyor olmam onu oldukça şaşırtmış olmalıydı.
"Sizin masada yer yok, zaten yemek yedikten sonra bir yere gitmem gerekiyor. Hadi sen gidip yemeğini bitir. O tabak bitmeden kalkmak yok." diyerek yanağını sıktığımda kıkırdadı ve başıyla onaylayıp arkasını dönerek masaya yürümeye başladı. O sırada Aras masadan kalkacak gibi olduğunda ona ruhsuz bir bakış atıp yemeklerin olduğu kısma yürümeye başladım.
"İyi misin?" diyerek elini omzuma koyan Diana'ya bakmadım bile.
"Nasıl olduğumu biliyorsun."
"Ne garip bir andı o öyle." diyerek söylenen Lukas'a hafiften güldüm. Tabi onlar hiçbir şey bilmiyorlardı, ve anlam veremedikleri su götürmez bir gerçekti.
"Onları nereden tanıyorsun?" diyerek elini omzuma koyan Alex'e baktım dümdüz.
"Sonra anlatırım." diyerek tabldotlardan birini alıp yemeklerden birer kaşık aldım ve masaya yöneldim. Sessiz sessiz yemeğimi yerken üzerimde olan bakışları hissediyordum.
Zaman mı hızlı geçti, yoksa ben mi fazla düşündüm bilmiyorum. Dalgın dalgın etrafıma bakmaktan bıkıp kendime geldiğimde Ana binaya doğru yürüyorduk. Yemeği hangi ara yediğimi, hangi ara masadan kalktığımı bile hatırlamıyordum. Diğerleri kendi aralarında konuşuyorlardı ve bunu bile dinlemek istediğimi hiç sanmıyordum. Aras buradaydı. İlk kez arkadaşım sandığım ancak beni ölüme terk eden adam buradaydı v bu benim hiç umurumda değildi.
Ana binaya girince Alex kapıdaki görevliyle konuşmuştu ve ardından tekrar yürümeye başlamıştık. Geniş binada bir kat çıkıp soldan beşinci kapıyı tıklatarak yavaşça kapıyı araladı Alex.
Geniş bir toplantı odasında ortada duran uzun ahşap masa etrafına dizilmiş 10 sandalye vardı ve her birinde bir kişi oturuyordu. Masada oturan Tina gülümseyerek ayağa kalkıp bize odanın diğer tarafındaki koltukları gösterince 30 kişinin tamamı koltuklara oturdu.
Ve ben garip bir şekilde kendimi sorgudaymış gibi hissediyordum.