"Ebenin..!"
Evet, bir kabustan uyanır gibi küfrederek uyanmıştım.
Açıkçası hem kendimden böyle bir atağı beklemediğim için, hem de gördüğüm rüyanın absürtlüğünden kaynaklanan bir şaşkınlık içerisinde bir süre zemini izlemiştim.
Kim küfrederek uyanırdı ki?
Şokla etrafıma bakınırken benim bakışlarımı andıran şok ifadesini diğerlerinin de yüzünde görmeyi beklemiyordum doğrusu. Diana'nın gözleri yaşlı olmasının yanı sıra Alex onu teselli etmeye çalışıyor gibi görünüyordu. Harry tekli koltukta oturmuş durgun bir ifadeyle yere bakarken, Lukas bir duvar kenarına çökmüş Harry gibi zemini inceliyordu. Tabi bu durum, ben küfrederek uyanana kadar böyleydi.
Garip bir an olduğunu söylemeden geçemezdim..
Onlara bakmayı keserek koltukta oturur pozisyona gelip dik dik duvara baktım dalgınca.
"Vay anasını. O ne biçim rüyaydı lan. Adım Rüya olalı böyle rüya görmedim yemin ediyorum." dedim Türkçe olarak. Beni küfrederken görmeleri pek hoş değildi. Tamam bu umurumda bile değildi ama karizma diye bir şey vardı sonuçta. Çizdirirsek fena olurdu.
Bir anda birinin bana sarılmasıyla irkilip sıkıca sarılmaya devam eden Diana'nın beline doladım kollarımı. Sahi en son ne olmuştu yahu? Ben ne ara uyumuştum?
"Ruyaa!" diyerek ağlamaya devam eden Diana'ya anlam veremedim. Ne olmuştu da bu hale gelmişti bu çocuk?
"Ne oldu, niye ağlıyorsun?" dedim bir elimle onun sarı saçlarını okşayarak.
Yahu bana narkoz falan mı vermişlerdi acaba? Kafam baya uçuyormuş gibi hissediyordum çünkü.
Diana benden ayrılıp yanıma otururken diğerleri de yanıma gelmişti. Alex ve Lukas karşımdaki koltuğa yerleşirken Harry diğer yanıma oturmuştu. Dur bir dakika, en son...
Vay ebesini en son..!
"Evet Ruya en son?" diyen Diana'ya döndüm heyecanla.
"Ee benim gücüm neymiş?"
"Kız ölümden döndü hala güç diyor." diye söylenerek sağ çaprazımdaki tekli koltuğa oturan Alex'e kaşlarımı çattım ve bir süre anlamsızca Alex'in yüzüne baktım.
Ölümden mi dönmüşüm?
Olabilir yani, yapmadığımız şey değildi sonuçta.
Herkesin yüzüne tek tek baksam da kimse anlatacak gibi durmuyordu ve üstüne Lukas da karşıdaki koltuğa yayıla yayıla oturunca son bir umutla yanımda oturan Harry'e baktım. Neyse ki çocuk insaflı çıkmıştı da anlatmaya başladı olayları en başından.
"Diana'yla birlikte gelince kapının önünde bayılmışsın. Lukas getirdi seni buraya. Başlarda garip bir şekilde hiç ateşin yoktu ama sonra birden ateşin yükselmeye başladı. Ateşini sabaha kadar düşürmek için uğraştık ama bir türlü düşmedi. Sonra da garip bir aura sardı etrafını. Nefes alamıyormuş gibi oldun, ardından da odadaki her şey havalandı, biz bile! Yer çekimi yok olmuştu sanki. Diana bu yüzden yarım saat boyunca kustu. Sonra herşey bir anda yere düştü, ki buna yüz üstü çakılan ben de dahilim. Sonra..." dedikten sonra duraksadı uzunca. "Sonra kalbin durmuş, Alex fark etti ilk önce. Kalp masajı falan yaptı ama kurtaramadı. Sonrasını biliyorsun işte. Garip birşeyler söyleyerek gözlerini açtın ve yine garip şeyler söyledin." durdu ve siyah çerçeveli gözlüklerinin ardından baktı yüzüme. "Sahi sen ne dedin ki az önce?"
Harry'nin bu sorusu herkesin dikkatini çekmiş gibi bakışlarını bana odaklarken yaramazlık yapan küçük bir kız çocuğu edasıyla güldüm.
"Garip bir rüya gördüm. Sinirlerim bozulunca istemsizce küfrederim." dediğimde Diana tekrar gülmeye başladı. Bu kız az önce ağlamıyor muydu? Delirmesine ramak kalmıştı bence.
"Ah az kalsın söylemeyi unutuyordum. Buraya yakın bir yerlerden bazı sinyaller buldum ama yaklaşık yarım saat önce tek tek yok oldular. En son görüldükleri yer burası. Sen buraya gelmeyi önerince belki haberin vardır demiştim ama senin de haberin yok sanırım." diyerek bilgisayarın ekranını bana gösterince kaşlarım şokla çatıldı.
Bizim gibi olanların yerini gösteren haritada Norveç'in sadece belli bir kısmında, yani küçük bir köyde yoğunluk vardı.
Köyün ismi ise ayrı bir şok dalgası yarattı bedenimde.
Norveç, Reine.
Şaka mıydı bu?!
"Pekala herkes iyiyse yola çıkalım o zaman?" diyerek ayağa kalkan Alex ile birlikte hepimiz ayaklanırken evden çıktıktan sonra iki kişiyle birlikte eşyaları toplamak için tekrar eve döndü Alex ve Lukas.
"Rüyanda ne gördün?" diye soran Diana'nin gözlerine baktım. Ağlamaktan gözleri şişmişti ve buna sebebiyet vermiş olmak daha kötüydü. Tamam zihin falan okuyordu ama bana bu kadar çabuk bağlanacağı aklıma gelmezdi.
"Böyle garip insanlar vardı. Yüzleri yara bere içinde, etleri çürümüş.. Nasıl desem... zombi gibi."
"Zombi mi?" diyerek güldüğünde yüzümü buruşturdum.
"Evet. İnsanlara saldırıyorlardı. Bazılarını ısırıp bırakıyorlar, bazılarını da organlarını parçalayana kadar durmuyorlar. Bir tanesi benim üzerime atladığı sırada uyandım."
"Garip ve ürkütücü." diye mırıldandıktan sonra bir kız gelip herkesin tam olduğunu ve gitmeye hazır olduğumuzu söyleyip yanımızdan ayrıldı. Garip olan şu ki Diana'ya "Efendim" demişti. Bu grubun içinde belirledikleri rütbeler de mi vardı?
Ah tabiki vardı. Dört kişiydiler ve aralarında tabiki mevki farkı olacaktı. Oy birliğinin yarı yarıya olma olasılığını bu şekilde kırmış olmalıydılar.
"Sana efendim dedi." diyerek dikkat çektiğimde gülümseyerek döndü ve açıkmalaya başladı.
"Sana bizimle ilgili herşeyi anlatmamışım kusura bakma. Bu grupta belli bir rütbe olması şart, biliyorsun düzensiz ortam isyan getiririr. Yönetici olarak dört kişiyiz, Alex, ben, Harry ve Lukas. Önemli kararları birlikte alır ve kurtardığımız kontrolcüleri ilgi duyduğu alana göre yerleştiririz. Çiftçiler, askerler vb. Sen biraz yoğun bir zamana denk geldiğin için sana bir görev ayarlayamadık, iyi bir yerleşim alanı bulunca bakarız."
"Sana efendim demem gerekiyor mu?"
"Ah hayır, saçmalama. Sen olduğun gibi davranmaya devam et yeter."
"Peki."
Bu arada bir şey fark ettim ki, Diana düşüncelerimi duyabildiği için duymasını istemediğim şeyleri Türkçe olarak düşünmeye başlamıştım. Bu dili bilmiyordu ve anlamayacağına adım kadar emindim. Yine de gizli saklı işler yaptığımı düşünmesin diye önemsiz iç tartışmalarımı ingilizce olarak düşünüyordum. Zaten ingilizceyi oldukça iyi bildiğim için pek bir zorluğu da olmuyordu.
Arabalara binip yola çıktığımızda garip bir şekilde çok dinç hissediyordum. Sanırım şu tuhaf güçlerle alakalı bir durumdu ama yine de alışmam zor oluyordu. Yani kim buna alışabilirdi ki? Resmen kanatlı insan görmüştüm!
Yol boyunca ara sıra Diana'yla sohbet etsek de o bir saatin sonunda pes edip uyumuştu ama benim hiç uykum yoktu. Bu yüzden geri kalan 2 saatlik yolu da dışarıyı izleyerek geçirmek zorunda kalmıştım.
Öğrendiğim kadarıyla Lukas ısıyı, Harry ise kar'ı kontrol edebiliyordu. Yanlış anlaşılma olmasın, Lukas'ın gücünün ateşle bir ilgisi yoktu, sadece ısı yayıyordu. Suyu saniyeler içinde kaynatabilir, -10°'lik havayı dakikalar içinde 20°'ye çıkarabilirdi. Bu sayede yollara birikmiş kar'ı eritip sorunsuzca yola devam etmemizi sağlıyordu. Harry'nin gücü ise kar yağdırabiliyordu, veya suyu anında dondurabilirdi. O da geçtiğimiz yolların üzerine kar yağdırarak buradan geçtiğimizin belli olmamasını sağlıyordu. Yine de yorulduklarını görebiliyordum, bu güç onları biraz zorluyor gibiydi ancak ikiz olmalarına rağmen zıt güçler edinmelerinin aksine bu zıtlığa karşın oldukça iyi bir takım olmuş gibi görünüyorlardı.
Alex'e gelirsek, kendisi hisleri kontrol edebiliyormuş. Hiç bunu yaparken görmedim ve tahminimce görebileceğim bir şey de değildi ama Diana'nın anlattığına göre ağlayan birini saniyeler içerisinde kahkaha artırabiliyormuş. Garip ama kullanışlı bir güçtü bu da.
Kullanışlı olan kısmı, tabiki de insanları saniyeler içinde delirtebilecek bir yeteneğe sahip olmasıydı.
Hepsi, benim gücümün telekinezi olduğunu düşünüyorlardı ama henüz bende bir icraat göremedikleri için emin de olamıyorlardı. Açıkçası ben de merak etmiyor değildim. Düşünsenize koltuğa oturduktan sonra kumandayı almak için tekrar kalkmama gerek yoktu, elimi uzatsam kendi kendine gelirdi.
Vay canına! Böyle düşününce daha bir cazip gelmişti bu güç.
O sırada bir patlama sesi duyunca irkilerek sesin geldiği yöne baktım. 20- 25 tane asker, ellerindeki silahlarla bize koşuyordu.
Saldırıya uğramıştık!