21

972 Kelimeler
"İyi tespit." diyerek gülerken kaşlarımı çatarak yüzüne bakıyordum hala. "Anılarıma girdin." dedim gözlerimi kısarak. "Gücün bu mu?" "Havalı değil mi?" "Benim üzerimde kullanmazsanız sevinirim." "Komutanınla konuşuyorsun asker." dedi birden gülen ifadesini soldurup yerine ciddiyetini takınırken. Adam tek kelimeyle dengesizdi. Dur bir dakika? "Komutanın derken?" dedim şüpheyle. "Alındım mı?" "İlk seferden oldukça iyi bir yaptın. Ayrıca asker olmak için yeterli şeyler sende var." "Bunu evet olarak kabul diyorum." diyerek elimdeki silahı tekrar hedef tahtasına yönlendirip ateş ettim. Bir önceki atışımın biraz daha altına gelmişti. Bence bu işe gittikçe alışıyordum. Ben hedeflere atış yapmaya devam ederken komutanın eliyle birine işaret verdiğini gördüm göz ucuyla. Güvenlik olduğunu düşündüğüm adam koşarak yanımıza gelince komutan ona bir şeyler söyledi ve bana döndü yeniden. Atış yapmayı bırakıp onlara döndüm. "Jack ile beraber kıyafet ve silah almaya gidin. Sonra da yurttaki odana bırakacak seni. Sabah 8'de burada ol, diğerleriyle eğitime başlayacaksın." Başımla komutanı onaylayıp Jack'i takip etmeye başladım. Silah deposu gibi bir yerin önüne gelince cebinden bir tomar anahtar çıkarıp silah deposunun anahtarını biraz uğraştıktan sonra buldu. Kapıyı açıp sola doğru yürürken burada kıyafetlerin olduğunu gördüm. Bir poşet bulup raflardan bedenime uygun 3 tişört, 2 eşofman altı, biri spor, diğeri bot olan 2 ayakkabı, ceket, kazak birkaç iç çamaşırını poşete koyduktan sonra poşeti bana uzattı ve silahların olduğu bölüme ilerledik. Sessiz bir ortam olduğunu fark etmiş olacak ki, bana gülümseyerek baktı. "Enes'e silah doğrultmuşsun diye duydum." derken yüzündeki memnun olmuş ifade gözümden kaçmadı. İngilizceyi hafif bir aksanla konuşuyordu ama tam olarak nerenin aksanı kestiremiyordum. "Enes?" "Siz gelirken size ateş eden bir grup vardı ya. Sizinle konuşan adam." diyerek kısaca açıklayınca bende güldüm. "Evet, arada bende kendime hayran kalıyorum." "Uuu, egoist tarafım pistir diyorsun." "Egoist tarafımı bilmem de çok pis huylarım vardır." "İddialı." dedi ve raflardan bir silah, birkaç cebi olan ve bacağıma bağlayacağım bir gözü olan siyah bur kemer verip elime tutuşturdu. Bende kıyafet poşetinin içine koyup onunla birlikte çıkışa yürüdüm. "Bu arada benim adım Mete." dediğinde gülmemi durdurabilmek için boş olan elimi ağzıma kapattım ama gülmeme engel olamadım. Yarım saattir iki Türk olarak İngilizce konuşuyorduk ve nedensizce komik gelmişti. "Benim adım da Rüya." dedim Türkçe olarak. Silah deposunun kapısını kapatırken bir anda donup bana baktı ve o da gülmeye başladı. "Baştan söylesene ya." dedi ve kapıyı kilitleyip anahtarı asker pantolonunun cebine atıp yurtlara ilerlemeye başladı. "Boşu boşuna İngilizceyi katletmemek için debelenip durmuşum." "İngilizcen iyi değil mi? Bu kadar yabancı insanın arasında?" "İngilizcem iyi de pratikte kötüyüm biraz. Böyle rahat rahat konuşamıyorum." dediğinde hafif bir durgunluk çöktü üzerine. Aslında, pratikte bende pek iyi sayılmazdım. Mesela ben kendi kendime ingilizceyi kitaplardan öğrenirken karşısına geçip deneme yapabileceğim birisi olmamıştı. "Eee?" dedim konuyu dağıtmak amacıyla. "Senin gücün ne?" "Manyetizma." dediğinde ilgimi çeken bir konu olduğu için meraklı bir tavırla kaşlarımı kaldırdım. "Metal olan şeyleri kendime çekip kendimden uzaklaştırabiliyorum. Dışarıdayken fazlaca işime yarıyor, özellikle de kurşunlardan kaçarken." "Telekinezi gibi mi?" "Metalleri ya kendime çekebiliyorum, ya da uzaklaştırabiliyorum. İstediğim gibi hareket ettiremem, bu telekineziye girmez." dedi ve gülerek devam etti. "Gücümü ilk keşfettiğim anı görmeliydin. Merkezden kaçmış ve boş bir eve sığınmıştık. Mutfakta su içiyordum, birden metal bardak elime yapıştı. Onu çıkarmaya çalışırken metal olan tüm tencereler, kaşıklar, tabaklar, tavalar üzerine gelip bana yapıştı. İlk iki dakika içerisinde tencere ve tabaklardan oluşan bir robota döndüğüme eminim." Ben ona gülerken yurtlara yaklaşmıştık. "Senin gücün ne?" Diyen Mete'ye kısaca bakıp önüme döndüm. "Telekinezi." dedim ve güldüm. "İlk defa mermilerin önüne atlayınca kullandım." dediğimde sırtıma dostça iki sefer vurdu. "Tamda bir Türkten beklediğim gibi." diyerek yurtların önüne durduğumuzda ona aklımdaki soruyu yönelttim. "Aklıma bir şey takıldı. Komutan neden sana Jack diye sesleniyor?" "Ah, o konu." diyerek bana çevirdi gözlerini. "Biliyorsun her kültürden insanlar var ve bazılarının isimlerine benim bile dilim dönmüyor. Komutan da herkese basit bir isim taktı kendince, bize öyle sesleniyor." "Anladım."  "Maria!" dedi içerideki bir bayana seslenerek. "Maria! Buraya gel." dediğinde içeriden kısa boylu, hafif kilolu bir kız çıkınca ona baktım. Çok tatlı bir görüntüsü vardı. "Bu Rüya, askeriyeye katıldı. Odasını sen gösterirsin, benim ufak bir işim var." dedikten sonra kadından onay alarak arkasını döndü ve hastaneye doğru yürümeye başladı. "Merhaba." diyen tam anlamıyla bir ingiliz olduğu belli olan konuşma şekline sahip tatlı kadına döndüm. Yanaklarını mıncırmak istiyordum. "Merhaba." dedim gülümseyerek. Benim gülümsediğimi görünce o da gülümsedi ve yavaş adımlarla yurda yöneldi. Oldukça büyük bir binaydı. Gerçi gün geçtikçe daha da genişleyecek olan bir topluma ev sahipliği yaptığı için yurtların da büyük olması şarttı. "Oda numaran 18. Acil bir iş olursa diye askeriyedekileri giriş katına yakın yerlere yerleştirirler, bu yüzden ilk kat askeriye için ayrılır. Kızlar genellikle asker olmayı tercih etmedikleri için sadece bir kat ayrıldı, ama diğer yurtta ilk 3 kat full askeriye için ayarlandı ve çoğu şu anda dolu." diye uzun uzun açıklamaya devam ederken merdivenlerden çıkmaya başladık. "Burası kurulalı 3 sene oluyor, ki kurucuları da şu anda yönetimde. Biz onlara AKIM üyeleri diyoruz." "Bölmek istemem ama..." diye laf arasına girdim. "AKIM ne demek tam olarak?" "Avcılara Karşı Irklaşma Merkezi, yani kısaca AKIM. Bizim gibileri kurtarmak için planlamalar yapıp hayatlarını tehlikeye atarlar, yani hayatımızı onlara borçluyuz. " dedi ve 18 numaralı kapının önünde durup anahtarla kapıyı açtı. Küçük, penceresiz odayı süzdüm kısaca. Tekli bir yatağın hemen yanında bir gardolap vardı. Yatağın ayak tarafındaki boşlukta ise dönen bir sandalye, beyaz bir masa ve masanın üzerindeki kalemlik, gece lambası, defterler ve birkaç harita duruyordu. Sağ tarafta ise bir kapı vardı ve tahminimce banyoydu. İçeriye geçip elimdeki poşeti masanın üzerine koydum ve Maria'ya baktım. Kapıya yaslanıp kollarını göğsünde bağlayınca gözüme daha da bir tatlı göründü. "Burada kurallarımız var, ve bir asker olarak kesinlikle bunlara uymalısın. Sana silah vermiş olmaları gerekiyor. O silahla bizden birini yaralayacak veya tehdit unsuru olarak kullanmak gibi herhangi bir şey yapamazsın. Yemek saatleri dışında yemek alamazsın. AKIM üyeleri ve birkaç kişi hariç bir gözetmeni olmayan kimse Genetik Mühendisliği binasına ve silah deposuna giremez. Şimdi istersen dinlen, eğitim başlayınca buna pek vaktin olmayacak çünkü." dedi ve gülümseyerek gitti. Ben neyin içine düşmüştüm böyle?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE