Sabah şirkete girdiğimde kalabalığın içinden yürümek bile zordu. Sanki herkes birbirine bir şeyler yetiştirmeye çalışıyordu. Masaların üzerinden belgeler uçuşuyor, telefonlar susmak bilmiyordu.
İçimden derin bir nefes aldım. Bu dünya bana hâlâ fazla büyüktü.
Aras’ın odasına gitmek için ilerledim. O sırada Mert’le göz göze geldim. Dün Aras’la arasında nasıl bir gerginlik yaşandığını bilmiyorum ama bana öyle bakıyordu ki… sanki içimdeki bütün sırları görmek ister gibiydi.
“Günaydın Elif.” dedi Mert, sahte bir nezaketle.
“Günaydın.” diyebildim sadece.
Mert yavaşça bana doğru yaklaştı. Omuzumun yanından eğildi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi.
“Aras’a bu kadar yaklaşma. Kendine zarar verirsin.”
Ne dediğini anlamaya çalışırken bakışlarımı ona diktim. Dudaklarında sinsice bir gülümseme vardı.
“O ne demek şimdi?” dedim sertçe.
“Senin iyiliğin için söylüyorum. Aras’ın herkese açmadığı sırları var. Sana bulaşma diyorum.”
Tam o sırada Aras yanımıza geldi. Bakışları buz gibiydi.
“Elif, benimle gel.” dedi.
Mert’in suratındaki gülümseme silindi. Aras bana kapısını açtı, içeri girdik.
Ofise adım attığım anda içimi yine o İskandinav tarzının ferahlığı sardı. Ama Aras’ın bakışları bu ferahlığı gölge gibi örtüyordu.
“Ne konuştu Mert seninle?” diye sordu Aras, kısık sesle.
“N-nasıl yani? Öyle… önemli bir şey değil…” dedim.
“Elif, bana doğruyu söyle.”
Yutkundum. Aras’ın o kehribar gözleri üzerime kilitlenmişti. Nefesim daralmaya başladı.
“Bana seninle ilgilenmememi söyledi.” dedim sonunda.
Aras’ın çenesi gerildi. Bir an gözleri kapkara kesildi.
“Bak Elif… Mert iyi biri değildir. Onun derdi iş değil. Seninle uğraşmak istiyor. Sakın onunla özel bir konuşmaya girme. Onun peşinde biri var: rakip firma. Seni kullanmaya kalkabilirler.”
“Ben… kimim ki beni kullansınlar?” dedim fısıltıyla.
Aras yavaşça yanıma yaklaştı.
“Sen… düşündüğünden daha önemlisin. Ve belki de bunu şimdi anlamıyorsun ama… benim için önemlisin, Elif.”
O kadar yakındı ki nefesini tenimde hissediyordum. Kalbim deli gibi atmaya başladı. Tam ağzımı açacaktım ki, kapı yeniden çalındı.
Bir çalışan içeri girip bir evrak uzattı. Aras’ın bakışları yine buz kesti.
Aras, evrakı alırken bana dönüp kısık sesle konuştu:
“Bu konuyu sonra konuşacağız.”
Çalışan çıktıktan sonra Aras, aniden ciddi bir ses tonuyla konuştu:
“Bu şirkette seni korumak zorundayım. Ama bu iş, senin sandığından daha karmaşık. Benimle çalışmak istiyorsan, gözünü dört açacaksın.”
Başımı salladım. Yutkunurken boğazıma koca bir düğüm oturmuştu.
İçimden geçen tek bir cümle vardı:
“Bu adamın ardındaki duvarların arkasında kim var?”
Ama sormaya cesaret edemedim.