Telefon çaldığında Elif’in yüreği sanki yerinden söküldü. O an, zaman durdu. Titreyen elleriyle aramayı cevapladı. Ses hastanedendi. Sessiz, ciddiydi.
“Elif Hanım… Babanızın durumu ağırlaştı. Solunumu düzensiz. Yoğun bakıma alıyoruz. Lütfen hemen gelin.”
Bir saniye bile düşünemedi. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atarken masasından kalktı, çantasını eline aldı. Kimseye bir şey söylemeden hızla çıktı ofisten. Kafasında tek bir şey vardı: babası.
Fakat tam çıkarken, göz göze geldiği tek kişi Mert’ti. Elif’in gözlerinde bir panik, bir boşluk, bir kırılma vardı. Mert kalakaldı. Bu bakış yabancıydı; bir şeylerin yolunda olmadığı belliydi.
“Elif? Nereye—” demeye kalmadan Elif çoktan asansöre binmişti.
Mert, bu kez sadece izlemekle yetinmedi. İçgüdüsel bir dürtüyle peşinden çıktı.
Hastane koridorları griydi. Zemin, floresan ışıklarla daha da soğuk görünüyordu. Elif’in adımları yavaşladı, boğazı düğümlendi. Hemşirenin sesi kulaklarında yankılandı: “Yoğun bakıma alındı.”
İçeri girmesine izin verilmedi. Sadece birkaç saniyeliğine camın ardından babasını görebildi. Solunum cihazına bağlanmış, bilinci kapalıydı. O güçlü adam, şimdi neredeyse tanınmaz hâle gelmişti.
Elif’in bacakları titredi. Duvara yaslanıp yere çöktü. Avuç içleriyle yüzünü kapadı. Gözyaşları bir anda değil, yavaş yavaş, sanki içinden sökülerek aktı. Sesi çıkmıyordu. Sessizce, acısını içine akıtıyordu.
O an bir çift ayakkabı sessizce yanında belirdi.
“Elif…”
Mert’ti. Nefes nefeseydi ama sesi sakindi. Yanına diz çöktü, tereddüt etmeden kolunu omzuna attı. Elif, hiçbir şey demedi. Başını onun omzuna koydu. Belki ilk defa bu kadar zayıf, bu kadar kırılgan hissediyordu. Ve bu kırılganlık içinde, Mert’in sessizliği ona sığınacak bir liman gibiydi.
Ama o anda… bir çift göz onları izliyordu.
Aras.
Koridorun başında durmuş, her şeyi sessizce izliyordu. Elif’in gözyaşları, Mert’in kolu, Elif’in başını yasladığı o an… İçinde hiç bilmediği bir öfke kabardı. Kıskanmak bile hafif kalırdı. Ama en kötüsü, hiçbir şey yapamamasıydı.
İkisinin arasında hiçbir şey yoktu. Aras, bunu biliyordu.
Ama Elif’in gözünde, Mert’in orada olması yeterliydi. Aras, ellerini yumruk yaptı, bir adım dahi atmadı. Sessizce döndü ve uzaklaştı.
O an Elif başını kaldırdı. Sanki biri bakıyordu az önce… Ama koridor bomboştu.
Saatler geçmişti. Elif, hastane koltuğunda çökük oturuyordu. Uykusuzluk, endişe ve yorgunluk gözlerinin altına kazınmıştı. Mert yanına bir çay bırakırken, onun hâlini izledi.
“Biraz iç, iyi gelir,” dedi yumuşakça.
“Sağ ol ama… içemem. Midem bile yanıyor,” dedi Elif kısık bir sesle. “Bazen… bazen keşke işe başlamasaydım diyorum. Belki babam daha az yorulurdu. Belki—”
“Dur,” dedi Mert, sessiz ama kararlı. “Bu senin suçun değil. Elif, sen elinden gelen her şeyi yapıyorsun. Hep yaptın.”
Elif gözlerini kaçırdı. O sırada hastane personeli geldi. Ellerinde belgeler vardı.
“Babanız yoğun bakımda kaldığı sürece bazı prosedürleri onaylamanız gerekiyor. Yakını siz misiniz?”
Elif ne diyeceğini bilemedi. Kafası karmakarışıktı. O an araya giren sert, tanıdık bir ses oldu:
“Hayır. Bu işlemleri ben üstleniyorum.”
Aras.
Bir anda belirivermişti. Belgeleri eline aldı, hastane görevlisiyle birlikte uzaklaştı. Elif şaşkınlıkla baktı. Ne zaman gelmişti? Neden buradaydı?
Mert’in gözleri kısıldı ama hiçbir şey demedi.
Ertesi sabah.
Elif hâlâ hastanedeydi. Babasının durumu stabildi ama bilinç hâlâ kapalıydı. O sabah Aras, onu özel bir görüşme için çağırdı. İlk kez bu kadar sessiz, bu kadar yavaş konuşuyordu.
“Baban için gereken her şeyi ayarladım. Özel yoğun bakım ünitesine alınacak. Gerekirse dışardan uzman getiririz.”
“Teşekkür ederim ama… bunu neden yapıyorsun?” dedi Elif, ona dikkatle bakarak.
Aras bir an durdu. Gözleri uzaklara takıldı. Cevap vermek istemediği belli olsa da, sonra yavaşça mırıldandı:
“Ben de birini… babamı… kaybetmekten çok korkmuştum.”
O an sesinde kırık bir şey vardı. Elif ilk defa onun gerçekten kırıldığını hissetti. “Ne oldu?” diye sormak istedi ama Aras konuşmayı kesip ayağa kalktı.
“İyileşecek,” dedi sadece. Sonra çıkıp gitti.
O gece, Aras evinde eski bir çekmeceyi açtı. İçinden sararmış bir fotoğraf çıktı. Genç bir çocuk, ve sert bakışlı bir adam.
Gözleri doldu ama ağlamadı. Sadece uzun uzun baktı. Yıllar önce yaşanmış ama unutulmamış bir yara, yeniden kanamaya başlamıştı.
Elif, yatağına uzanmış, tavana bakıyordu. Her şey üstüne üstüne geliyordu. Ama Aras’ın bakışlarında o gün bir şey fark etmişti.
Bir parça geçmiş, bir parça suçluluk… ve kırık bir adam.
Şimdi onu çözmek istiyordu. Çünkü bu adamın kalbinde, sakladığı çok daha fazlası vardı.