Aras’ın odasından çıktıktan sonra içimde tuhaf bir ağırlıkla asansöre yöneldim. Ayaklarım beton gibiydi sanki. Onun sesindeki kırıklık, yüzündeki bastırılmış duygu… Bu adamı anlamak ne zordu. Ama çözmek istiyordum. Belki de çözmekten çok… dokunmak istiyordum. İçindeki o gömülü çocuğa. Asansör kapandı. Parmaklarım, elimdeki çantanın kenarını sımsıkı kavradı. Kalbimde kıpırdayan bir şey vardı. Kızgınlık değil, hayal kırıklığı değil. Merhamet değildi bu, ama tam olarak aşk da değildi. Henüz değil. Binadan çıktım. Gece serinliği yüzüme vurdu. Birkaç adım sonra telefonum çaldı. Mert’ti. Açmak istemedim ama ettim. “Elif, eve geç kaldın. Bir şeye ihtiyacın var mı?” Sesi sıcak, içtendi. Gerçekten önemsiyordu beni. “Yok, iyiyim. Çıkıyorum şimdi.” “Bak, biliyorum zor bir dönemden geçiyorsun.

