Atakan
Hastanenin kapısının önünde sigara içiyordu Suzan. Perihan'ı arayıp da hastanede olduğunu öğrenince çıkıp geldiğim yerde o değil kızıl afet arkadaşı oturuyordu. Yanındaki boşluğa oturdum sessizce. Şöyle bir dönüp baktı bana, sigarasını gösterdi. "Kullanıyor musun?"
Kaşlarımı kaldırdım. "Bence sen de kullanmamalısın. Bu güzelim yüzün yavaş yavaş solacak ve geri dönüşü olmayan bir yola gireceksin."
"Biliyorum," diyerek iç çekti. O arabesk hali bir tatlı geldi bana. Benim asi cadımın çevresindeki her şeyin herkesin tadı ayrıydı demek ki.
"Nerede güzel arkadaşın?"
"Yukarıda, tek refakatçi kalmasına izin veriyorlarmış da bu saate kadar o durdu, birazdan nöbet değişimi yapacağız."
"İnecekse aşağı ben hiç çıkmayayım madem."
"Zaten ziyaret saati dışında kimseyi almıyorlar. Neydi senin adın?"
"Atakan, ama sen bana Ata diyebilirsin."
"Perihan gibi, ona da Peri diyoruz." Bu benzerliği sevdim. "Ona çarpan herif sensin değil mi?"
"Herif benim!"
Güldü, "Alınma, lafın gelişi dedim!"
Bu laflar nereden geliyordu acaba bu kızlara. Önüne bent kurup göğüsleseydim her birini. Beni görüp korkan kaçardı belki.
"Olur, alınmam!"
"Hah, Suzan!" Nefes nefese geldi Peri. Böylesini daha çok sevdim, uzun uzadıya Perihan demeye ne gerek vardı ki canım?
"Ne oldu?" diye panikle kalktı Suzan.
"Korkma kızım, merdivenden indim de..." nefes nefese oluşunu açıklarken bana döndü. "Sen ne ısrarcı bir herifsin arkadaş. Açmadıkça aradın!"
"Herif puşttan iyidir."
Suzan, gülerek refakatçi görevini devralmak üzere hastaneye girerken birlikte yürümeye başladık Peri ile. Hastalarının durumunu sordum, birkaç güne taburcu edeceklerdi. Yıldırım'ı arayıp evrakları yarın getireceğini söylemiş meğer. Yerine izin isteyebileceğimi söyleyecektim vazgeçtim. Yıldırım olabildiği yere kadar idare ederdi zaten. Kaldı ki böyle bir elemanın acelesi de yoktu.
"Nereye gideceksin bırakayım mı?"
"Yürüyeceğim biraz çok kapalı kaldım içeride, git sen sağol."
"Ben de yürürüm seninle!"
Ne olur dedi ne de olmaz? Yan yana yürümeye başladık. Hastanenin önündeki kalabalıktan uzaklaşıp ana yola çıktı, bayır yukarı ağır ağır yürümeye başladı. Bir büfeden durup bir şişe su aldı, arkasında bekledim. Suyu yürüyerek içti, kalan kısmını uzattı. "İçer misin?"
Dudaklarının değdiğini düşününce içim gıdıklandı. Bir kadını bu kadar istediğim başka bir zaman olmamıştı herhalde. Suyun kalanını içtim. Çok susamışım.
"Ne iş yaparsın sen? Sokakta kızlara arabanla çarpmaktan başka."
"Müzisyenim ben."
"Yapma be!" dudaklarını kıvırıp takdir edercesine başını salladı. "Şarkı mı söylüyorsun?"
"Elektronik gitar çalıyorum ve söylüyorum."
"Nerede?"
"Bir kulüpte haftada iki akşam."
"O arabayı bu işi yaparak mı aldın?"
Sorgulayıcı bakışlarını sevdiğim. "Baba parası diyelim ona da..."
"Tahmin etmiştim. Baban zengin olmasa serseri olurmuşsun sen!"
Bunu babam da söylerdi, fakat hiç kulağıma bu kadar güzel gelmemişti.
"İnsan olmasaymışsın peri olurmuşsun sen de."
Yanından geçtiğimiz çöp kovasına boşalan şişeyi attım.
"İşe yaramaz bir şey olurdum yine, uçar uçar, herkese iyilik dağıtıp kendim bir başıma otururdum." Bana da sıkıcı geldi Peri olmak. İnsan daha faydalı zanaat sahibi olmalıydı. Keşke o da çalsaydı ya da söyleseydi. Birlikte çalar çalar söylerdik. "Şurada bir şeyler yiyelim mi çok acıktım?"
Çıkma teklifi almışım gibi hissettim. "Hadi yiyelim!" Sebzeli tost istedi kendine. Bana da aynısını tavsiye edince daha önce geldiği bir yer olduğunu sandım. İlk kez gelmiş.
"O zaman neye göre tavsiye ettin tostu?"
"İç güdülerimle iyidir diye düşündüm."
Çayına iki şeker attı, aslında tek şeker atarmış da sabahtan beri bir şey yemeyince içi kıyılmış. Samimiyetinden öptüğüm kadın, nasıl da güzel anlatıyordu. Benim bile şeker atasım geldi çayıma, pek aram yoktur ne çayla ne şekerle diye öylece bıraktım.
"Hastanedeki amca neyin oluyor?"
"Ustam!"
"Ne ustası?"
"Kebap?"
"Anlamadım."
"Bizim dükkan vardı eskiden Suzan'la işletirdik. Orada birlikte çalıştık işte. Çok babacan adamdır, dünya iyisidir."
"Merak ettim, uyansın da tanışalım."
"Sen hep etrafımda mı dolanacaksın?"
"Yani, hedefime ulaşana kadar!"
Başını salladı, "Hedef arkada kaldı ama, istersen u dönüşü yap." tostundan koca bir ısırık aldı nasıl göründüğünü zerre kadar önemsemeden. Aynı ekmeği ısırmak istedim, benim elimdekini yavan yapmışlardı.
"Niye canım pekala çok yakışıklı adamım!"
Dikkatlice baktı yüzüme, sonra baş parmağı ile onay verdi sözüme. "Suzan'a ayarlayayım mı seni? Bak çok güzel kız, uzun zamandır da tek tabanca."
"Niye senin sevgilin mi var?"
"Ne yapacaksın canım sen beni? Gel sana Suzan'ı yapayım ben!"
İştahsızca kaşlarımı kaldırdım. "İstemem, seni görmeseydim olurdu ama güzel kız hakkını yiyemem."
"İyi de arkadaşım benden sana bir nane olmaz."
"Benden de cacık olmaz!"
"Niye yoğurdun mu eksik?"
Ağzının üstüne patlat bir tane!
"Bu kadar açık sözlü olmak kaybettirdi mi sana?"
Elini çok dercesine salladı.
"En son sevgilin ihanet mi etti?"
"Hıyarın tekiydi."
"Yoğurtlu mu?"
Gülüşü rahatlattı beni. Elimdeki lezzetsiz şeyi bıraktım. Ne yağı koydularsa buram buram kokuyordu. "Ne kaybedersin?"
"Aşina olduğum bir tarz değil ilişki yaşamak."
"Ne seversin sen?"
"Köfte ekmek, acı biber turşusu ve ketçap."
"Mayonez?"
"Yok, yumurta kokuyor gibi geliyor bana."
"Başka ne seversin?"
"Yaz mevsimi, güneş, sahil, bir de sakinlik."
"Başka?"
"Ne başka be bir de sebzeli tost."
"Müzik?"
"Severim!"
"Dans!"
"Hiç anlamam!"
"Tango?"
"Ney? Hayatta bilmem!"
"Öğretebilirim."
"İstemem!"
"Çok ateşli danstır bak belki içindeki tutkulu kadın der ki kaçırma şu yakışıklıyı?"
"Yakışıklı..."
"Görmüyor musun?"
Görmek istercesine dikkatlice baktı, son derece ciddi bir tavırla, "Boşa zaman kaybedersin," dedi.
"Kaçan kovalanır taktiği yapmıyorsun yani?"
"Ben taktik falan bilmem. Hayatım yeteri kadar zor ve içine birini hele ki bir erkeği sığdırmam imkansız."
"Kadınlardan mı hoşlanıyorsun?"
Burnunu kıvırdı, "Sen neden bu kadar komiksin?"
"Sen neden bu kadar güzelsin?"
"Bilmiyorum, henüz bir işime de yaradığını görmedim; neden güzelim anlamış değilim."
Bütün şakalarım içimde pof diye bir sesle söndü. En son bu kadar doğal bir kızı ne zaman tanıdım diye düşündüm bulamadım. Benim tanıdığım kızlar hep nasıl göründüklerinden emin olmadan karşıma çıkmayanlar, kadınlıklarını en büyük silahları haline getirmiş şımarıklardan ibaret oldu. Oğlum Ata, bu defa sert kayaya çarptın.
"Baksana!" Sesiyle sıçradım, düşüncelerim beni fazlaca dinginleştirmişti. Buradan kalkıp şirketin o boğucu odalarından birinde saatlerce oturup düşünmeye devam eder ve bundan da hiç sıkılmayabilirdim. "Suzan konusuna ne diyorsun?" Bitirim delikanlılar gibi göz kırpınca uzanıp yanağından bir makas almak istedim.
"Çok iyi bir çift olabiliriz; sen bana kız ayarlarsın ben de sana renk katarım. Sen buna ne diyorsun?"
"Rengin adını söyle; siyah mı gri mi?"
"Maviye ne dersin?"
"Olabilir, yumuşak bir renk. Mümkün olduğunca aç ama rengi hep koyu hep koyu içime gına geldi!"