Çiftlik evine geri döndüğümüzde bizi getiren araba yeniden götürmek üzere hazırdı ve kızların hepsi arabaya geçmiş benim dönmemi bekliyorlardı. Evdeki diğer adamlar ise ortalarda görünmüyorlardı.
"Biz de bacımı bekliyorduk ağabey," dedi şoför Affan'ı muhatap alıp.
"Çağır Suzan'ı," dedi Affan bana. Koşarak Suzan'ın oturduğu tarafın kapısını açtım.
"Gel hadi!"
"Nereye gidiyoruz?"
"Anlatırım, in sen!"
"Barıştık mı?"
Garibimin tek derdi benim onunla barışıp barışmadığımdı.
"Barıştık," dedim elinden tutup indirirken.
"Siz yolunuza gidin," dedi Affan bana işaret ederken şoföre. Suzan'ı çekiştirip peşi sıra yürümeye başladık.
"Yoksa adam sana aşık mı oldu?"demesin mi bizim şaşkın? Halimize, pespayeliğimize de bakmaz hayallerine kırmızı kalpler eklerdi işte.
"Size araba çağırdım, gelene kadar mutfakta oturun, ses çıkarmayın."
Suzan kaşlarını çattı, "Biraz kaba mı ne?"
"Sus, bir daha görecek değiliz."
***
Çok sürmedi, bir saate kadar bir araba geldi bizi almaya. Affan, sadece beni tanıştırdı arabayı getiren adamla. Bize ne yapacağımızı o anlatacaktı artık.
"Kötülüğe bulaşma çocuk," dedi bana veda ederken. "En çok erkeklerden uzak dur, en çok da paralı olanlardan."
Onu bir daha görmeyeceğimi düşündüm dönüş yolunda. Bir şanstı benim için, hayatın bana sunduğu tek şans. Değerlendirmiştim ve kazanmıştım. Feyyaz'dan kurtuluş biletimi elleriyle vermişti bana ve bir gün hayat hikayemi yazacak olursam başrolü kapmıştı. Sonrasında tanıyacağım kimseyi yerine koymayacağım derinlikte bir yerle.
Eşref'ti bizi İstanbul'a geri götüren adamın adı. Özel eşyalarımızı almamız için Suzan'ın çatı katı evine getirdi önce bizi. Oradan çıkarsak nerede yaşayacağımızı merak ettik ikimizde, "Meraklanmayın," dedi Eşref abi bize. Bıraktığımız hiçbir şeyi geri aramayacaktık. Zemin katta olmasına rağmen, büyük pencereleri, bahçesi ile eşyalı bir eve geldik ardından.
"Bu ev benim," dedi kendinden emin bir tavırla anahtarlarıyla kapısını açarken. "Uzun zamandır güvenilir kiracılar arıyordum. Eşyalı daireler öyle herkese güvenilmez. Nasıl teslim etti isem öyle bulacağım burayı. Kirası çok değil aylık bin lira kadar."
Suzan ile birbirimize baktık. Ödeyebileceğimiz rakamsa bile henüz para kazanacak bir işimiz yoktu.
"İş kolay, sizi birkaç güne kadar iş ayarlayacağım. Benden haber bekleyin, yalnız kızlar edebinizle oturacaksınız konu komşudan hakkınızda tek bir şey duyarsam kapıya koyarım."
Bana bir restoranda karşılama hostesliği işi, Suzan'a da aynı restoranda servis elemanlığı işi ayarlanmıştı. İlk kirayı maaşı takiben ödeyecektik ve tek muhatabımız Eşref Abi'ydi. Asla ve asla Affan Bey rahatsız edilmeyecek, ona ulaşılmaya çalışılmayacaktı. Yaptığı iyilik ondan bağımsız büyüyüp yeşerecekti.
Zaman geçtikçe yaşadığımız ve yeni olan her şeye alışır olduk. Suzan'a bir süre yaşattığı kabus yüzünden tavırlı davranmadım değil. Kardeşler arasındaki krizler gibi... Boyutu ne olursa olsun aşılıyor, bağlar kopmuyordu. Yeni evimiz, yeni eşyalarımız, yeni işimiz her şey sahip olunması mümkün olmayacak kadar sıcaktı bize. Aynı saatlerde gelip gidiyorduk çoğu kez, patron akşam mesaisi yazıyorsa ikimize birden yazıyordu. Genelde de geç gidiyor geç dönüyorduk. Evin bir bahçe girişi, bir de apartman girişi vardı. Biz genelde bahçe girişini kullandığımızdan apartmanda kim yaşar görmüyorduk. Yemekleri iş yerinde yediğimiz için pek mutfak masrafı da yapmıyorduk. Haftada bir gün izin günümüzdü. Evde temizlik yapmak, bahçede laflamak bazen de çıkıp dolaşmak dışında bir şey yapmıyorduk. Suzan ile hayalimiz biraz para biriktirmek ve kendimize ait bir iş kurmaktı. Bu hayatta ancak böyle daha sağlam durabilirdik bizce. Evimizi de değişecek, birileri bize iyilik yaptı diye onlara mecbur olmayacaktık. Hoş, Eşref Abi'yi gördüğümüz yoktu. Kira günü geldiğinde hesabına parayı havale ediyor, telefonuna da bir kısa mesaj atıyordum. O iş hiç aksamadı ve biz hiç karşı karşıya gelmedik.
***
Bir daha onu göreceğimi hiç sanmamıştım. Bir iyilik meleği olarak hatırlanacak birinden başkası da olmayacaktı belli ki. Hayatımızın yeni düzeni alışılagelmiş olmaya başladı. Sıkı tasarruf tedbirleri ile para biriktirip iş kurma hayallerimiz de neticelenmeye doğru gidiyordu. Tastamam altı sene her kazandığımızı zaruri ihtiyaçlarımız dışında biriktirip hayal ettiğimiz iş yerini de açma girişimlerine başlamıştık. Aşçımız da garsonumuz da hazırdı. Kendimiz dışında bir eleman daha aldık mı çokta personel gideri vermeden nezih bir kebapçı açabilirdik. Suzan, kebapçıların nezih yerler olamayacağını söylüyordu. Adı ocakbaşı olmamalıydı bu yüzden... orta yerinde mangalı olan her lokanta ocakbaşıdır deyip bu bahsi kapadım. Hiç sorun yaşamadan tastamam altı sene kahrımızı çeken sevgili patronumuzla usulüne uygun konuşup istifamızı verdik. Yapacağımız işe, o işin yol alacağına hep güvendik. Kazanmaya geçtiğimiz ilk fırsatta da bugüne kadar hiç zam gelmeyen kiralık evimizden çıkmak olacaktı. Böyle yaşayabilirdik pekala, o evin kirasının hiçbir zaman bu kadar düşük olmadığını bile bile sömürmeye devam edebiliriz bize iyilik etmek isteyenleri.
"Çok daha fazla ihtiyacı olan birileri mutlaka vardır, Suzan!"
O benim gibi düşünmüyordu. Evlerine iyi bakıyorduk, tadilat gereken işlerde onlardan para talep etmiyorduk, eşyalarını aldığımız gün ki gibi muhafaza ediyorduk. Bizden daha iyi kiracı bu şehrin sınırlarında zaten yoktu. Yine de düşkün değilken böyleymiş gibi davranmak olmazdı. Bir ay fazla yatırdığımda kirayı, kalan kısmını iade etmişti Eşref Abi. Bu meseleyi eni konu konuşmak için aradıysam da o telefonlara hiç cevap alamamıştım. Hani kirayı birkaç gün aksattığımız zaman da mazeret bildirmek için aradığımda da aynısı olmuştu. Bir hayaldi sanki Eşref Abi de onu bize getiren Affan da...
Mekanı açalı bir hafta olmuştu. Ocakbaşında duran usta bir düşkündü. Uzun zaman böyle bir lokanta işletmiş sonra batmıştı. Başına gelenleri uzun uzun anlatmadı bize ama eleman aradığımızı duyunca eski işyerinden bir garson abinin aracılığıyla, koşmuş gelmiş. Bir süre alkol tedavisi görmüş, bağımlılığı yenmiş ama ellerinde titreme miras kalmıştı ona. Sakin, az konuşan iyi iş yapan bir adamdı. Karşılıklı anlaşırsak uzun süre çalışabileceğimizi söyledik Suzan ile. Ona kadınların patron olduğu yerde çalışamazsın demişler ancak adamcağız bizi görünce rahatlamış, çocuğu yaşında iki kızdan kime zarar gelir diye düşünmüş olmalı. O kısmını dile getirmedi ama anlamak da güç olmadı.
Açılış gününde birlikte çalıştığımız arkadaşlarımız dışında yabancı kimse yoktu. Açılışın ertesinde onlar da gelmeyince iki kişi dışında kimseyi ağırlamadık. Öyle olunca el ilanları bastırıp Suzan ile sokaklara düştük. Yakın uzak demedik semt semt gezdik. Bilhassa yakın çevredeki bütün işyerlerine ilanları dağıttık. İlan dağıtma işi tam bir hafta sürdü. O haftanın sonuna doğru tek tük müşteri gelmeye başladı.
"Hele kazanmaya geçin hemen maaş istemem," deyince bizim usta daha bir vebal kaldı üzerimize. Müşteri gelsin diye kapının dışına çıkıp; "Kebabın hası burada," diye bağırmadığımız kaldı bir.
Sonra bir akşam kalantor adamlar geldi lokantaya. Rakı istediler, birer buçuk karışık kebap, ortaya da fındık lahmacun. Lahmacun ustamızın olmadığını söyledim, "Kalksak mı?"dedi içlerinden biri. Allahtan üşengeç bir şeydi çoğu da bu gecelik böyle olsun kararına vardılar.
Bir adet lahmacun ustası alınacaktı! İyi de maaşı nasıl ödenecekti?
"Sen bulaşıkçı al, lahmacunu ben yaparım!"dedi Suzan bir ara. Yanlış karar almıştık, yiyecek sektörü her zaman iş yapar deyip hiç anlamadığımız bir alanda iş yeri açmıştık.
"Biz kebabı yemesini bile bilmeyiz," demişti halbuki Suzan. Bazen onu ne kadar da görmezden duymazdan geliyorum.
***
Kalantor müşterilerimizin kebaplarımızı beğenip kapımıza tekrar gelmesi sadece üç gün sürdü. Bu defa grup daha az kalabalık, fakat içlerinde daha önce gelmemiş olan birisi vardı.
Affan!
Ne demekti Affan, merak edip de bakmamıştım hiç.
***
O gün bulaşık sırası bende, servis sırası Suzan'daydı. Bir heyecan daldı mutfağa...
"İçeride kim var tahmin et?"
Bu denli heyecanla geldiğine göre bir devlet büyüğü ya da meşhur bir sanatçı gelmişti bizim dükkana.
"İbrahim Tatlıses?"
Koca ağzını açarak yüksek perdeden bir kahkaha attı.
"Adamın sıra sıra kebapçıları var sana niye gelsin Allahını seversen."
"Bütün türkücüleri saydırma bana şimdi Suzan?"
"Kızım türkücü falan değil, hani vardı ya bir adam. Adı neydi ya? Bizim evsahibinin akrabası?"
"Bizim evsahibinin akrabası mı varmış?"
"Akrabası değil miydi? Neyiydi? İlla andıracaksın bana o mendeburun adını. Hani bizi Feyyaz'dan kurtarmış, Eşref'e teslim etmişti."
"Affan mı?"
"Hah! Bak unutmamışta!"