Perihan
Zehir gibiydi hava... Adeta soğuğu hissetmiyor gibi görünüyordu yürürken. Rahat ayakkabılarının ve uzun bacaklarının verdiği konforla hızlı hızlı yürüyordu. Kendimi ona yetişmek zorunda hissediyor peşi sıra koşturuyordum. Bir noktadan sonra pes ettim, aramızdaki mesafe açıldı ve nasıl olduysa bunu fark edip durdu, bana baktı. "Hadi seri ol biraz," diye seslendi. Yetişince yavaşlattı adımlarını.
"Adın ne?"
"Perihan."
"Memnun oldum Perihan. Benim adım da Affan."
Garip geldi adı, sesli hecelemişim. Af-fan...
"Evet, Affan! Duymuş muydun hiç?"
"Hayır."
"Arapça... eski bir isim. Dedemin adı. Seninki kimin adı?"
"Benim."
Durdu, mecburmuşum gibi ben de yürümeyi kestim.
"Neden vermişler sana bu adı?"
"Bilmiyorum."
"Sormadın mı?"
"Kime?"
"Kim koymuş bu adı sana?"
"Bilmiyorum."
"İlginç, hiç mi merak etmez insan?"
Yeniden yürümeye başladık. Ona çok üşüdüğümü söylemeyi düşündüysem de vazgeçtim. Ellerimi ceplerime soktum, ayaklarımın soğuğa alışmasını umdum.
"Neden bu işi yapıyorsun?"
Ona Feyyaz'dan, bıraktığı zorunluluk kapısından, Suzan'dan yetimhaneden hemen şimdi bahsedebilirdim. Fakat bunun yerine hissettiğim aşağı duyguyu yaşatmak istedim.
"Çünkü piyasası var."
"İyi gelir getiriyor yani."
"Parası olan hakkı olduğunu sandıkça da getirisi olacağa benziyor."
Gülümsediğini düşündüm ama bakmadım yüzüne. Tastamam yüzüne hangi ara baktığımı ise birazdan söyleyeceğim.
"Bu şu demek; ben para verdikçe sen fahişe olmaya devam edeceksin."
Okkalı bir yumruk atmak istemedim değil.
"Kadın fahişe ise erkek nedir?"
"Nedir?"
"Fahiş fiyatı ödeyen; fırsatçı..."
"Dikleniyorsun diye düşüneceğim ama siz genelde itaat edersiniz sanıyordum."
"Biz genelde nasıl davranırız bilmediğim için özür dilerim!"
Tekrar durdu, işte o an çatık kaşlarının altındaki gri gözlerini gördüm. Sorgularken yargılayan bakışlarında benden sana kötülük gelmez diyen bir adam vardı. İnce dudakları uzun yüzünde katlandı iyiden iyiye, elmacık kemikleri daha da belirginleşti.
"İlk işin mi?"
Daha da zıtlaşmaya lüzum görmedim, başımı sallayarak onayladım.
"Çok gençsin, eğer bu yola girersen bir daha çıkamayacağını biliyorsun değil mi?"
"Bilmiyorum."
"Ailen yok mu senin?"
"Hayır!"
"Gel bakalım, biraz daha yürüyelim belki anlatmak istersin."
Babacan bir tavrı vardı. Yaşını tahmin etmem gerekirse aramızda on yaştan fazla olmalıydı. O zaman bir abi tavrı olduğu söylenebilirdi. Belki benim yaşımda bir kız kardeşi vardı, bu yüzden üzülmüştü halime.
"Bir adam var," dedim anlatmaya dünden razı. "Bizim gibilerin üzerinden para kazanıyor. Tehditle, zorbalıkla yapıyor bunu. Sömürerek..."
"Diğer arkadaşlarında mı senin gibi yani yaşları küçük mü?"
"Diğerleri benim arkadaşlarım değil. Sadece biri... bir süredir Feyyaz'ın baskısıyla... siz onu tanıyor musunuz?"
"Hayatımda hiç pezevenk tanımadım!"
Tanıyan Serhat'tı; bu taraklarda bezi olan, bu babacan adamı bu işe bulaştıran da...
"İşte o, benim arkadaşım, biz birlikte büyüdük Suzan adı." Evi gösterdim, içim ezilerek. "Orada şimdi. Bir süredir onun için çalışıyormuş. Devlet bünyesinde büyüdük biz. Kafası çalışanı memur yapıyorlar orada. Çalışmayan da biz gibi işte..."
"Ailen nerede?"
"Babam hapisteydi en son. Annemi bilmiyorum, onu tanımadım hiç."
"Kardeşlerin, abin, ablan?"
"Hayır, kimsem yok bir tek Suzan. O da bu Feyyaz denen adamın eline düşmüş zaten. Şimdi de ben..." önümde koskoca arazi, kapana sıkışmış gibi hissetmeme engel değildi. Esiyordu rüzgar deli gibi ama kulaklarım yanıyordu evvela ateşe düşen o gibi. Bir an her şey süt liman oldu. Karşıma geçti, gökyüzünü gösterdi.
"Bak dışarıdasın!"
Gösterdiği yere baktım, kapkaraydı bulutlar. Yağdı yağacak belki.
"Kaçarsan kurtulursun!"
"Buna izin verir misin?"
"Neden vermeyeyim? Ben bu piyasanın adamı değilim. Yani şu fahiş fiyat veren fırsatçı ben değilim. Bir kadını parayla tutsak etmek kaldı ki sen kadın değil çocuksun."
Bir yetişkin olduğumu söylemeyecektim ona.
"Gidebilir miyim yani?"
"İstersen seni merkezi bir yere bırakırım."
"Gerçekten mi?"
Ağzım kocaman olmuş olmalıydı. Sevinçten boynuna sarılabilirdim bile.
"Şey," bir anda düştü gardım. "Suzan? Şimdi nasıl anlatmalı oyun gibi gelecek ama Suzan'ı bırakamam ben."
"Çağıralım o da gelsin."
"Gelmez, o Feyyaz'dan çok korkuyor. Bizi bulacak diye. Ki bulabilir!"
"Kimmiş yahu bu Feyyaz?" Gülümsemesinde küçümseme vardı. Tekrar yürümeye başladı, bir şekilde kurtulacaksam bu adam bana yardım edebilirdi.
"Şey..."
"Evet ney?"
"Sizin arkadaşınız, şu mavi gözlü olan Feyyaz'a bizi bırakmasını söyleyebilir mi?"
"Hı, şu arkadaşınla şuan yatan adamdan bahsediyorsun değil mi?"
Tablo bu kadar fena mıydı yani?
"Düşünelim bakalım, rica edersek böyle bir teklifte bulunur. Fakat sizin Feyyaz muhtemelen daha fazlasını isteyecektir. Benim arkadaşım ise kimse için daha fazlasını yapmaz. Üzgünüm Perihan, sermaye olmaya devam edeceksin."
"Ben de seni farklı sanmıştım," hayal kırıklığı sesime tümüyle yansımıştı.
Geri döndü, bu defa eve doğru yürümeye başladık. "Ayakların kaç numara?"diye sordu. Bedenlerim yeniden soruluyordu. Bu defa da onun zevkine göre giysiler mi gelecekti bana?
"37."
Sütyen bedenimi sormadı, iç çamaşırı almayacak demek miydi bu? Derin bir sessizliğe kapılmış eve girip birlikte aynı odaya girdiğimizde bütün konuşmaların boşa yapıldığını düşündüm. Meğer hepsi bir oyunmuş dedirtti bana hem de aksi tek bir hareketini bile görmeden.
"Birlikte köy kahvaltısı yapalım ne dersin? Hem sen de bana şu Feyyaz'ı daha ayrıntılı anlatırsın ben de nasıl alt ederiz iyice bir düşünürüm. Ne dersin?"
"Şimdi mi?"
"Yok sana ayakkabı siparişi verdim onlar gelsin öyle. Ayağındakiler üşütmüş olmalı."
***
Bir erkeğin merhamet edebileceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Çok erkek tanımadım ama tanıdıklarım ya çok uzak ya da fazla yakınlardı. İkisi de bana hiç iyi gelmedi.
"Çocuksun kızım sen daha," dedi bir kez daha bana Affan. Adını zihnimde üç beş kez daha tekrarladım. Alıştım böylelikle. "Çapulcu herifler, alçaklar, akbaba gibi kanınızı emiyorlar sizin."
"Sahi halledecek misin Feyyaz işini?"
"O iş tamam dedim ya sana?"
"İyi de niye yardım ediyorsun ki bana..."
Dudaklarını kıvırdı, sert duruşuna yakıştı o hali. "Ne bileyim," dedi omzunu silkerken. "Üzüldüm haline, öyle oturmuşsun buz gibi halının üzerine başına geleceklerden korktuğun o kadar belliydi ki."
"Hep acır mısın insanlara?"
"Acımak değil, buna acımak denmez. Anlamak denir! İnsanları anlamak!"
"Psikolog musun sen?"
"Yok be kızım, baba parasıyla okumuş bir züppeyim ben."
"Hiç züppe görmemiştim, sana benzeyen bir şey olur da sanmazdım. Belki de kendine haksızlık ediyorsundur."
"Yok kendimi de anlıyorum insanları anladığım gibi."