bc

Böyle Bir Şey Olamaz

book_age16+
150
TAKİP ET
1K
OKU
others
body exchange
soul-swap
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Ayça ve Feyza, liseden kalma kavgaları ile birbirlerinden habersiz aynı üniversiteyi ve hatta aynı bölümü ve hatta aynı sınıfı kazanan iki düşman! Güzelliği ile her kapıyı açan Ayça ve zekâsı ile ağızları açık bırakan Feyza, 2. Sınıfa geçmelerinin üzerine Üniversiteler arası çok önemli bir seminere katılırlar. Birbirleri ile küs ve her daim atışmaktan geri kalmayan iki isim bu gezide yaşlı bir kadının takıcı tezgâhı önünde tartışmaya başlarlar. Kaderlerinin tam o tezgah önünde bir kavga ile birbirine dolanacağından habersizdirler. Antik zamandan kalma bir büyü iki hırslı kızın da hayatını mahvedecektir. O gecenin sabahında “Böyle bir şey olamaz!” çığlıkları eşliğinde Ayça ve Feyza birbirlerinin bedenlerinde ruhları değişmiş bir şekilde uyanacaklardır!

Bu karmaşaya neden olan yaşlı kadını bulmalı, kâbusa son vermelidirler. Peki ya bedenlerini geri almak düşündükleri kadar kolay olmazsa?

Nefret ettiğiniz baş düşmanınızın bedeninde ne kadar zaman yaşamaya tahammül edebilirsiniz?

Feyza ve Ayça’nın trajikomik bedenlerini geri alma mücadelesi eşliğinde farklı bakışlar ile hayatı yeniden görmeyi öğrenmeye var mısınız?

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1.Bölüm
Kavurucu sıcaklar ve yaz nihayet sona ermiş, Ayvalık bir kere daha eylül ayına kavuşuyordu. Denizler soğudukça tatilciler birer ikişer terminallere gidecek, bu sefer de zeytinlerin hasadı için mevsimlik işçiler gelecekti farklı bölgelerden, şehirlerden, yörelerden... İşçilerin yanı sıra bir hafta sonra önemli bir seminere ev sahipliği yapacaktı Ayvalık. Birçok üniversite katılacaktı bu etkinliğe; eğitimler düzenlenecek, söyleşiler yapılacak, konserler bile verilecekti. Bütün bu planlamaların yanı sıra ilçedeki gezilerle esnafların cepleri bir hayli dolacaktı. Özellikle de hediyelik eşya satanlar dükkânlar, çantacılar, takıcı stantları son bir haftadır bunu düşünüp şimdiden kazanacakları paraların hayalini kurmaya başlamışlardı. Deniz manzaralı tezgâhına bir bir cam boncuktan, deniz kabuklarından takılarını asan yaşlı bir kadın da gelecek olanları sabırla bekleyen esnaflar arasındaydı. Bilhassa öğrencileri; öğrencilerden iki kızı neredeyse bir buçuk senedir bekliyordu. “Caduceus” diye fısıldadı sessizce. Yüz hatlarına oturan çizgiler gülümsemesiyle derinleşti, sıkı sıkı ördüğü dökülmekten bir tutam kalan gri saçını ardına atıp sel misali önünden akıp giden insanları seyretmeye başladı. Yaşlı, genç, evli, bekâr, mutlu, üzgün… Ölü mavi gözleriyle ruhları okuyabiliyordu yaşlı kadın, bu nedenle insanları izlemeyi pek bir severdi. Artık takı satsa da bir zamanlar bu bölgenin en tanınmış falcısıydı yaşlı kadın, her ne kadar tövbe etse de arada bir kartlarına bakmadan duramazdı. Geçen yaz bir kere daha engel olamamış bakmıştı eski püskü kartlara ve zarlara. İşte o zaman görmüştü, buraya gelecek iki kızı. Falları olacakları söyleyemezdi ama gelecek hakkında ipucu verirdi. Yaşlı kadın bunu iyi bilirdi. Bir kere daha gülümsedi. “Zıtlık ve uyum” dedi içinden. Çiçek desenli elbisesi rüzgârda dalgalanırken gülümsemeye devam etti. *** Kalın siyah hırkasını giymeye çalışırken bir yandan dişlerini fırçalıyor evde oradan oraya koşturuyordu Feyza, “Hayır, hayır, hayır! Geç kalacağım!” diyordu içinden, beş dakikadır kalın çerçeveli gözlüklerini arıyordu. “Nereye koydum onları! Komodinde yok offf, yoksa sırt çantamda mı?” beş dakika içinde evden çıkmazsa otobüsü kaçıracaktı, telaşla çantasına uzandı. “Feyza kızım, sen hala çıkmadın mı? Geç kalacaksın kızım, otobüsü kaçıracaksın ama!” diye kapıdan seslendi annesi. Kahvaltı tabaklarını mutfağa taşırken kızının hala evde olduğunu görünce kaşlarını çatarak yanına geldi. “Çantanı dün hazırlamamış mıydın? Saat sekiz buçuk olmak üzere Feyza!” “Hazırladım anne! Gözlüklerim, onları bulamıyorum! Nerde olduğunu biliyor musun?” Hırçın hırçın burnundan soluyarak sordu. Sıkı topuzu dağılmaya başlamış, kızıl saçları şimdiden bağımsızlığını ilan etmişti. Geç kalmaktan nefret ederdi Feyza, şimdi de gözlüğünü bulamıyordu. Böyle giderse saçma bir aksilik yüzünden çok önemli bir semineri kaçıracaktı. Birden bire kahkahalar duymaya başlayınca kâküllerinin gölgesinde kalan kaşları iyice çatıldı. Annesine baktığında karnı burnunda göbeği ve elinde bir tepsi dolusu kahvaltılıkla katıla katıla gülüyordu annesi. Dudaklarını büküp somurtmaya başlayacağı sırada burnunun üstündeki kalın siyah çerçeveyi fark etti. “Of anne! Neden söylemedin, kahvaltıda gözlüklerim vardı hiç çıkartmadım onları, insan bi’ uyarır. Ben de hala arıyorum, geç kalacağım.” “Feyza,” dedi gülerek “bırak güleyim şu haline, kızımı daha önce hiç bu kadar dalgın görmedim ki! Ne okul ne seminermiş bu aklını başından aldı, gözündeki gözlüğü bile unutturdu sana.” Feyza da güldü, sırt çantasını alıp hızla annesinin yanına gitti. “Anlattım ama daha önceden, çok önemli eğitmenler gelecek, bu seminerde bizim bölümden de konuşmalar olacak üstelik görevlendirme de aldım dedim… Ayvalık Seminer’i çok ama çok önemli benim için!” kocaman gülümseyerek annesine sarıldı. “Hem geldiğimde kardeşime anlatacağım bütün olanları,” diyerek kadının karnına dokundu. “İlk öğrencim olacak ne kadar şanslı.” “Evet şanslı,” dedi annesi, karnına bakarak. “Ama sanırım sen biraz daha oyalanırsan bu kadar şanslı olamayacaksın.” “Olamaz, saat yirmi geçiyor! Otobüs!” diyerek kapıya fırladı Feyza. Ayakkabılarını giyerken bir yandan telefonunu cebine attı. “Balıkesir’e varınca bizi aramayı unutma.” “Tamam.” “Babana haber ver, bak merakta bırakma bizi.” “Tamam anne.” “Sıkı giyin tamam mı Feyza rüzgarda kalıp bir de hasta olma oralarda.” “Tamam,” diyerek merdivenleri inmeye koyuldu. “Güle güle git kızım, abini de ara bak unutma sakın…” “Tamaaaaamm,” dedikten sonra merdiven boşluğuna döndü. “Seni seviyorum anne, hadi sağlıcakla kal,” demeyi ihmal etmedi. “Ben de seni çok seviyorum,” diyerek bir ritüeli tamamladı annesi. Feyza evden çıkarken hep birbirlerini sevdiklerini söylerlerdi. Sokak kapısını kapatıp içeriye girdiğinde kahvaltı sofrasını toplamaya kaldığı yerden devam etti. Feyza ise seri adımlarla durağa giderken bir yandan kulaklığı takmaya çalışıyordu. Beş dakika içinde durakta olmalıydı, en sevdiği şarkıların olduğu çalma listesini dinlemek için play butonuna basar basmaz telefonuna gelen mesajlara bakmaya başladı. *** Kocaman kırmızı valizini duvara yaslamış, aynanın karşısında kim bilir kaçıncı kez makyajına bakıyordu Ayça. Sarı saçları güneş ışığı gibi parlıyor, iri dalgalı bukleler omuz hizasında sona eriyordu. Tek bir hamlede çektiği eyeliner her ne kadar kusursuz dursa da ona göre yine iki gözünde de eşit değildi, oflayarak dudaklarını büktü. “Her neyse,” diyerek mavi gözlerine baktı. “Kabul edilebilir,” içinden onayladı görünüşünü. Ardından dolabına yöneldi. Özenle ütülenip asılmış kıyafetlerini bir bir eline aldı, yatağının üstüne attı. Önden düğmeli somon pembesi mini eteği, beyaz bluzu ve eteğiyle aynı renk deri ceketini aheste aheste giyindi. Çantalarının olduğu dolabı açıp bir süre kararsız kaldı, sonunda önünde kocaman fiyongu olan küçük pembe çantasını almaya karar verdi. Aynı kararsızlığı ayakkabılarında da yaşadıktan sonra dudaklarını bükerek siyah uzun çizmelerini giymeye koyuldu. Giyinince eşyalarını yatağın üstünde bırakıp odasından çıktı. “Ayfer abla toplar,” dedi içinden omuz silkti “Ne de olsa işi bu değil mi?” İki katlı evlerinde odası üst katta kalıyordu Ayça’nın. Üniversiteyi kazanınca aylarca ayrı eve çıkmanın hayali kurarken şimdi ailesi onun için İzmir’den taşınıp burada bu kocaman evi almışlardı. Evin tek çocuğu olmak bazen çıldırtıyordu onu, her hareketini izleyen ailesi Ayça’yı fazlasıyla bunaltıyordu. Tabi bir de her geçen gün kaprislerine bir yenisini ekleniyordu. Evin temizlikçi ablasına sarmıştı bu günlerde, en ufak bir sorumluluğunda bile “Ayfer abla yapar,” diyordu. Tıpkı az önceki gibi, malum Ayfer ablası kıyamıyordu Ayça’ya. Omuz silkti, elinde telefon ayağında topukları tak tak çınlayan çizmelerle merdivenleri inmeye başladı. “Ayça Nil! Ne yapıyorsun kızım önüne baksana Allah korusun düşeceksin şimdi telefonla oynarken!” çok geçmeden babası Burhan Bey endişeyle bağırdı kızına. Oflayarak gözlerini devirdi Ayça. “Sanki çocuğum, şu işittiğim laflara bak ya!” diye söylenerek merdivenlerden aşağıya indi. Dik dik babasına bakarak yapmacık bir samimiyetle tatlı tatlı gülümsedi. “Bak gördüğün gibi tek parça inebildim.” Başını sağa sola salladı Burhan Bey, Ayça’nın bu tavırlarına alışkındı her zamanki gibi alttan alıp sessiz kaldı. Günün birinde durulacağına inansa da kızı her geçen gün daha da hırçınlaşıyor, saygısız ve patavatsız davranıyordu. Üniversite okumanın zorluğundan sayıyordu bunları. Neyse, dedi her zamanki gibi. “Yine neden kahvaltıya gelmedin?” “Anca hazırlandım, okulda yerim.” “Bu üstündekilerle mi gideceksin?” Kaşları havalandı Burhan Bey’in. “Baba yapma, şimdi de ne giyeceğime karış istersen!” diyerek kollarını önünde kavuşturup surat astı. “Güzel kızım hayır, beni yanlış anladın,” diyerek Ayça’yı yumuşatmaya çalışsa da nafileydi. “Otobüse bineceksin üşürsün diye dedim.” “Çok düşüncelisin,” yine tatlı ama asılsız bir tebessüm yer etti yüzüne. “Valizimde daha kalın bir şeyler var üşürsem alırım oradan.”  “Pekâlâ, tamam,” dedi Burhan Bey. Kol saatine baktı, saatin 08:25 olduğunu görünce araba anahtarını eline alıp “Hadi çıkalım, geç kalma seminer otobüsüne,” dedi. “Bu arada, valizin nerede?” “Odamda… Ayfer abla getirir şimdi,” diyerek telefonunu eline aldı. Babası Burhan Bey’in meraklı bakışları altında istifini bozmadan Rehber’e tıkladı. A harfini seçip Ayfoş Abloş kişisini aradı. Valizini istedi, bir dakika bile geçmeden istediği gibi Ayfer ablası valizini arabaya kadar taşıdı. Her zamanki gibi Ayça Nil Özçelik kendi işini yine başkasına yaptırmayı başarmıştı. Neşeyle babasının ikinci kızım dediği Denim Mavi Volvo S90’ın ön koltuğuna geçip kemerini taktı. Bluetooht ile araca bağlanıp her sabah olduğu gibi Musica Et Amor[1] albümünü karışık çalmaya başladı. Her ne kadar aksi ve huysuz biri olsa da müzik zevki konusunda anne ve babasının kültürü kulağına işlemişti. Sabahları klasik müzik dinlemeyi seviyordu o da, hele şimdiki gibi Vivaldi: La Follia ile yolculuk etmek Ayça’yı mutlu ediyordu. Çünkü ne zaman klasik müzik olsa babası müziğe odaklanıyor sıkıcı sorular sormadan yol bitiyordu. Ne zaman keman sesi kesilse Burhan Bey kızının geleceği hakkında soruları sıralıyordu. Bu nedenle her sabah, özenle oluşturduğu çalma listesi babası araca binmeden açık olurdu. Ayça için sorusuz, rahat bir yolculuğun garantisini Vivaldi, Beethoven, Mozart, Handel sağlıyordu. İşin aslı üniversiteyi kazandığı günden beri ailesinin baskılarının her geçen gün artmasına dayanıyordu. Ayça’nın annesi tanınmış bir üniversitede öğretim görevlisiydi. Prof. Dr. Nesrin Sude Özçelik ismini duyan herkes Ayça Nil’e onu soruyor ne kadar şanslı olduğunu söylüyordu. Daha kendisini tanımadan önce insanların sırf annesi yüzünden ona gıpta etmelerini kaldıramıyordu Ayça. Bir de üstüne yazar olan babasından imzalı kitap istediklerinde her türlü kötülüğü yapmayı kendisine mubah sayıyordu. Annesi ve babasının bu kadar önemli olması Ayça Nil’i şu ana kadar hep gölgede bırakmıştı. Kendi çabalarıyla kazandığı üniversiteye bile Torpil ile geldiğini söyleyenler çıkınca artık başarılı olmayı umursamamaya başlamıştı. Bütün bu dedikoduları kimin çıkardığını bilmese de içten içe birini suçluyordu. “Nifak Tanrıçası! Her şey onun yüzünden!”  diye düşündü içinden. Liseden beri kurtulamamıştı ondan. “Hayatımı mahvetmeye yemin ettiğine yemin edebilirim! Offf şimdi o da seminere gelecek, bütün yol aynı araçta olacağız!” gözlerini kıstı, hin bir bakışla ters ters gülümsedi. “Neden ben endişeleniyorum ki? Şimdi o düşünsün yolculuğun çetrefilini!” [1] Müzik ve Aşk

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Ölüm Yıllıkları

read
1.2K
bc

evli kadın evli adama aşık oldu

read
10.5K
bc

Kan Kırmızı (Türkçe)

read
4.1K
bc

ALFABETA (+18)

read
29.5K
bc

Tutku'nun Esiri

read
25.1K
bc

ÇAPKIN +18 (365 Gün Serisi)

read
25.0K
bc

SENİ HİSSEDİYORUM ( 2 )

read
7.9K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook