Gümüş renkli Renault Synbol aracın ön koltuğunda radyodaki neşeli türkü eşliğinde Feyza’nın babasıyla konuşarak yola devam ediyordu Ayça Nil. Az evvel aklına gelince Nifak Tanrıçasına mesaj atmıştı Ayfer abla hakkında bilgi vermek için. Şansına saniyesinde cevap yazmıştı Feyza ona, bu sayede birazdan eve gidince ayakkabılarını kapıda çıkartacağını öğrenmiş oldu.
Yüzü gülüyordu Ayça Nil’in, şoför koltuğundaki adam türküye eşlik edip bir yandan ona bakarken neşelenmemek elde değildi. Huzurlu hissediyordu ama kalbinin pıt pıt çırpındığını da hissediyordu. Kadir Bey’in babacan tavırları ona sıcacık gelse de sokaklar aşıldıkça, virajlar dönüldükçe Feyza’nın evine gittiğini hissediyordu. Tek bir isim yankılanıyordu saniyeler ilerledikçe içinde “Uygar!” onu görme umudu deli gibi heyecanlandırıyordu Ayça Nil’i.
Büyük heyecan içinde süre gelirken Kadir Bey aracı sağa çektiğinde gülümseyerek söze girişti. “Şöyle bol tuzlu kara çekirdek alayım bizim kuruyemişçiden, yorgun değilsen gel sende kızım bak bakalım canın bir şey çekerse alayım sana.”
Bu teklifi hemen kabul etti Ayça, kuruyemiş çok uzun zamandır yemiyordu. Yüzünde sivilce çıkmasın diye çekirdeğe tövbe etmişti. Gerçi kendi evinde ne annesi ne de babası çekirdek çitlerdi. Belki taze badem ve kaju fıstığı olurdu sofrada ama çerez nihayetinde ikram olmazdı bunlar. Sağlıklı beslenmek için bir avuç içi kadar yenirdi yemekten sonra veya önce, ilaç misali. Hepsi buydu. Şimdi hem sivilce çıksa sorun olmayacaktı hem de tadını merak ettiği şeyleri yiyebilecekti, bu fırsatı kaçırmazdı Ayça Nil.
Kuruyemiş dükkanına girdiler, Feyza’nın babasını görür görmez hemen selam verdi dükkanın sahibi. Ayak üstü onlar konuşurken beyaz zemin üstünde parlayan ışıklarla albenisi nirvanaya ulaşan çerezlere daldı Ayça Nil. Birer ikişer tatlarına baktı önce, ardından da en beğendiklerini küçük poşetlere doldurmaya başladı. Turuncu cips ve soslu mısırdı bu akşam yemek istedikleri, üstelik şaşırtıcı şekilde dükkandaki en ucuz çerezleri beğenmişti. “Baba bunları alalım mı?” diye sordu neşeyle. Sanki küçük bir çocuktu bu soruyu soran öyle bir sevimlilik yer etmişti Ayça Nil’e.
“Feyzacığım bayram mı geldi sana kızım bu ne güzel bir neşe, nasılsın bakalım?” diye sordu aldığı ürünleri taratan adam. Bu sorudan anlaşılıyordu mahalle esnafı olduğu.
“İyiyim mutluyum daha ne olsun, siz nasılsınız işler nasıl gidiyor?” diye cevapla karışık bir soru sordu Ayça Nil’de.
Bu soruya yüzü gülmüştü dükkan sahibinin. Feyza nispeten sessiz bir kızdı diye hatırlıyordu oysa şimdi karşısında gecenin bu saatine rağmen hala enerjisini korumuş genç bir hanımefendi vardı. “Ben de iyi, ekonomi biraz zorlasa da sen böyle gelip babanı ikna etmeye devam ettikçe daha da iyi olacak. Okul nasıl başlıyor mu haftaya? Benim oğlana ders verecek misin yine?” diye ardı ardına sorular sormaya koyuldu.
Ders verme sözcüğünü duyunca afallasa da Ayça Nil çaktırmadan toparladı. “Haftaya açılıyor okul, bu dönem biraz yoğun olacak ama böyle güzel çerezler ikram edeceksen elbette ders veririm ufaklığa,” dedi gülerek Ayça Nil.
Aynı anda hem Feyza’nın babası hem de kuruyemişçi gülmeye başlayınca yüzü buruşturup ne olduğunu idrak etmeye çalıştı Ayça Nil.
“Ufaklık mı dedin kızım sen Yiğit abine?” diye sordu Kadir Bey kızının kulağına fısıldayarak. Bu sözü üzerine Ayça’nın yanakları kaçlarından daha da kızıl bir ton büründü, pot kırmıştı.
Gülüp geçti, çünkü bu tür durumlarda lafı toplamaktansa mimiklerin daha etkili olduğunu biliyordu. Nereden mi, annesinin araştırmaları sağ olsun. Akşam yemeklerinde babasıyla annesi saatlerce birbirlerine öğrendikleri yeni şeyleri anlatıp kendilerince eğlenirken Ayça Nil sıkıntıdan patlasa da ister istemez kulak dolgunluğu ile bir şeyler öğreniyordu. Tuhaftı ama öğrendiği şeyler nadiren olsa da işine yarıyordu, o gün şikayet ettiği şeylerin bugün onu kurtarması da ironi idi tam da bu yüzden.
Kuruyemişçiden çıkıp arabaya geçtiklerinde babası bir süre daha güldü ona, ardından araba çalışıp radyoda yeniden türkü başlayınca ikisi birden eşlik ettiler türküye. Ne tuhaftı iki dakika bile sürmeden eve gelmişlerdi.
“Evet, işte geldik. Hadi sen çerezleri al ben de çantanı alayım eve geçelim.” Neşeyle arka koltuktaki siyah çantayı sırtladı babası. Elindeki poşet içine kese kağıtlarıyla dizli çerezleri alıp Feyza’nın babasının peşinden yola koyuldu Ayça Nil’de.
Bordo gri apartmanın basamaklarına ulaştılar, demir kapıyı açması için zile bastı Kadir Bey. Zillerin üstündeki megafondan cızırtılı ama çok kibar bir ses işittiler “Kim o?”, o klasik cevap gecikmedi Kadir Beyin ağzından “Biziz,” diyerek sırıttı. Sanki eşi onu görebiliyor gibi neşeyle gülüyordu Feyza’nın babası.
Dızzzttt!
Elektrik akımı gibi bir sesle cızırdayarak açıldı kapı, Kadir bey omzuyla tüm gücüyle kapıya yaslanıp açınca şaşkınlıkla kaldı Ayça, “Niçin bu kadar ağır bir kapı yaparlar ki?” sorusu zihninde yankılanıyordu. Bu mahallenin geceleri ne kadar tehlikeli olabileceğini bilmeyen birisine yakışır bir soruydu aklından geçenler. Yine de sormadı bunu, içinden geçirdi. Kadir Bey’in peşinden merdivenleri çıkmaya başladı. İki kat yukarıya çıktığında nefes nefese kalmıştı. En son bu kadar kat yukarıda bir eve çıktığında Yeliz ve Merve’nin kaldığı evin asansörü bozuktu. Yorgunluğu daha da artmıştı. İçten içe şaşkındı, nasıl oluyordu da bu basamakları her gün çıkmaya alışmış bir bedende bu kadar yorgun hissediyordu Ayça Nil? Tam bir muammaydı bu. Kim bilir belki de düşünceler yoruyordu bedeni efordan çok… Olabilir bir ihtimaldi.
Neyse ki zihnindeki bu yorgunluk tellalı soru işaretleri aralık kapıda onları karşılayan kadını görünce sona erdi. Çünkü daha büyük bir şaşkınlığı vardı. Kapıdaki kısa boylu sevimli kadının karnı burnundaydı. Şaşkınlıktan kaşları havalandı. Feyza’nın annesinin hamile olduğunu bilmiyordu.
“Benim güzeller güzeli kızım gelmiş!” diyerek karşıladı kadın onu, kollarını açıp sarılmasını bekledi.
Ayça donup kalmadan arınıp sıkıca sarıldı kadına, yanaklarına konan öpücüklerle karşılanınca gözleri yaşardı. Saçlarında tel tel beyazlar yer edinen karşısındaki yaşına rağmen gençliğini muhafaza eden güzel kadının sevgisi bir anda içini sıcacık etmişti Ayça Nil’İn. Ayakkabılarını çıkartıp içeriye geçerken gözlerindeki yaşları gizlemeye çalışıyordu.
“Feyzam, güzel kızım ne oldu sana?” diye sordu endişeyle annesi. Kızının ağladığını fark edince bir kez daha sarıldı. Tekrar kızının yüzüne bakınca bunun hüzün değil de mutluluk gözyaşları olduğunu görünce o da tebessüm etti.
Birkaç saniye sessizce annesinin ela gözlerine baktı Ayça Nil, Feyza’ya çok benziyordu bu kadın ama sanki onun güzelliğine sahip bambaşka bir melekti. Aklına Feyza gelince okuduğu mesajı hatırladı. “Seni çok özledim, anne,” diyerek bu kez kendisi sıkıca sarıldı.
“Oy benim pamuk kalpli kızım ben de seni çok özledim, neden aramadın çok endişelendim senin için,” diyerek kızıyla bir daracık koridordan salona ilerledi. “Sunumun kötü geçtiği için üstüne gelmek istemedim ama aklım sende kaldı kızım, anlat hadi bana. Bu gece oturalım güzelce içini dök hem üzülme daha önünde nice sunumlar olacak biri kötü geçtiyse tecrüben arttı. Bak Allaha şükür sağlığın sıhhatin yerinde kızım. Ya orada bir şey olsaydı sana?”
Sözler arasında tek kelime etmeden bu güzel kadını dinlemek istiyordu Ayça, ana yüreğinin nasıl bir şey olduğunu görüyordu. İyi olduğunu sadece kötü günler geçirdiğini söyledi. Annesi ona odasına gidip üstünü değiştirmesini söyledi. O sırada da çay ile çerez getireceğini ekledi. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle dar koridorun en son sağ kısmında kalan odaya yöneldi. Kapıdan içeriye girmeden evvel arkasındaki odaya baktı.
“Abin bu akşam da şirket işleri yüzünden otobüs biletini iptal etmiş kızım, belki haftaya gelir sen üzülme diye söylemedik.” dedi mutfaktan Feyza’nın annesi.
Kalbi çılgınlar gibi atarken bir yandan da belki böylesinin daha iyi olacağını düşündü Ayça Nil. Pat diye Uygar ile karşı karşıya kalmadan önce evin düzenini öğrenebilirdi. Lanetin kalıcı olmasına nede olsa daha neredeyse üç ay vardı, keyfini çıkartabilirdi. Ne gibi bir sorun olabilirdi ki?
Odasına geçti, küçücük dört duvarı ve tek kişilik yatağı görünce şaşırdı. Odanın büyük bir kısmını çalışma masası ve kitaplık işgal ediyordu üstelik kitaplar çok karışık duruyordu. Çalışma masasının üzerinde de kalemler, silgi tozları ve buruşturulup topak haline gelmiş kağıtlar vardı. Bir süre etrafa bakınınca içinden “ne kadar da küçük bir odada kalıyor, buraya kıyafetlerimi sığdıramazdım,” düşüncelerini geçirip koyu ahşap dolabı açtı. “Of… Her şey siyah! Ne kadar zevksiz bir kız bu Nifak Tanrıçası ya,” diye söylenerek bulduğu en renkli kıyafetleri giydi. Hardal rengi bir uçuk mavi bir tişört ve gri bir eşofman altıyla nispeten o siyahlık furyasından ayrı bir kombin yapabilmişti. Anlayamıyordu Ayça Nil, dünyada bu kadar güzel renkler varken insanlar neden inatla siyah da siyah takılırdı ki? Satanist falan olsalar anlardı ama siyahın asaletini kaçırtan bir inatla bu rengi seçmelerine anlam veremiyordu. Siyahı sevmediğinden değil de diğer renklere şans verilmediğindendi bu sitemi. Kafasındaki bu düşüncelerle kitaplığa baktı. “Hassiktir!” dedi ardından. “Günlüklerim! Sıçtım ben ne yapacağım şimdi?” diye düşündü. Şu saate kadar günlüklerini hesaba katmamıştı, nasıl olur da unuturdu bilmiyordu ama onları Feyza’nın okuması demek hapı yutmak demekti. Hemen telefonunu eline aldı. Yazmaya başladı.
Mesajlar • şimdi
Ayça Nil
-Günlüklere dokunursan odandaki bütün kitaplara ve notlara veda edersin!
Bu mesajı attığında Feyza’nın çoktan günlükleri okumaya başladığını bilmiyordu, hatta onları keşfedip keşfetmediğini bile bilmeden bir panik havasıyla yazmıştı mesajı. Tam kara kara düşünürken telefon elinden kayıp düştü. “Bir bu eksikti şimdi,” diyerek telefonu yatağın altından almak için eğildiğinde süslü bir kutu fark etti. Üstünde kocaman “Turuncu Kafa Anıları! “ yazısını görünce biraz olsun rahatladı. “Belki de ödeşiriz bunu okursam,” düşüncesiyle kutuyu eline aldı.
“Feyza, çayı koydum kızım hadi içeri gel,” sesini duyunca tamam diyerek karşılık verdi. Kutuyu gece yatmadan önce inceleyebilirdi.
Salona geçti, Feyza’nın anne ve babasıyla hoş sohbet eşliğinde çerez yedi o sevmediği çay bile lezzetli geldi Ayça’ya. Ne tuhaftı, bu küçük evde, ucuz çerezlerle sıcacık bu ortamda kendisini huzur içinde hissediyordu. Hiç yabancılık çekmeden Ayvalık’ta olanları sanki Feyza gibi anlatmaya çalıştı. Güldüler, eğlendiler bir yandan televizyondaki soru yarışmasını takip ettiler. Uzun zamandır hasret kaldığı bu ortam Ayça’ya öyle güzel gelmişti ki saatlerce telefonuna bakmadı. Annesi uyuması gerektiğini söyleyip salondan ayrıldığında Ayça’da herkese iyi geceler dileyerek odasına yöneldi. Tam o sırada telefonu titredi, “Nihayet, Feyza’dan cevap geldi,” düşüncesiyle ekrana baktığında şaşkınlıkla odasına geçti.
Mesajlar • şimdi
Rümey ♥
-Feyzammm, yaşasın geldiniz ben de yarın geliyorum buluşuyoruz değil mi?
Bir süre bu da kim diye düşündü Ayça, sonra hatırladı sınıflarındaki güzel sesli ama çekingen tesettürlü kızın Rümeysa olduğunu. Bir süre ne yapacağını düşündü, sonra yarın sabah bir cevap yazarım diye düşünüp yatağın altındaki kutuyu eline aldı.
Her şey bekleyebilirdi, şimdi Feyza’nın kirli çoraplarının dökülme zamanıydı. Bir yanda Ayça bir başkasının özel hayatına burnunu sokuyor bir yanda Feyza kahkahalarla Ayça Nil’in günlüğünü okuyordu. Sabah ezanına kadar her ikisi de birbirinin özellerini birbirlerinden habersiz deşti. Öğrendikleri şeylere artık gülmüyordu ikisi de. Biraz olsun birbirlerini anlamışlardı hatta her ikisi de birbirlerine kızmaktan öte ilk kez birbirleri adına üzüldüklerini hissediyorlardı. Bileklikleri parıl parıl parlarken yorgunluktan uyuya kaldı her ikisi de. Aynı anda uykuya daldılar.