20. Bölüm

1716 Kelimeler
Gece ışıklarının sularda dans ettiği kıyı ile bitişik restorana varan yolun kenarında dörtlüleri yakarak sağa çekti taksi. Durmaları gereken yerden biraz uzak bir noktaydı burası. “Hocam bugün kutlama var sahil yolları kapalı trafiğe. Buraya gelebiliyorum en fazla. Hem bakın şurada kalıyor sizin lokanta,” diyerek ön cama eğilip işaret parmağıyla sağlarında kalan binaları gösteriyordu. “Ne demek Fehmi kaptan, buraya kadar getirdin ya canın sağ olsun,” diyerek güldü Mehmet Hoca. “Gençler böylesi güzel bir eylül gecesi yürümek size de iyi gelecektir. Hadi ayaklara kuvvet yola düşelim yoksa çok bekleteceğiz misafirlerimizi.” Sözlerini bitirirken bir yandan aracın kapısını açtı. Alçılı kolu istemsizce cama çarpınca oluşan tok ses eşliğinde Ayça Nil’in kafasında da peşi sıra sorular oluşmaya başladı. Sağ tarafta olduğu için araçtan inme önceliği ondaydı, Atakan’dan evvel indi arkasına bakmaksızın. Üzerindeki kıyafetin kombini bozan ayakkabıları adımlarını daha hızlı atmasını sağlıyordu, üstelik tuhaf ama çok da rahat gelmişti bu ayakkabılar Ayça Nil’e. Birkaç seri adımda Mehmet Hoca’nın yanına vardı, boğazını temizledi ilk olarak kafasına takılan soruyu sormalıydı. “Hocam,” diye başladı söze. Sesiyle bir gülümseyerek başını çevirdi Mehmet Hoca. “Buyur bakalım Feyza, sesinin tınısına bakılırsa merak ettiğin bir şey soracaksın sanırım.” Şaşkınlıkla ve bir o kadar hayretle kaşlarını kaldırdı Ayça Nil. Nasıl olduğunu bilmiyordu ama Mehmet Hoca öğrencilerinin sesinden ne diyeceklerini cidden anlayabiliyordu. Bunun bir hurafe olduğuna inansa da şimdi katılıyordu Mehmet Hoca’nın içleri okuyabildiğine. “Evet aslında merak ettiğim bir sorum var,” diyerek tebessüm etti. Ağzını açacağı sırada Mehmet Hoca’nın yüzündeki tuhaf ifadeyle duraksadı. “Sorunu sormadan önce, Atakan nerede kaldı Feyza? Senin arkanda değil mi?” diye sordu Mehmet Hoca. “Senin ardından gelmiyor muydu?” “Ben inerken taksiciye teşekkür ettiğini duydum hocam, geliyordu, hemen ardımdaydı aslında.” Sözlerini tamamlarken etrafında yarım bir tur atıp Mehmet Hoca ile birlikte arkasına bakmaya başladı. Elektrik tellerinin tepesindeki sarı gece ışıkları, arka caddelerden geçen arabaların farları ve kulaklara uğultusu dolan restoran, kafe ve gece kulüplerinin müzik kirlilikleri dışında pek bir hareketlilik yoktu. Deniz dalgalarının hışırtı sesleri Ayça Nil’in baktığı manzara ile kesişince korku filmlerini aratmayan bir görüntü oluşuyordu. “Atakan,” diye seslendi Mehmet Hoca. Sesin ardından cadde kenarındaki çöp kutusunun yanında bir kıpırtı oldu. “Buradayım hocam, hemen geliyorum,” diye geri cevap verdi Atakan. Beklettiğini fark edince seri adımlarla yanlarına gelmeye koyuldu. “Offf, ne yapıyor orada bu şaşkın çocuk?” diye içinden sessizce düşündü Ayça Nil. Kollarını önünde kavuşturup gözlerini devirdi. Neyse ki gece olduğu için bu ifadesini Mehmet Hoca fark edemezdi. Seri adımlarla gelen Atakan’ın hemen ardında onu takip eden minik bir gölge vardı. Ufak tefek, siyah gölgenin dört patisi ve heyecanla sağa sola sallanan kısa kuyruğu etrafa savruluyordu. Atakan ile birlikte onlara yaklaşan bu siyah pasaklı gölge her adımda ufak tefek bedeni seçilecek şekilde görünüyordu. Onlara doğru yaklaşan pembe dili ve ıslak burunu görünce çığlık atarak Mehmet Hoca’nın arkasına saklandı Ayça Nil. “Ayyy, kovun şunu lütfen! Biri uzaklaştırsın şunu, ısıracak şimdi çok korkunç!” Şaşkınlıkla Feyza olduğunu düşündükleri bedene döndü Mehmet hoca ve Atakan. “Feyza, sen iyi misin?” diye sordu Atakan. “Nasıl iyi olabilirim ya kocaman köpek var burada!” “Kocaman mı? Yavru bir köpek bu, korkma seni ısırmaz.” Diye araya girdi Mehmet Hoca. “Ama madem korkuyorsun Atakan çağırma köpeği, hadi gidelim artık.” Diyerek ilerlemeye başladı. “Feyza, saçmalama sen köpekten mi korkuyorsun?” diye sordu sessizce Atakan. “Fark edilmiyor mu? Atakan nereden çağırdıysan geri yolla şunu ödüm patlıyor!” yüzünü buruşturarak siyah köpek yavrusundan olabildiğince kaçınarak Mehmet Hoca’nın yanına ilerledi Ayça. “Çok tuhafsın gerçekten, daha bu yaz senle okuldaki köpekleri besledik, barınak ziyaretlerine gittik o zaman nedense korkmuyordun köpekten.” Kaşlarını çattı Atakan, şaşırmış ve kızmış bir ifade yer etti yüzüne. “Yani evet onlar…” dedi Ayça Nil, laflarını uzatarak kendisini bu durumdan kurtaracak kelimeleri seçmeye çalıştı bir süre. “Okulda hep gördüğümüz köpekler olduğu için bir sorun yoktu elbette…” Mehmet Hoca’nın yakınına ilerleyip göz ucuyla yavru köpeğin peşlerinden gelip gelmediğine bakınca sözüne devam etti. “Bu köpekse belki hastalıklı olabilirdi, bilemem o yüzden uzak dursun.” “Her neyse, bu tuhaftı.” Diye mırıldandı Atakan, kafasını sağa sola sallayarak. “Gençler, durun bakalım aranızda mırıldanmayın, az önce Feyza bana bir şey soracaktın. Hala sorunu bekliyorum haberin olsun,” diye aralarına girdi Mehmet hoca. “Şu ara sokaktan sola dönene kadar bir soruluk vaktimiz var bence hızlıca sor, cevaplayabileyim. Bu arada sürprizle ilgili sorulara cevap vermeyeceğim haberin olsun.” “İçiniz rahat olsun hocam sürprizinizi yerinde öğrenmek isterim. Sorum sizinle ilgili aslında,” bir itiraz duymayınca diliyle dudaklarını nemlendirerek sözüne devam etti Ayça Nil. “Kolunuz, hocam kolunuzu nasıl kırmıştınız?” “Haha ha haha, Feyza… Gerçekten mi soruyorsun bunu?” diye gülmeye başladı Mehmet Hoca. “Hayır, hayır, hayır!” araya girdi Atakan, Ayça’ya sessiz olmasını fısıldayarak. “Bunu sormuyor hocam hayır sormuyor!” “Evet, soruyorum hocam,” kaşlarını çatarak Atakan’a haşin bir bakış fırlattı Ayça Nil. “Emin misin Feyza, bunu gerçekten sorduğuna inanmak gerçekten zor.” Gülmeye devam ederek bir yandan da öğrencisine bakarak yürüyordu Mehmet Hoca. “Feyza, kafana bir şey mi düştü senin!” diye söylendi Atakan, en yakın arkadaşına engel olmaya çalıştığı her halinden belli olsa da Ayça Nil bunu algılayamıyordu. “Ne alaka ya, merak ettim sadece!” diyerek soru sormakta ısrarcılığını sürdürdü. “Günah benden gitti, Feyzacığım. Soruna cevap alacaksın ama ilk olarak iddiayı kaybettiğini hatırlatmak istiyorum. Bunu unuttuğuna inanamıyorum,” neşeyle güldü. “Ne iddiası hocam?” kaşlarını çatmayı sürdürerek sordu. “Ah Feyza ah, unutmuşsun hemen de…” derin bir iç çekip hatırlatıcı konuşmasına hazırlandı Mehmet Hoca. “Size buraya gelmeden önce her kim kolumun nasıl kırıldığını sorarsa bu sene kitaplığımı temizleme görevini alır demiştim, siz de eğer sormazsanız sizi kitaplığımdan birer kitap seçme hakkı vereceğim konusunda anlaşmıştık. Anlaşılan kitap temizlemeyi tercih ettiniz, şimdiden kolay gelsin gençler.” Sözleriyle bir içten bir tebessümle güldü Mehmet Hoca. “Alacağın olsun Feyza, yaktın bizi yine of of…” diye söylendi Atakan. “Sen de ne abarttın Atakan, alt tarafı bir kitaplık temizleriz işte,” diye cevabı yetiştirdi Ayça Nil. “Ne! Alt tarafı bir kitaplık mı? Sen gerçekten iyi değilsin!” diyerek başını sağa sola salladı bir kere daha. “Mehmet Hoca’nın kitaplığını hatırlamıyor olamazsın! Gerçekten yaktın bizi!” Çeyrek bir kütüphane kadar olan kitapları elbette hatırlamıyordu Ayça Nil çünkü daha önce oraya hiç gitmemişti. Sonuçta Feyza’nın bedeninde olsa da onun anılarına sahip değildi. Hala neye sebep olduğunun farkından uzak, Mehmet Hoca’nın cevabını bekliyordu. “Bu fedakar sorunun cevabını büyük bir keyifle vereceğim, endişelenme Atakan kitaplık düzenlemek ve temizlemek eğlenceli olacak sizin için,” sözü ardından gülmeye devam etti. “Her neyse, kolumu kırmam aslında bakarsanız biraz talihsizlik birçok dikkatsizlik eseri… Dağcılık kulübüyle birlikte geçen haftalarda tırmanış yapmaya gidecektik. Bizim okuldan pek kişi gelmediği için şanslıyım aslında bakarsanız, çok kişiye rezil olmadım. Hiç tırmanma tecrübem olmadığı için tırmanış eğitim alanına gittiğimizde bana çok basit kuralları anlatarak teçhizat ile renkli çıkıntıları olan duvara tırmanmamı söylediler. Dikkatsizlik işte son kontrolleri tamamlamadan tırmanmaya başladım, bir de cesaret işi… Düşme fikri aklımın ucunda bile yoktu. Tırmandım, tırmandıkça Mehmet Hoca diye seslendiler ardımdan, ben tırmandım onlar seslendi. Sandım ki tezahürat yapıyorlar o gazla hızlı şöyle havalı bir hareket yapayım diye sağdaki çıkıntıya atlamaya çalıştım. Meğerse güvenlik ipim bağlı değilmiş iki saniye sonra algıladım bunu ama iş işten geçmişti. Ve ne yazık ki beni izleyenler de tezahürat yapmıyorlarmış, uyarmak için sesleniyorlarmış. Kolumun üstüne sert düşüş yapınca bunu öğrenmiş oldum işte gençler, hayatımda ilk ve son dağcılık ve tırmanma serüvenim de bu şekilde sona ermiş oldu.” Duydukları cevapla Ayça Nil ve Atakan ikisi de gülmemek için kendilerini zor tutuyordu. Mehmet Hoca alçılı kolunu kaldırıp kahkaha atınca ikili de kendilerini tutmayı bıraktı. Hep birlikte gülerek yola devam ettiler. Restorana geldiklerinde hala yüzleri gülümsemekten kızarıklığını koruyordu. Her ne kadar kitaplık temizliği yapacağı için Atakan’ın morali bozulmuş olsa da şu an o da gülümsüyordu. Ayça Nil ise zihninde kötü anılara sahip bu restoranı görünce biraz kötü hissetse de negatif düşünceleri hemen bertaraf etti kafasından. Bugün mutlu bir gün olacaktı. Mehmet Hoca’nın neşeli tavırları ve Atakan’ın dostluğu ile içindeki yalnızlık hissinin dağıldığını seziyordu. Merdivenlere geldiklerinde şık giyimli genç bir garson onları karşıladı ve rezerve edilen masaya kadar eşlik etti. Deniz kıyısında mavi ışıkların altında üzeri güzelce balıklar ve mezelerle doldurulmuş masanın yanına vardılar. İşin tuhaf kısmı bu masada birileri vardı. Birkaç adım daha atınca burada oturanların kimler olduğunu fark etti Ayça Nil. “Hocam, konferansımızı dinlemeye gelen akademisyenler değil mi onlar!” diye söze girişti heyecanla Atakan. “Evet, onlar onlar. Bugün yaşanılan talihsizliğe öylece sessiz kalıp onlarla tanışma fırsatınızı kaçırmanıza içim el vermedi gençler. Sizin için onları bu akşam yemeğine davet ettim. Hadi masaya geçelim misafirlerimizi daha da bekletmeyelim. Sizleri tanıştırayım.” Diyerek masaya geçti Mehmet Hoca. Her bir hocayla tokalaşıp saygıyla öğrencileri taktim ederken Ayça Nil tuhaf bir durgunlukla aile dostlarıyla ilk kez tanışıyormuş rolü yapmaya çalıştı. *** Dans ettikçe başı iyiden iyiye dönmeye başlamıştı Feyza’nın. Yüzü tepelerinde çılgınlar gibi yanıp sönen ışıklardan bile daha kırmızıydı. Gözleri bulanık görüyor, karşısındaki Yağız hariç herkes buğular içinde kayboluyordu. Saçma sapan gülümsüyor, bedeni sağa sola savrulurken kahkahalar atıyordu. Bir yandan da midesinin keskin ekşi tadını ağzında hissediyordu. Sarhoş olduğunun farkına varıyordu bir saniye kadar kısacık bir anda, sonra beyni uyuşunca unutuyordu gülerek Yağız’a bakarak dans etmeye çalışıyordu. Arkadaki saçma müzik ve itişip kakışarak dans eden insanlar sayesinde Feyza’nın bu beceriksiz hareketleri gözden kaçıyordu. “Dans etmeyi bilmemek diye bir şey olur mu?” diye düşündü Feyza sessizce içinden geçirdiği kelimelerle. Olurdu elbette, hayatı boyunca hep hedeflere odaklanmış kendisiyle yarışan insanlar dans etmeyi bilmezdi. Böyle bir güne sarhoş olduğu için ilk kez topluluk içinde dans etmeye cesaret edebilmişti. Yağız, karşısındaki yakışıklı genç adam yanıp sönen ışıklar altında kahkahalarla eşlik ediyordu ona. Yadırgamıyordu kimse Feyza’yı. Ya herkes onun gibi sarhoşluğun tesirinde kaybolup gitmişti ya da… “Doğru ya Ayça Nil olunca kimse seni yadırgayamaz!” dedi içinden. Gülümsemeye başladı. Hayatında ilk kez özgürce dans ederken bir başkasının bedenindeydi, kurallar yoktu ve bu his Feyza’ya inanılmaz bir rahatlık hissi vermişti. Ellerini havaya kaldırdı, şarkının temposuyla zıplarken midesinin bulantısı da artıyordu. Dert yok, tasa yok düşünceleriyle kahkahalar atarken birden bire yemek borusunu tırmanan asit gibi bir tatla kendine geldi. Koşa koşa kafenin lavabolarının olduğu yere yöneldi ama köşeyi bile dönemeden ağzına gelen safran dolu mide sıvısını salondaki büyük bitki saksılarından birine boşaltmaya başladı. İçtiği bütün alkolle birlikte yediği yiyecekleri de saksı toprağına kusarken arkasındaki kişiyi göremedi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE