17. Bölüm

2796 Kelimeler
17. Bölüm Boğazıma batan rahatsız bir his vardı. Yutkunurken boğazımdan dikenli tel kayıyormuş ya da bir bıçakla soluk borum boydan boya yarılıyormuş gibi. Huzursuzca kıpırdandım. Dilim kurumuştu; ağzımı kapatarak yutkunmaya çalıştım ama ağzımdan boru çıkıyordu. Parmağımda bir mandal takılıydı ve periyodik aralıklarla öten dıt sesi sinirimi bozuyordu. Etrafıma bakındığımda evde olmadığımı fark ettim. Bir hastane odasındaydım. Kalp ritmimin bozulduğunu öten ekrandan fark ettim. Periyodik yükselen çizgi şimdi, deprem yakalamış sismometre gibi inip çıkıyordu. Yatakta doğrulmaya çalışsam da mümkün değilmiş gibi hissediyordum. Zira boynumu hareket ettirmek ve hatta sabit tutmak bile muazzam acı veriyordu. Serbest elimle boynumu yoklarken koşuşturan adım sesleri odama daldı. Bir doktor ekibi karşımdaydı. Şaşkınlıkla donakaldılar. "Uyanmışsınız Bayan De La Cour." dedi içlerinden en telaşlı görüneni heyecanla. Yatağımın başına gelip boynumu kontrol ederken dokunduğu bir yer yüzünden hassasiyetle gerildim. "Şah damarınız büyük hasar almıştı." Dedi doktor acı kasılmamı hissederek. "Ama diktik." Elimle boruyu işaret ettim. Konuşabilir miydim bilmiyorum ama boğazımı yarıp ciğerlerime inen o boru canımı yakıyordu. Doktor kararsız kaldığı birkaç saniyenin ardından başımın üstünde doğrulunca gözlerimi kapattım. Gırtlağımdan sarkan bir boruyu çekeceklerdi. Pek hoş bir tecrübe olacağını sanmıyordum. "Bakalım kendiniz nefes alabilecek misiniz?" Ağzımı açtım ve milim milim kayan boruyu öğürerek çıkarttım. Midem bulanıyordu ama kendimi tuttum. Bu harabe boğazla kusarsam bir de onun için operasyona girmem gerekirdi. Hava kaçıran bir top gibi tıslıyordu nefesim ama ölmemiştim. Ve esasında öleceğime emindim. "Teşekkürler," diye fısıldadım. Zaten daha da fazla sesim çıkmıyordu. "Konuşmak için acele etmeyin." dedi içeri giren bir başka doktor. "İyileşmeniz biraz sürecek." Başımı salladım hafifçe ama öğrenmem gereken bir şey vardı. "Nathaniel Brux." diye fısıldadım. "O iyi mi?" "Nathaniel," Doktor kaşlarını çattı. "Böyle bir hasta gelmedi." İçim büzüşmüş gibi içeri doğru katlanıyordu. "Teşekkürler." diye fısıldarken gözlerim telefonumu aradı. Ölmüş olabilir miydi? Belki de Harvey onu çoktan bir yere gömdürmüştü. Sarsılan halini ve yığılan bedenini hatırladıkça gözlerim ısınıyordu. "De La Cour," dedim güçlükle. Yutkunmak ıstırap gibiydi, Tanrı'm... "Ona ulaşmam gerek." "Eşiniz burada değil." dedi boruyu ağzımdan çıkartan doktor "ama dilerseniz kız kardeşinizi içeri alabiliriz." Eylem... Burnumdan nefes alarak gözlerimi kapattım. Uyanır uyanmaz bir sürü yapboz parçasıyla karşılaşmış ama umursamamıştım. Bana bayan De La Cour diyorlardı, tamam. Harvey'nin kocam olduğunu iddia ediyorlardı, tamam ama kardeşimin burada olması da ne demek oluyordu? Gözlerimle doktorun teklifini onaylarken muazzam gergindim. Ya işler boka sardıysa? Yani... Olduğundan da bomboksa. Harvey babama olanları anlatmış sonra da kardeşimi buraya getirmiş olabilir miydi? Belki de yapmıştı. Belki babama, babamın Fransa'daki kolu olmayı teklif etmiş ve babam da kayıp kızı bulunduğu ve çoktan bir ittifak evliliği yaptığı için bunu kabul etmişti. Ya da olanı olduğu gibi anlatmış ve babasına asi firari kızını teslim ederek Kenan'a iş teklifi götürmüştü. Gaddarsın! dedi kalbim öfkeyle. O kadar da değil! Harvey o kadar kötü biri değil. Gözlerimi kapıya çevirdim. Kalbimin canı cehenneme. Elbette bu adamlar bu pislikleri yapacak kadar kötüydü. Derken içeri Abella girdi. Telefonla konuşuyordu ve muhatabı belli ki Harvey'di. "O iyi görünüyor bay De La Cour." dedi. Beni inceliyordu dikkatle. İyi göründüğümden kastı hala nefes alıyor oluşumdu herhalde. Nitekim boğazımı baştan başa kesen bir yarayla o kadar iyi görünmediğime emindim. Zar zor yutkunup elimi uzattım. "Sizi istiyor efendim." Kız üzerime eğilip fısıldarken mahcup görünse de doğru şeyi yaptığına inanıyor gibiydi. "Konuşmanızın iyi olmayacağını söylüyor hanımefendi." Sokardım onun hanımefendisine! Kızın elindeki telefonu kaptım tek hamlede. "Natt yaşıyor mu?" diye fısıldadım. Sesim umduğumdan yumuşak ve hatta huzurluydu ama ne kadar istersem isteyeyim sert çıkamayacaktı zaten. Telefondaki sessizliği beni ürkütüyordu. Nefes alışını duydum ve sessiz kalışını. "Harvey?" "Sen iyi misin?" diye sordu biraz sonra. Natt iyi değildi. Ses tellerimin titreştiğini hissettim. Hiç de iyi olmayan boğazımda bir yumru yükseliyordu. "Yaşıyor mu?" "O iyi, sen iyi misin?" diye sordu Harvey güçlü bir sesle. "Doğruyu söylemiyorsun." "Korkacak bir şeyi yok. Hastaneye bile götürmedik." "Ama vurulmuştu." dedim. Yalan söylüyor olmalıydı. Vurulmuştu! Çimlere kanı bulaşmıştı. Sessizliği her şeyi açık etmemiş miydi zaten? "Yalan söylüyorsun!" "Mermi kaburgalarından birine batmıştı; Lucian çıkarttı." dedi hızla. "O iyi diyorum sana. Kötü olan sendin." "Onu görmek istiyorum." dedim. Sesimin acizliği şimdi sözlerime cuk oturmuştu. Yalvarmam işe yarar mıydı bilmiyorum ama sesim, daha doğrusu fısıltım yakarıyordu. "İyi olduğundan emin olmam gerek." "Önce senin iyi olman gerek." dedi sinirle. "Ölümden döndün Eyşan!" Eyşan değildim! "Zoe." dedim usulca. "Adım Zoe." "Öyle olsun Amy." dedi bu sefer de umursamadan. "Şimdi telefonu Abella'ya ver ve dinlenmene bak." Boğazlandığım geceyi anımsamaya çalıştım. Harvey beni kolları arasına çekmişti, Adam'a bağırmıştı ve Abella'ya. Neler olup bittiğini Abella biliyor olmalıydı. Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp ahizeyi elimle örterken Abella'ya döndüm. "Nathaniel nerede Abella?" "Evindedir herhalde." dedi kız şuursuzca. Hemen toparlanırken gözlerini kapatıp açıklamaya koyuldu. "Daha doğrusu, hanımefendi, istirahat ediyor olmalı. Yarası ağır değildi ama Bay De La Cour iyileşmesinin önemli olduğunu söyleyerek onu zorunlu izne gönderdi." "Yaşıyor yani?" diye soludum. Gülümsedi. "Kanlı canlı." İçimin düğümlerinin çözüldüğünü hissettim. Yaşıyordu. Dolan gözlerimi yumup parmaklarımla nemini alırken şükrettim Tanrı'ya. Canımı alabilirdi, hiç sorun yoktu ama sevdiklerime dokunmasına dayanamazdım. Vay canına, fena kasılmıştım. Telefonu Abella'ya verirken gözlerimi yumdum. Çok yorgun hissediyordum. Ne kadar zamandır yattığımı bilmesem de son on beş dakikalık kısa rutinim bile canıma okumuştu. Son kez uykuya daldığımda, daha doğrusu şuurumu kaybettiğimde hiç de tatlı bir uykuya yatmamıştım ama bu kez huzurla uyuyabilirdim. *** Abella koluma girmişti ve güya bana destek oluyordu ama hayır. Sorun bacaklarımda değildi ki! Ağır yürümem için zorluyor, ağırlığımı almaya çalışıyordu. "Boğazım yırtıldı Abella." dedim sertçe. "Bacaklarım kırılmadı. İyiyim, yürüyebilirim." Utansa da kolumdan çıkmadı. Sadece ağırlığımı yüklenmeye çalışmıyordu... En azından bundan vazgeçmişti. Kapıdan geçip holdeki merdivene yönelmiştik ki yaşlı cadı önümüzü kesti. "O aşağı inecek." dedi Abella'ya. Hastaneden gelmiştim. Boğazlanmıştım yahu! Tamam, o cadının geçmiş olsun dilemesini beklemiyordum zaten ama benim hakkımda, hele de ben oradayken kömürlüğe kaldırılan eski bir eşyadan bahseder gibi bahsetmesine gerek var mıydı? "Ama hanımefendinin odası yukarısı." "Artık değil." dedi Liana. Arkamızdan gelerek yanımızdan geçerken bana gülümsedi. Ellerinde geceliklerim vardı. "Geçmiş olsun efendim." Gülümsemeye gayret ettim. "Aşağısı derken." "Bay De La Cour'un odası." dedi Liana. Afalladım. Ne demek Bay De La Cour'un odası? Orada ne yapacaktım? Benim kaldığım oda yukarıdaydı. Hem neden oraya taşınıyordum ki? "Neden?" "Bunu beyefendiye sorun efendim." dedi Liana tebessümle. "Bize ayrıntıları söylemedi. Yalnızca sizin artık aşağıda kalacağınızdan bahsetti." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Aklından ne geçiyordu bu adamın? "Peki şimdi evde mi?" "Hayır." dedi yaşlı cadı sertçe. "Senin açtığın sorunları halletmeye gitti." Benimle garezi neydi bunun? Burada olmaktan mutlu olduğumu mu sanıyordu? Gırtlanmaktan memnun muydum? Ya da Elizabeth Fritzl gibi kilit altında tutulmaktan. Bir megolamanyak narsistin elinde tutsak olmaktan! Keyif mi alıyordum bunları yaşamaktan? "Onlar haindi Madelyn." dedi Liana. "Hanımefendiye zarar verdiler." "Hanımefendi Yunanistan'da." diye tısladı kadın. Ah demek sorun buydu. Bu evin hanımı Jules'tu. Elbette ben bir parazittim ve Harvey benimle ne kadar ilgilenirse Jules'un yaşlı ajanı o kadar öfkeleniyordu. Abella'nın kolunun altından çıkıp adının Madelyn olduğunu öğrendiğim yaşlı cadının omzuna sürtünerek merdivenlerden indim. Kavga edemeyecek ya da oda için mücadele edemeyecek kadar yorgundum. O geldiğinde konuşurduk ya da halime falan acırdı belki, ne bileyim? *** Acımadı. O geldiğinde Natt'le konuşmayı henüz bitirmiştim ve onun yorgun sesini duymak bana iyi gelmişti. Şapşal yaşıyordu ve hatta bir adamı alnından bıçakla mıhlayacak kadar maharetli olmam konusunda dalgalar geçiyordu. İyiydi. Beklediğimden çok daha iyiydi. Harvey haklıydı; kötü olan bendim. Neredeyse şah damarımı patlatıyordu o manyak! Elim boynuma gitti. Geçen bir haftada boynumu kıpırdatmak ve konuşmak hususunda epey yol kat etmiştim doğrusu ama hala çığlık çığlığa kavga edecek kadar iyi değildim. "Vay be," dedi şaşkınca. Beni burada beklemiyordu belli ki. Ve gerçekten yani; boğazlanmıştım, ölüyordum, beni bir hastaneye koyup bir hafta boyunca yanıma bile uğramayan adam beni görür görmez gülümseyerek nida mı çıkartıyordu? "Seni odadan sürükleyerek çıkarırım sanıyordum." Ceketini çıkartıp üzerinde oturduğum koltuğun arkasına bırakırken kravatını çözüyordu. Gömleğin üstten iki düğmesini açıp yanıma oturduğunda şaşkınlıktan neredeyse çığlık atacaktım. Tamam, atamazdım. "Benim burada işim ne?" diye mırıldandım. Apple watchından duvara monteli televizyonu açarak France 2 kanalına geldi. Saat 13.45 olduğu için ekranda Küçük Kitapçı vardı ve tüm odağını televizyona vermişti. Burada başçavuşun eşeği mi... "Harvey-" Elini havaya kaldırıp beni susturdu. Bu aptal programda ne vardı böyle? "Ben niye senin odandayım?" diye tısladım. "Kaçmaya çalışma diye." dedi ruhsuz bir tonda. "İki defadır yapıyorsun ve her seferinde ölüme daha çok yaklaşıyorsun." Derken ürperdim. Kaçtığımı nasıl anlamıştı ki? Belki Natt'le sohbete inmiştim. "Ben kaçmıyordum." diye kendimi savundum. Bunu bilemezdi; yemliyordu sadece beni. "Sadece Natt'le muhabbete inmiştim." "Gecenin üçünde mi?" Diye sordu imayla. "Evet." dedim. Sesim hiç de inandırıcı çıkmamıştı. Burnundan güldü; gözleri hiç de inanmamıştı sözlerime. Arkama uzanıp ceketini alarak telefonunu çıkarttı. Ne? Cevap vermeyecek miydi? Ergenler gibi, telefonundan instagrama girip beni görmezden mi gelecekti? Kaydedilen dosyalara girip bir ses kaydı açarak telefonu bana uzattı. "Zoe, orada o adamla ne halt ettiğini doğru dürüst anlatacak mısın?" "Beni buradan gizlice çıkartman gerek. Sonra sana detaylıca anlatırım." "Nasıl bulaştın kızım sen bu adamlara, paratoner falan mısın?" "Senin yüzünden! Daha önce çok iyi karşılık almışsın gibi beni o şakalar yapan şirkete gönderdin. Onlar da beni Harvey'ye gönderdi! Sayende son duraktayım. The Next Station is Zincirlikuyu!" "Gece üçte arka kapıda bekleyeceğim seni." Dudaklarımı ısırdım. "Telefonlarımı mı dinliyordun?" "Hakkındaki gerçekleri öğrendikten sonra kaçacağını ön görmek hiç de zor değildi." dedi yüzüme bakarak. "O kadar da karmaşık biri değilsin Eyşan." Göğsüm titredi. Karmaşık biri değilmişim! O beni ne kadar tanıyordu ki? Hakkımda öğrendikleri gerçek beni ne kadar yansıtabilirdi? "Ya tabii. Senin için, katilinden kaçan bir korkağım sadece." "Geçmişteki kayıpların için kendini suçlayan, etrafındaki hiç kimseye zarar gelmesin diye kendini darağacına asan, yaşamak için mücadele verdiğine inanarak vicdanını rahatlatan ama ölmeye can atan birisin sadece." Dedi gözlerime diklenerek. Ne demek kendini darağac... Ben ölmeye can falan atmıyordum. Öyle mi, diye sordu kalbim içten bir sızıyla. "Adım Zoe." dedim şuursuzca. İlk aklıma gelenin bu olması komikti. Nitekim yüzüme çarptığı gerçekleri dillendirmeyerek onlardan kaçabileceğimi sanıyordum. Oysa paçanıza yapışmış gerçeklerden kaçamazdınız ki. "Eyşan olmak istemiyorsan," dedi üzerimden uzanarak; komodinin çekmesini açtı. Elinde bir kimlik kartı vardı. "Amy De La Cour olabilirsin." "Bana bir kimlik kartı çıkartabiliyorsun ama bir pasaport ayarlayamıyorsun öyle mi?" diye tısladım. Beni keşfetmiş gibi konuşmasından hoşlanmıyordum. Üzerimdeki hakimiyetinden de! "Benden uzaklaştığın her seferinde ölüme koşuyorsun." Diye kızdı bu sefer. Onu ilk defa bu kadar alenen sinirlenirken görüyordum. Genellikle burnundan nefes alır ve kaşlarını çatarak alnını kırıştırırdı ama bu sefer sesini yükselterek azarlamıştı beni. "Artık buna izin verir miyim sanıyorsun?" Yüzüme bakarken bıçak gibi keskindi ifadesi. Bir an gözlerini kapatıp burun kemerini sıkıştırdığında yine kendini zapt etmeye çalıştığını anladım. "İzin alacak değilim." dedim meydan okurcasına. "Ölüyordun!" dedi sertçe. Sesini standart Harvey tonuna çekse de sözleri dövüyordu sanki beni. "Beni öldürerek senden intikamlarını alacaklardı işte!" diye fısıldadım keskin bir tonda. "Ve sen de bu sayede bir savaş başlatırdın, ne var?" dedim dümdüz. Dehşetle açıldı gözleri. Ağzını açıp beni sözleriyle dövmeye kalkıştığını hissediyordum ama bu kez ben onu taklit ettim. Aralanmış ağzına sözcükleri tıkarak gözlerine doğru diklendim. Bir parmağımı havaya kaldırıp geçmişte kullandığı o çirkin ifadeyi tekrar etmek adına hafızamı zorladım. "Pardon, savaş falan olmazdı." Gülümsedim. "Onlar metresini öldürdüğünü zanneder ve sen de sana bile ait olmayan bir kadının ölümü sayesinde aileni korumuş olursun." Dedim olabildiğine sakin bir ifadeyle. "Sayemde Fransa da bir mafya hesaplaşmasından kurtulur." Dudaklarının gerildiğini fark ettim. "Bir de ölüme koşmuyorum diyorsun." Koşmuyordum. Sadece... Kaçmıyordum o kadar. Derken ulusal kanaldaki yayın flash haber etiketiyle bölündü. Harvey olabildiğine sesi açarken son bir kez mırıldandı. "Bir daha kaçmaya çalışırsan kendime zincirlerim seni." Bok zincirl... Haber sunan kadının gergin sesi düşüncelerimi böldü. "Du Pond şirketler grubunun bir parçası olan La Sardaigne güzellik markasının kimya laboratuvarında gerçekleşen bir kaza sonucu 3. ve 4. bölgeleri kapsayan La Marais kentinde patlama yaşandı. Yaşanan patlamada altı kimyager ölürken üç sivil hafif yaralandı. Du Pond şirketler grubu başkanı Brunelle Du Pond yaşanan talihsizlik adına henüz bir açıklamada bulunmazken geçtiğimiz günlerde Kaarlo taşımacılığın tırlarının patlatılması göz önüne alınırsa Fransa Hükümetinin bir terör örgütüyle mücadele başlatması gerektiği düşünülebilir." Patlama mı? Fransa'da mı? Böylesi saldırılar Avrupa'da olmazdı. Ne planlıyorlardı ki? 3. Dünya savaşı mı? Biraz sabretseler ülkeler birbirine girecekti zaten. Patlamalar yapıp bir korku imparatorluğu yaratmanın ne anlamı vardı? Harvey telefonunu eline alıp birilerini aramaya başladığında televizyonda Benji'yi gördüm. Kaarlo taşımacılığın sahibi Benji miydi? Ve Du Pond şirketler grubunun kimya laboratuvarı mı patlatılmıştı? Ayaklanarak odanın diğer köşesine giden adama baktım. Televizyonun sesini kısarken onun sesine odaklanmıştım. "Bu gece talimat verdiğimde depoyu basacaksınız. Malları yakacaksınız." dedi Harvey soğuk kanlılıkla. "Kimsenin canlı kalmasını istemiyorum." Sağı solu patlatan Harvey'di! Kanın damarlarından akışı kesilmişti sanki. Buz tutmuştum. Duyduklarını kabul edemeyen beynim daha fazla nefes için dudaklarını aralamıştı. Altı kimyageri öldürmüştü. Üç sivil yaralıydı. Bu gece bir depo baskınında kim varsa canını alacaktı! Ellerimin titrediğini fark ettim. Tıpkı bedenim gibi şokla sarsılıyordu. Ayaklarıma güven olur muydu bilmiyorum ama oraya gidip Harvey'ye engel olmam gerektiğini biliyordum. Omzundan yakalayıp kendime döndürdüm. Telefonunu kapatıp bana dönerken ifadesizdi. "O patlamaları sen yapıyorsun." dedim usulca. Sesimdeki intim ton ifademle buluşunca kınar gibi geliyordu kulağa. Kınıyordum da! Esasında kızıyordum fena halde. "Neden?" Oynayan çene kaslarından dişlerini birbirine bastırdığını anladım. Öfkeyle patlamasını bekliyordum; evi bastılar, aileme saldırdılar falan demesini. Ailesi olmadığını biliyordum ama ailesinin yerini koruyordum, değil mi? Bana yönelik bir saldırı Jules ve Nichole'u hedef alıyordu esasında. Bu itibarına yapılan aleni bir savaş ilanıydı. Üstelik o adamlar babasını öldürmüştü. Belki de... Harvey'nin sabır taşı çatlamıştı. Yine de bu onu haklı çıkarmazdı! Du Pond ve Benji'yi canlı canlı toprağa gömse yaptığını anlardım. Destekçisi bile olurdum bir noktada ama ölen altı kimyagerin, üç sivilin ne suçu vardı? "Niye o insanları öldürüyorsun?!" Boğazını temizlediğinde elindeki telefonun titrediğini gördüm. Jules Arıyor... Bir kaçış gibi sığındı telefonuna. Kaçmak için hamle yapmasa da konuşmadan kaçmak için telefonu açtığını anlamıştım. "Jules," "Harvey," Arkadan gelen haber sesleri patlamayı onun da öğrendiğini gösteriyordu. Kaldı ki telefon hoparlörde olmamasına rağmen net duyulan sesine bakılacak olursa telaşlıydı da. "Neler oluyor sevgilim? Önce Benjamin'in tırlarını patlattın şimdiyse Du Pond'a saldırıyorsun." Harvey derin bir nefes alıp gözlerini üzerimden çekti ama gidemezdi! Kapı önüne siper olmak için koşturdum. Ne olmuştu da kuyruğuna basılmış ejderha gibi etrafı ateşe boğuyordu? Kolumdan tutup beni kapı önünden süpürmek istemesini bekliyordum ama ben de onun beklemediği bir hamle yaptım. Kapının arkasındaki kilidi döndürüp anahtarı dekoltemin içine attım. Dişlerini sıkarak yumruğunu hemen solumdaki kolona geçirdi. Korkuyla başımı çevirsem de gözlerimi ürkütücü ifadesinden alıkoyamıyordum. Elleriyle beni boğmak ister gibi bir hali olsa da özellikle boynuma yaklaşmamaya çalışıyordu. Esasında resmen mücadele ediyordu. Beni kolumdan tutup odanın içine doğru fırlattığında "Olması gerekeni yaptım Jules!" Diye hırladı sevgilisine. Bana olan hıncını kızdan alması ayıptı doğrusu ama odadan çıkamamasının bedeliyse bu, Jules'u çiğ çiğ yiyebilirdi. "Ama bu işi kimseye zarar vermeden halletmeye çalışacağını söylemiştin." dedi kız korkuyla. "Senin için endişeleniyorum Harvey." "Endişelenecek bir şey yok." Derken üzerime geliyordu emin bir şekilde. İsterse dizine yatırıp dövebilirdi de! Gerekirse kapıya yatardım. Buradan çıkıp sağa sola emirler yağdırarak Paris'i patlatmasına izin vermeyecektim. "Sen saldırmayacağını söylemiştin." Diye yalvardı kız endişeyle. "Saldırmazdın da Harvey. Ne oldu?" "Haneme saldırdılar Jules!" diye tükürdü. "Daha ne olmasını bekleyecektim? Birinin gırtlağına çökmelerini mi?" Yutkunmaya çalıştım. Çiftliğe saldırdıklarında hiçbir şey yapmamıştı. Beni boğazladıklarındaysa... Benim yüzümden mi saldırıyordu? Hani ölürsem işine gelirdi? Elbette ailesini ve itibarını korumak için hayatta olmama ihtiyacı vardı ama ölürsem de pek umursamazdı, yaşamam önceliği değildi, öyle demişti. "Elbette sevgilim, kimseye saldırmalarına izin veremezsin ancak-" "Jules işlerime burnunu sokmandan hoşlanmıyorum." dedi sertçe. "Yapman gerekeni yap, keyfine bak." Ataerkil düzenin vurdumduymaz adamı! "Harvey," "Jules, bana karşı gelmeni istemiyorum." Derken çok daha tehlikeli bir ton sarmalamıştı ruh halini. Beni düz duvara yaslayana kadar takip edip bedenime yaslandı. Tahmin ediyorum ki beni zapt etmek için boğazımdan tutar ve sıkarak duvara yaslamak isterdi ama nezaketini taktir ediyordum; elleri boynumdan uzaktı ama bu sefer de üzerime çıkmıştı. Kollarımı bedenlerimizin arasına bir kriko gibi sokup ikimizi birbirimizden ayırmak istedim ama o zaman hareketini yaptı. Telefonu kapatıp yatağın üzerine fırlatırken "Lilla stygg kittan," diye tısladı. İkimizi ayırmaya çalışan kollarımı bileklerimden tutup başımın üzerinde sabitlediğinde bakışları dekolteme kaymıştı. Anahtarı alamazdı! Hele de kendi elleriyle. Kollarımı kurtarmak için çabalamaya başladım ama bedeni kaskatı duruşuyla beni sabitlemişti. "Bırak!" diye bağırmaya çalıştım; işte o zaman da dekolteme kayan parmakları ağzımı örttü aceleyle. Dudaklarını sinirlerine hakim olamazsam diye sıkı sıkıya bastırıyordu herhalde. Genişleyen burun deliklerinden firar eden soluğu köprücük kemiklerime çarparken katrana dönmüş öfkelerini gözlerime dikti. "Diggory beceremedi ama biraz daha çığlık atmaya çalışırsan sen patlatacaksın şah damarını!" Diggory mi? Beni boğazlamaya kalkan Diggory miydi? Çok da haine benzemiyordu aslında... Bir tetikçiden fazlasıydı hatta. Harvey'nin yakın korumalığını yapacak kadar güvenilir birisi olmalıydı ki Harvey'le yapılan araba seyahatlerine dahil oluyordu. Onun canını emanet ettiği adam beni öldürmeye mi kalkışmıştı? Kimin adamıydı lanet herif?! Parmakları dudaklarımdan kayarken şaşkınlığımı izlermiş gibi yapan adam dekolteme uzandı. "Diggory mi öldürmeye kalktı beni?" diye sordum usulca. Kaçamak bir bakış attı gözlerime. Burnunu sertçe çekerken parmaklarının iki göğsümün arasına girdiğini hissederek ürperdim. "Diggory miydi?!" Aradığını bulamıyordu çünkü kıpırdandıkça bir yerlere kaymıştı anahtar ama bulamadıkça taktiğini değiştirmeye karar verdi. Ellerini üzerimden çekerken gömleğimin yakalarını tuttu güçlü bir şekilde. Çatık kaşlarının altından yüzüme bakmaya çalışıyordu ama yakalarımdan görünen sargı bezinde takılıyordu gözleri. "Bağırmaya kalkma bir daha." dedi sertçe ve güçlü parmakları gömleğimin düğmelerini etrafa saçtı. Gömleğimi parçalamıştı! Sahiden mi? Dikkatimi dağıtabileceğini ben de biliyordum ama ona kanar mıyım sanıyordu? Elleri sutyenimin içine uzandığında omuzlarına tutunarak kasıklarına vurdum dizimle. Beni hafife alıyordu. Fazla hafife! - Not: açıklamalar 18. Bölümün sonunda gelecektir. Beğeni ve yorumlarınızı heyecanla bekliyorum. Seviyorum sizi ???
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE