18. Bölüm

2824 Kelimeler
Hello bayanlar baylar! ?✌️ Tuhaf bir bölüm oldu doğrusunu söylemek gerekirse. Bir noktada psikolojik hatta ama beğeneceğinizi düşünüyorum. Sadece son iki bölüm kadar uzun değil ama tatminkar olduğuna sizi temin ederim. ??? Beni yorum ve beğenilerinizden mahrum bırakmayın. ? Gerçekten, çok rica ediyorum bu konuda. ? Sizi seviyorum ve ricamı dikkate alacağınızı umarak keyifli okumalar diliyorum ?? 17. Bölümden Beni düz duvara yaslayana kadar takip edip bedenime yaslandı. Tahmin ediyorum ki beni zapt etmek için boğazımdan tutar ve sıkarak duvara yaslamak isterdi ama nezaketini taktir ediyordum; elleri boynumdan uzaktı ama bu sefer de üzerime çıkmıştı. Kollarımı bedenlerimizin arasına bir kriko gibi sokup ikimizi birbirimizden ayırmak istedim ama o zaman hareketini yaptı. Telefonu kapatıp yatağın üzerine fırlatırken "Lilla stygg kittan," diye tısladı. İkimizi ayırmaya çalışan kollarımı bileklerimden tutup başımın üzerinde sabitlediğinde bakışları dekolteme kaymıştı. Anahtarı alamazdı! Hele de kendi elleriyle. Kollarımı kurtarmak için çabalamaya başladım ama bedeni kaskatı duruşuyla beni sabitlemişti. "Bırak!" diye bağırmaya çalıştım; işte o zaman da dekolteme kayan parmakları ağzımı örttü aceleyle. Dudaklarını sinirlerine hakim olamazsam diye sıkı sıkıya bastırıyordu herhalde. Genişleyen burun deliklerinden firar eden soluğu köprücük kemiklerime çarparken katrana dönmüş öfkelerini gözlerime dikti. "Diggory beceremedi ama biraz daha çığlık atmaya çalışırsan sen patlatacaksın şah damarını!" Diggory mi? Beni boğazlamaya kalkan Diggory miydi? Çok da haine benzemiyordu aslında... Bir tetikçiden fazlasıydı hatta. Harvey'nin yakın korumalığını yapacak kadar güvenilir birisi olmalıydı ki Harvey'le yapılan araba seyahatlerine dahil oluyordu. Onun canını emanet ettiği adam beni öldürmeye mi kalkışmıştı? Kimin adamıydı lanet herif?! Parmakları dudaklarımdan kayarken şaşkınlığımı izlermiş gibi yapan adam dekolteme uzandı. "Diggory mi öldürmeye kalktı beni?" diye sordum usulca. Kaçamak bir bakış attı gözlerime. Burnunu sertçe çekerken parmaklarının iki göğsümün arasına girdiğini hissederek ürperdim. "Diggory miydi?!" Aradığını bulamıyordu çünkü kıpırdandıkça bir yerlere kaymıştı anahtar ama bulamadıkça taktiğini değiştirmeye karar verdi. Ellerini üzerimden çekerken gömleğimin yakalarını tuttu güçlü bir şekilde. Çatık kaşlarının altından yüzüme bakmaya çalışıyordu ama yakalarımdan görünen sargı bezinde takılıyordu gözleri. "Bağırmaya kalkma bir daha." dedi sertçe ve güçlü parmakları gömleğimin düğmelerini etrafa saçtı. Gömleğimi parçalamıştı! Sahiden mi? Dikkatimi dağıtabileceğini ben de biliyordum ama ona kanar mıyım sanıyordu? Elleri sutyenimin içine uzandığında omuzlarına tutunarak kasıklarına vurdum dizimle. Beni hafife alıyordu. Fazla hafife! 18. Bölüm Başını sertçe duvara yaslayıp gözlerini sımsıkı yumarken bir aslan gibi kükredi tabiri caizse. Bir keresinde testislere atılan sağlam bir tekmenin çocuk doğurmaktan bile çok acı verdiğini okumuştum. Doğum bir insanı ne kadar zorlardı bilmiyorum ama internette dolaşan bir bilgiye göre yirmi kemiğin kırılmasına eş değer bir acı olduğu söyleniyordu. Ve kasıkların tekmelenmesi bunun bile ötesinde bir ağrıymış. Chase'e attığım tekmenin ardından uzun bir süre yanımıza gelememişti. Harvey'ye baktım. Onun da uzun bir süre hareket edeceğini sanmıyordum. Vücudunu üzerimden itip hiçbir şey için mücadele edemeyecek haldeki Harvey'nin koluna uzandım. Ne yaptığıma bakmaya çalışsa da tüm beden hakimiyeti kasıklarına doğru odaklanmıştı. Ne yaptığımı anladığını bile sanmıyordum; apple watchını kolundan söküp yatağa fırlattığı telefonu alarak yatağın hemen yanındaki kapıdan banyoya geçtim. Hiç acımadan attım telefonunu ve saati klozete. Sifonu çektim. Talimat veremezse depoyu da basamazlardı. Anahtara gelince. Ona o kadar gaddar davranmayı planlamıyordum. Nihayetinde Harvey'yi kapatmam yapmayacaktım ama onu da yok ettiğimi düşünmesi iyi bir fikir olurdu. Lavabonun altındaki dolaptan bir çöp poşeti çıkartıp anahtarı içine koydum. Emin olamasam da kendi telefonumu da koydum poşetin içine ve sifonun mermerini kaldırıp su haznesinin içine bıraktım. Bu gece kimseyi arayamayacaktı. Kimse de ölmeyecekti. Bana yaptıklarının cezasını çekmelerini elbette istiyordum ama onlardan! Benji ve Du Pond'dan almalıydı intikamını! O rezil adamların altında çalışmayı kabul ederek içindeki karanlığa batan adamlara acıyor muydum? Hayır! Kesinlikle hayır! Diggory'ye ne yaptığını umursamıyordum bile mesela. Ya da alnından mıhladığım o rezili ama o kimyagerler, tır şirketinde çalışanlar... Hepsinin bu işte olduğunu sanmıyordum. Harvey'nin laboratuvarında çalışan herkes mi koko yapıyordu? Hayır, pek çoğu gerçekten de parfüm üretiyordu. Du Pond'un çalışanları? Sevkiyatları götüren tır şoförleri? Hepsinin işin içinde olduğunu sanmıyordum. Jules'a söylediği gibi, bu işi sakince halletmeliydi. Halledemiyorsa bile hedeften sapmamalıydı. Yapamıyorsa, öfkesine hakim olamıyorsa ben yardım ederdim ya da engellerdim. Çıkmak için hamle yapmadan önce duraksadım. Uyandığımdan beri bunu yapmaktan kaçınıyordum ama nereye kadar? Ellerim boynuma dolanan bandaja giderken aynaya baktım. Beyaz şerit üzerine kırmızı çizgili bir fular gibi boynuma dolanıyordu. Bir süs gibi görmek istesem de biliyordum; bu da hala hayatta olduğumun çirkin bir kanıtıydı. Kasığımdakine benzer çirkin mi çirkin bir kanıt. Gözlerimin ısındığını hissettim. Saniyeler içinde dolmuştu. Niye yaşıyordum ben? Siktiğimin meleği niye hep son anda viraj alıp beni yarı yolda bırakıyordu? Can çekişmem hoşuna mı gidiyordu?! Yaşamama izin vermiyordu da ölüm ölüp dirilmem ona eğlenceli mi geliyordu? Ne vardı ölseydim? Bir taşla kuş sürüsü avlardım. Bitmek tükenmek bilmez vicdan yüküm omuzlarımdan kayardı. Babamdan kaçmak zorunda kalmazdım, Harvey bir savaş başlatsa da kadınlarını korumuş olurdu. Elbette bu bir kan davasına dönüşür ve kızlar yine tehlikeye girerdi ama... Ölürdüm ve annemden özür dileme fırsatı bulurdum. Ceyhun'a sarılırdım... Nihayet o sonsuz uykuda huzur bulurdum. Harvey'yi kaybederdin, diye fısıldadı kalbim. Kocaman bir yumruyu yutkunmaya çalıştım. Kalbime cevap vermesem de içimden geçenleri susturamıyordum. Beni kucağına alıp evi ayağa kaldırdığı gece, neredeyse öleceğim gece, kolları arasında olmak... Daha da doğrusu son gördüğüm şeyin yüzü olması beni mutlu etmişti sanki. Natt için içimi hıçkırığa boğan endişenin de ötesinde ölme ihtimalinin verdiği rahatlama ve onu son kez görmüş olmanın verdiği saçma mutluluk...Ellerim saçlarımı çekiştirmeye başladığında gözlerimi kapadım. Yaşlar bu kez sadece kirpiklerimi ıslatmaya yetmişti çünkü öfkeliydim! Ölmeyi beceremiyordum! Yaşamayı da! Sevmemeyi de! Aramızda saçma, toksik bir ilişki olduğunu hissediyordum Harvey'le. Birbirimize zarar veren cinsten, sağlıksız bir şeyler ama... Ama oradaydı; ne zaman düşmeye kalksam arkamda peyda oluverip düşmemi engelliyordu. Ve hatta Azrail'in elinde söküp alıyordu beni. Elinde beni bitirecek gerçeklerim vardı ama üstüme gelmiyordu; tehdit etmiyordu. Beni kullanmaya devam etse de gerçeklerimi kullanmaya çalışmıyordu. Tek canımı sıkan adımı kullanmasıydı ve inadına bakılacak olursa bundan vazgeçmeyecekti. Beni sadece Benji ya da Du Pond'dan korumuyordu bu arada. Beni kendi küçük kıyametimden de sakınıyordu. Bunu bilerek mi yapıyordu bilmiyorum ama yapıyordu ve hiç istememe rağmen beni cezbediyordu. "Çık da hasar kontrolü yapayım!" diye yumrukladı kapıyı aniden. Öküz. Sesindeki acıda boğulmasını ümit ederek küt adımlarla çıktım banyodan. "Umarım büyük hasar vardır!" diye tısladım. Yüzüme bile bakmadan yanımdan geçip banyoya girdi. Sifonun içine bakmamasını umuyordum. Ve çok hasar olmamasını. İçeri geçip yatağın sol yanına yaslı dolaptan giyecek bir şeyler bulmaya çalıştım. Liana pijamalarımı getirmişti ama neredeydi? Dolaba asmamıştı. Çekmecelerde ise sadece iç çamaşırları ve çoraplar vardı. Komodinin çekmecelerinde olduğunu da sanmıyordum; orada acil durum ıvır zıvırları olmalıydı. Kapı çaldı. Kahretsin, düğmelerim kopuktu ve sutyenimle ortalıkta takılıyordum. Kapıyı böyle açamazdım! Salak kız; kapıyı zaten açamazdım. Hızlı adımlarla kapıya gittim ve olabilecek en anlaşılabilir sesle konuştum. "Liana?" "Abella, efendim." dedi kapının ardından yükselen ses. "Bay De La Cour kahve istemişti de." Immm... Elbette kahve falan girmeyecekti içeri ama bu fırsatı değerlendirmeliydim. "Abella, biraz meşgulüz." dedim. En doğru kelimelerle bu gece bu odadan uzak durmaları gerektiğini anlatmalıyım. "Ben ve Harvey, bu gece biraz yalnız kalmak istiyoruz." Bekledim. Anladım falan demesi gerekiyordu ama konuşmuyordu. Gitmiş miydi? "Abella?" "Sizi dinliyorum hanımefendi." Saçlarımı karıştırarak düşündüm. "Kimse tarafından rahatsız edilmek istemiyoruz. Adam dahil. Bunu ona iletebilir misin?" "Elbette efendim." dedi kız bu kez beni bekletmeden. "Peki burada beklememi ister misiniz? Gece bir şeye ihtiyacınız olursa diye." "Hayır!" diye atıldım. Boğazımı ovalayarak tekrar ettim. "Hayır, kimse kalmasın burada; bu gece sadece birbirimize ihtiyacımız olacak." "Niyetin benimle sevişmekse yanlış butona bastın güzelim." diye konuştu Harvey. Konuşmasını beklemediğimden yerimde hopladım; sıçramamı fark etti ve teşekkürümü duymasıyla birlikte de biriyle konuştuğumu anlaması bir oldu. "Teşekkürler." dedim alelacele. Topuk tıkırtıları hale net olarak duyuluyordu ve Harvey olabilecek en hızlı adımlarıyla kapıya ulaşmaya çalışıyordu. Onun da niyeti benimle benzerdi; ben Adam'ı uzaklaştırmak için Abella'yı kullanmıştım. O da Adam'ı buraya getirmek için Abella'yı kullanacaktı. Gözlerimi kapadım. Soğuk sulara girmek gibi; düşünürsem yapamazdım. Dalmalıydım! Üzerime doğru gelen yanardağa koşturarak kucağına atladım. Bunu ön görememişti. Ben de öyle ama bir amacım vardı ve bu hiç de romantik değildi. O yüzden Harvey'nin kucağına zıplarken bu kez kötü hissetmemeye çalıştım. Bacaklarım beline dolandı ve kas hafızasından olsa gerek, onun elleri beni kalçalarımdan desteklerken ben de ellerimi önce omuzlarına oradan da boynuna kaydırdım. Dudaklarına uzanırken fark ettim; öpmek için acele etmiyordu. Yüzümü inceliyordu. Kalbim ters takla atmış da damarlarına dolanmış gibi düğümledi içimi. Fark bile etmemiştim ama parmaklarım yüzünde dolanıyordu. Uçlarıyla dokunuyordum sadece; elmacık kemikleri yüzünde hoş bir tümsekti. Gözlerinden dudaklarına doğru kayan bir kaydırak gibi... Üzerinde kaydı parmaklarım. Aralık dudaklarından soluduğu nefesi çok sıcaktı! Ve dudakları beklediğimden de yumuşaktı... Yutkunurken kaşlarımı çattım. "Bana bak." dedi otoriter bir sesle. Bu kadar yakından o kirpikleri görmeye dayanamazdım! Evet, uzun kirpik fetişim vardı ve maşallah ki Harvey'nin kirpikleri bir yelpaze gibiydi. Geçen sefer bakmıştım ama bu sefer farklıydı, değil mi? "İstemiyorsan inerim." dedim umarsızca. İstememesi işime gelirdi. Niyetim zaten sevişmek falan değildi. Hem sanıyorum Harvey de bir müddet sevişemezdi. Kalçasına dolanmış bacaklarımı açıp yere basmayı planlıyordum ki beni duvara yasladı. "Bana bak." diye tekrar etti. Yüzlerimiz çok yakındı! Kahretsin. Ona kızamazdım, bu kez üstüne atlayan bendim. "Ne?" dedim dümdüz bir tonla. Boş boş bakıyordum. Daha doğrusu hani bir şeyi görmek istemediğinde bilinçli bir şekilde başka bir görsele odaklanırsın ya. Yani gözbebeklerin önündeki öznededir ama sen hemen yirmi santim yanındaki başka bir nesneyi görmeye çalışır da özneyi fark etmezsin bile. Gözlerim Harvey'nin yüzündeydi ama odağım tamamen karşıdaki gardıroba odaklanmıştı. Burnunu çekti sertçe. Bu sinir belirteci dikkatimi onun üzerinde topladı. Niye kızmıştı? "Bana bakmadığını anlayabiliyorum Eyşan." dedi yüzüme yaklaşırken. Eyşan... Her zaman o hassas noktayı bulmayı başarıyordu, değil mi? "Zoe diyebilirsin." diye fısıldadım. "İstersen Sara ya da Amy De La Cour da diyebilirsin." Son söylediğimle dudakları belli belirsiz yukarı kıvrıldı. "Hatta o bana taktığın saçma sapan takma isimle, lilla kittan diye bile seslenebilirsin." Bu onu kıkırdattı tuhaf bir şekilde. "Ama Eyşan deme." "Eyşan," dedi ısrarla. Gözlerimi devirirken başımı yana çevirdim. Yüzüne bakmayacaktım; birer parça erimiş çikolataya benzeyen gözlerine de. "Kedi yavrusu demek." dedi keyifle. Çatık kaşlarımla gözlerine döndüğümde ise anlamadığımı fark ederek açıkladı. "Lilla kittan; İsveç'çe." Omuzlarından ittim. Dalga geçmiyordum ben! Bana Eyşan demesini istemiyordum. Benim bir adım vardı! Hatta bir ton adım vardı. Zoe, Sara, Amy, Lilla Kittan, Kızıl. İsim kartelasından istediğini seçebilirdi; Eyşan hariç. "İstediğin buysa kedicik diyebilirsin." dedim meydan okurcasına. Keyifle havadan bir soluk aldı. "Eyşan." Israrcıydı demek. "İçimdeki Eyşan'ı çıkarttın. Bırak bari dışımdaki ölü kalsın." diye tısladım. Gülümsedi. Birkaç hafta öncesinde benimle asgari bir muhabbet kuruyordu. Nadir gülümsüyordu ve hareketlerimi bile kısıtlıyordu. Şimdiyse, bana alışmıştı, konuşmaktan kaçmıyordu ve benim için bir sürü şey almıştı. Ressam seti, boyalar ve bıçaklar... Bundan hoşlanmıyordum. "Sen bana kızgın değil misin?" diye sordum isyankar punk kızları gibi. "Hayalarını tekmeledim senin! Odayı üzerine kilitledim! Telefonunu klozete attım! " "Kızgınım." dedi dümdüz bir ses tonuyla. Bu muydu? Bu kadar mı? Hiddetle beni kucağından indirmesi yok muydu? Kolumdan tutup banyoya savurabilir, beni oraya kilitleyebilirdi ya da daha fazla sorun çıkartmayayım diye beni bağlayıp bir köşeye oturtturabilirdi. Yüzüme bakıyordu dikkatle. Her bir gözeneğimi özenle inceliyordu sanki. Kalçalarımdan yukarı uzanan parmakları belimi nazikçe okşarken dudaklarını ıslattı. "Buz gibisin Harvey De La Cour." Dedim hiddetle. "Soğukluğun kemiklerimi titretiyor." Bunu bekliyormuş gibi dudaklarını aralarken gözlerini kıstı. Dudaklarını kulağıma yaslayıp fısıldadı. "Deneyimlemiş biri olarak ne kadar sıcak olduğumu biliyorsun." Vücudumdaki tüm kan ikiye bölünmüş gibi süratle mevzilerine yol aldılar. Küçük bir kısmı yüzüme tırmanıyordu usta dağcılar gibi. Yanaklarımı al basmıştı, hissedebiliyordum ve hatrı sayılır geri kalanı kasıklarıma toplanmıştı. Artık gerçekten kucağından inmem gerekiyordu. "İndir beni." dedim sertçe. "İnmek için mi kucağıma zıpladın?" Damağımı emerek arkasındaki dolaba odaklandım tekrar. "Abella'ya ulaşmanı engellemek için zıpladım." dedim alenen. "Yoksa seninle yatağa girmek istediğim falan yok." "Bak bu kalbimi kırar." diye dalga geçti keyifle. Dalga mı geçiyordu? Benimle? Kalbini kırardım, erkekliğini bile zedelerdim. "Üzülme," dedim onun gibi dalga geçerek. "O ezdiğim hayalarınla zaten bana bir şey yapamazdın." Gülümsemesi yüzünde donmuştu; gözlerinin an be an birer buz küpüne dönüştüğünü görebiliyordum. Esasında tam birbirimize göreydik. Birbirine diş geçiremeyen iki kurt gibi birbirimizi parçalamaktan keyif alıyorduk ve tuhaf bir şekilde el sürekli artıyordu. Gülümsedim donuk ifadesine. "Bir dahaki sefere artık." Elleri birer pençe gibi belime gömülürken üzerime abandı sertçe. Ciğerlerimi bastırdı bir an. Zaten nefes alamıyordum burada! Ne yaptığını san- "Benim için fazla endişeleniyorsun." diye kesti iç serzenişimi. "Bakalım sana bir şey yapabilecek miyim?" Dudaklarıma kapandı sertçe. Ellerim ikimizin göğsü arasında sıkışmıştı. Göğsünden itsem de işe yaramıyordu. Kızgındı. Çok kızgın ve hareketleri de bir o kadar hoyrat. Ritmine yetişemiyordum ama bir noktada ona izin verdim. Tango yapmak gibi, ellerine bıraktım her şeyi. Kalbimle düşündüğümü biliyordum ve bedenim de kalbime çanak tutuyordu ama beynim sesini duyurmayı başarmıştı bana. Ellerimle çenesine ulaştığımda dudaklarımı geri çektim. Parmaklarımla talepkar dudaklarının üzerini örterken yere bakıyordum. Kalbim benden iyi nefes alıyor olmalıydı belli ki, soluk soluğa kalmıştı ama onun yakaran sözlerini işitmemeyi başardım. "Sen Jules'u aldatmıyor olabilirsin." diye fısıldadım usulca. Yelpaze kirpiklerini aralayıp alnını alnıma bastırırken gözlerime baktı. Ellerini bacaklarımdan çekiyordu saniye saniye. "Ama ben Ceyhun'u aldatıyor gibi hissediyorum." Kaşları yukarı kalktı ama öfkeli değildi. Evet sekse hazırdı ama bu sözüm onu durdurmuştu. Kendisi açık bir ilişki yaşasa da sadakate saygı duyduğunu fark ettim. Ağırlığını üzerimden aldığında sessizdi. Parmaklarının tersiyle elmacık kemiğimi okşadı; saçlarıma dokundu bir yavru serçenin sırtını sıvazlar gibi. Neredeyse anlayışı ve nezaketi için teşekkür edecektim ama konuştuğunda dudaklarından dökülenler duvara çarptı beni. "Açık bir kitap gibisin Eyşan." diye fısıldadı. "Anlatmıyorsun ama tüm işaret fişekleri hedefe yönlendiriyor insanı." "Ne demek istiyorsun?" Birkaç adım gerileyerek konuştu. "Attığın yardım çığlığını görebiliyorum." dedi güçlü bir sesle. "Her şeyi arkanda bıraktığını düşünerek Fransa'ya kaçıyorsun ama yasını bile tutmamışsın." "Bu seni ilgilendirmez." diyerek gülümsemeye çalıştım. Ceyhun benim karasularımdı. Oraya giremezdi. "Bu insanı tüketir." dedi ısrarla. Yanından geçmeye çalıştıkça kollarıyla bir duvar örüyordu etrafıma. Onu dinlemek istemiyordum. "İyileşmek için önce yara aldığını kabul etmen gerekir." "İyiyim ben." dedim. Dudağımı ısırıyordum ve bu konu uzarsa... Uzamamasını diliyordum. "Değilsin." dedi içten bir şekilde. "Kafede Benji'yle karşı karşıya kaldığında bile şuursuzca kaçmaya çalışıp ölüme fırsat vermenden, ölmek istemiyorum deyip de namlumun ucundayken bile doğruyu anlatmamandan, Kenan'dan kaçıp Benji ve Du Pond'un kucağına koşmandan o kadar belli ki." "Ne belli olan?!" diye bağırdım. Şah damarımın şiştiğini hissediyordum ama umurumda bile değildi. Gözlerimi yakan bir ıslaklık görüşümü blurluyordu. "Ölürsen bedel ödemiş olacaksın. Hak ettiğini bulmuş belki de. Böyle düşünüyorsun." Sinirden zangır zangır titriyordum. Ne cüretle hakkımda böyle yorumlarda bulanabilirdi? Ne hakla? Hangi izinle? "Sana ne?" "Mükemmel bir nişancısın, bıçakla adam indiriyorsun ama sevdiklerine zarar gelmesi ihtimali seni krize sürüklüyor." "SANA NE?!" "Sen ağır bir depresyondasın." dedi noktayı koyarcasına. Hıçkırıklarım soluklarımı keserken ellerimle yüzümü kapadım. Söyledikleri doğru değildi; ben iyiydim. Salak kirpiklerimin salak gözyaşlarınca ıslanmasına gerek yoktu! "Sen ağır bir depresyondasın ama benim sana ihtiyacım var." "Evet," dedim sertçe. Ellerimi yüzümden çekerken sinirliydim. "Aileni ve itibarını korumak için!" Başını olumsuz anlamda sallarken ciddiyetle bakıyordu bana. "Sırtımı yaslamak için." Gülümsedim. Gülümsemem genişleyip kahkahaya dönerken hiç de neşeli değildim oysa. Dudaklarıma yay gerilmiş gibi sırıtıyor olsam da gözlerimden yaşlar dökülüyordu tane tane. "Ben iyiyim." dedim ısrarla. Gözlerimi kapatıp ağlamamı engellemeye çalıştım ama düşmeye devam ediyorlardı lanet damlalar. Başından beri ret ettiğim ricayı kabullenirken "Görevimi yapacağım," dedim histerik bir şekilde. "Senin aileni koruyacağım ve sen de beni başka bir ülkeye göndereceksin." diye konuştum. "Göndereceksin ve bu kabus bitecek!" "Bu kabus sen uyanana kadar devam edecek." dedi gaddarca. "Ama uyanman için kabul etmen gerek." "Neyi?!" "Yardıma ihtiyacın olduğunu." "Beni boğazlayan adamı bıçağımla gırtlaklayan, hain diye köstebeğini öldüren, kendi ailesine zarar gelmesin diye bir kadını kapatan adama da bakın hele." dedim gözyaşlarımın arasından. "Benim mi yardıma ihtiyacım var?" Mırıldandı. "Benden bile kötü bir durumdasın." Üzerine çıktım. Susmayacaktı madem kaldığımız yerden devam edebilirdik. Sabaha kadar, Paris'i patlatmaktan vazgeçene kadar düzebilirdi beni. Ben iyiydim. İyi! Hayır, sinirimden değil arzumdan istiyordum onu. Ama bana dokunmuyordu! Yanlarında sallanan ellerinden birini kalçamın üzerine bırakıp diğerini tutarak göğsüme çektim. "Hadi," dedim cılız bir sesle. Çirkin biri değildim, ben istediğimde istediğim erkeği de elde ederdim ama az önceki o sinirli, azgın adamdan eser yok gibiydi. "Harvey hadi!" diye bağırdım. Ellerini üzerimden çekiyordu. O konuşmaya geri dönmeyecektik! Gömlek düğmelerine uzanıp aceleyle açmaya alıştım ama salak titrek parmaklarım düğmeleri açamıyordu. "Açıl!" Diye sızlandım. Başımı gömleğinin sıra sıra düğmelerine dikmiştim ama bakışlarım açmaya yetmiyordu tabii. Bağırdım bu kez boğazımın limitini zorlarcasına. "Açıl! Açıl! Açıl!" Alnımı göğsüne yaslarken düğmeleriyle cebelleşen ellerim yumruk olup dövmeye başladı göğsünü. "Seni ilgilendirmezdi!" diye bağırdım. "Seni ilgilendirmezdi..." Son kez yumruğumu göğsüne geçirirken tüm gücümle ittim onu. Onunla aynı ortamda olmak istemiyordum. Yüzüne bakmak ya da sesini duymak da. Banyoya doğru yöneldim. Gitmeme izin vermedi; bileğimden sertçe yakalayıp beni göğsüne çekerken saçlarımı okşadı nazikçe. "Yaranı buldum Eyşan." dedi fısıltıyla. "Ve onu saracağım." - - - Notlar: Nasıl buldunuz anam babam? :D Tamam kırolaşmıyorum :D Beğendiniz mi bakalım bölümü? Emin olamadığım birkaç kısım var, o yüzden samimiyetle beğenmediğiniz bölümler varsa belirtin. Bölümü düzenlemeye alırım. Bu arada evet Zoe'nin (Ki artık Eyşan diyebiliriz bence) Yaşadığı durum bariz bir depresyon. Sadece yatıp uyumak bir depresyon belirtisi değildir. (Evet bu söylediğim depresyon kuyusuna düşmüşlerin gördüğü dipdir son evre. Yatakta dönmeye bile mecaliniz olmaz ama o kuyuya düşene kadar geçtiğiniz bir sürü evre var. 7. yıllık tecrübeli depresyon hastasıyım. Bana güvenin.) Neyse uzun uzadıya veda konuşması yapmayacağım bu sefer. Sadece yorumlarınızı beklediğimi bilin ? Lüffen ? Bu arada; France 2: Fransa'nın ulusal televizyon kanalıdır. Elizabeth Fritzl kimdir: Öz babası tarafından evinin bodrumuna kapatılıp 24 yıl boyunca tecavüze uğrayan, bu saldırılardan yedi çocuk dünyaya getiren bir kadındır. Kurgusal bir karakter DEĞİLDİR, yaşanmış bir trajedidir. Olayı merak edip detayları öğrenmek isteyenler internete Josef Fritzl ya da Elizabeth Fritzl olayı yazarak araştırabilirler.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE