19. Bölüm

4998 Kelimeler
19. Bölüm Juliet haklıydı; Harvey çok güzel piyano çalıyordu. Yattığım yerden odasının koyu gri duvarına dikmiştim gözlerimi. Kırpmıyordum, uyumuyordum da. Sadece görmeyen gözlerle duvarını seyredip dinliyordum parmaklarının ahengini. Bazen gerçekleri görmek için duvara çarpman gerekir. Uçurumdan düşmen ya da suya gömülmen. Boğulduğunu ancak kafan sudan çıkınca anlarsın. Ama anlamak yetmiyordu. Bilmediğimi mi sanıyordu? Ben sadece dile getiremiyordum bunları ama satır satır ezberdim gerçeklere. Ancak bir şeyleri değiştirmek için harekete geçmek gerekirdi. Değiştirmek istiyorsan tabii... Değiştirmek istemiyordum ki; bu ıstırabı hak ediyordum ben. İçine tıkıldığım hapishane fazlaydı bile bana. Ne olacaktı? Psikoterapi görüp bir sürü ilaç içince iyileşecek miydim? Bu Ceyhun'u geri getirecek miydi peki? Anneme söylediklerimi geri alacak mıydı? Doğmamış ve asla doğamayacak bebeğim affedecek miydi beni? "Ağlama." Söylemesi kolaydı ancak ağlayabilmenin benim için ne büyük lüks olduğunu bilmiyordu annem. Biraz sonra evleneceğim adam için sevgilimi buz gibi toprağın koynuna kundaklamıştım. Ne yapmamı bekliyorlardı ki? Etrafa gülücükler mi saçacaktım? "Baban gelecek, seni böyle görmesin." "Görsün." dedim sessizce. "Belki kızar." Kızar da tahammül edemeyip vururdu beni bir ihtimal. İlk tahammülsüzlüğünde yaptığı bu değil miydi? Engeli olduğu gibi kökünden söküp atmak. "Eyşan," dedi annem arkamdan yaklaşarak. Boynumdan dökülen bir tutamı topuzumun içine sıkıştırırken o da doğru kelimeleri arıyordu. Babamın kurmalı bebeği... "Babanın bu evliliğe ihtiyacı var, biliyorsun." Bir kıkırtı döküldü dudaklarımdan. Neşeli olduğumdan değil. Sadece içimdeki irin taşmıştı sanki. Babam ve ihtiyaçları... "Babamın hep bir şeylere ihtiyacı var." diye fısıldadım. "Bir oğula, bir varise, bir geline, bir avukata, bir savcıya..." Çeneme dökülen bir damlayı gelinliğe düşmeden yakaladım. Parmağımdaki ıslaklığa bakarak ağlamamı engellemeye çalışırken dudaklarımı ısırıyordum. "Oğlu olmadığı için beni bir erkek gibi yetiştirdi; günü gelince çete lideri olayım diye. Krallığını teslim etmek istediği bir varis gibi... Ama sevemedi bir türlü. Yeterli değildim babam için." "Sizin için en iyisi olmasına çabaladı." Hayretle soludum. Stackholm sendromuydu bu kadının yaşadığı ama ben değildim! Beni neden hapsediyordu esaretine?! Bir anne çocuklarının cinayetine çanak tutar mıydı? "Yağız'ı getirdi." dedim. "Sokaktan bir varis buldu kendine ama bırakmadı peşimi!" "Gürsoy olmanın bed-" "Bu Gürsoy olmanın bedeli değil anne!" diye hıçkırdım çaresizce. "Bu Kenan'ın kızı olmanın laneti! O Serdar denen eroin kaçakçısı sevecek mi beni? Evlenince kurtulacağımı mı sanıyorsun bu eziyetlerden?" Arafta ki yüzünden cesaret alarak eline uzandım annemin ama tereddütlü de olsa geriye kaçışı umudumu kırdı. "Ben sen değilim anne..." diye fısıldadım. Sesimde can çekişen bir kadının yakarışları duyuluyordu. Dinleyene... "Senin hastalıklı aşkın gibi bir duyguya sahip değilim. Katlanamam." dedim titrek sesimin arasından fısıltıyla. Gözlerimi kapatıp makyajı falan umursamadan yüzümü ellerimin arasına sakladım. "Buradan çıkartıp gelin yoluna indirirsen darağacına asarsın beni." "Toparlan." Dedi. Ne yapacağını bilemediği zamanlarda hep yaptığı gibi kocasının emir veren tonunu taklit ediyordu. Ellerimi yüzümden çekip bir mendille yaşları silerken tam olarak Kenan'ın karısı olmuştu. "Gideceksin, evleneceksin ve unutacaksın ne olduysa." Sevgilimi öldürüp beni bir kaçakçıya peşkeş çekmişlerdi. Bunları nasıl unuturdum? Kapı usulca çalınıp heybetiyle açılırken anneme baktım son bir kez daha. Yüzüme bile bakmıyordu. Ölecektim madem, silahı kimsenin eline tutuşturmayacaktım. Kimsenin ellerinde can vermeyecektim! Babam ya da Serdar veya başka hiç kimse ruhumu çekip alma haddine sahip olamayacaktı; benden başka... Yağız içeri girdi gülümseyerek. Temsili bir gülüş olduğunu biliyordum. Beni anladığını, acımı paylaştığını bildiğim tek insandı. Ceyhun'un arkadaşıydı; babamın varisi. Ve her şeye rağmen arkamda olan tek insandı şaşırtıcı bir şekilde. "Berna Hanım," dedi anneme başıyla selam vererek. Dolu gözlerimi fark ettiğinde başını yere eğdi. "Kenan Bey sizi bekliyor." Annemin yüzünde memnun bir ifade can bulurken midem bulandı. Aşk böyle bir şeyse ben hiç aşık olmamıştım... Annem tapınıyordu biricik kocasına! "Anne," diye soludum son bir umutla. "İzin verme." Kadın bakışlarını üzerimden çekerken Yağız'a gülümsedi. "Geç kalmayın." derken kapının eşiğindeydi. "Asla affetmeyeceğim." dedim kadın kapı eşiğinden adım attığında. "Annem değilsin artık. O adam da babam değil." Etrafına bakınarak nefesler aldı. Kendini sakinleştirdiğine emin olduktan sonra ise sanki ailemi ret etmemişim gibi gülümsedi. "Kocan olduğu müddetçe kimseye ihtiyacın olmayacak. Bize de." "Ama senin kızına ihtiyacın olacak Berna." dedim. Sesimde an be an büyüyen bir nefret vardı. "Ve ben orada olmayacağım." Kadın gözlerime baktı kısa bir süre ve söylediklerimi hazmettikten sonra yutkunup konuştu. "Kocamdan başka kimseye ihtiyacım yok." Kapıyı arkasından kapattı. Bana söylediği son sözler bunlardı. Ve benim son sözlerim de, Annem değilsin artık olmuştu. Rüyamın geri kalan kısmı çok hızlı akıyordu. Yağız beni bu düğünden kaçırabileceğini söyledi. Ben de ona, beni buldukları anda küçücük bir odada silah zoruyla nikah kıydıracaklarını söyledim. Bu işi medyanın önünde, seyircilerin karşısında halledecektim. Beyaz bir ışık ve ani bir karartının ardından gelin yolunda yürüyordum. O yolu o kadar hızlı aldım ki rüyamda başımın döndüğünü hissettim. Düğün kemerinin altında, kürsünün arkasında Serdar'la birlikte duruyordum şimdi. Nikah memurunun son kelimesi duyuldu, "Kabul ediyor musun?" "Hayır." dedim günler sonra ilk defa gür çıkan bir sesle. "Kabul etmiyorum." Bir ölüm sessizliği çöktü merasime. Ceyhun'un sessizliği... Eteklerimi toplayıp kürsüden iniyordum ki pompalının takır takır duyulan sesi cenaze evini kanlı bir düğüne çevirdi. Sadece refleksif bir hareketti. Başımı ellerimin arasına alıp yere yattım. Tecrübesiz seyirciler gibi ne olduğunu anlamak adına yerimden kalkmadığım için hayattaydım ama duyulan her bir kurşun sesiyle yere yığılan bir beden görüyordum. Yağız'ın, ayakta durup ne olduğunu anlamaya çalışan Eylem'i tutup yere çaldığını gördüm kollarımın arasından. İlk saldırı bittiğinde biliyordum; bu sadece bir yemdi. Saldırganların ayağa kalkanları bir bir avlayacağı bir yem. Eylem onu korumak için üzerine uzanan Yağız'ın altından kalkmaya çalıştı ama tekrar duyulan silah sesiyle birlikte sindi Yağız'ın kucağına. Havuza düşen annemi fark ettim. Suya karışan kanını. Sonraki sahnede ıslanmış gelinliğimle annemin başındaydım. Hala yaşıyordu! "Özür dilerim." diye bağırdım kadının omuzlarından sarsarak. "Özür dilerim anne!" Algılayamıyordu ama beni. Bir telefon bulup ambulansı aramak için hamle yaptım fakat aptallıktı. Hayatımda yaptığım en büyük aptallıklardan biriydi. Serdar emin adımlarla üzerime geliyordu ve yaşanan bu korkunç gerçekliğin de ötesinde lavlar püskürten bir yanardağ gibi yürüyordu. Belindeki silahı çıkardı. Öldürecek sandım ama Chase haklıydı. Kötü adamların dünyasında her şeyin bir bedeli vardı. Karşıma geldi. Neredeyse dibimdeydi; namlusu kasıklarıma batıyordu. "Benim olmayacaksan Eyşan," dedi. Tetiği çekti. Sıçrayarak uyandım. Serdar'ın devamında ne söylediğini çok net hatırlıyordum. 'Benim olmayacaksan Eyşan, yaşamana hiç gerek yok.' Titredim. Bana sarılmıştı. Kollarındaydım. Harvey'nin kollarındaydım ve Ceyhun için, annem için, kendim için ağlıyordum. Nefes almaya çalıştım. Boğazımdaki yara olsun ya da olmasın, nefes almak imkansızdı. "Yavaşça nefes al." diye fısıldadı. Saçlarımı seviyordu. Hıçkırıklarım gırtlağımı parçalarken ona doğru döndüm. İki elimi de yüzüme siper edip göğsüne saklandığımda beni belimden kavrayıp bedenine yasladı yumuşak bir hareketle. Üzerimdeki elinin parmakları bir yavru kediyi seviyormuşçasına okşuyordu belimi; o kadar düzenli nefes alıyordu ki onu takip ederek sakinleşebildim. Kalbinin ritmini duyabiliyordum. Tak, tak, tak... Benimkisi ise hayalet adımları atıyordu sanki bedenimde. Ellerimden birini indirip kalbime yaslarken emindim. Biraz daha kalbimin sesini duymazdan gelirsem gerçekten de ölecektim. Bu fikir güzel geldi. Tam da o an da, rahatladığımı hissettiğim o nadir anlardan birinin ortasında Harvey diğer elimi alıp kendi kalbinin üzerine koydu. Elime dokunmasıyla birlikte kalbimin güçlü bir şekilde attığını hissettim. Elimi çekmek istedim üzerinden. Birinin bana sarılmasına ihtiyacım vardı ve o bana sarılana dek buna ihtiyacım olduğunun farkında bile değildim, kabul ediyorum ama kalbine dokunmak... Bunun için hazır değildim. Fısıltısı geceye karıştı. "Bana kalırsa canlı bir şeylere dokunmalısın." Elimi bırakmıyordu. "Bu gece için çok fazla." diye soludum. Çıplak bacakları bacaklarıma karışıyordu ve parmakları tutsak eden elimi tahliye ediyordu. Beni üzerine çekerek elini başının altına koydu. Bedenimin yarısı onun göğsüne uzanmıştı ve boğazım zorlansa da başım kalbinin hemen üzerindeydi. Elimin altında atmaya çalışan kalbim kulağıma dolan kalp sesiyle hırslanıyordu sanki. Bir süre öyle yattım. Kıpırdamadan dinledim kalbini, soluklarını. Tak... Tak... Tak... Sessizliğin içinde gerçekten de çok huzur vericiydi. "Hiç değer verdiğin birini kaybettin mi?" diye sordum ansızın. Derin bir nefes aldı. "Evet." diye mırıldandı. Başının altındaki elini indirip yanağıma koyarak boynuma dökülen saçları sevmeye başladığında "O halde beni anlıyorsun." dedim umutla. Birinin beni anladığını bilmek istiyordum. "Anlıyorum." "Hiç düşünmüyor musun?" "Neyi?" "Yapacağın küçük birkaç değişiklik felaketleri önler miydi diye?" "Uzunca bir süre düşündüm." diye mırıldandı. Sesindeki acı beni küçücük şaşırtsa da o da duygularını sesine yansıtabiliyordu demek. "Ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu ve ben düşündükçe o anın başından ayrılamıyordum." "Ne yaptın peki?" "Düşünmeyi bıraktım." dedi bilgece. "Tavsiye ederim." "Bırakamıyorsan?" Göğsü titredi. "Oraya kök salarsın," Parmakları saçlarımdan kapanmış omuz yarama inerek okşamaya başladığında bilgece başka bir şey daha söyledi. "Ama kök salacak çok daha güzel yerler var Eyşan." Gözlerim yanıyordu. Yeterince ağlamamış mıydım?... Neden bozuk bir çeşme gibi sürekli su damlatıyordum ki? "Ölmek istiyorum." diye fısıldadım yorgunca. Belimdeki eli beni kendine yasladı güçlü bir şekilde. Göğsünü dolduran bir nefes alarak bana bakarken belimden dürttü. Ona bakmamı istiyordu ancak ben bakmak istemiyordum. İyice ağlak olduğumu düşünecekti artık. Sürekli su akıtıyordum! Bir daha dürttü belimi. İstemesem de bakışlarıyla yüzleşirken ıslak kirpiklerimi okşadı. "Farkındayım." dedi dudaklarıma doğru yavaşça. "Ama kabul etmen gereken bir şey var." "Ne?" "Buna izin vermeyeceğim." Yorgunca gülümsedim. "İzni alacak değilim." diye sabahki cümlemi tekrar ettim. Oysa ciddiydi. Çok ciddi. "Bu konuda yapacağın hiçbir asiliğin hükmü olmayacak nezdimde." Yüzümü tekrar göğsüne gömerken göğsünden omzuna uzanan kanat dövmesini takip ettim parmaklarımla. "Özgür olmama izin vermiyorsun, gitmeme de, ölmeme bile." Göğsünü şişiren bir nefes aldığında sessizdi. Cevap vermemeyi tercih ediyordu belli ki. Beklentiyle sesine kulak kabartsam da konuşma bitmiş gibi duruyordu. Omzumu okşayan parmaklarını üzerimden çekerken boğazını temizledi. "Uyu artık." Gözlerimi kapattım; uyumak istemiyordum. Uyuyunca aynı filmi seyretmekten korkuyordum ama ilk defa sözünü dinlemek adına göğsünden kalkıp sırtımı dönerek duvara diktim bakışlarımı. Ellerini uysal bir şekilde üzerimden sıyırıp yatağın en uç köşesine kadar gittim. Sordum. "Sen uyuyacak mısın?" "Ben uyumam." "Ne yapacaksın peki?" "Bekleyeceğim." dedi usulca. Soludum. "Neyi?" Fısıldadı. Sesi o kadar kısıktı ki nefesine odaklanmak zorunda kaldım. "Bir sonraki kabusunu." Sesi sıcaktı. Sımsıcak... Ben uyumadım ama o uyuduğumu sandı. Doğrusu... Değişen hiçbir şey olmayacağını bilmeme rağmen iyi gelmişti. Gerçekleri ortaya dökmesi, sarılması ve konuşması... Şah damarım neredeyse parçalanmış ve soluk borum bir iğne deliği kadar kalmış olmasına rağmen hayatımın en rahat nefeslerini alıyordum sanki ve bu beni delicesine korkutuyordu. Ne kadar zaman sonra bilmiyorum ancak belli bir süre sonra belime dolandı kolları. Altımdan geçirdiği elini üstteki elime kenetleyip boynumdan soluk alırken ateş parçası kadar sıcak dudakları omzuma dokundu. Taşlaşmış bir beden gibi kaskatıydım ama kalbim vücudumdaki her bir hücrenin aksine capcanlıydı. Heyecanından mı yoksa yılların ölü toprağını üzerinden silkmesinden mi bilmem ama göğüs kafesime koçbaşı gibi çarpıp duruyordu ve sessizliğin içindeki sesi kocaman kocaman duyuluyordu. Çok sakin bir şekilde beni okşamaya başladı. Önce içime fesatlık çökse de sonradan beni sakinleştirmek için sevdiğini anladım. "Kabus görüyorsun, sakin ol." diye fısıldıyordu kulağıma doğru. Nefeslerim hızlandı; sebebi kesinlikle bana bu kadar çok şefkatli davranmasıydı. O... O iyi biri bile sayılmazdı. Bana gösterdiği şefkati ve sabrı bir kenara bırakarak düşünüyordum; Harvey bir zehir taciriydi. Onun kollarında güvende hissetmek saçmaydı. Heyecanlanmak aptallık, rahatlamak tam bir ahmaklık ama kalbim haşarı bir çocuk gibi kafesinde zıpzıptı. Nefeslerim ise şefkati ve kolları arasında iyice düzensizleşmişti. Yine de göğsüne saklanmak istedim. Hiç beklemediği bir anda göğsüne doğru dönüp yüzümü saklarken kucağında bir top gibi büzüştüm. Beni kolları arasına saklayıp başımın üzerine bir öpücük daha kondurduğunda içimden bir yerde haykırıyordum. 'Yapma...' Kalbimse haykıran sesime karşılık küfrediyordu. 'Mücadeleden vazgeç!' İkisini de duymamayı tercih ettim. En azından bu gece için. Bu gece beni anlayan ve bana sarılan birine ihtiyacım vardı ve en yakınımdaki adam Harvey'di. "Teşekkür ederim." diye göğsüne doğru soludum. Beni tutan kolları bir taş gibi gerilirken ellerini çekmek istedi üzerimden. "Gitme." Göğsü içine çöktü. Tüm soluğunu başımın üzerine üflemişti ve muhtemelen ne yapacağını düşünüyordu. Kabustan sonra sıçrayarak uyansam beni daha da sıkı saracağını biliyordum ama uyanmadığımı fark etmişti. Dolayısıyla uyumadığımı da. Bana sarılıp omzumu öptüğünün farkında olduğumu da... Onun kalbi ne diyordu bilmiyorum ama bedenini okuyabiliyordum. Ten uyumumuzun birbirine bir yapboz parçası gibi denk olduğunun ikimiz de farkındaydık o yüzden kızmadım. Her seferinde kalbimi azarlasam da, ipleri elden bırakmadığımda bile her seferinde Harvey'ye çekildiğim bir gerçekti. Fırsatını bulsam ve bu kadar suçlu hissetmesem ben de öperdim. O yüzden... Yaptığına karşılık öfkelenmedim. Bu sadece gözlerimi doldurdu. Yanımdan kalkmak için hareketlendiğinde bir kez daha soludum. "Harvey gitme." Yutkundu. "Niye uyumuyorsun sen?" Sesindeki kızgınlık beni şaşırtmıştı. Yakalanmış olmak mı sinirlendirmişti onu? "Kızma." diye fısıldadım. "Kabus görmekten korkuyorum." Üzerimdeki elini çekip gözlerini ovuştururken göğsünü doldurdu. "Ne yaptılar sana Eyşan?" Hıçkırık dolu bir kahkaha dudaklarımdan fırladı. Bana ne yaptılar ha? "Beni sadece öldürmediler." diye fısıldadım. Geri kalan her şeyi yapmışlardı. Karışık sebze yemeği gibi tüm bağlılıklarımı, beni var eden duygularımı, aşklarımı ve arkadaşlıklarımı jülyen kesip bir tavada kavurmuşlardı. Pişmiş miydim? Dibim tutmuştu ama yaşıyordum!... Yaşıyordum... "Ama ne yaptılar?" Kucağından uzaklaşıp doğruldum. Beni taklit ederek karşımda otururken koltuğunun üzerindeki sabahlığına uzandı. Benim üzerimde ise hala düğmeleri kopmuş gömleğim vardı ve yer altında olduğumuzdan olsa gerek üşüyordum. Bunu da fark edip dolabından bir sweet çıkardı. Vay be, sweeti de mi vardı? Sweeti başımdan geçirmeye kalkınca ellerimi gözlerime siper ettim. Titrek sesimle fısıldadım. "Bu kadar nazik davranma." Sinirim bozuluyordu. İçinden çıkan bu nazik adam sinirimi bozuyordu! Hayatımda daha önce görmediğim bir anlayışla bana yaklaşması... Kalbimi kırıyordu! Madem insanlar bu kadar anlayışlı olabiliyordu, nazik hatta sevecen... Bana daha önce neden davranmamışlardı? Yirmi sekiz yıl boyunca bir kez bile... Ceyhun dahil. Ceyhun beni sevmişti hem de çok! Ama bana inansaydı, en azından sorgulamasaydı... Böyle olmazdı. "Giyin." diye emir verdi. Rica dilini bilmiyordu, görebiliyordum ama beden dili anlayış doluydu. Gömleği kollarımdan sıyırıp sweeti giydikten sonra kirpiklerimi kuruladım. Çekmecesinden bir tabaka çıkartmış, sigara sarıyordu. Bir çarşaf da ben alıp sarmaya koyuldum. Kaliteli bir tütüne benziyordu. "Boğazını tahriş edeceksin." diye konuştu. "Öldürmez herhalde." diye mırıldandım. Dudaklarını birbirine bastırırken alnı kırıştı. Onaylamaz bir şekilde başını sallıyordu. "Ölmeye bu kadar meraklı olduğunu bilseydim..." Cümlesini tamamlamadı ama bedeninden taşan bir sinir harbi içinde olabildiğini görebiliyordum. "Sen hayatıma girene kadar o kadar da çok düşünmüyordum." diye itiraf ettim. Donakaldı. "Benim yüzümden mi ölmek istiyorsun?" Yutkunup dağılmış saçlarımı arkaya iterken "Sayılmaz." dedim. "Ama sen hayatıma girene kadar geçmişe bir çarşaf çekmiştim. Unutmak mümkün değil elbette ama..." Başını kaldırmadan konuştu. "Anlat." Alabildiğimce derin bir nefes aldım ama kolay değildi. Kelimeler dişlerimin arkasında dönüp duruyor ama beyaz mineleri aşamıyordu. Zipposu alev alarak odayı aydınlattığında ikimizde aynı anda ateşe yaklaşıp yaktık sigaraları. Bir nefes çektim. Bir nefes daha. Sigaranın sonlarına doğru başlayabildim ancak anlatmaya. "On beş yaşındaydım," diye başladım. "Kaçırıldım. Üstelik mafya işleri de değildi." Ama en az onlar kadar kötülerdi... "Beni bir erkek çocuğu gibi büyüttüler." diye gülümsedim. Güzel hatıralarım yoktu çocukluğa dair ama yine küçük Eyşan'ı düşünmek gülümsetiyordu beni. En azından bu kadar çok canı yanmamıştı o kızın. "Hiç evcilik oynamadım. Barbie bebeğim olmadı. İp atlamadım." "Karışık anlatıyorsun." Diye araya girdi. Haklıydı ama aklımı toparlamak zordu. "Özür dilerim." diye mırıldandım. "Demek istediğim, beden olarak on beşime kadar çocuktum ama değildim." Tabakaya uzandım ve bir sigara daha sararken devam ettim. "Hatırladığım ilk şey bir köpekten korktuğumda babamın beni bir köpekle odaya sokup üzerime kapıyı kilitlediğiydi. Altı yaşında falandım; bir pitbuldu. Biraz saldırgandı; korkumdan yatağın altına saklandım. Köpek oraya sığamadı şükür ki. Sonra ne kadar korkarsam korkayım babamın yanında belli etmedim. Futbol öğretti zorla. Hiç... Sevemedim. Hala sevmem." deyip gülümsedim. "Bir sürü arabam vardı, kamyonetim ve uçaklar falan. Arabaları çok severim biliyor musun?" "Fark etmemiştim." diye güldü. Gözlerim karanlığa alıştığından gülüşünü ayırt edebiliyordum. Karanlıkta bile güzeldi. "On iki yaşında elime altıpatlar verdi. On dördümde bıçakları. On beşindeyse..." Sigarayı yakıp dudaklarıma yerleştirirken titredim. "Açtığı paravan şirketlerden birinin katıldığı ihalede usulsüzlük yaptı ve rekabet ettiği diğer şirket de misilleme olarak beni kaçırdı. Okul arkadaşımın doğum günü partisinden." Hayatımın en güzel günlerinden biriydi ve en korkunç tabii. İlk defa elbise giymiştim. Saçlarım lüle lüleydi ve annemin rujlarından bile sürmüştüm. Kıza benziyordum ve çok güzel görünüyordum. Kurtarıldığımda babam halimi görüp delirdi. Kaçırılmam ya da yaşadıklarım umurunda bile değildi. O kadar kızdı ki saçlarımı kazıdı... "Beni beni bir depoya kapattılar. Karanlıktı. İki gün batımı gördüm, üç gün doğumu ve kimse gelmedi. Kaçıranlar dahil." derken sesimin titremeye başladığını fark ettim. "Fareler vardı. Bir de köpekler dışarıda havlayıp duruyordu..." Kollarıma sarıldım. "Fareler üzerime çıkmaya çalışınca uyuyamadım." "Kimse gelmedi mi?" Başımı salladım. "Kimse." Sigaradan bir nefes çektim. "Acıkmıştım, susamıştım, korkuyordum... Dışarı çıkmak istedim ama köpekler vardı. Kapı da kilitliydi. Demir parmaklıkları olan küçük bir pencere vardı sadece. Demirlerden biri kırıktı ve oradan çıkmayı başardım." Gözlerim daldı. Geçmişteydim ama bir televizyon izler gibi sadece seyrediyordum. "Köpekler varlığımı fark etmesin diye dua ediyordum ama fark ettiler." Güldüm hiç de neşeli olmayan bir şekilde. "Koşarak kaçmaya çalıştım; elbette köpeklerden hızlı değildim... Köpeklerden biri beni ısırdı." Sağ çıplak bacağımı uzatıp bileğimdeki diş izlerini gösterdim. "Beni bulduklarında açlıktan ve susuzluktan baygındım üstelik bileğim fena haldeydi." Gözlerini üzerime diktiğini hissedebiliyordum. Sessizliği cesaretimi kırmamak için olsa gerekti. "Köpeklerden hala deli gibi korkarım." diye fısıldayarak itiraf ettim. "Polisler beni eve teslim ettiğinde öğrendim; kayıp ilanı vermemişlerdi. Kendilerince arıyorlardı ama insan karanlık işler yapınca legal düşmanlar aklına gelmiyor tabii." "Ne yaptılar?" "Kuduz aşısı yaptırdılar. Yemek yedirdiler, su içirdiler. Bir de saçlarımı kestiler." dedim. Bu detay kulağa saçma gelebilirdi ama on beş yaşında, ergenliğin başında bir kızın traşlı saçlarla okula gitmesinin ne demek olduğunu anlayamazdı. Bu ağır psikolojik şiddetti. "Bir keresinde, dövüş derslerinin birinde sert bir darbe aldım. İç kanama geçirmişim ama babam acıya dayanıklı olayım diye özellikle doktora götürmedi. İkinci günün sonunda kusmaya başlayınca ancak o zaman eve doktor geldi." "Bir de dövüşüyor musun sen?" diye araya girdi hayretle. Güldüm. "O kadar da iyi değilim ama yardım gelene kadar bir adamı kilit altında tutabilirim." Bana eşlik ettiğinde ona daldığımı fark ettim. Hemen kendimi toparlamaya çalışsam da etkisinden çıkmak kolay değildi. "Bir kız gibi hissetmeme müsaade etmedi hiçbir zaman." diye fısıldarken ancak çekebilmiştim gözlerimi. "On altımda sevkiyatların başında durmaya başladım. On yedimde, ilk çatışmamda yaralandığım için büyük azar yedim." diyerek sessizleştim. 'Seni bu kadar beceriksiz yetiştirmedim Eyşan!' Ama hiçbir başarım taktir edilmiyordu nedense. Bazen benim bile olmayan kabahatler yüzünden cezalandırılıyordum ama hiçbir zaman sırtım sıvazlanmıyordu. "Bunlar o kadar da kötü değil." diye fısıldadığımda yanaklarımın ıslandığını fark ederek gözlerimi devirdim. Sulu göz... "Yani, altından kalkamayacak kadar ağır değiller ama aşık olunca önceliğin değişiyor." diye fısıldadım. Dudağını ısırıp kaşlarını çattı. Bana hak veriyordu. "Okula gitmemden zaten memnun değildi. Üstelik okuduğum bölüm onun için işe yaramazdı da. Hukuk falan okusaydım o zaman arkamda dururdu tabii ama ben resim çiziyordum ve bunun için onun değerli vaktini harcıyordum." Nefes alıp yüzüne baktım. Tüm dikkati üzerimdeydi; gözlerini dahi kırpmadan dinliyordu beni. "Ama bu süreçte beni en çok kıran şeylerden biri Eylem oldu; kardeşim." Nefes alıp gözlerimi kaparken suçun Eylem'de olmadığını biliyordum. Biliyordum bilmesine ama bu kendimi daha iyi hissettirmiyordu. "Babam kardeşime o kadar iyi bir babaydı ki... Eylem tapıyordu babama. Acaba bende mi bir sorun var diye sorguladım kendimi. Yani ne eksiğim olabilirdi? Eylem doğana kadar bunun cevabını bildiğimi sanıyordum; ben bir kızdım. Oğlu değildim... Ama o doğunca sebebin erkek olmamam olmadığını fark ettim. İkimiz de onun çocuğuyduk, ikimiz de kızdık ama ben..." Devam edemedim. Tabakaya uzandığımda ellerimden tuttu. "Boğazın kötüleşecek." diye mırıldandı. Fısıldadım. Sikerlerdi boğazımı. "Umurumda değil." Tabakayı kapatıp komodinin üzerine bırakarak bana döndü. "Benim umurumda." Gözlerine baktım. Gözleri karanlığı mı emiyordu bilmiyorum ama simsiyahtı ve tuhaf bir şekilde bu kez sıcak bakıyordu. "Sevemedi beni." diye konuştum pes edercesine. Sigaraya mı üzülüyordum bu kadar? Yoksa bu gerçekler içimi oyma hakkına mı sahipti hala? Bilmiyorum... "Ama onun Eylem'e olan sevgisi beni bir farkındalığa çekti. Eylem her şey olabiliyordu. Bebek oynuyordu, barbie evi vardı, seviyor diye eve köpek alınmıştı... Saçlarını..." Nefes almaya çalıştım. Çok trajik bir travma değil gibi geliyordu ama ne zaman düşünsem mahvoluyordum. "Saçlarını uzatabiliyordu. Hiç silahla muhatap olmamıştı. Sanıyorum ki babamın gerçek mesleğini bile bilmiyordu? Peki ben niye biliyordum bunca olan biten kötülüğü?" Harvey'ye baktım. Sabrı sonsuzmuş gibi dinliyordu beni. "Ergenliği geç keşfediyormuş gibi asilik zamanlarım başladı. Saçlarımı uzattım. Elbiseler giydim ve topuklular tabii. Babam hiç mutlu değildi. Üzerimdeki baskısı kocaman bir kaya gibi beni ezmeye çalışıyordu ama beni fazla iyi eğitmişti. Gözlerine bakıp hayır, diyebiliyordum. Bundan hiç hoşlanmıyordu ama... Ama işler Ceyhun'un hayatıma girmesiyle tepetaklak oldu." "Ne oldu?" Gözlerim ısınıyordu. Gülümsedim. "Aşık oldum. İyi bir müzisyendi. Okulun konservatuarında piyano çalıyordu." Fısıltılarıma bir gülücük bulaşmıştı sanki. Esasında fena benziyordu Harvey'ye. Tabii Ceyhun sarışın sayılırdı, çok daha belirgin duygulara sahipti. Kıskançtı ama az konuşurdu; beni dinlemekten keyif alırdı. Sevişmesek de hiç de masum olmayan öpüşmelerimizde keşfetmiştik, ten uyumumuz muazzamdı ve bazen bakışları içimi olduğu gibi eritirdi. "Üst sınıfımdı." Yutkundum. Söylemeyi planlamıyordum ama içim anlattıkça sökülüyordu ve bazen istemesem de gereksiz ayrıntılar dökülüyordu. "Sana benziyordu." Bakamadım. Bir şey demeyeceğini biliyordum ama nedense demesini bekledim. Görüş alanımdaki elleri bir heykel gibi taşlaşsa da konuşmadı. "Piyano falan çalıyorsunuz ya ikinizde," diye mırıldandım. Konuyu derinlemesine düşünmesini istemiyordum. "O da pek konuşmazdı, sen gibi." Bu sefer güldü. "Ben konuşurum." diye araya girdi hiç beklemediğim bir anda. "Ama sen pek söz dinlemiyorsun." Kaşlarım çatılırken bakışlarımı üzerine kaydırdım. "O zaman da konuşmanın pek bir anlamı olmuyor." diye açıkladı. Aslında doğru sayılırdı. Muhabbeti benimleyken asgariydi ama Bell ve Juliet'le uzun uzun konuşuyordu. Gerçi Jules'la konuşurken konuyu hep kısa kesiyordu ama... "Senin de bir standardın yok." derken kaçırdım bakışlarımı. "Bell ve Juliet'le konuşuyorsun. Benimle hem konuşuyorsun hem... Susuyorsun. Jules'la konuşmuyorsun bile." Sustu. Gülmemek için kastım kendimi. Nasıl da kanıtlıyordu sessizliği sözlerimi? Bekledim acaba konuşur mu diye fakat dudakları fermuar çekilmiş gibi kapalıydı. Küçücük bir damak çatlatmayla başını kaldırıp bakışlarımla çarpıştığında duraksadı. Ona bakmamı beklemiyor olmalıydı. Doğrusu, dönüp dolaşıp ona dalmayı ben de beklemiyordum ama kendime mani olmak zordu. Üstelik bu kez sebebi sadece fiziksel bir çekim değildi. Çırılçıplak kalmıştım karşısında. Yalın ve savunmasız. Tüm düğümlerimi bulmuş ve çözmüştü. Hem de tek bir kelime dahi etmeme fırsat vermeden. Bunlar korkutucuydu! Aynı yaraların üzerine gidebilir, kanamaya meyilli acılarımı oyabilirdi. Oysa sarıldı. Kimseden yaralarımı üflemesini beklemiyordum. Hele Harvey'den, asla! Ama sözünü tuttu; yaralarımı sarabileceğini sanmıyorum fakat daha önce kimse, bana ne yaptıklarını sormamıştı. Bu bir başlangıçtı. Yaralarıma düşen tuzlu göz yaşları kadar çok yakıyordu canımı ama herkesin arkasını dönüp gideceği trajik bir hikayeyi dinlemeye gönüllüydü. Bu beni umutlandırmadı; daha bile çok kırdı kalbimi ama öyledir. Odayı toplamak için bazen pis dağıtmak gerekir İyileşecek miydim? Hayır! İstemiyordum bile ama buna dair adım atması... Ne bileyim? Beni dinlemeye değer bir insan gibi hissettirmişti. Birer dünya küresi gibi yusyuvarlak açılmış gözlerime alev basarken görüntüsü titreşti karşımda. Dudaklarımı ısırıp boğazıma tırmanan koca yumruyu bastırdım. Bu kadar anlayışlı olması şart mıydı? Hani kanlı barondu? Hani gaddar bir mafyaydı. Hani caniydi? Neden bu kadar nazikti şimdi? Burnumu çekerken kirpiğimde sallanan bir damlayı parmağımla yakalayıp bakışlarımı çekmeye çalıştım. Pek de başarılı sayılmazdım ama o da değildi; çekemedik gözlerimizi birbirimizden. "Devam et." derken gözleri sabitti. Dudaklarımı ısırdım bir kez daha. Nerede kalmıştım? "O sene babam bi çocuk getirdi." Diye hatırladım. Tam da olayların başladığı noktada kalmıştım. "Uzun süredir yanında çalışan ve oldukça iyi sır saklayan biriydi Yağız. Babamı da birkaç kez kurnazlıklarıyla polisten çekip almıştı. Yağız'ı yanına aldı. Benim için bir sağ kol yetiştiriyordu ama biz arkadaş olduk. Yakın korumamdı. Okulda Ceyhun'la aramızdaki trafiği de fark etmişti." Gülümsedim. Güzel dünlerdi. "Babama karşı paravan oldu bir süre." "Ceyhun babanın kim olduğunu biliyor muydu?" "Şirketler grubu başkanı olduğunu sanıyordu. Yeraltı kısmı hakkında fikri yoktu." Saçlarımı kulaklarımın arkasına itip dudaklarımı ıslattım. "Çok uzun sürmedi zaten." diye fısıldadım hüzünle. "İlişkimizin dördüncü ayında geceleri neden telefonlarımın kapalı olduğunu sorgulamaya başladı. Neden bir ressam olarak şirket işleriyle bu kadar alakadardım? Her gece mi toplantı olurdu? Neden zaman zaman ağzım yüzüm kanlar içinde geliyordum okula? Sorguladı." "Güvenmedi mi?" Kaşları çatılmıştı. "Sen güvenir miydin?" Cevap vermeyince güldüm. "Söylemek zorunda kaldım. O da bana dürüst olmadığım için kızdı ama ayrılmadık. O artık gerçekleri biliyordu ve bu işten bir şekilde uzak durmamı istiyordu. Bu fikir konusunda yalnız olmadığını tahmin edersin." Baktığımda başını sallıyordu. "Ben de silahı babamın masasına bıraktım. Deliye döndü... Beni bir süre odama kilitledi. Okula gidemedim. Ceyhun'la görüşemedim ama Yağız'la bir plan yaptık. Son bir sevkiyat adı altında İtalya'ya gidecektim. Ceyhun'da geldi. Tahmin edersin, aşıklar şehri." derken sesimdeki cıvıltıyı bastıramadım. "Ceyhun üzerimdeki baskının farkındaydı ve beni o evde bırakmak istemiyordu. İkimiz de sanatçıydık, çocuk ve salaktık da. Evlenme teklifi etti. Ben de kabul ettim ama yeni kimliklere ve paraya ihtiyacımız vardı. Ben de çalınmış çocukluğumun karşılığı olarak son bir hile yapmaya karar verdim." Bana bakıyordu ve ilgiyle dinliyordu. "Zoe ve Gabriel Fontein." diye fısıldadım. Yeni kişiler olacaktık ve sanki hiç Eyşan ve Ceyhun olmamış gibi yaşayacaktık... Olmadı. "İtalya sevkiyatından sonra babam işlere geri döndüğümü sandı. Ben de rahat hareket edebilmek adına bu durumu bozmadım ama o kadar itaatkardım ki babam bunun suni bir itaat olduğunu fark etti." Yüzüne bakarken tabakayı işaret ettim. Stres ne zaman beni ele geçirse o zaman sığınıyordum şu merete ama içmeden bunları anlatmak çok zordu. Harvey başını salladı olumsuzca. Gözlerimi kaçırıp sakinleşmeye çalıştım. Zira anlattıkça sona geliyordum ve son hiç de mutlu değildi. "Ceyhun'u öğrenmiş, tabii İtalya gezisini de. Odasına girip belge hazırladığımı da fark edince bir gün odamı bastı. Yüzüğümü saklayamadım, gördü. Ne halt ettiğimi sordu. Ne planladığımı merak ediyordu ama muhtemelen yüzüğü görmesiyle resmi tamamlamıştı. Ertesi gün odamı tekrar bastığında Serdar adında bir adamla evleneceğimi söyledi. Ret ettim ama buna zaten hazırlıklıydı. Evin her yerine, balkonumun altına kadar adam koydu. Telefonumu ve bilgisayarımı aldı. Kimseyle görüştürmedi. Dışarı çıkamıyordum, Ceyhun'a haber veremiyordum ama tabii Yağız hala aramızdaki köprüydü." Kirpiklerimi kırpınca yuvarlanan yaşı fark ettim. "Magazin haberlerinde Serdar'la evleneceğimin haberleri dolaşıyordu ve Yağız'ın getirdiği mektupta da Ceyhun çıldırmış gibi hesap soruyordu. Ona bu evliliği kabul etmediğimi söylesem de bir akşam eve geldi." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Aptal adam... Eceline gelmişti. "Babam her gün odama gelip ikna olup olmadığımı kontrol ediyordu ve cevabım hep aynıydı. Değişmeyecekti de." Yutkundum. "Ama o akşam Ceyhun da eve gelince babam beni yanına çağırdı..." Yüzümü ellerimin arasına aldım. Ağlamamı durduramıyordum. Bunları düşünmek farklıydı konuşmaksa bambaşka. Dinledikçe masala benziyordu yaşananlar ama gerçekti. Canımı alacak kadar gerçekti hem de. Bir süre krizimi sakinleştiremedim. Duracak gibi de değildi doğrusu ama Harvey ellerimi yüzümden çekince sakinleşmeye mecbur olduğumu fark ettim. Beni bekliyordu. "Aşamadığı küçük sorunu babamın karşısında kanlı canlı duruyordu. Ben anne tavuk gibi Ceyhun'un önüne siper olunca da sözle beni yola getiremeyeceğini anladı." diye fısıldadım. "Bülent diye bir adamı vardı. Beni tutmasını emretti ona sonra da dünyanın en normal hareketini yapıyormuş, kızını nazikçe uyarıyormuş gibi Ceyhun'un beynini patlattı." Kollarıma sarılıp öne doğru eğildim. Hıçkırıklar bir bir düşüyordu adeta dudaklarımdan. İçimdeki irin torbası patlayıp organlarıma dağılmıştı sanki, bataklığa gömülüyormuşum da nefeslerim çamura karışıyormuş gibi soluksuzdum. "Sonrasını hatırlamıyorum bile." diye mırıldanırken burnumu çektim. "Çok hızlı aktı. Bir gün gelinlik provası yapıyordum ertesi gün düğün için saçlarımı yapıyorlardı. Hayır diyecek, ret edecek takatim yoktu... Sadece kukla gibi ne isterlerse onu yapıyordum ama evlenmek istemiyordum. Anneme söyledim. Annemden ilk defa bir şey istedim." diye fısıldarken acımın katmerlendiğini duyumsayabiliyordum. "Ama annem evliliğin bana iyi geleceğini düşünüyordu. Gelmeyeceğini biliyordum... Anneme yalvardım ve karşılığını alamadım. Bu yüzden ona, artık bir annem olmadığını söyledim." Harvey'ye baktığımda duygu emaresi barındırmadan beni izlediğini görebiliyordum ama gözlerindeki nemlilik beni afallatmıştı. "Yapacak bir şey yoktu. Her koyun bacağından asılmalıydı." diyerek ona göz kırptım. Dudakları anlık yukarı kıvrıldı. "Herkesin önünde evlenmek istemediğimi söyledim." dedim titrek bir sesle. "Sonra da düğünü bastılar," diye araya girdi. Araştırmasını iyi yapmıştı, ne diyebilirdim? "Annen ölmüş sen de ağır yaralanmışsın. Çatışmada oldu sanırım." Gözlerine baktım. Bu apayrı bir trajediydi. "Serdar vurdu." dedim duygusuzca ama bu günahı sadece ona yüklemek haksızlık olurdu. Esas cellat babamdı çünkü... "Evleneceğim adam. Evliliği kabul etmemem onun erkeklik onurunu zedeledi muhtemelen." Ve o da beni vurarak kadınlığımı zedelemişti... Yüzüne baktığımda dehşet ifadesiyle karşılaştım. Gözleri odadan bile daha karanlıktı; nasıl olabilirdi? Çene kasları oynuyordu ve kaşlarının ortasındaki çizgi derinleşmişti. Bakışlarını önüne çevirirken sordu. "Nasıl kaçtın peki?" "Zoe Fontein zaten hazırdı." Diye mırıldandım. "Evde de sürekli yaşanan durum hakkında polemikler uçuşup duruyordu. Düğün baskını haberleri, benim evliliği ret edişim magazinleri meşgul ediyordu. Tahmin edersin ki babamın gözünde suçluydum ve bir çuval inciri berbat etmiştim. Bu durum düzeltilmeliydi; Serdar'la evlenmemi istiyordu..." "Seni vurmasına rağmen mi?" diye sordu öfkeyle. Öfkelendiğinde hep sakin olduğunu görmüştüm ama şimdi bambaşka bir yerden sinirleniyor olmalıydı. "Babamın beni önemsediğini mi sanıyorsun?" diye soludum. "Önce işi için evlendirmek istedi. Sonraysa özür için." "O yüzden mi kaçtın?" Güldüm. "Serdar istemedi ki evlenmeyi." Dudaklarını birbirine bastırırken kendiyle cebelleşiyor gibiydi. "Neden?" Kaşlarım büzüldü, dudaklarım konuşmak istemez gibi birbirine yapışmıştı. Kollarıma sarılan parmaklarım etimi sıkıştırırken ona baktım. "Neden?" Diye tekrar edince gözlerimi yumdum usulca. "Çünkü Serdar beni kasıklarımdan vurdu." diye fısıldadım. "Rahmim büyük oranda hasar gördü. Yani..." Yüzüne bakarken sakin kalmak için kendimle mücadele ediyordum. "Ona bir çocuk veremeyecektim. O da bunu yapan sanki o değilmiş gibi beni istemedi." Burnundan soluyordu. Kendini sakinleştiremediğini görebiliyordum ama yapılacak ne vardı? Geçmişi değiştiremezdi. "Sonra bir pasaport daha hazırladım. Babamın evde olmadığı bir akşam hastaneye gideceğimi söyleyerek evden çıktım. Hastanenin arka kapısından havaalanına. Oradan da Fransa." dedim duygusuzca. Belki kocaman bir aile sırrı öğrenip hayatımı altüst etmemiştim ya da bir cinnet anında cinayet işleyip kaçmamıştım ama bir şekilde hayatımın içine edilmişti. Daha da doğrusu ben bir lağım çukuruna doğmuştum ve boka batmamak için fena debelenmiştim ama kökleriniz tezekten fışkırdıysa nasıl kaçardınız ki pislikten?... Burnumdan bir nefes alıp yataktan kaydım. Hikaye faslı bitmişti ve bir tane sigaraya ihtiyacım vardı. Anlatmıştım ve rahatlamıştım; Harvey'den bir şey beklemiyordum. Kabus gördüğüm için bana sarılmış ya da tenim onu çektiği için dudakları omzuma değmiş olabilirdi ama bana teselli vermeyecekti. Versin de istemiyordum. Canım yanabilirdi, içim yırtılabilir ve hatta sökülebilirdi ama benim içimdi. Ben bile toplayamazken kimsenin bunu başarmaya kudreti olacağını sanmıyordum. Beş yıl boyunca damarlarımda dolaşmış bir zehirdi geçmişim; irin, zift ve belki de katran. İlk kez kusmaya karar vermiştim. İlk kez ağlamıştım. İlk kez yüzleşmiştim o düğünle, infazla ve asla olmayacak o doğumla. Düşünmediğimden değil; çok düşündüm. Ama anlatmak bambaşkaydı. İntiharı hiç mi düşünmemiştim? Denememiş miydim? Gülerdim. Kaç gece jiletlerle bakışarak uyuduğumu ben biliyordum. Kaç kere kutu kutu ilaç yutup ruhumu teslim etme noktasına gelmiştim de Natt kötüleştiğimi fark edince bilinçsizce beni ölümün kollarından almıştı. Her seferinde bozuk yemek dedim oysa değildi. Bir defasında asıyla ölmeye düşündüm ama yapamadım. Ölümden korkmak değil de Türkiye'den uzakta ölmek fikri beni korkuttu. Mezarda CeyCey'e kavuşmak istiyordum... Ve dileğim annemden özür dileyebilmekti. Fransa'da ölür de bu topraklara gömülürsem bu dileğim asla gerçekleşmeyecekti. Ve en nihayetinde, yani ölmeyi de beceremediğime kanaat getirince vazgeçtim. Ölmekten değil, denemekten. Bir zaman sonra ise akışa kapıldım. Erkeklere bacım gözüyle bakıyordum, çocukların olduğu yerlerde takılmıyordum, celladına aşık bir anne yoktu etrafımda ya da beni saniye saniye zehirleyen bir baba. Bunlar olmayınca da Eyşan'dan koşarak uzaklaşan o kadın olmak... Beni bambaşka bir insan yaptı. Yapmıştı... Harvey'le tanışana kadar. Bu aşina olduğum, tehlikeli, alacakaranlık dünya, uykuya dalan düşüncelerimi uyandırmıştı. Silahlar, kurşunlar ve caniler. Bunların arasında ölmeyi denemek çok daha başarılı sonuçlar verirdi. O yüzden bilincim değil belki ama bilinçaltım beceriksiz denemelerimin üzerine atlamaya pek hevesliydi. "Bir doktor ister misin?" diye sordu. Sigaramın ortalarındaydım ve tüm bu anlattıklarımdan sonra bana bunu sormasını hiç beklemiyordum. Küçük bir kahkaha benden habersizce fırladı dudaklarımdan. Kısık kahkahamla birlikte bana döndü. Yüzü ciddiydi ve çok ısrarcı bakıyordu. "İyileşmek istemiyorum ki Harvey." - Not: Teorilerinizi ısrarla beklediğimi belirtmeliyim. Lütfen yorum yapın! Bu arada beni tiktoktan takip ederseniz ilerleyen bölümlerle alakadar tanıtımları kaçırmazsınız. Tiktok adım: purebloodgl
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE