19. Bölümden
"...Babamın evde olmadığı bir akşam hastaneye gideceğimi söyleyerek evden çıktım. Hastanenin arka kapısından da havaalanına. Oradan da Fransa." dedim duygusuzca. Belki kocaman bir aile sırrı öğrenip hayatımı altüst etmemiştim ya da bir cinnet anında cinayet işleyip kaçmamıştım ama bir şekilde hayatımın içine edilmişti. Daha da doğrusu ben bir lağım çukuruna doğmuştum ve boka batmamak için fena debelenmiştim ama kökleriniz tezekten fışkırdıysa nasıl kaçardınız ki pislikten?...
Burnumdan bir nefes alıp yataktan kaydım. Hikaye faslı bitmişti ve bir tane sigaraya ihtiyacım vardı. Anlatmıştım ve rahatlamıştım; Harvey'den bir şey beklemiyordum. Kabus gördüğüm için bana sarılmış ya da tenim onu çektiği için dudakları omzuma değmiş olabilirdi ama bana teselli vermeyecekti. Versin de istemiyordum. Canım yanabilirdi, içim yırtılabilir ve hatta sökülebilirdi ama benim içimdi. Ben bile toplayamazken kimsenin bunu başarmaya kudreti olacağını sanmıyordum. Beş yıl boyunca damarlarımda dolaşmış bir zehirdi geçmişim; irin, zift ve belki de katran. İlk kez kusmaya karar vermiştim. İlk kez ağlamıştım. İlk kez yüzleşmiştim o düğünle, infazla ve asla olmayacak o doğumla. Düşünmediğimden değil; çok düşündüm. Ama anlatmak bambaşkaydı.
İntiharı hiç mi düşünmemiştim? Denememiş miydim? Gülerdim. Kaç gece jiletlerle bakışarak uyuduğumu ben biliyordum. Kaç kere kutu kutu ilaç yutup ruhumu teslim etme noktasına gelmiştim de Natt kötüleştiğimi fark edince bilinçsizce beni ölümün kollarından almıştı. Her seferinde bozuk yemek dedim, oysa değildi. Bir defasında asıyla ölmeye düşündüm ama yapamadım. Ölümden korkmak değil de Türkiye'den uzakta ölmek fikri beni korkuttu. Mezarda CeyCey'e kavuşmak istiyordum... Ve dileğim annemden özür dileyebilmekti. Fransa'da ölür de bu topraklara gömülürsem bu dileğim asla gerçekleşmeyecekti.
Ve en nihayetinde, yani ölmeyi de beceremediğime kanaat getirince vazgeçtim. Ölmekten değil, denemekten. Bir zaman sonra ise akışa kapıldım. Erkeklere bacım gözüyle bakıyordum, takılıyordum onlarla ama ciddi değildim. Ömrümce bir daha ciddi bakacağımı da sanmıyordum... Çocukların olduğu yerlere gitmiyordum, celladına aşık bir anne yoktu etrafımda ya da beni saniye saniye zehirleyen bir baba. Bunlar olmayınca da Eyşan'dan koşarak uzaklaşan o kadın olmak... Beni bambaşka bir insan yaptı.
Yapmıştı... Harvey'le tanışana kadar. Bu aşina olduğum, tehlikeli, alacakaranlık dünya, uykuya dalan düşüncelerimi uyandırmıştı. Silahlar, kurşunlar ve caniler. Bunların arasında ölmeyi denemek çok daha başarılı sonuçlar verirdi. O yüzden bilincim değil belki ama bilinçaltım beceriksiz denemelerimin üzerine atlamaya pek hevesliydi.
"Bir doktor ister misin?" diye sordu. Sigaramın ortalarındaydım ve tüm bu anlattıklarımdan sonra bana bunu sormasını hiç beklemiyordum. Küçük bir kahkaha benden habersizce fırladı dudaklarımdan. Kısık kahkahamla birlikte bana döndü. Yüzü ciddiydi ve çok ısrarcı bakıyordu.
20. Bölüm
"İyileşmek istemiyorum ki Harvey." diye fısıldadım. "Bırak kefaretimi ödeyeyim."
"Bunların bir suçlusu varsa o da baban." diye konuştu otoriter bir sesle. "Bir kefaret söz konusuysa bunu sen değil, Kenan ödemeli."
Çok daha koca bir kahkaha bu kez beni sarsıyordu. Babam ve bedel ödemek ha? Sorumluluk almayan ama dünyanın en büyük sorumluluk sahibi gibi davranan o psikopat adam?
Harvey'nin bu komik yönünden haberim yoktu.
"Dünyanın sayılı kaçakçılarından biri, çocuk istismarında bulunduğunu ya da cinayet işlediğini veya kişiyi hürriyetinden yoksun bırakarak insan hakkı ihlali yaptığını kabul eder mi sence?" Gülerek izmariti kül tablasına bastırdım. Kabul etse ne değişirdi ki? Hiç. Konuyu uzatmaya hiç gerek yoktu. "Her neyse?" Diyerek içimin yırtılan köşelerine ameliyat yapmaya başladım. İçimdeki pislik yırtıklarımdan taşmış olsa da şimdi orada koca koca boşluklar vardı; çatlaklardan Harvey'nin sızmasına izin veremezdim. Setler çekilmeli, duvarlar örülmeliydi. "Doktora gerek yok." Diyerek banyoya yöneldim. Arkamdan baktığını biliyordum. Nitekim bakışları sırtımı oyuyordu, hissedebiliyordum. Bana kızgın olduğunu tahmin ediyordum. İnsan okumada iyiydi. Çok iyi! Ama ipuçlarını takip ederek gerçek benliğimi öğrenen, beni izleyerek bir sorun olduğunu gören adam iyileşmekten kaçmamı anlamıyor olmalıydı. Kızgındı belki de ama kızgın olması işime gelirdi. Kızgınken hep olduğundan daha sakin oluyordu şaşırtıcı bir şekilde. O yüzden bir şey yapmayacaktı. En azından bir süre.
Önce yüzümü yıkayarak tuzlu gözyaşlarının yanaklarımda oluşturduğu gerginliği yok ettim; ağlamaktan şişmiş gözlerim korkunç görünüyordu. Geçirdiğim sinir krizinin emareleri her yerdeydi. Dağınık saçlarım, kollarımda uzanan tırnak izlerim... Ve tabii bağırıp çağırmaktan boğazımdaki yara da kanamıştı.
Ne düşüneceğimi bilmiyordum ama daha fazla Harvey'nin yüzüne bakmak istemiyordum. Beni görüyordu; filtresiz, olduğum gibi. Çırılçıplak!... Korkuyordum.
Sifonun kapağını kaldırıp anahtarla telefonumu alırken emin değildim. Bu gece kapı açılır açılmaz basıp depoya gider miydi? Bilemiyordum ama kumar oynamaya karar verdim. Gitmemesini umuyordum ama başımı beklememesini de umuyordum.
Fazla hayalperest olduğumu düşünüyordum. Bu adam aziz değildi ki... Sadece zaman zaman nazikti ama hala katildi.
Telefonumu arka cebime sokup anahtarı avcuma bastırarak odaya geri döndüm. Bu kez sigara içen oydu. Beni kapıda görür görmez sigarasından koca bir duman çekip odaya gri bir bulut saldı.
"Saat kaç?" diye soludum.
"Güneşin doğmak üzere olduğunu düşünüyorum." Diye karşılık verdi. Tabii, kahin olduğunu sanmıyordum ama uykuyla aralarında bir husumet varsa havayı soluyarak saati tahmin etmesi olasıydı.
Güldüm. Hayır, değildi. Kafamı öne eğerek saçlarımı geriye iterken ayak baş parmağımla halıyı dürtüklüyordum. "Kapıyı açarsam depoya baskına gider misin?" diye sordum çekingen bir ifadeyle.
"Açacak mısın?" Sesindeki heves tüylerimi ürpertti. Tanrım...
"Belli ki açmayacağım." Diye tısladım. Birilerini gebertip toprağa ekmeye ne meraklıydı?!
Burnundan nefes verirken bu kez sabrının sınırına yaklaştığını görebiliyordum. "O kapıyı açmam üç saniye sürmez." diye tısladı karşılık olarak.
Kaşlarımı çattım. Öyle mi? Anahtar bendeydi. Alllooo!
"Niye açmadın o zaman?" diye diklendim. "Biliyor musun Harvey," dedim dinginlikle. "Türkiye'de kuyruğu dik tutmak diye bir deyim vardır. Buna erkekliğe bok sürdürmemek de diyebilirsin." diye de ekledim.
Kaşlarını çattı. Bizim deyimlerimizi anlamadığı ortadaydı.
"Ne demek istiyorsun?"
Gözlerimi devirerek kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Açabiliyordun madem niye açmadın, diyorum." diye dalga geçtim tabiri caizse.
Çatık kaşları havaya kalkarken komodinin çekmecesine uzanıp silahını aldı ve daha beynim parçaları birleştirip, kilidi patlatacak demeden kapıya ateş etti. Kilidin damağı yuvasından fırladığında kapı öne geriye sallanmaya başlamıştı. Ayağa kalktı ve önümde dikilerek mırıldandı. "Açacaktım ama üzerime atlatın kedicik." dedi. Sesi yosunlarla kaplı bir kuyunun en dibinden geliyormuşçasına yumuşaktı. Kadife gibi. Ve ayrıca alaycıydı. "O fırsatı kaçırmak istemedim."
Ellerim soğuk soğuk terlemeye başlamıştı. Avuçlarımı çıplak bacaklarıma bastırırken sözleri beni hiç etkilememiş gibi bakışlarına karşılık inat ettim.
"Sevişseydik her şey çok daha kolay olurdu." Diye tükürdüm öfkeyle.
"Sevişseydik bu kez kendini odaya kapatmaktan fazlasını yapardın." diyerek beni bir kez daha afallatmayı başardı. Nasıl... Her şeyi bilebilirdi?
"Bunu nasıl..." Nefes alamadım ama bunun gırtlaklanmış olmamla hiç alakası yoktu. "Nesin sen? Kahin mi?"
"Kimyager." Dedi memnuniyetle. Ciddi ciddi cevap vermesini beklemiyordum ama sonrasında söyleyeceği şeyi hiç ama hiç beklemiyordum asıl. "Ama yüksek lisansımı psikoloji üzerine yaptım."
İnsan okumada eğitim almıştı. Ben de salak gibi onun iyi bir gözlemci olduğunu falan düşünüyordum.
"Sana eğitim hayatımla alakadar uzun bir demeç verirdim ama beni umduğumdan fazla oyaladın." dedi arkasına dönerek. Dolabına gitmişti; üzerine bir takım ayarlıyordu ve epey hızlıydı. Kahretsin, kapıyı kilitlemek gibi bir alternatifim de yoktu artık.
Ama gidemezdi! Gitmemeliydi.
"Depoya mı gideceksin?" diye sordum. Telefonu yoktu. Adam burada mıydı onu bile bilmiyorum ama muhakkak bir şoförü hazırda bekliyor olmalıydı. Korumaları saymıyordum bile. Arayamasa bile basıp depoya gitmesine nasıl engel olacaktım?
"Gündüz vakti hiçbir yeri basmayacağım Eyşan." diye mırıldandı umarsızca. "Ama bu sefer de beni kilitlememe izin vereceğimi sanma."
Sabahlığını omuzlarından sıyırıp siyah bir gömleği sırtına geçirdi. Belinden dökülen pantolonu kalçalarını olduğu gibi ortaya çıkarmıştı ve çift yırtmaçlı blazer ceketiyle oldukça elagant görünüyordu. Hiçbir engel oluşturmayacağını bile bile kapıya siper olmuş bedenimi görmesiyle burnundan nefes alması bir oldu. Emin birkaç adımda karşıma gelirken bakışlarındaki derinlik nabzımı arttırıyordu. "Beni engelleyebileceğini sanman komik." derken gülümsemiyordu. İronik tavrı beni ürkütse de kapıdan çekilmedim. "Ama bunu yapamazsın." Dedi. Karşımdaydı ama belli ki bu yeterli değildi; bir sonraki kelimeleri için kulağıma eğilirken fısıldıyordu. "Benim sevgilime dokunmaya kalktılar Eyşan." Sevgilime dokunmaya kalktılar Eyşan, kelimeler kulağıma dökülen bir damla lav gibi yakarak içime dökülmeye başladı. Kadınım dememişti ya da metresim. Amy diye hitap etmemişti... Oysa metresi, kadını, sevgilisi Amy'di.
Eyşan...
"Benden karşılık vermemi istedin. Ben de veriyorum."
Bir küçük adım geriye kaçıp kulaklarıma sürtünen dudaklarından ayrılarak gözlerine bakmaya zorladım kendimi. "Benji'den intikam al." diye mırıldandım. "Du Pond'dan. Depoyu da yak. Umurumda bile değil! Ama kimseyi öldürme."
Sessizliği afili bir cevaptı sanki. Kapının hemen yanındaki koyu renk konsoluna uzanarak bir paket aldı; kutuyu eline boşalttığında bunların kurşun olduğunu gördüm. Hemen sonra omzuna astığı silah askılığından aletini çıkardı. Hareketleri ezberlemiş olmalıydı ki bakışlarını üzerimden çekmeden silahın haznesini doldurmaya başlamıştı. İşi bittiğinde bu kez de silah askılığına sıkıştırdığı yedek şarjörlerle ilgileniyordu.
Ordu mu basacaksın be adam?!
"Çekil." dedi dümdüz.
Durduramayacaktım madem... "Bekle." Dedim. Beni kendine zincirlemekten bahsetmemiş miydi? "Ben de geleceğim."
"Hayır, gelmeyeceksin." dedi yekten. Sesinde dehşet bir kararlılık vardı.
Ama aynı kararlılıktan bende de vardı.
"Ya sen yokken ölmenin 1000 farklı yolunu keşfedersem." diye yem attım ortaya. Bunu söylememi beklemiyor olmalıydı. Pekala, anlatmak tonlarca ağırlığın altından çıkmak gibi rahatlatmıştı beni ama o psikolog bozuntusuna bunu belli etmediğime emindim. Bu fikirden hala hoşlanmıyordu. "Hani buna izin vermeyecektin."
"Bu evin hala bilmediğin bir sürü başka odası var Eyşan." dedi Harvey sersemletici bir ürkütücülükle. "Girmekten hiç hoşlanmayacağın işkence odaları mesela. Seni o odalardan birine kilitlemek istemiyorum."
"Beni hafife alıyorsun!" diye atarlandım. O kilitli bir kapıyı üç saniyede açabiliyordu; kanıtlamıştı ama ben de açabilirdim. Üstelik silah bile kullanmadan.
"Artık almıyorum." Derken kolumdan yakalayıp beni kapıdan uzaklaştırdı. Bir yerlere yetişmeye çalışır gibi aceleci adımlarla merdivenleri tırmanıyordu. Peşinde, takipteydim.
Vay canına... Gerçekten de gün doğmadan önceki o alacakaranlığın tam ortasındaydık. Salondan sızan ışığı izlerken kapının açıldığını duydum. Çıkıyordu!
"Gir içeri!" diye bağırdı.
Çok beklerdi!
"Eyşan içeri gir!"
"Ya benimle gidersin ya da benimle kalırsın!" diye öfkelendim. Tanrı'm, bağırabilmeyi ne çok isterdim! O ürkütücü bir sese sahip olabilirdi ama ben bağırdığımda adamın kulak zarını patlatırdım.
Araba evin önüne gelirken kapıdan konuşmanın işe yaramadığına karar verdim. Gidiyordu. Omuzlarımı sırtına çarparak yanından geçtim. O hızlıydı ama ben fırtına gibiydim! Arka koltuğa atlarken denemiş olmasına rağmen yakalayamadı beni. Kapımı açıp çıkmam için emirler yağdırmaya başladığındaysa ona, "Bana hala emir vererek istediğini yaptırabileceğini düşünüyor olamazsın." diye karşılık verdim. Sinirle güldü. Üzerime eğilip kollarımdan tutarak dışarı çekiştirmeye başladı.
Pekala, çocukça olması bunun bir mücadele olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Thayer arka koltukta debelenmemizi izlerken özellikle üç maymunu oynuyordu ancak saygısının bana yönelik olduğunu sanmıyordum.
Dirseklerimi tutan ellerinden kurtulmak için kollarımı kendi etrafında çevirip dirseklerini yakaladım ve ayağımı kapı kenarına basıp destek alarak onu içeri çektim. Üzerime yığıldı. Kollarımı gövdesine doğru yönlendirdiğimi fark ettiğindeyse çok geçti. Silahı elimdeydi.
"Gidiyor muyuz? Kalıyor muyuz?" diye tısladım.
"Bu kılıkta hiçbir yere gelmiyorsun!" diye tısladı benim gibi. Konunun üstüm başımla uzaktan yakından alakası yoktu! Bunu bahane edemezdi!
Cancağzım, diye konuştu kalbim. Üzerinde bol bir sweet ve külottan başka bir şeyin yok. Üstelik ayakların da evsizler gibi çıplak.
"Yoldan bir şeyler alırız." dedim altından çıkarak.
"Eyşan eve gir." dedi tane tane. Sabrını zorladığımın farkındaydım.
"Girmeyeceğim!" Ama o da benim sabrımı sınıyordu. Ya gırtlaklanan bendim, ben bu kadar öfkeli değildim! Tekrar konuşmaya yeltendiğini fark ettiğimdeyse namluyu Thayer'ın başına yasladım.
"Thayer sür." dedim. Nispet yapar gibi gözlerine bakıyordum. Thayer'ın dikiz aynasından Harvey'ye baktığını gördüğümdeyse çıldırdım. Niye bir hükmüm yokmuş gibi davranıyordu herkes?! Madelyn, Thayer, korumalar!
Ayrıca, namlunun ucu enseni dürtüyor be adam, hiç mi korkmuyorsun? Belli ki korkmuyorsun... Tamam.
Silahı Harvey'nin sol omzunun üzerine hizalayıp patlattım. Kulağı acımış olmalıydı ama bu kadar inatlaşmamıza gerek yoktu ki. Silah kimin elindeyse hükmü o verirdi! Fakat belli ki ben olunca evdekiler bu kuralı pek ciddiye almıyorlardı. Yine de bu hareketim Thayer'ı harekete geçirmişti. Motorun hırıltısı arabaya can verirken Harvey arabanın patlattığım camına dirsek darbeleri vurarak keskin cam parçalarını temizliyordu. Elbette Paris trafiğinde kurşun izi olan bir araç polislerin dikkatini çekerdi. Oysa açık bir camı kimse sorun etmezdi.
Harvey'den başka.
"Beni çıldırtıyorsun!" diye söylendiğini duysam da sormadım. Bu gece olan her şey için ona minnettar olduğum bir gerçekti fakat artık güneş doğmuştu. Düşman değilsek bile aynı tarafta olmadığımız gün kadar açıktı. Birbirimizi delirttiğimizi kabul ediyordum. Hem de her anlamda! Ama cümleyi toparlayacak olursak bugün üç farklı taraf olacaktı. Depo, Harvey ve ben. O yüzden adamın kulağının dibinde cam da patlatsam artık usluyu oynayacaktım. Deponun yerini öğrenecek ve planımı uygulamaya koyacaktım. Dün gece yaralı Eyşan'ı görmüştü. Bu akşam ise demir tavında dövülmüş Eyşan'la tanışacaktı.
"Thayer telefonunu ver." dedi biraz sakinleştikten sonra. Thayer hızla telefonunu Harvey'ye uzatırken pencereden giren sabah soğuğuyla titredim. Bacaklarımdaki tüylerin üşümekten dimdik olduğunu görebiliyordum. Esasında lazer tedavisi ile tüylerimden kurtulmuştum ama Serdar yüzünden rahmim parçalanınca bir süre çeşitli tedaviler denemişlerdi üzerimde. Vücuduma ne olduklarını bile hatırlamadığım onca hormon girmişti. Şimdiyse çıkan bu ufak tefek tüyler sinirimi bozuyordu.
"Eyşan'ı eve götürüyorsun."
Geldiğimizi bile fark etmemiştim ve ne demek beni eve götürmek falan? Kapısını açmış iniyordu ki silahın açtığım güvenlik kilidini kapatarak dikkatini çektim.
"Tanrı aşkına Eyşan, vurmaya cesaretin bile yok." diye alayla döndü bana.
Namluyu kendime yönelteceğimi düşünmemişti muhtemelen. Yüzü donuktu ve ilk defa esmer teninden kanın çekildiğini fark ettim. Soluk esmer bir ten, tuhaftı.
"İndir o silahı." dedi. Sesindeki tereddüt müydü?
Arkamdaki kapının açıldığını duyduğumda "Thayer arkadan girip silahı almaya çalışırsa silahı patlatırım." dedim alelacele. O depodaki kimseyi tanımıyordum. Muhtemelen birkaç bin dolara ruhlarını şeytana satmış orospu çocuklarıydılar. Sıcak yataklarında huzurla ölecekleri ihtimalleri bile yoktu ve yine muhtemelen kör bir kurşunla ya da ciğerlerini yırtan bir bıçak darbesiyle ölüvereceklerdi ama bu senaryolardaki sebep ben olmayacaktım. Benim yüzümden kimse ölmeyecekti!
Hitler bile olsa benim yüzümden ölmeyecekti!
Kapı mekanizması durunca bu kez beni ciddiye aldıklarını fark ederek gülümsedim. Arabadan çıkmadan hemen önce silahı sweetin koluna saklamıştım. Çıplak ayaklarım soğuk kaldırıma değdiğinde ise titrememek için zor tutuyordum kendimi ama buz gibiydi.
Harvey elini açıp bana doğru uzatınca derdini anladım. Silahı istiyordu.
"Önce Thayer gidecek." Dedim. Nasıl emin olabilirdim ki silahı alır almaz beni arabaya tıkmayacağına?
Thayer'a kaş göz işareti ile bir emir çakarken şaşırdım. Gerçekten kendime zarar vermemden korkuyordu.
Ayaklarımı soğuk zeminden korumak için sırayla yerden kaldırıyordum ki silahı sakladığım kolumu yakalayıp manşetlerimin içine uzandı. Silahı ilk defa gerçekten çok tehlikeli bir aletmiş gibi almıştı eline. Güvenliği açtığındaysa artık her şey yolundaydı. Silahı yuvasına yerleştirdi ve beni pataklamak ister gibi bir ifadeyle süzdü. Yerde tap dans yapar gibi sırayla inip kalkan ayaklarımı gördüğündeyse bir anlık sessizliğin ardından beni omzuna attı. "Aslan terbiyecisine çevirdin beni." diye hırladı öfkeyle. Bu hiç beklemediğim benzetme beni kıkırdatmıştı. Ben kendime aslan demezdim. Belki gölden su içen pervasız bir antilop, o kadar.
"Ne zaman eline deri bir kayış alıp beni kırbaçlamaya başlayacaksın." diyerek sabrının üzerine gittim.
Laboratuvardan içeri girerek kendi odasına taşıyordu beni. Ortam ideal sıcaklıktaydı, istese beni yere bırakabilirdi ama omzunda taşımaya devam ediyordu. Henüz kimse gelmemişti ve artık kedi gözlerine sahip olduğunu düşündüğüm Harvey inatla ışıkları açmıyordu. Ofisinin kapısından içeri girer girmez popoma attığı şaplakla ona döndüm.
Beni bedenine bastırarak omzundan indirirken "Ellerim varken kırbaca ihtiyaç duyacağımı hiç sanmıyorum." diye tısladı. Gözlerindeki öfke miydi? Oysa sesi hiç sakin değildi. Öfkelenince sakinleşen Harvey'ye ne olmuştu peki?
"Bana dokunma!" dedim sertçe.
Cevap vermeye tenezzül dahi etmeden masasının arkasına geçti. Çekmecesinden çıkardığı küçük not defterindeki sayıları sabit telefonundan tuşluyordu. "Thayer," dedi. Telefon çalmamıştı bile bence. Beni dinlemiyorlardı ama efendilerine tam zamanlı kölelik yapıyorlardı demek.
Yaltakçılar!...
Gözlerini üzerime, en çok da bacaklarıma dikmişti? Ne var? Niye bakıyordu? Tüm gece göğsünde yatırmıştı beni. Şimdi çıplaklığım dikkatini mi dağıtıyordu?
Tahminlerimin de ötesinde dikkati dağılmamıştı. Peşine takılmama öfkeliydi, istediğimi yaptırmak için alnıma silahını dayamıştım, öfkeliydi. Thayer'ın önünde otoritesini sarsmıştım, öfkeliydi ama sanıyorum en çok bu kılıkta laboratuvara geldiğim için öfkeliydi. "Eyşan için kıyafet ayarla." dedi. Gözleri hala çıplak bacaklarımda ve üşüyen ayaklarımdaydı. Kısa bir an sonra gözlerini kapatıp baş ve işaret parmağıyla burun kemerini sıkarken "Amy." diye düzeltti kendini.
Yaşasın! Artık kimlik bunalımı yaşayan sadece ben değildim...
Telefonu kapatıp karşıma geçtiğindeyse ciddi manada ne yapacağını şaşırmış gibiydi. "E?" dedi kısa bir nidayla. "Nasıl engelleyeceksin beni?"
Güldüm. "Planımı sana anlatacak kadar aptal birine mi benziyorum?"
"Bir planın var yani." derken sinsice gülümsedi. Aptal... Yemi nasıl görmemiştim? Bir süre ne yapacağımı bilemeden peşine takılmış gibi davranmak lehime olurdu. Şimdi her hareketime dikkat kesilecekti muhtemelen.
"Henüz yok." dedim mimik kıpırdatmadan. Yer miydi? "Şimdilik aklımdaki tek şey paçana yapışıp beni tehlikeye atmamanı ummak."
"Yanından ayrılmadan da o depoyu kaldırabilirim." Dedi ürkütücü bir sesle.
Biliyordum. Ama zaten benim niyetim onun benim yanımdan ayrılması değildi. Ben onun yanından ayrılacaktım. Ayrıca bu konuda şüpheye bile düşmeyecekti.
İç geçirdim. Sessizliğimi çaresizlik olarak algılaması işime gelirdi. Nitekim öyle de oldu. Kazandığını düşünmesi küçük egosunu tatmin etmiş olmalıydı ki dudakları keyifle gerilmişti.
Kitaplığı aniden kayınca hiç beklemediğim bir manevrayla savruldum. Harvey beni olduğu gibi masanın arkasına çekmişti. Omuzlarımdan bastırarak koltuğuna oturturken parmak salladı hemencecik. "Sakın kalkayım deme!"
Niye Allah'ın psikopatı? Niye?
"Evet Hugo?" Dedi koca bir sesle. "Sorun ne?"
Evet Harvey, sorun ne? Tuvalette sigara tüttürürken yakalanan liseliler gibi, bu telaşının sebebi ne?
Hugo boğazını temizlerken gözlerini kaçırdı. Ne oluyordu? Açıkta bir yerim mi vardı?
Var, dedi kalbim muzip bir şekilde. Kıçında sadece bir külot var ve ayakların çıplak!
Hmmm. Bu kez haklı olabilirlerdi. Üstelik dağınık saçlarım da bambaşka bir şeyi çağrıştırıyordu. Burada yarı çıplak, saçları dağılmış bir haldeydim. Bizim ofis fantezisi yaptığımızı düşünüyor olmalıydı. Rezalet!.. Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı yere eğdim. Biraz utanmış gibi görünsem iyi olurdu.
Gerçi kimin umurundaydı ki? Zaten görünürde Harvey'nin metresiydim. Derken Hugo konuştu. "Bir sorun yok efendim." dedi o da gergin bir şekilde. "Eve gidiyordum."
Harvey olumlu bir şekilde başını hızla sallarken "Peki başka kimse var mı içeride?" diye sordu. Ne yapacaktı? Ona göre üzerime önlük falan mı giydirecekti?
"Hayır, sadece ben vardım." diye karşılık verdi Hugo. Özellikle bana bakmamak için mücadele veriyor gibiydi. "Müsaadenizle," derken başıyla kapıyı gösterip izin istedi. O esnada Thayer da kapının önünde belirmişti. Eve gideceğini düşünmüştüm. Üzerime bir şeyler ayarlayıp getirmesini falan ummuştum ama belli ki mağaza açtırmıştı. Nitekim kıyafetler marka torbaların içindeydi ve masaya koyduğunda fark etmiştim ki hepsinin etiketi üzerindeydi.
Saat sabahın yedisi bile sayılmazdı; ne yapmıştı? Mağaza sahibini sıcak yatağından mı kaldırmıştı?
"Teşekkürler Thayer." Diye mırıldanarak ayaklandım.
"Otur oraya!" diye kükredi tabiri caize.
Thayer görmüştü göreceğini zaten! Hugo'ysa çoktan çıkmıştı. Niye köpürüyordu ki? "Eyşan!" diye bağırınca koltuğa düşerek gözlerimi devirdim. İyi ki adımı öğrenmişti!...
Gözleri kabullenişimi izledikten sonra elini Thayer'a uzattı. Elbette, bir de elektronik mağaza açtırmıştı. Thayer son model bir telefonu Harvey'nin eline bıraktıktan sonra ise Harvey "Çıkabilirsin Thayer." diye söylendi. Kapı kapanır kapanmaz masanın üzerindeki torbaları kucağıma iterken bana bakmadan söylendi. "Giyin."
"Yat, kalk, giyin, soyun, gir çık!" Gaddar söylemlerini bir bir sıralarken gözlerinin içine bakıyordum. "Rica dili diye bir şey var, De La Cour, biliyor muydun?"
Başını yana eğerken uzun uzun baktı yüzüme. Tekrar konuştuğundaysa hiç şaşırtmadı nedense sözleri beni. "Giyin Eyşan."
Torbaları masaya döküp dizleri yırtık pantolonu bacaklarımdan geçirmeye başlarken "Gel anlaşma yapalım," dedim ciddi bir şekilde. "Beni ilk tanıdığın zamanki kız gibi gör. Adı Zoe olan ve bu işlerden hiç anlamayan bir Fransız gibi."
Sözlerime güldü.
"Eyşan'ı unut." dedim. "Dün gece anlattıklarımı da."
"Bazen çok komik oluyorsun Eyşan." diye kısık bir kahkaha attı ve kalktığım koltuğuna çökerek masa üstü pedini kaldırıp altında bir sürü formülün yazılı olduğu bir tomar kağıt çıkardı. Dikkati kesinlikle bende değil gibiydi; bakmıyordu bana ancak ona dalan bakışlarım hareketlerimi dondurmuş gibi taş kestirmişti bedenimi. "Giyinmeye devam et." dedi formüllerinin üzerinde çalışırken. Üçüncü gözü mü vardı bunun? Çakrası mı açıktı? Cin miydi? Şeytan mı? Ihk! Uyumuyordu, unutmuyordu, bakmadan görebiliyordu! Düşünce de okuyabiliyor muydu bari?
'Beni duyabiliyor musun takıntılı manyak!' diye haykırdım beynimin içinde. Kalbimse hoplaya zıplaya beynime girip 'Ve nazik, anlayışlı adam,' diye şakıyınca gözlerimi kapatıp dudaklarımı büzdüm. Geveze hallerim geri dönmüştü resmen. Dudaklarım susmuyordu, iç sesiminse rap yapası var gibi, sürekli ve hızlı bir şekilde konuşmak istiyordu
Ceyhun'la olduğum zamanlarda ki gibi.
Damağını emmeyi bırakıp masada duran büstiyeri bana doğru ittirince silkindim. Ona dalıp dalıp gitmek hoş değildi.
Kendi adına konuş, dedi kalbim şımarık çocuklar gibi.
Bak yine... Burnumdan koca bir nefes çekip kulaklarımı tıkadım.
Parlak gri, siyah şeritleri belirli aralıklarla göğsümden belime inen korseyi kopçalarından kurtarıp üzerime geçirmek için hamle yaptım ama fazla dardı. Tamam benim bedenimdi ama kalıbı mı küçüktü bunun? Yuvasına yerleştirdiğim her kopçada kemiklerim sıkışmaya başlıyordu, lanet olsun... Üstelik yukarı çıktıkça kopçaların kavuşması da zorlaşmaya başlamıştı. En sonunda pes ettim ve sutyenimin kopçasını açarak üzerimden sıyırdım. Kürek kemiklerimin derimin altında kaydığını hissedebiliyordum ama kahrolası parmaklarım üst kopçalara erişemiyordu. Başımı yana eğip yutkunurken masasına çıkıp oturdum. Açık kopçalarımla önünde duruyordum.
"Rica etsem şunu..." dedim. Parmaklarımla kopçaları işaret ediyordum. Arkamı bile dönmedim. Bakmıyorken dahi ortamın nabzını tutan adama çok fazla yönlendirme yapmak kendimi yormak olacaktı, gerek yoktu. Nitekim beklediğim gibi de oldu. Sıcak parmakları kürek kemiklerime sürtünürken sırtımı dikleştirdim. Nefesi çok az da olsa enseme değiyordu. Oysa aramızda koca bir masa vardı. Omzumun üzerinden baktım, çok yakınımda değildi ama nefesi bana kadar geliyorsa, yoksa solukları mı düzensizleşmişti?
"Bu sana dar." Dedi boğazını temizlerken. Fark etmiştim ama sorun değildi. Daha önce de dar birkaç şey giymiştim, değil mi?
"Sorun değil." diye mırıldanırken soluklarının düzensizleştiğini görmezden gelmeye çalıştım. Bu detayları düşünmeyecektim, hayır!
Teşekkür bile etmeden masadan inip diğer torbaya uzandım; içinde geobasket marka bir ayakkabı vardı. Theyer'ın iyi bir moda gözü olduğunu düşünüyordum açıkçası. Gotik ve seksi bir korseyi dar paça, dizleri yırtık bir pantolon ve botvari bir spor ayakkabıyla tam uyum içinde kombinlemek öyle herkesin harcı değildi.
Arkamdan kalkıp ceketini çıkarttığını fark ettim. Hugo'nun çıktığı deliğe giriyordu. Gel dememişti ama gidecektim. Peşinden içeri girdiğimde kesif bir kokuyla karşılaştım. Nasıl tarif edeceğimi bilemiyordum. Sadece tuhaf olduğunu söyleyebiliyordum. Ciğerimi yakan ve kesif bir koku... Yutkunarak elimi burnuma götürdüm. Halimi gören Harvey önce iç geçirdi ardından ise söz dinlemeyeceğime emin olarak maske ve gözlük uzattı. Maskeyle hemen ağzımı ve burnumu kapatarak kokuyla aramdaki samimi birlikteliği kessem de havayı ne zaman solusam boğazımdan aşağı sülfür kayıyormuş gibi hissediyordum.
"Gözlüğü tak." dedi. Arkamdan bir yere uzanarak beyaz bir kimyager önlüğü verdi.
"Gerekli mi?"
"Yanıcı maddeler kullanacağım." dedi dikkatle. "Gözlerine gelmesini istemem."
Tamam, onları da taktım ve arkasına geçip omzunun üzerinden ne yaptığını izlemeye koyuldum. Sıranın telefonuna gelmesini istiyordum. Telefonuna eski verilerini yüklemesini ve bir şekilde patlatacağı lokasyonun verilerini ele geçirmeyi ama efendim burada oturmuş atomu parçalamakla uğraşıyordu.
Bir süre onu izledim. Bir damıtma makinesi vardı ve çok yavaş bir şekilde beyaz damlalar damıtıyordu. O sıvıdan eser miktarda alıp mavi bir çözeltinin içinde seyreltti sonra çok daha katı bir bileşenle çözeltiyi birleştirip kıvamlı bir hale getirdi. Asit olduğuna emin olduğum bir sıvıyı da işin içine alet edince dirseğimi Harvey'nin omzuna, çenemi ise elime yaslayıp sıkıntıyla sordum. "Ne yapıyorsun?"
"Bilmek istemezsin." dedi usulca. Full konsantrasyon olduğunu düşündüm çünkü sesi otomatik pilottaymış gibi çıkmıştı.
Damağımı emdim. Gizli laboratuvardaydık, iyi bir şey yapmadığını ben de tahmin ediyordum ama ne yapıyordu? "İstiyorum ama."
"Kimyasal bir bomba yapıyorum." dedi bu sefer de dinginliğini bozmadan. Omuzlarım hayal kırıklığıyla çökerken üzerinden kalktım. Anlattıklarım onu hiç mi etkilememişti? Bir tırnak ucu kadar bile vicdanı yok muydu?
"Cani!" dedim hırsla. "Katil!" Arkama bile bakmadan ofisine geçerken öfkeliydim. Hem de bir yanardağ derecesinde! Ama bu korkunç fırsatı değerlendirmeliydim de! Kitaplığı çekerek Harvey'yi içeri kapattım. Elbette kitaplığı kaydırıp içeri girmesi oldukça kolaydı ama duyduğum ilk sesle toparlanmak için vaktim olacaktı.
Odasını karıştırabilirdim.
Depo'nun adresini bir deftere ya da postite, herhangi bir şeye not etmiş olmalıydı. Olsa iyi olurdu yani...
Çekmecelerini açtım. Bir tanesi haricinde diğer tüm çekmeceleri kilitliydi. Açık olandaysa parfüm şirketinin evrakları vardı. Klasörlerde mafya işlerinin dökümanlarını saklamayacak kadar zeki olduğunu biliyordum. O zaman aradığım şeyin kilitli çekmecelerde olduğuna emin oldum. masasındaki küçük kutucuktan bir tane ataç alıp Yağız'dan öğrendiğim küçük numaraları denemeye başladım. Harvey'ye karşılık düşündüğüm gibi, ben de kilitleri açabilirdim üstelik ateş bile etmeden.
Açtım da. Burada pek kayda değer bir şey yoktu esasen. Şirketin birkaç gizli ve önemli belgesi ve belli ki Harvey'nin bir sır gibi sakladığı birkaç formülü vardı. Kilidini açtığım bir diğer çekmecedeyse zarf içinde mektuplar görüp duraksadım. Aradığım şeyin bir zarfın içinde olmadığını biliyordum; yine de o mektupları okumak için yanıp tutuşan tarafıma söz geçiremiyordum.
Bir tanesini alıp mektubu açmaya yeltendiğimde kendimi çimdikledim. O bana saygı duymuş; ben hazır olana kadar konuşmam için beni zorlamamıştı. Köşeye sıkıştırdığını itiraf ediyordum ama dün gece bana ne yaptıklarını sorduğunda doğrulup da korku hikayemi anlatmasaydım, göğsüne saklansaydım bana yine sarılacağını biliyordum.
Dilerse, gerek görürse bana kendisi anlatabilirdi.
Sonuncu kilidi de açmayı başarınca zaferle gülümsedim. Ajandası ve küçük not defteri buradaydı.
Harvey fazla tertipli bir adamdı. Ağustosa kadar yapacağı önemli görüşmeleri birer mihenk taşı gibi yazmıştı.
Yağız Karaduman mı? Ercüment Korkut?
SERDAR ATEŞ mi?
Önümüzdeki hafta Fransa'ya geliyorlardı ama neden?! Ajandayı tutan parmaklarımın titremeye başladığını fark ettim. Babamın maiyeti Yağız, can dostu Korkut ve beni peşkeş çektiği müttefikinin, Fransa'da ne işi olurdu? Hem de Harvey'yle.
O davet etmiş olmalıydı.
Nazik ve anlayışlıymış. Yalancı! Beni babama vermeyeceğini düşünecek kadar aptaldım. "Aptal!" diye fısıldadım kendime.
Yağız'ın böyle bir şeye alet olmayacağını sanırdım bir de. Hem de Serdar ve Korkut'la iş birliği içindeydi, öyle mi?
Ne yapacaklardı? Babamın beni sevgiyle karşılamayacağını biliyordum. Olsa olsa öldürmek için geri istiyordur beni.
Bir de ölmeme izin vermeyeceğini söylemişti...
"Aptalsın! Aptal..."
Sayfada parmağımı gezdirip en kritik cümlenin altında durdum. Serdar'ın isminin altındaki notta, parantez içinde Halef Seçimi yazıyordu.
Yağız geliyordu ve Korkut ağabey. Üstelik halef seçimi yapacaklardı, öyle mi? Yani... Tüm bunları toplayınca aklıma tek bir ihtimal geliyordu. Beni Serdar'la evlendirip tüm mal varlığımı ve soyadımı elde etmesine izin verecek ve sonra da beni babama teslim edip öldürülmemi mi izleyeceklerdi?
Kurtuluşumun şu cümledeki gerçeklere dayanmasından nefret ediyordum ama gerçek olan oydu! Serdar beni istememişti! Neden şimdi?...
Evlilik bağıyla Kenan'ın ve Serdar'ın toprakları birleşecekti. Önce babam bu kanlı bu topraklara efendi olacak, zamanı geldiğinde de imparatorluğunun başına halefi, Serdar'ı geçirecekti.
Bunu gerçekten planlamış mıydı?
Tabii, Du Pond Fransa'nın en büyük uyuşturucu baronuydu; Harvey André'yi kandırıp öldürmeden önce elbette. Şimdi iyi bir kimyager bulana kadar ünü tehlike altında olmalıydı. Ortadoğu'ya açılan kapısı Kenan'dı ve bu süreçte muhakkak Kenan'dan yardım istemişti. Üstelik Kenan'ın De La Cour'la anlaşma için bir masaya oturmasını da istemiyor olmalıydı.
Ancak saat Harvey'nin lehine işliyordu. Son iki haftadır Fransa ve Roma pazarını ele geçirdiğini biliyordum. Üstelik bu süreçte Du Pond'un mal tedariki de inanılmaz sekteye uğramış olmalıydı. Du Pond destek için, De La Cour ise esaslı bir teklif için Kenan'ı Fransa'ya çağırmış olmalıydı ve Harvey'nin elinde babamın serçesi vardı. Muazzam bir kozdu.
Zıp zıp zıplayan kalbimin bile kırıldığını hissettim.
Ne bekliyorduysam zaten?
Ajandayı biraz daha karıştırıp işime yarayacak birkaç bilgi daha aradım. Sadece haziranın 13'üne bir yıldız konmuştu. Kanlı Ay yazıyordu ve ertesi güne ise Kuzgunun Yükselişi diye not düşülmüştü.
Cellatlarım Nisan'ın on sekizinde geleceklerdi. Ve artık kaçmak da istemiyordum. Ölüm kelimesi beni bu kadar rahatlatıyordu madem... Artık kaçmayacaktım.
Nisan'ın On Dokuzunu açıp boş sayfaya kocaman kocaman yazdım.
Lilla Kittan'ın Ölümü.
Bir vicdanı olmadığını biliyordum. Üzülmeyecekti, emindim. Sadece Nisan'ın on dokuzu gelip de bu sayfayı açtığında irkilmesini istiyordum, o kadar.
Ajandayı yerine bırakıp not defterini aldım. Biraz fazla kişisel bir şeye benziyordu ama mektuplara gösterdiğim nezaketi not defterine gösteremeyecektim, üzgünüm!
Sayfaların arasında palaroid bir fotoğraf vardı. Esmer güzeli, manken gibi bir kızdı. Çok güzeldi. Harvey kızın beline sarılmış onu çenesinin altından öpüyordu. Fotoğrafın arkasına baktım.
Shila - Harvey
2019/St. Tropez yazıyordu.
Kızın adı Shilay'dı belli ki. Jules değildi o halde resimdeki. Yani bir başka bir sevgilisiydi.
Ten uyumu varmış. Hah!...
Fotoğrafı bulduğum sayfaların arasına gelişigüzel tepip aramaya devam ettim. Düşünmeyecektim. Beni satışını ve diğer şeyi düşünmeyecektim. Bir hedefim vardı ve onu yapacaktım.
Not defterinin en sonundaydı. Yırtılmış bir sayfaydı ve son sayfaya yazdığı ve muhtemel ki gizli bilgi olduğu için yırttığı notu ifşa etmeliydim. Masasından bir kurşun kalem alıp sayfanın üzerini hafifçe karaladım. Bunu izlediğim bir polisiye diziden öğrenmiştim; kriminolojideki adı fulaj iziydi. Kalemin deftere yaptığı baskı alttaki diğer sayfaya geçiyor ve orada izini bırakıyordu ve üzerinden hafifçe bir karalama yapınca da yazılar ortaya dökülüveriyordu. Tıpkı elimdeki bu defterde olduğu gibi.
Sayfayı kopartıp düzgünce katladıktan sonra arka cebime koydum. Pasaportumun cebimden sarktığı anısı aklıma gelince iyice sakladım kağıdı. Tam çekmecesini kapatmıştım ki kitaplık kaydı. Elinde bir kutu vardı ve oldukça dikkatli taşıyordu. Bombasını hazırladığını fark ettim. Bundan hoşlanmayacağımı bilircesine bana bakmıyor, fikrimi sormuyordu. Hoş, sorsa bile cevap verir miydim bilmiyordum?
Dudağımın içini ısırırken elimdeki kalemle saçlarımı toplayıp konuştum. "Natt'i görmek istiyorum."
Kutuyu masasının üzerine bıraktı. Daha önce kimi bombaları tetikleyen şeylerin belirli kimyasalların birbirine karışması olduğunu öğrenmiştim ve o da kutuyu hareket ettirmemek konusunda epey dikkatliydi. Küçük bir dürtüklemeyle burayı havaya uçurabilirdim; son iki buçuk saattir içeride çalışmaya başlayan kimyagerler olmasaydı yapardım da. Ancak bok çuvalı adamların canını kurtarmak için debelenirken buradaki masum kimyagerleri patlatmak mantıklı gelmiyordu. İçleride bir psikopat olması da bu gerçeği değiştirmiyordu ne yazık ki...
"O iyi." Diye cevap verdi umursamazca ama sesini duymak istemiyordum. Bir daha konuşmasına izin vermeden tüm gerekçelerimi sıraladım.
"İyi olduğunu kendi gözlerimle görmek istiyorum!" Dedim masada duran telefonumu cebime atıp kapıya ulaşırken.
"Ne oldu?" diye sordu. Sesinde belirsiz olmasına rağmen meraklı tınısının notaları duyuluyordu. Salağa yatarak gülümsemek ve ağabeyimi özledim demek üç saat önceki planıma çok uyuyordu ama... Üç saat önce hakkımda planladıklarını bilmediğimden, kalbimin coşkusuna kapılmış aptallık yapıyordum!
'Özür dilerim,' Titrek sesli kalbim ağlıyor muydu? Hak etmişti! Kanlı gözyaşları dökse müstahaktı ona! Beni de heyecanına çekmişti üstelik.
'Senin artık tek bir söz söylemeye hakkın yok! Aptal organ...'
"Eyşan?"
Gözlerimi kapatıp başımı omzuma yatırırken mırıldandım. "Benim adım Zoe," dedim ve arkama dahi bakmadan emin adımlarla laboratuvardan çıktım.
-
-
-
Not: Dreame uygulamasında bölüm paylaşırken büyük sıkıntı yaşıyorum arkadaşlar, bu sıkıntılar size de yanaıyor olabilir mi diye endişe içindeyim. İşte bu yüzden de size açıklama yapmam gerektiğini düşündüm. Dreame'de bölümlerin bir kelime kapasitesi var. Bir bölümde 5000 kelimeden fazla yazmıyorsunuz. Oysa 19, 20 ve 21. (ki henüz 21. Bölüm yayında değil.) bölümler aslında tek bir bölüm. O yüzden kimi bölümler çok uzun, kimi bölümler çok kısa oluyor. Bölümleri nereden parçalayacağımı bilemiyorum. Bazen çok alakasız yerlerde kesmek zorunda kalıyorum... Bunun için çok özür diliyorum. Bölüm açıklamalarının da bu bağlamda, iki - üç bölümde bir gelmesinin sebebi de bu yüzdendir.
Umarım beni mazur görürsünüz...
Veeee... Beğeni ve yorumlardan mahrum etmezsiniz, ? 21. Bölümde görüşmek üzere!