21. Bölüm

3634 Kelimeler
20. Bölümden "Ne oldu?" diye sordu. Sesinde belirsiz olmasına rağmen meraklı tınısının notaları duyuluyordu. Salağa yatarak gülümsemek ve ağabeyimi özledim demek üç saat önceki planıma çok uyuyordu ama... Üç saat önce hakkımda planladıklarını bilmediğimden, kalbimin coşkusuna kapılmış aptallık yapıyordum! 'Özür dilerim,' Titrek sesli kalbim ağlıyor muydu? Hak etmişti! Kanlı gözyaşları dökse müstahaktı ona! Beni de heyecanına çekmişti üstelik. 'Senin artık tek bir söz söylemeye hakkın yok! Aptal organ...' "Eyşan?" Gözlerimi kapatıp başımı omzuma yatırırken mırıldandım. "Benim adım Zoe," dedim ve arkama dahi bakmadan emin adımlarla laboratuvardan çıktım. 21. Bölüm Kapının önüne şirket arabalarından biri yanaşırken telefonum çalmaya başladı. Arayan oydu. Meşgule verdim. Sesini duymak istemiyordum. Kaçmayacağıma karar vermiştim, Azrail bu kadar çok peşimde dolaşıyorsa, bir sebebi olmalıydı değil mi? Ama ona nasıl geri dönerdim, bilmiyordum? Bu tuhaf bir şekilde canımı acıtıyordu. Kurşunlanmaktan, boğazlanmaktan ve hatta sevdiğinin acısını yaşamaktan bile çok acıtıyordu. İhanete uğramıştım. İhanetine... Daha önce kimsenin ihanetine uğramamıştım. Tüm o zorbalık ve istismarın içinde büyüyünce ailemden gelecek zararlara hazırlıklıydım; hiçbirine şaşırmamış ve kırılmamıştım ama şimdi? İhanetin ne menem bir şey olduğunu bilmiyordum ve tanıştığım bu yeni kazık kalbimin tam ortasına batmış gibi hissediyordum. Bir de kimsenin bana zarar veremeyeceğine dair söz vermişti, benim bile. Komik. Bir kez daha aradı. Bir kez daha ret ettim aramasını. "Nathaniel Brux'un dairesine gidiyoruz." dedim tanımadığım şoföre. Adresi sormadı ama gittiği yolun doğru olduğunu fark edince evimin adresini bildiğine emin oldum. Bir daha aradı. Bu kez sadece sessize aldım. Kirpiklerimden düşen birkaç damla siyah kotun üzerinde koyu izler bırakıyordu. Bir de ağlıyordum, öyle mi? Geri zekalıydım resmen! Israrla arıyordu. O sırada şoförün de telefonu çalmaya başlayınca kulak kesildim. Araca binip binmediğimi soruyordu. "Burada efendim," dedi şoför. Beni Natt'e bırakmasını ve evden çıkana kadar apartmanın önünde beklemesini tembihledi. Elbette talih kuşunun parmakları arasından kayıp gitmesini istemiyordu! Başımı pencereden tarafa çevirip düşünmemeye çalıştım. Bu arada hala arıyordu. Hani çok ama çok acı çektiğinizde takat vücudunuzdan çekilir de bacaklarınızdan kasıklarınıza rahatsız edici bir elektrik akımına benzer sinir bozucu bir sızı yayılır ya, öyle titriyordu bacaklarım; keskin bir acı mideme saplanmış batıyordu derinime, içim titriyordu ayazda kalmış kedi yavrusu gibi. İçim müthiş kıvranıyordu. Aklımda 'Seni Sattı. Seni Sattı. Seni Sattı.' diye neon tabelalar yanıyordu sanki. O silah şimdi elimde olacaktı asıl. Kimseye fırsat vermeden vururdum kendimi. Ve bu kez ne annem umurumda olurdu. Ne de Ceyhun... "Durabilirsin." dedim kapımın önüne geldiğimizde. Şoförün buradan gitmeyeceğini biliyordum. Yarım saat içinde beni korumak için buraya bir düzüne adam yığacağına da emindim Harvey'nin. Elimi çabuk tutmalıydım. Eve giremezdim. Birincisi, bizim evimiz ön cephedeydi ve haliyle yangın merdiveni doğrudan şoförün beni beklediği sokağa açılıyordu. İkincisi, Natt o vurulma ve gırtlaklanma olayından sonra beni korumasız sokağa salmazdı. Arka cepheye bakan boş bir daire bulmalıydım ve bunu şüphe çekmeden yapmalıydım. Tüm kapıları çalarak Zoe adında bir arkadaşımın bu apartmanda oturduğunu ve onu aradığımı sordum. Kimse varlığımdan haberdar değildi. Sorun etmedim çünkü 11 nolu daire boştu. Kapıya birkaç kere omuzla yüklendim. Elbette açılmadı. Cebime attığım için sevindiğim atacı alarak kapı deliğine ameliyat yapmaya başladım. Minik kilitler gibi olmadığından bu biraz uzun sürdü ama kırk beş dakikanın sonunda nihayet içerideydim. Pencereye gittim ve tahmin ettiğim gibi Benji'nin adamlarından biri yangın merdivenini tutuyordu. Ya da Harvey'nin adamlarından biriydi, emin olamıyordum. Benji'nin adamıysa her şey çok daha kolay olurdu açıkçası. Beni takip eder ve sabit lokasyonumu Benji'ye bildirerek Azrail'imi çağırırdı. Elbette sabit lokasyonum onun tepesine binmek olacağı için efendisini arayamadan onu bayıltmış olurdum. Ancak o Harvey'nin adamıysa haber önce Harvey'ye oradan da beni buraya getiren şoföre uçardı. Ve emindim ki artık Harvey'nin beni tek bir adamın tutacağına inancı kalmamıştı. O yüzden burayı De La Cour'un adamları basmadan çıkmalıydım. Bu adamı bayıltmak zorundaydım çünkü çaremin olmaması bir yana silahım yoktu ve o kadar da aptal değildim, uyuşturucu dolu depoyu koruyan bir dolu adamın karşısına dımdızlak çıkayım. Koşturarak merdivenlerden indim. Adam hemen saklanmaya kalkınca gülümsedim. Harvey'nin adamı olsa boy göstermekten çekinmezdi. Yanından geçip arkasını dolandım. Uzak takipteydi; bu sayede arkasından dolaşabilirdim. Ya da kim uğraşacaktı o kadar? Bir şeylerden şüphelenmişim gibi tereddütle arkama baktım ama aceleci değildim. Ona saklanması için fırsat verdim. Tam o anda bir sokağın arkasına girdiğini ucu ucuna yakaladım. Koşar adımlarla sokağın önüne geldim. Ben hazırdım ve o değildi. En sevdiğim. Kafasını uzatır uzatmaz saçlarından yakalayıp kafasını dizlerime geçirdim. Beni görmeyi beklemiyordu, bu hareketimin geldiğini görmesi bile imkansızdı. Geri geri gitmesi için ellerimi saçlarından çektiğimde eli silahına gitti. Bunu tahmin edemeyecek kadar saf biri olduğumu düşünüyor olmalıydı ama buna müsaade etmezdim. Ayağım güçlü bir ivmeyle kaval kemiğine inerken dişlerimi sıktım. Kırılan kemik sesi kulaklarımı tırmalamıştı. Elinden düşmek üzere olan silahı alıp belime takarken, "Bu bende kalsın." diye söylendim. Gidecek arabam yoktu o yüzden adam acıyla kıvranırken ceplerini yokladım. Feryat etmemek için dudaklarını sıkıyordu ama ne kadar acı çektiği ortadaydı. Arabasının anahtarını bulunca gülümsedim. Kilit tuşuna bastım fakat etraftaki hiçbir araç açıldığını belli eden bir emare göstermedi. "Araban nerede?" diye tısladım. Konuşmaya hali yoktu. Zaten tüm çabasını da ağzını kapalı tutmaya adamış gibiydi. Ayağımla yeri yumruklayan elini ezerek saçlarından tuttum. Burnundan fışkıran kan çenesinden boğazına kadar inmişti. "Nerde?!" "Sokağın aşağısında." dedi güç bela. Adamın kafasını yere savurup sokağı takip ettim. Sağa döndüm ve tekrar kilit tuşuna bastım. 2022 model, siyah bir Opel Corsaydı. Pekala, işin bu kısmı bitmişti. Sırada küçük bir operasyon vardı. Uyuşturucuları yakmak ve itfaiyeyi aramak. Kolay olacaktı; bu mafyacılık işlerinde el attığım en kolay iş olacaktı. Kolay olmayacak olan iş bittikten sonra ne yapacağımdı? Arkamdaki iz takip köpeğini halletmiştim. Yani dilersem işi hallettikten sonra basar gider, izimi kaybettirirdim. Hainle, hainlerle karşılaşmazdım... Bir kez daha babamın kıyametinden kaçardım. Ama bu kez kendimi iyileştirecek kadar gücüm olduğunu sanmıyordum. Bir ihanet ölümlerden beter olamaz diye düşünürdüm hep ama ölümlere eş değer olacağını hiç tahmin edemezdim... Sadece Harvey değil, Yağız'ın da ihaneti söz konusuydu. Kaçsam bile bununla nasıl baş edilirdi? Bir süre arabada öylece durdum. Ses bile çıkartmadan kirpiklerimden taşan yaşların düşmesini izliyordum. Nasıl baş edecektim dostumun ihanetiyle? Ömrümce güvende hissetmediğim ama yanında kendimi bıraktığım ve nihayet dün gece birinin göğsüne saklanıp bir çocuk gibi sarıldığım, dürüst ve yalın bir şekilde önünde ağladığım birinin ihanetini nasıl atlatacaktım? Atlatabileceğimi sanmıyordum. Arabayı çalıştırıp Paris'in sokaklarında avare bir şekilde dolaştım bir süre. Ne yapacağımın kesin bir kararı yoktu... Düşün, düşün, düşün... Cevapsız bir durumdu sanki önümde uzanan. Nereye gidecektim? Nerede kalacaktım?.. Dudaklarımı ıslatırken başıma üşüşen düşünce bulutlarını dağıtmaya çalıştım. Bir cevabım, kararım yoksa ve olmayacağına da eminsem düşünmenin ne anlamı vardı ki? Burnumu çekerken işime odaklanmaya karar verdim. Bolca vaktim vardı; akşam olmadan deponun yakınlarına gidip soteye yatmanın manası yoktu. Hem fazlaca da dikkat çekerdi. Arabayı Champ de Mars'a çevirip Eyfel'e gittim. Saat öğlenin biri bile sayılmazdı, en azından alacakaranlık düşene kadar bir yerlerde eğlenmem şarttı. Evde takılamayacağıma ve çiftliğe dönemeyeceğime göre de özgür olarak Eyfel'e karşı son bir kremalı kahve içmek istedim. Bu kez işlerimi halletmeden yakalanmak istemiyordum. Madem geberteceklerdi beni, bu benim onur görevim olmalıydı. Ölmeden önce yapılacak son onurlu davranış. Mafyanın sikik adamlarını kurtar. Küçük bir süs havuzunun önündeki masaya oturup Eyfel'e daldım. Bunu Türkiye'deyken Galata'ya yapardım. Bir kahve söyler ve hiçbir şey düşünmeden saatlerce yapıyı izlerdim. Saçma bir telefon gelip de beni huzurumdan kopartmadığı müddetçe ise oturduğum yerden kalkmayı düşünmezdim bile. Saate baktım. Dörde geliyordu. Çok geçmeden benim evden çıkmam gerektiğini ancak çıkmadığımı gören şoför Harvey'ye haber verecek ve Harvey de Natt'i arayıp beni soracaktı. Oraya hiç gelmediğimi öğrenmesiyle peşime düşmesi arasında kaç dakika oynardı? Telefonuma bir casus yazılım yerleştirdiğine emindim. Elbette, telefonumu dinletiyordu. Bunu mu yapamayacaktı? Önce elimdeki kağıttan telefondaki navigasyona adresi girdim ve adres tarifini kağıdın arkasına not ederek kartımı telefondan çıkarttım. Telefonumu komple kapattıktan sonra ise yere atıp üzerine bastım sertçe. Ekranı tuzla buz olmuştu. Acımadan çöp kutusuna attım. Saatim yoktu, artık her şey doğaçlamaya mahkumdu. Elimdeki kağıda bakarak manasızca okuyordum satırları. Tekrar ve tekrar. Tek amacım vaktin geçmesiydi. Nitekim güneş gökyüzünü portakala boyamaya başlayınca etrafıma bakındım. Garsonlar ortada görünmüyordu. Güzel, çünkü kahvenin parasını ödeyecek nakte sahip değildim. Kahve bardağının altına yanında getirdikleri peçeteyi sıkıştırıp masadan kalktım. Emin adımlarla hareket ediyordum. Arabaya bin, şehirden çık ve Moustiers - St. Marie köy yolunu takip et. Biraz uzaktı ama ben de hava henüz kararırken düşmüştüm yola. İki saat içinde orada olacaktım ve eminim ki Harvey hala işe koyulmamış olacaktı. Depoyu, hastaneden çıktığım sabah olduğu gibi öğlenin ikisinde de rahatlıkla patlatabilirdi ancak cinayetler için mahremiyete ihtiyacı vardı. Ancak oraya geldiğinde bulacağı tek şey yığınla polis ve itfaiye olacaktı. Üstelik planlarım yolunda giderse, deponun yanmaya başlamasıyla birileri efendisini arayacak, Du Pond herkesten önce olay mahaline gelecek ve itfaiyenin gelip yangını söndürmesi ve uyuşturucuları tespit etmesiyle olaya polis müdahale edecekti. En nihayetinde de beni gırtlaklatmaya çalışan pislik, uyuşturucudan hapse girecekti. Sadece böyle olmasını umuyordum. Böyle sonuçlanmayabilirdi de ama hesapladığım gibi olursa De La Cour'un evini basmalarının ve maiyetine saldırmalarının da karşılığı almış olacaklardı. Bir sürü seranın arasındaki prefabrik depoyu fark etmem kolay olmadı. Köye girdiğimi fark edince geri dönüp daha yavaş bir şekilde seraları taradım. Tam olarak seraların ortasındaydı. Daha çorak bir arazide, hiçliğin ortasında bir depo bekliyordum. Gerçi burası köydü, tarla mahsullerinin arasında da olabilirdi ama serada olmaları işimi kolaylaştırırdı. Oldukları tarafın karşısına çekip durduktan sonra arabayı çektiğim taraftaki serayı inceledim. Bana yeterli mahremiyeti sağlayacaktı. Üstelik araba da depoyla aramıza güzel bir set çekmişti. Başlıyordum. Önce arabadan inip aracın kaputunu açtım. Akü kablolarının temasını engelleyip bu engeli kamufle ettikten sonra cilveli bir sesle seslendim. Kısıktı ama duyuluyordu. "Beyler!" Anında dikkat kesildiler. Ne yapacağımı bilmez gibi, biraz da sarhoş taklidi yaparak oldukları yere yürümeye başladım. "Arabam bozuldu. Derdi ne, anlamıyorum?" "Orada dur!" diye bağırdı sağ köşeyi tutan. Yavaşlasam da durmadım. "Ama yolda kaldım, biriniz yardım edemez mi?" "Yol yardımı ara!" dedi aynı adam. Hadi ama... İş etiğine bu kadar bu kadar dikkat ediyor olamazsınız. Siz çete üyesisiniz. "Aradım ama şehir buradan çok uzak. Gelmeleri iki saatten fazla sürer. Siz centilmen beylerden biri bana yardım etmez mi?" Ses tellerimdeki hasar sesimi olduğundan da tiz çıkartıyordu. Kulak tırmalayıcı olduğunun farkındaydım. "Hem size teşekkür edeceğimden de emin olabilirsiniz." Son söylediğim konuşan adamı tavlamış olmalıydı. Yüzündeki sahte ciddiyetle yanıma geldi. "Birden durdu, ne olduğunu anlamadım." diye söylendim. "Bu işlerden de hiç anlamam." kıkırdarken mümkün mertebe cilveli görünmeye çalışıyordum. Açık kaputtan içeri şöyle bir göz atıp motoru ve bujileri kontrol etti. Aküye baktığındaysa sorunu anlayarak temasları gerçekleştirdi. "Motoru çalıştırmayı deneyin." dedi adam gururla. Sanki kansere çare bulmuştu. Öylesi gururlanıyordu. "Ah sorun buymuş demek!" diyerek motoru çalışır halde bırakıp araçtan indim. Boğuşmalarımızın duyulmaması için bu ses bizi kamufle edecekti. "Size nasıl teşekkür edebilirim?" Elleriyle saçlarımı okşayıp arkamızdaki serayı işaret etti. Yardım etmesinin niyeti buydu zaten. Yine de işime gelen hamleyi yaptığı için öfkelenmemeye çalıştım. O teklif etmese ben adamı seraya çekecektim zaten. Adamın elinden tutup bir muz serasının arkasına doğru yürüdüm. "Fazla uzaklaşma," diye söylendi. Biraz daha gitsek işime gelirdi ama onu işkillendirmek istemedim. Avantaj bende olmalıydı ki onu hazırlıksız yakalayabileyim. Gübre çuvallarının olduğu tarafa sapıp ona yüzümü dönerken beni belimden yakalayarak kendine doğru bastırdı. Ardından ise omuzlarıma baskı yapınca istediğini anladım. Beni öpmesini istemiyordum o yüzden isteğine boyun eğip dizlerimin üstüne çökerken kemerine uzandım. Pantolonunu bileklerine kadar sıyırmıştım ama özellikle çıkarmamıştım. Bu arada beline soktuğu silahının düştüğünü fark ettim. O da fark etti ama şu an önceliği silahı değildi. Keyfi bilirdi. Heyecandan düzensizleşen solukları net bir şekilde duyulmaya başlamıştı. Boxerına uzandığımı düşündüğü bir anda hızla doğrulup göğsünü ittim; çuvallara doğru savruldu. Bileklerine dolanan pantolonu yüzünden ayaklarını kullanamamış, belini incitecek şekilde çuvalların üzerine devrilmişti. Buna rağmen eli çıplak beline gitti; silahını arıyordu ama az önce düşürdüğünü unutmuş olmalıydı. Toprağa saplanan silahı alarak "Ses çıkarayım deme!" diye hırladım. Bir muz fidesini ayakta tutmak için kullandıkları bezi çubuğundan sökerken gözlerini elimde tuttuğum silaha odaklamıştı. "Kıpırdama!" Pantolonunu kaldırmaya yelteniyordu. Boşa önünde diz çöküp pantolonunu indirme rezaletine katlanmamıştım. O pantolon yerde kalacaktı! Hamle yapmasına izin vermemek adına yanına gidiyordum ki incinmiş beli yüzünden pek hareket edemediğini fark ettim. Çözdüğüm kirli bezi elime alarak adamın önüne geldim. Niyetim ağzını bağlamaktı ama elleri de önemliydi. Yine de ani bağırması beni daha çok tehlikeye atardı. O yüzden bezi ağzına tıkarken gübre çuvallarının arasına saçılmış birkaç plastik kepçe görünce şansıma teşekkür ettim. "Hiçbir şansın yok pis sapık." diye mırıldanarak önünde diz çöküp ellerini kelepçeledim. Önce kelepçelerin neden burada olduğunu sorgulasam da sonradan fark ettim, fideleri dik tutabilmek için toprağa çaktıkları kazıklara fideleri bağlıyorlardı ki fideler toprağa düşüp ölmesin. Gerçekten şanslıydım. Şimdi tek yapmam gereken bir başıma araca dönmekti. Ortağı seradan tek çıktığımı görünce yanıma gelecek ve adamı soracaktı. Ondan sonrası pek de kolay sayılmazdı. Dövüşmek zorunda kalacaktım ve ne yazık ki dövüş konusunda bıçak fırlatmada olduğum kadar çok iyi sayılmazdım. Mümkün mertebe çok kahkaha atarak ve ses çıkararak seradan çıktım. Açık kaputun içine bakarak biraz oyalandım ve koltuğa geçiyordum ki deponun önündeki diğer adamın yürümeye başladığını fark ederek üstümü başımı düzeltiyormuşum gibi hareketler yaptım. "Lucas nerde?" "Ah," Ona dönerken ihtiraslı bir halim vardı. "Adı Lucas mı?" "Sana yardım eden işte." "Sigara içiyordu." dedim göz kırparken. "Anlarsın ya." Omzumun üzerinden baktı ama görünürde kimse yoktu. "Görünmüyor." derken tereddütlüydü. Seraya inmeye başladı. Minnettar ve yardım sever bir kız gibi davranarak peşinden gittim. Elim silahın kabzasındaydı. "Şey, ben giderken oradaydı." Ansızın arkasını dönünce tökezledim. Biraz daha ilerlemesini bekliyordum ki ensesine kabzamı indirebileyim. Ellerinin gelen hareketini görünce bir adım geri kaçtım. Esaslı bir tokat atmaya çalışıyordu ama atiktim. Yumruklarım çok güçsüzdü ama bir şeyler tekmelemek konusunda fena sayılmazdım. O yüzden bir kavgaya girdiğimde güvendiğim kısmım genelde gövdem ve üstü olmazdı. Dolayısıyla gövdem ya da başımdan darbe almamak için oldukça fazla debelenirdim. Ve eğer adamın bir fırıncı küreğine benzer eli suratıma inseydi yanağımın acısından çok zedelenmiş şah damarımı düşünmem gerekecekti. "Sürtük!" diye bağırdı üzerime gelirken. Kahretsin, Lucas'ın bileklerine inmiş pantolonu ve debelenen ayakları görünüyordu. Silahını çekmişti. Elim silahın kabzasında olmasına rağmen ondan hızlı çekebileceğimden emin değildim. "Siktir!" diyerek tekmelerime güvendim. Neyse ki esnek bir vücuda sahiptim. Tekmem adamın kol hizasına kadar yükselip eline olanca hızıyla çarptığında adamın eli savruldu. Silahı uzak bir köşeye uçmuştu ama heybetli adamın başka ölümcül uzuvları vardı, mesela elleri. Üzerime hınçla gelirken ellerinin boynuma sarılmasından korktum. "Seni öldürmek istemiyorum!" diye tısladım. Mimik yapmadan, "Ne yazık!" dedi. "Aynı duyguları hissetmiyoruz." Tamam, beni öldürmek istiyordu. Sakin olmalıydım. Silaha son çare olarak başvurmak istiyordum. Seranın içinde koşmaya başladım. Pes edip beni bırakmayacağını biliyordum ama planımı erken keşfetmişti, ben onun ensesine vurup bayılmadan önce keşfetmişti! Ve ne yazık ki bir b planım yoktu. Aklıma bir şey gelene kadar koşmaya karar verdim. Labirentte koşmaya çalışmak gibiydi. Her yerde çakılı kazıklar ve fideler vardı. Her yerde çakılı kazıklar vardı! Ama muhtemelen birini topraktan sökecek kadar vaktim yoktu. Boştaki plastik kelepçeler gibi kullanılmayan kazıklar da olmalıydı. Bu kez serada bir amaç doğrultusunda koşmaya başladım. Boş bir kazığa ihtiyacım vardı. Kelepçeler gübrelerin oradaydı, kullanılmayan diğer şeylerin de orada olmasını umuyordum. Lucas'ın olduğu tarafa doğru koşmaya başladım. Eldivenler ve dikilmemiş fideler vardı. Bahçe makasları ve boştaki kazıklar da oradaydı. Arkama kısa bir an baktım, iri cüssesi hızlı hareket etmesini engellemiş olsa da peşimdeydi ve aslında ideal uzaklığımdaydı. Kazığı alıp adamın üzerine doğru koşmaya başladım. Dizlerimin üzerine inip toprakta kayarken inanılmaz sert bir şekilde adamın kaval kemiğine doğru bir darbe savurdum. Sabahki adam gibi bacağının kırılmadığını biliyordum ama yere kapaklanmıştı. Aradığım fırsat buydu. Dizlerimin yanmaya başlamasını umursamadan adamın arkasına geçip sırtına oturdum ve kazığı boğazına bastırarak adamı boğmaya başladım. "Seni öldürmeyeceğim." diye tısladım. Bir insanı boğmak için şah damarlarına yapılacak beşer kiloluk baskıyı üç buçuk dakika kadar sürdürmek yeterliydi. Onu sadece iki dakika kadar boğacaktım ve o da bayılacaktı. En zor kısım bitmişti Tanrı'ya şükür ki!... Adamın kafası öne düşünce kademeli olarak boynunu serbest bıraktım. Gerçekten de bayılmıştı. Lucas'ın beni izleyen bakışları altında iki plastik kelepçe daha alıp diğer adamın elleri ve ayaklarını bağladım; iç cebinden telefonunu ön cebinden de mendilini aldıktan sonra üzerinde bir çakmak aradım ama yoktu. Lucas'ın üzerini karıştırırken debelenince öfkeyle tısladım. "O boka batmış hatalarınızı kurtarıyorum!" diye parladım. Oysa daha fazla debelenmeye başlayıp ağzındaki kumaşı tükürmeye başladı. Onlar için onlarla mücadele etmek zorundaydım! Saçmalığın dik alasıydı! Kumaşı boğazına kadar ittirirken içimdeki acıma duygusunun saniye saniye söküldüğünü hissettim. Sabrımı biraz daha zorlarlarsa yakacağım deponun içine onları da sürükleyebilirdim... Çakmağını bularak diğer adamın mendiliyle alıp cebime atarken "Şansını fazla zorluyorsun." diye tıslayarak seradan çıktım. Ön cepheyi temizlemiştim, arka cephe ise benim için hala bir muammaydı ama saat dokuza geliyordu ve çok yorulmuştum. Arkadaki korumalarla bir mücadeleye girersem galip çıkacağımdan emin değildim. Yolun karşısına geçip mümkün mertebe en hafif adımlarla deponun önüne geldim. Bana kadar gelen sigara kokusuna bakılacak olursa arkada birilerinin olduğu kesindi. Yaptığım gürültüleri duymamalarını umdum. Yoksa onlar bana, benim onlara olduğum kadar nazik davranmayacaklardı, biliyordum. Deponun kapısını açtım ve içeriye bir sıvı gibi kayarak girdim. Zifiri karanlıktı. Cebimden Lucas'ın mendili sarılı çakmağını çıkartıp yaktım. Bu kadarı kafiydi, zaten fazlası dikkat çekerdi. Vay be, uyuşturucu paketlerinden bir dağ vardı burada. Kaçak içki de imal ediyorlardı demek. Brendilerin başına gittim. Yola düştüğümde yanıma bir silah bile almadığım düşünülürse Tanrı bugün bana kıyak geçiyor olmalıydı. Ya da eskilerin de dediği gibi, gamsızın yuvasını Allah mı yapıyordu, ne? Çakmağı uyuşturucu paketlerinden üzerine koyup brendi kasalarından birinin yanına çöktüm. Elimdeki mendille kapağa eğildiğimdeyse fark ettim. Kapak sıradan değildi. Bir tıpaydı. Tüh keşke yanıma tirbüşon alsaydım! Geri zekalı... Yanıcı bir şeye ihtiyacım vardı ve buna bolca ihtiyacım vardı. Koko paketlerini yere dizip brendileri paketlerin üzerine koydum ve fazla ses çıkmamasını umarak şişelerin başlarını ezmeye başladım. Biraz zor oldu ama ilk şişeyi kırmıştım. Hemen ardından diğerini. Ama fena terliyordum. Ne kadar zamandır buradaydım? Bir saate yaklaşmış olmalıydı. Kırık şişeyi mendille tutup paketlerin üzerine serperken acele etmem gerektiğinin farkındaydım. Zaman aleyhime işliyordu ama olmamam gereken bir yerde fazladan vakit harcıyordum. Bu çok tehlikeliydi. Üçüncü şişeyi de patlattıktan sonra buna devam edemeyeceğime karar verdim. Olduğu kadar olmak zorundaydı. Brendiyi sağa sola serptim ve diğer şişeleri sağlı sollu yerleştirdim deponun her yanına. Üçüncü brendi şişesinin dibinde kalan alkole mendili batırıp kuru kısmıyla çakmağı tutarak mendili tutuşturdum. Eğer işler yolunda giderse yarım saat içinde depo alev alacaktı. Ateş alkole bulanmış mendili görmesiyle harlandı. Kimi yerlerde sönecek gibi olsa da bazı yerlerde bir ejderha nefesi gibi tavana kadar yükseliyordu. Minik minik kapıya geriledim ve kapıya kulak kesildim. Sessizlik hükmünü sürmeye devam ediyordu. Depoda kaldığım süreçten bu yana dışarıdan bir patırtı gürültü gelmediğini de hesaba katarak rahatlıkla çıktım kapıdan. Doğru tahmin etmiştim; kimse yoktu. Büyük bir özgüvenle arabaya giderken cebime tıktığım telefonu elime alıp 112.18'i tuşladım ama arama yapmayı sonraya bıraktım. Arabayı görünmeyecek bir kenara çekerken depoya dikkat kesilmiştim. Çok geçmeden adamlardan birinin sıçradığını fark ettim. Şişelerden biri patlamış olmalıydı. Bu kadar erken olmasını istemesem de patlamıştı... Alevlerin kontrolden çıkmış olmasını umdum. Çünkü buraya itfaiyeyi çağırdığımda bir yangın olmazsa itfaiye erleri depoya giremezdi. Dolayısıyla uyuşturucu malları ve kaçak brendileri göremez ve polisleri olay mahaline çağıramazdı. Adamlar deponun etrafında deli gibi dönmeye başlayıp tarım sulama hortumlarına uzanınca İtfaiyeyi arayıp bir yangın olduğunu ihbar ettim ve işi şansa bırakmamak adına deponun bir kaçakçıya ait olduğunu iddia ettim. Şişelerin patlama sesleri kulaklarıma kadar geliyordu ve her şişe patladığında bir ateş topu depoyu aleve boğuyordu. İçeride etonol dolu brendi şişeleri oldukça o yangını kontrol altında tutmaları olanaksızdı. Patlamaların şarkılarını dinliyordum ki ardı ardına iki siyah Reange Rover yolun başında görününce koltukta kaydıkça kaydım. Gözlerimle araçları takip etsem de görünmemek adına muazzam çaba harcıyordum. Araçlar durduğunda bir sürü adam koşturarak deponun etrafını sarmaya başladı. İki tanesi hariç. Gri saçlarını ensesinde minicik bir topuzla toplamış, kalıplı bir adam dayandığı şahin başlı bastonuyla depoyu gösterirken arkasındaki araçtan sarışın bir adam indi. İnen Chase'ti. Başıma bir yıldırım çarpmış gibi içimden elektrik akımı geçti. Onun Du Pond'la ne işi vardı? Üstelik... Harvey'le iş konuşmamış mıydı o? Gerçi bana dokunmaya da kalkmıştı ama... Offf... Bu kadar ihanet çok fazlaydı! Du Pond ve Chase'in seraların arasına girdiğini fark eder etmez arabayı çalıştırdım. Nereye gideceğimden emin olamasam da bu köyden çıkmalıydım artık. Gaza bastım. An be an olay yerinden uzaklaşırken duyulmaya başlayan itfaiye sesiyle düşüncelerimden uzaklaştım. Beni ilgilendirmezdi. Beni ilgilendirmezdi! Harvey bana komplo kurmuşken Chase'in ihanetini ona yetiştirmeyecektim. Canı cehennemin yedinci katındaki buz fırtınalarının ortasına! Kahretsin. Kahretsin! Kahretsin!... Benzin bitiyordu. Araç birkaç kez duraksadı ve en sonunda tökezleye tökezleye durunca küfürler yağdırarak araçtan indim. İtfaiyeyi aradığım telefonun da arabayla üzerinden geçmiştim. Şimdi nasıl arayacaktım yol yardımı ya da Natt'i?... Paris'te o kadar gezmeyecektim! Siktir! Tekere tekme atıp yola döndüm. Gelen polislere otostop çekebilirdim ama onlara da adımı söyleyemezdim ki! Zoe desem sahte kimlikle yaşayan bir Türk olduğumu keşfedebilirlerdi. Amy De La Cour demeyi de ben istemiyordum. Siktiğimin ıssız köy yolu. Köy daha yakındı ama orada ne yapacaktım ki? Tanrı'mın lütfu bu kadardı. Şimdi gecenin şeytanlarıyla baş başaydım işte. İtfaiye aracı önümden son sürat geçerken çaresizce yola döndüm. Bu gece bu yol hiç uyumayacaktı; önce itfaiye, polisler ve en sonunda da muhtemel ki gazeteciler yolu aşındıracaktı. Tek çarem gazetecilere otostop çekmekti. Başka türlüsü aklıma gelmiyordu. Arabadan uzaklaşmak adına seraların arasına inip şehre doğru yol alırken arkamdan yükselen beyaz ışığı fark ettim. Son sürat gelip arabamın önüne çapraz bir şekilde durmuştu. Reange Roverlardan biriydi ve filmli camlarından sürücüsünün kim olduğunu göremiyordum ama modelinden açıkça belli olan bir şey vardı ki arkamdaki Du Pond'un adamlarından biriydi. Arabanın peşine düştüklerine göre kundakçının bu araçta olduğuna kanaat getirmiş olmalıydılar; hakları da vardı ama yakalanmayı hiç planlamıyordum. Serada oldukça olgunlaşmış bir fidenin ardına çökerken nefes bile almaya imtina ediyordum. Aracın içindeki her kimse, benim arabamın etrafında bir tur atıp aracın içinin boş olduğuna emin olduktan sonra kendi arabasına binerek araca tekrar can verdi. Tekerleklerin asfaltı ezdiğini bile duydum ama hemen sonra motor sustu. Kıpırdamıyordum bile. Tam da o esnada yoldan hızla geçen polis aracının sirenleri duyuldu. Bu ses yüzünden toprağa batan ayak seslerini duyamamıştım kahrolsun ki... Kolumdan yakalayıp beni yukarı çeken biri olduğunu ancak savrulduğumda fark edebildim ama çok geçti. Chase iki kolumdan da yakalamış, gözlerime bakıyordu. - - - Not: Vuhuuuuu! Ne uzun bölümdü be :D Tam da güzel başlamıştı, değil mi? :D Yazar yaptı yine yapacağını. Alışkanlık işte, adilikten uzaklaşamıyorsun :D :D :D Neyse, Ne iyi istediğimi biliyorsunuz; bir oy ve mümkünse bolca yorum istiyorum sizlerden. Gelelim yabancı kelimelere: Maiyet: Bir üst görevlinin yanında bulunan görevli, Bir kimsenin yönetimi, buyruğu altında çalışmak anlamına gelir. Halef: Bir işten, bir görevden ayrılan birinin ardından gelip onun yerine geçen kimse anlamında kullanılır. Fulaj İzi: Orjinal belge düzenlenirken kalem baskısından dolayı altındaki kağıtlara yazı izinin çıkmasıdır. Benim açıklamayı atladığım ve sizin bilmediğiniz kelimeler varsa lütfen sormaktan çekinmeyin. ? Umarım beğenmişsinizdir, ben 22. Bölümü yazmaya koşar ??‍♀️
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE