Hellov güzellikler (ve varsa aramızdaki yakışıklılar,) Selam hepinize. ✌️? Öncelikle Tiktoktan gelenleri sevgiyle selamlıyorum. Sizi aramızda görmekten nasıl mutluyum anlatamam! ? Sayenizde yazma şevkim alevlendi. Aranızda mis gibi yorum yapanlar var, nasıl mutlu oldum, nasıl sevindim, görmeniz lazım :D Neyse uzatmaya gerek yok. Sadece ha bugün, ha yarın diye diye aranızdan birkaç kişiyi beklettim, bunun için çok özür diliyorum ama ancak yetişti işte... Affedin... ???
21. Bölümden
Arabadan uzaklaşmak adına seraların arasına inip şehre doğru yol alırken arkamdan yükselen beyaz ışığı fark ettim. Son sürat gelip arabamın önüne çapraz bir şekilde durmuştu.
Reange Roverlardan biriydi ve filmli camlarından sürücüsünün kim olduğunu göremiyordum ama modelinden açıkça belli olan bir şey vardı ki arkamdaki Du Pond'un adamlarından biriydi. Arabanın peşine düştüklerine göre kundakçının bu araçta olduğuna kanaat getirmiş olmalıydılar; hakları da vardı ama yakalanmayı hiç planlamıyordum. Serada oldukça olgunlaşmış bir fidenin ardına çökerken nefes bile almaya imtina ediyordum. Aracın içindeki her kimse, benim arabamın etrafında bir tur atıp aracın içinin boş olduğuna emin olduktan sonra kendi arabasına binerek araca tekrar can verdi. Tekerleklerin asfaltı ezdiğini bile duydum ama hemen sonra motor sustu. Kıpırdamıyordum bile. Tam da o esnada yoldan hızla geçen polis aracının sirenleri duyuldu.
Bu ses yüzünden toprağa batan ayak seslerini duyamamıştım kahrolsun ki... Kolumdan yakalayıp beni yukarı çeken biri olduğunu ancak savrulduğumda fark edebildim ama çok geçti.
Chase iki kolumdan da yakalamış, gözlerime bakıyordu.
22. Bölüm
Gözlerimde ne gördüğünü merak ediyordum ama ilk tanıştığım zaman olduğu gibi hiç mi hiç renk vermiyordu. Yine de emindim ki beni Du Pond'a verecekti.
Kenan'la karşılaşmaktan iyiydi.
Hayır, değildi. Bu adamın Kenan'ın Fransa şubesi olduğunu çok iyi biliyordum. Amy olarak beni infaz etme şeklini de düşünecek olursak eline düşmem hiç de iyi olmayacaktı. Beni ne tür işkencelerin beklediğini hayal bile edemiyordum. Klasik kafayı suya sokup nefessiz bırakma işkencesi onun literatüründe tatlı bir beş çayı fikri gibi geliyordu mesela.
Chase kolumdan çekiştirince kaderime razı olarak gözlerimi kapadım.
Başından beri filmin böyle olacağını biliyordum... Bu işe bulaştığımdan beri korktuğum da bu değil miydi? Mafyanın elinde can vermek.
Güldüm. Ölümle karşı karşıyayken çözdüğüm bulmaca çok daha komik geliyordu şimdi. De La Cour'un eline düştüğümden beri korktuğumu iddia ettim ölüm fikri doğru değildi. Ölümden korkmuyordum; öldüren ellerin mafya olmasından korkuyordum.
Ve bu oluyordu... Hem de çok tuhaf bir şekilde ecelim Kenan değildi. Serdar, Benji ya da Harvey'de. Büyük piyangoyu Du Pond kazanmıştı. "Adamı mısın?" diye sordum inanılmaz dingin bir sesle.
Tuttuğu kolumu sıkıyordu ama niyeti canımı acıtmak gibi değildi. Aceleci adımlarla beni peşinden sürüklerken parmaklarının kuvvetini kontrol edemiyor gibiydi. Arabasının kapısını açıp beni bir un çuvalı gibi tıkınca kaçmak için hamle bile yapmadım.
Pekala, ilahi güç devredeydi ve ben masadan el çekiyordum. En azından Yağız'ın ihanetiyle karşılaşmayacaktım. Kenan'ı görmeyecektim.
Beni satan adamı... Görmeyecektim. O da nişanlısı ve kardeşiyle güvende olacaktı. Başımı koltuğun başlığına yaslarken manasızca huzur dolduğumu hissettim. Arabanın radyosundan saate baktım. On ikiyi biraz geçmişti.
Vay canına 2022, Mayıs'ın on ikisi, saat 00.09- Yo hayır, muhtemelen ölümüme bir beş dakika daha var. 2022, Mayıs'ın on ikisi, saat 00.14 Eyşan Gürsoy, Fransa'da öldü.
Gülüyordum. Ölüyordum. Ölecektim. Burnumdan nefes verirken Chase'in yanıma oturduğunu hissettim.
"Sen öldür." dedim yekten. "Du Pond yapmasın."
Arabayı çalıştırdığında şaşırmıştı. O kadar mı saçma konuşuyordum? Yo, istikamet cehennem değil miydi?
"O adam sadistin önde gideni," diyerek Chase'e döndüm. "Gerçi sen de tecavüzcüsün."
Son kelimem yüzünden yüzünü ekşitti. Ne var? Yaparken utanmıyordu ama yüzüne vurunca mı sorun oluyordu?
"Bir başkası yapsın." dedim açıkça. "Sadist ya da tecavüzcü olmayan biri."
Arabayı çalıştırıp son sürat yola düştüğünde şaşırdım. Depoya dönmüyordu. Oturduğum yerde toparlanırken akan yola delicesine bakmaya başladım. Bu arada Chase de telefonuna sarılmıştı. "Ne yapacaksın?" diye soludum. Aklıma gelen tek bir ihtimal vardı ve ne yaşamış olursam olayım ölürken bunu deneyimlemek istemiyordum. Yol karanlık bir kuyuya iniyormuş gibi simsiyahtı ancak arabanın kulaklarından gördüğüm mavi, kırmızı polis ışıkları köy tarafından geliyordu. O tarafa gitmeyi tercih ederdim. "Nereye götürüyorsun beni?" diye soludum. Gerçekten korkuyordum. "Chase ben Harvey'nin sevgilisi falan değilim!" diye titrek bir sesle yakarırken aklıma geleni yapmaması için Tanrı'ya dua ediyordum. "Niyetin bana-"
"Kapa çeneni." dedi inanılmaz yumuşak bir ifadeyle. Arkasını kontrol ettiğinde ise esaslı bir "Siktir!" çekti. "Kemerini tak Zoe!"
Baktığımda arkamızda bir Reange Rover'ın olduğunu görerek şaşırdım. Depoya iki Reange gelmişti. Ben birindeydim, diğeri de kıçımızdaydı ve Chase diğerinden mi kaçıyordu?
"Kemerini tak!" diye gürledi birden. Telefonu hala elindeydi ve köy yolu yüzünden sinyal bir var bir yoktu. Uzunları ve farları kapattı. Arkamızdaki araç hala bizi takipte olduğu için aldığımız yolu görebiliyordu. Bu yüzden Chase aniden gaza yüklenince sözünü dinlemediğime pişman oldum. Bir fizik kuralı olarak o hız alıp koltuk sabit kalınca basınç beni koltuğa çekmişti. Hız ibresi önce yüz kırkı ardından yüz atmışı gösterdi. Hız yüzünden yolun iki tarafı da siyahlara boyanmış bir yağlı boya tuval gibi görünüyordu. Ani bir manevrayla toprak bir yola girdiğinde ise tekerlerin altından bir toz bulutu yükseldi. Öyle ki karşısı görünmüyordu; el frenini çekti ve karanlıkta daha koyu bir nokta gibi etrafımıza tozdan bir çember oluşturarak kaydık. Arkamızdan görünen bir ışık olmadığı için takipten kurtulduğumuzu düşünebilirdik. Nitekim, önümüzü aydınlatan tek ışık kaynağı aydı. Bir arkaya bir Chase bakıyordum. Yirmiyle gitmeye başladı; gözü telefonundaydı ve muhtemelen sinyal arıyordu. Aniden durunca aradığı sinyali bulduğunu anladım.
Kapıyı açıp kör karanlığa doğru atlama dürtümle mücadele ediyordum resmen ama nereye kaçacaktım? Önümüz sürülmüş tarlalardan ibaretti. Bu arazide koşmak açık hedef olmanın sözlük karşılığı olurdu.
Kapıyı açmayı denediğimde de kilitli olduklarını fark ederek sinirle güldüm.
"Bana dokunursan seni öldürürüm." dedim ansızın. Bunu kendimden hiç beklemiyordum ama aracı Du Pond'a götürmemesi, ıssız bir araziye çekmesi ve birilerini araması aklıma tek bir ihtimal getiriyordu.
Önce bana tecavüz edecekti ardından beni gömmek için adam getirtecekti. Yüzünde mana veremediğim bir ifade vardı ve ifadesiz bir adama göre epey ürkütücü bakışlar atıyordu yüzüme.
"De La Cour," dedi bakışlarını çekmeden. "Kızıl serçen bende. Babam bizi bulmadan emanetini al."
Ruhumun uzuvlarımdan içime doğru çekildiğini hissettim. Karşı taraf telefonu açmıştı ve konuşan Harvey'di; bu bana tecavüz etmesinden bile korkunç gelmişti.
Telefonuna uzandım. Ayağımın altına alıp ezemeyeceğim gün gibi ortadaydı ya da içine atacağım bir su birikintisi de yoktu etrafta ama Harvey'le konuşmasına izin veremezdim. Beni ona teslim etmesini istemiyordum!
Telefonu benden uzak taraftaki kulağında götürürken "Köye giriyorum." dedi hızla. "Onu Gardenya'ya bırakacağım. Oradan alırsın."
Stresten bacaklarımın zıplamaya başladığını hissettim. "Beni Harvey'ye mi vereceksin?" diye sordum titrek bir sesle.
Telefonu kapatıp arka tarafa fırlattığında arabayı yeniden sürmeye başlamıştı. "Sevgilin değil mi?"
Başımı sallıyordum belli belirsiz. Sevgilim değildi! Hiçbir şeyim değildi... "Ona verme." dedim şuursuzca.
"Harvey'le yaptığım gizli ittifakı tehlikeye mi atayım yani?" Cıkladı. "Güzel olabilirsin Zoe ama planlarıma gölge düşürecek kadar değilsin."
Krizin içimde yükseldiğini hissedebiliyordum. Ellerim titremeye başlamıştı bile; bacaklarım ise şiddetle zıplıyordu. Her an sarsılmaya başlayabilirdim. Çeşme pınarlarımın muslukları açtığını söylemeye gerek bile yoktu.
"Beni ona teslim edersen Du Pond'un adamı olduğunu söylerim." Bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyordum. Belki o da ikili oynayan bir ajandı sadece. Ani beliren tebessümüne bakılacak olursa tilki kuyruğunu yakalayamamıştım.
"Du Pond'un ayağını kaydırmak için benden yardım isteyen adam sence bunu bilmiyor mudur?"
"Bana dokunmaya kalktığını söylerim." dedim bu kez. André'yi bana sahip olmak istediği için öldürtmemiş miydi Harvey? Chase'in bana iradem dışında dokunmaya çalıştığını bilse ne olurdu kim bilir?
Hiçbir bok olmazdı esasen. O zaman beni bir mal, kendisini de bir efendi gibi hissediyordu. Şimdiyse ben sadece bir çektim. Kim isterse o bozdurabilirdi.
Yine de Chase bunu bilmiyordu ve toprak arazide aldığı hız hesaba katılacak olursa söylediklerim onu germişti.
Söyleyebilir miydim? Bir manası yoktu ki? İttifak vardı aralarında ve başka bir ittifak için beni köprü olarak kullanacaksa Harvey planlarını bozar mıydı?
Sanmıyordum.
"O gece koko çekmiştim." dedi utançla. "Üstelik seni gerçekten de aradım."
Evet, aramış olmalıydı. Sonra, en olmadık yerde bulunca da istediğini elde edememiş çocuklar gibi saldırmıştı. Serdar gibi... "İkinci defa yenilmek hem de aynı kişiye... Gözümü döndürdü."
"Bahanelerin bunlar mı?" diye soludum.
"Bunlar gerçeklerim." dedi. Sesi güçlüydü. Hiç mi utanmıyordu? "Ama o hatayı yapmama izin vermediğin için sana minnettarım."
"Bir gece kulübünün tuvaletinde giriştiğin tecavüzünü engellediğim için mi?" diye diş biledim. Bu onu biraz da olsa utandırmıştı. Yutkunduğunu duydum.
"Özür dilerim."
Gözlerimi kapadım. "Bunu unuturum," dedim. İçim eskimiş bir binadan dökülen sıvalar gibi pare pare dökülüyordu sanki ama yapmaya mecburdum. "Beni Harvey'ye vermeyeceksen."
Sessizliği hükmünü sürmeye devam ediyordu.
"Yoksa bunu ona söylerim!"
Dirseğini pencereye dayarken çenesini sıvazladı.
"Bunu ona söylediğimde bir ittifakınız kalır mı sanıyorsun? Seni parçalara böler. Bunu sen de çok iyi biliyorsun!"
Toprak yoldan asfalta inen araba sarsıldı. Kemeri takmadığım için fena halde çalkalanıyordum ki sordu. "Ne istiyorsun?"
Bu rüya değildi, değil mi?
"Polonya," dedim aklıma ilk gelen ülkeyi söyleyerek. "Bir pasaport ve yeni bir kimlik."
Başını onaylarcasına eğince nefessiz kaldım. Gerçekten bunu yapacak mıydı? "Yapacak mısın?"
Gözlerini kapatıp dudaklarını ıslattı. "Ama bu gece uslu duracaksın." dedi. "İşleri fena karıştırdın ve çözülmesi biraz zaman alacak."
Başımı salladım hızlı bir şekilde. "Ne dersen o."
Bir sapaktan döndü; önümüzde köyün ışıkları parlamıştı.
"Bu gece Gardenya'da kalacaksın."
Ama Harvey'ye de böyle söylemişti. Beni eliyle koymuş gibi bulacağı bir otelde kalamazdım ki. "Harvey oraya gelecek." Burnumu çektim. "Orası olmaz."
"Tanrı aşkına Zoe!" diye hırladı. "Burası bir köy, metropol değil. Başka otel var mı sanıyorsun?"
"Ama Harv-"
"Onu ben halledeceğim!" Arabayı köyün sokaklarında ustalıkla sürerken turuncu ışıklandırmaları olan taşlı oteli gördüm uzaktan. Buranın metropol olmadığını söylüyordu ama otel nereden bakılırsa bakılsın yedi kattan aşağı görünmüyordu.
Arabasını içeri sokup valeye çektirirken beni önüne katarak içeri soktu. Otelin içi de dışı gibi soft bir turuncuyla aydınlatılmıştı. Saat gecenin birine geliyor olmasına rağmen saçları ensesinde sımsıkı toplanmış, pembe fularlı, ceketli kız gülümseyerek gelişimizi izliyordu. Chase önüme geçip zile bastığında oldukça çekici bir şekilde gülümsedi. Kızın göğsüne iğnelenmiş ismini söyleyerek başladı işe. "İyi geceler Lena." dedi. Sesi ne kadar da cazibeliydi? Rol yapmayı iyi beceriyordu. Şu gülümsemesine ve tok sesine düşmeyecek kız tanımıyordum.
Ki, Lena da düştü.
"Bu gece için bir odaya ihtiyacımız var." diyerek beni gösterdi başıyla. Kızın bana dönmüş gözleri hoşnutsuzluk doluydu. Aman merak etmesin! Tecavüzcünün üzerine atlayacak değildim. Hayatımı kurtarıyor bile olsa. "İsminiz, hanımefendi?" Sesinde müthiş bir kıskançlık vardı.
"Lyudmila." Dedim. Adını bile hatırlamadığım Polonyalı bir yazarın kadın karakterlerinden birinin adıydı Lyudmila. Yeni ismim de olabilirdi bittabi. "Lydmila Doe." Ancak ne yazık ki Polonyaca bir soyadı bilmiyordum o yüzden kimliksiz cesetlere verilen isimden ilham aldım. Jane Doe. Lyudmila Doe.
Chase'in kaşları havaya kalkarken bana şüpheyle bakmaya başladı. Bakışlarımı kaçırarak merdivenlere yöneldiğimde ise ses tonunu bozmadan devam etti.
"Ve Roberto Sparrow."
Kız şimdi kimlik isteyecekti. O da bende yoktu. Para her türlü kapıyı açar derler. Chase'in uzattığı iki yüzlük demetin Lena'nın suratında açtırdığı güllere bakılacak olursa haksız da değiller sözü söyleyenler.
Birkaç basamak almıştım ki Chase bileğimden yakalayarak beni aşağı çekti. "Odan yedinci katta." dedi. "Asansöre binelim."
Elindeki karta uzanıp oda numarama baktım. 707. "Kendim bulurum."
Başını omzuna yatırırken ifadesiz bakışlarını yüzüme dikti. "Lyudmila?"
"Yeni bir hayat, yeni kimlik ve yeni bir isim." dedim olanca rahatlığımla. Ne olmasını bekleyecektim? Chase bana yeniden Zoe Fontein adında kimlik çıkartacak ve Harvey de ezbere bildiği bu isimle peşime mi düşecekti? Bunu mu bekleyecektim? Ya da yine bildiğini bildiğim Sara Hermosa'yla ya da Amy De La Cour'la yola devam ederdim. Lilla Kittan da ihtimal dahilindeydi! Eski isimlerin hiçbiri olmazdı. Yepyeni, sıfırdan bir isim gerekliydi bana. Lyudmila iyiydi. Mila hatta, sevimli bile geliyordu kulağa. Lyudmila'yla yola koyulur, Mila'yla devam ederdim. Yardım edecek olan Chase bile olsa onun peşime düşmesine sebep bir ipucu bile bırakmak istemiyordum ona ama kimliği hazırlayacak olan Chase'di. Yapacak bir şey yoktu.
Asansörden inip koridorda yol alıyordum ki sordu.
"Gerçek adın Zoe değil." Bu bir soru değildi ama tonlaması merak içindeydi. Tepkisizliğim ona cevap olurken devam etti. "Amy de değil."
Kartla kapıyı açarken ona döndüm. "Sara." dedim özgüvenle. Onun nezdinde Sara henüz ifşa olmamıştı.
Ama inanmadı. Bir adım uzaklaşarak "Lyudmila." derken temkinliydi. "Beni bekle." dedi ve arkasına dahi bakmadan merdivenlere yöneldi.
Odaya girdim. Uzun uzun inceleyemeyecek kadar yorgun hissediyordum kendimi. Ayakkabıları çıkartıp pantolonumun düğmesini açtım. Banyoya gittiğimde derin bir nefes alabilmiştim. Temiz havlular ve küvet vardı. Pantolonu bacaklarımdan sıyırırken acıyla iç çektim. Toprakta kayan dizlerimin yüzüldüğünü unutmuştum. Pantolonun yırtık kısmından içeri dolan toz ve toprak yarama girmişti.
Şu halime bak! Omzum iyileşmeden gırtlağım parçalanmıştı. Gırtlağım iyileşmeden dizlerim mahvolmuştu. Fransa'yla münasebetim devam ederse parça parça yok olacaktım resmen.
'Gidiyoruz işte...' Kalbimin ağlayan fısıltısı beni bir an durdurdu. Bana inat konuşmaları son bulmuştu. Atışları da bir ay önceki gibi hayalet adımlarına dönüşmüştü. İyi...
"Unutacağız." Dedim kendime. Geçen sefer de zor olmuştu ama bu kez ölen yoktu, değil mi? Çok daha kolay toparlanacaktım. Bu kez geçmişi unutmayacaktım da; komple yakacaktım. Lyudmila olacaktım.
Eyşan yoktu. Zoe, Sara. Bunlar olmayacaktı artık hayatımda.
'Lilla Kittan ve Amy De La Cour da.'
Dudaklarımı ısırarak nemlenen kirpiklerimi ovaladım. Lavabonun iki kenarına tutunurken bakışlarımı tepe fayanslara dikmiştim. Ne umuyordum ki? Babamın kumaşından bir adamın beni seveceğini mi? Bu adamların duyguları yoktu; var gibi görünüyordu... Ama yoktu. Ayrıca ben de sevmiyordum onu. Etkilenmiş olmak sevmek demek değildi; sadece etkilenmekti. Tek niyeti beni hedef tahtası yapmak olan üstelik nişanlı bir adamdan etkilenmiştim. Bir katilden, mafyadan... Geri zekalıydım.
Bir de içimi açmıştım bu adama. Güvenmiştim. Kalbinin üzerinde yatmıştım. En fenası da... Ceyhun'a ihanet etmiştim; Harvey gibi bir adam için...
Kendime olan öfkem bir kümülüs bulutu gibi tepemde toplanıyordu. Kendimi omuzlarımdan tutup sarsmak, tokatlar atmak istiyordum ama tek yapabildiğim "Aptal..." diye fısıldamak oldu. Suyu açıp küveti doldururken büstiyerin kopçalarını açtım tek tek. Omurlarıma değen parmaklarım onun kötü niyetli parmak ruhları gibi beni titretti. Lanet herif...
Ağlamak yoktu. Yoktu! Şans bir kez daha bana gülmüştü. Kötü bir adam olduğuna emindim ama Chase elimden tutmuştu. Normal şartlarda yüzüne bakmazdım, dava dava süründürürdüm bile belki ama şartlar normal değildi. Ben köpek balıklarıyla dolu okyanusun ortasında dımdızlak bir deniz kızıydım; Chase ise yılan balığı. Ona sarılmaktan başka çarem yoktu.
Ilık suya dalarak gözlerimi kapadığımda bacaklarım karnıma çekilmişti. Kollarımı etrafına doladım ve başımı dizlerime yaslarken kendime izin verdim. Ben güçlü değildim ki! Ben çaresizdim. Yetim gibi bir şeydim. Öksüz gibi. Tümüyle köksüzdüm. Annemi, babamı, sevgilimi geçiyordum; bir millettim bile yoktu benim. Neye aittim? Kime aittim? Dalından düşmüş yaprak gibi hayat kolumdan tutup sürüklüyordu beni; bazen bir katile, bazen bir tecavüzcüye denk geliyordum ama arayıp, 'Baba beni buradan al,' diyemiyordum. Neden? Severken korkuyordum. Neden?! Bağlanmak ödümü koparıyordu. NEDEN?!
Neden yaşıyordum ki ben? Bir hedefim yoktu. Bekleyenim, sevenim, işim... Arkadaşım bile yoktu.
Yaşamama gerek yoktu.
Suyun altına kaydım ama bedenim ihanet içerisindeydi. Nefessizliğe sadece kırk beş saniye dayanabildi. Suyu ciğerlerine çekmeyeyse cesareti yoktu.
Zayıftım, köksüzdüm üstüne beceriksizdim.
Duşumu alıp havluya sarınırken kendime bir söz verdim. Madem her şeyi yakıp yeniden inşa edecektim... Artık bir daha ölümü düşünmeyecektim. Zayıf, köksüz ve beceriksiz olabilirdim ama şanslıydım. Hem de çok şanslıydım. Sayamayacağım kadar çok kurtulmuştum babamın elinden. Bu çok büyük şanstı ve artık şansıma inat etmektense yaşamaya çalışmam gerekiyordu. Kalbim genellikle zırvalardı ama son zamanlarda çok haklı bir söz söylemişti.
Ceyhun böyle yaşamamı istemezdi.
Odaya geçip yatağa serildim. Bak işte tepemdeki cam tavanı girdiğimde hiç fark etmemiştim. Bu beni manasızca gülümsetti. Kocaman gri bulutlar ayın önünde toplaşmış bekleşiyordu. Arada bir şimşek çaktığı oluyordu ama düşen tek bir damla yoktu. Muhtemel ki çok yakın başka bir yere fena halde yağmur yağıyordu.
Kapı tıklandı. Duvara monteli saati kontrol ettim; neredeyse gecenin üçüydü. Koşar adım banyoya geçip klozetin üzerine bir topak halde bıraktığım kıyafetleri çekiştirdim. Silah buradaydı. Kabzasına sıkı sıkıya tutunurken lanetler yağdırıyordum. Silahın susturucusu yoktu, ben çıplaktım ve az ilerimde depoya baskına gelmiş bir ton polis olmalıydı! Kimdi bu Tanrı'nın cezası?
"Kimsiniz?"
Eğer çeteden biri buradaki varlığımı keşfettiyse baskına gelmiş olmalıydılar. Bu silahla işe girişsem... Giyinsem ölürdüm sanki!
"Oda servisi, Bay Sparrow'un siparişleri Bayan Doe."
Havlunun iki ucunu çekiştirerek şişip sönen göğsüme bastırdım. Silahı tuttuğum elimle kapının kolunu indirdim ve karşımdaydı.
Harvey yüzüme bile bakmadan oda servisine para uzatarak gülümsedi; servis arabasındaki tepsiyi alarak içeri girerken dahi bana bakmıyordu. Tepsiyi yatağın üzerine sürdü ve 'Rahatsız etmeyin.' uyarısını kapının üzerine asarak kapattı. Sessizliği göz korkutucuydu.
"Bu sefer tahmin edemeyeceğin kadar çok kızgınım," diye solurken kendini sakinleştirmeye çalıştığını görebiliyordum. Bu kez gerçekten kaçmayı başardığımı düşünmüş olmalıydı. Kenan'a asi kızıyla alakadar haber uçurduktan sonra elleri bomboş kalsaydı bu hiç hoş olmazdı tabii. "Lyudmila, " diye mırıldanınca gözlerimi kaçırdım. Yüzüme özellikle bakmıyordu sanki. Sorun yoktu. Ben de ona bakmak istemiyordum zaten.
"Beni sattı." diye mırıldandım. "Aşağılık pislik!"
"Şükret!" Diye bağırdı. "Şükret bana sattı! Du Pond'a satsaydı başına neler gelirdi hayal bile edemezsin!"
Sinirim bozulmuştu. Du Pond babamın Fransa şubesiydi; Chase'in beni Du Pond'a vermesiyle Harvey'nin beni Kenan'a teslim etmesi arasında hiçbir fark olmayacaktı ki. Bunun farkında mı değildi? Yoksa fazla mı iyi bir oyuncuydu?
"Kafamı kopartırdı," dedim soğukkanlılıkla. "Beni parçalara bölerdi. Bilmem, belki üzerime kan sürüp kuduz köpeklerle dolu bir kafese kapatırdı."
Dehşetle açılmış gözleri yüzüme dikilmişti.
Her şeyin farkındaydı ve çok iyi oyuncuydu.
"Benim için sorun değil." diyerek yanından geçtim. Artık giyemeyeceğim kadar kirlenmiş alt çamaşırım hariç kıyafetleri üzerime geçirirken sessizliğini dinliyordum. Beni haftaya kadar nasıl elinde tutacağını düşünüyor olmalıydı. Ele avuca sığmıyordum ama adamdan da kurtulamıyordum! Kadere razı mı gelmek gerekirdi?
Karar ver artık, diye mırıldandı beynim. Haklıydı. Yarım saat içerisinde üçüncü fikir değiştirişim olacaktı neredeyse. Önce boğulmayı denemiş hemen sonra ise bir daha denemeyeceğime dair yemin etmiştim. Şimdiyse ölümlere yürüyorum, korkmuyorum şarkısını söylemek üzereydim.
Bir müddet klozetin üzerine tünedim. Kesin bir karar vermem şarttı artık; ne yapacağımdan emin olmalıydım ki aklıma estiği gibi anlık planlarla sağa sola savrulmayayım. Kalacak mıydım? Gidecek miydim?
Yorulmuştum. Kalbim haklıydı, beynim de. Ben de haklıydım. Yaşamak istiyordum ama böyle değil. Kaçarak ve özgürlük adı altında köksüz yaşamak istemiyordum. Ceyhun böyle yaşamamı istemezdi ama hayatımın alternatifi yoktu.
Kalacaktım, kadere razı gelmek değil ama yola devam edeceksem önce dikenleri temizleyecektim. Serdar'dan, Korkut'tan ve Yağız'dan kurtulmadan yolum temizlenmeyecekti. O zaman yapılacak tek şey kolları sıvamaktı.
İçeri geçtim. Kollarını göğsünde bağlamış, ayaklarını çaprazlamış bir halde kapıya yaslanmıştı. Banyodan çıktığımı duyduğunda bile kaldırmadı kafasını.
"Chase'i nereden tanıyorsun?"
Adi... Tüm önlemlerini alarak içeri sokmuştu Harvey'yi. Ona Chase'in bana dokunmaya çalıştığını söylemek gibi bir planım yoktu ama o önlem olarak birkaç şeyden bahsetmişti belli ki.
"Geçmiş." dedim kısaca.
Dişlerinin gıcırtısını duydum.
"Eski sevgilin mi?"
Her şeyi biliyordu, her bir ayrıntımı ve tüm olan bitene rağmen benim Ceyhun'dan başkasıyla birlikte olacağımı mı düşünüyordu?
"Öyle ya da değil." dedim umarsızca. "Seni ilgilendirmez."
Burnundan çok güçlü bir nefes verdi. Aynı sert tavırla soluk içerken bakışlarını yüzüme çevirmişti. O an da çakan şimşekle beraber elektrikler kesilince gözlerimi devirdim.
"Devirme gözlerini!" diye kükredi bir aslan gibi. Doğru, bunu yapmamdan hoşlanmıyordu beyzadem! "Yattın mı Chase'le?"
Pardon, unutmuşum. Onun malıydım, değil mi? Başka birine verene kadar avcunda sıkı sıkıya tuttuğu barbie bebeğiydim. Bana kimse dokunamazdı! Aklına bile getiremezdi yoksa parçalardı efendim beni.
"Yattım!" dedim inatla. "Seviştim! Benji'yle olan toplantınızı basmadan bir gece önce onun yatağındaydım."
Öyle hızlı yürüdü ki üzerime uçtu sandım bir an. Ellerinden biri enseme bastırırken diğeri dudaklarıma kapanmıştı. "Sus!" diye gürledi.
İttirmek istedim ama bana daha önce hiç göstermediği bir güçle tutuyordu başımı.
"Bu sefer niye kaçtın?"
Şiddetle inip kalkan göğsüm ciğerlerimi sıkıştırıyordu ama karşısında bana ihanet ettiğini bilerek sakin kalmak çok zordu. "Hani açık bir kitaptım." diye mırıldandım. "Hani tüm işaret fişekleri hikayeme yönlendiriyordu seni."
Gözlerini kapatıp dudaklarını birbirine bastırırken yutkundu. "Niye kaçtın?"
"Belki Chase'i özlemişimdir." dedim ihtirasla. "Ya da başka erkeklerle olmay-"
"Niye Kaçtın?!"
"Sıkıldım himayenden." Diye tükürdüm. "Beni salmıyorsun ama koruyamıyorsun bile! Halime bak. Omzumda kurşun izi var, boynumsa Frankenstein'ın gelini gibi boydan boya dikiş izi.
Koruyamıyorsun! Üstüne bir de bunların suçlusu başkasıymış gibi Paris'i kana buluyorsun."
"Anlattıkların mı ağır geldi?" Kendini tutmaya çalışıyordu. Üstelik onu kışkırtmama karşı bile iplerine sıkı sıkıya tutunmuştu. Tebrik ediyordum onu. Hala çok iyi oynuyordu! "Bunları bilmem seni korkuttu mu? Ne oldu?"
"İstemiyorum seni!" diye fısıldadım. "Hepsi bu, derinde arama cevabı."
Bir şimşek daha çakarken ellerini üzerimden çekti. Yüzündeki hayal kırıklığına afallamadım dersem yalan söylemiş olurdum ama aslında şaşılacak hiçbir şey yoktu. Herkes ondan etkilenirdi, herkes! Çünkü o Harvey'di. Yakışıklıydı, karizmatikti, çok iyi sevişirdi. Çok iyi nazik taklidi yapardı. Bunları yapardı çünkü megolomanyakların taktiği buydu. Ben bu taktiğe düşmediğim için hayal kırıklığı yaşıyordu yoksa sözlerimin onu kırdığını hiç sanmıyordum.
Arkamı dönerek elimi alnıma dayadığımda ansızın bileğime değen soğuk çelikle irkildim.
Bileğime kelepçe takmıştı. "Sen..." dedim soluk soluğa. Daha ben şokumu yaşayamadan diğer bileziği kendi bileğine geçirip kelepçeyi kilitledi. Boştaki eline aldığı ceketi bileklerimizin arasında köprü kuran kelepçenin üzerine atarken kontrollüydü.
"Beni dinlemiyorsun." dedi ürkütücü bir sesle. "Seni hep uyarıyorum ama yapmam sanıyorsun."
"Ne yapıyorsun?!"
Bileğimden çekiştirirken kapıyı açtı. "Bir daha kaçmaya çalışırsan seni kendime zincirlerim dedim, onu yapıyorum." diyerek beni peşinden sürükledi. Asansöre bindiğimizde ceketin ağırlığından aşağı çeken kelepçe canımı yakmaya başlamıştı. Onun da bileği acıyor muydu bilmiyorum ama özgür elimle cekete uzandığımda kızdı. Bu kez çok ama çok öfkeliydi, kendini kontrol edemeyecek kadar öfkeliydi ama korkmuyordum. Ceketi avuçladım ve anında bileğime düğümlü eli havaya kalkıp beni kollarının arasına aldı. Şimdi ceket hala kelepçenin üzerindeydi ve üstelik bu kamufleyi bozmayayım diye beni kollarımızın oluşturduğu kementin içine hapsetmişti.
Yürümüyordu, uçuyordu resmen. Ne yapacaktı? Asiliğime karşılık kırbaçlayacak mıydı gerçekten bu kez beni? Belki o hiç görmek istemediğim işkence odalarından birine sokardı.
Lena beni peşinden sürükleyen adama saygıyla baş eğdiğinde sinirlendim. Onu da ayartmış olamazdı artık! Koşturan bir vale arabayı önümüze çekmek için acele ediyordu ve Lena'nın bakışları hala sırtımızı oyuyordu. Yere basan ayağımı sabırsızca sallarken sordum. "Arabaya nasıl bineceğiz?"
Cevap vermemeyi tercih etti. Vale arabadan inip anahtarı Harvey'ye uzattığında hala bu sorunun esiriydim.
Derken boştaki eliyle belimi kavradı, diğer kolu zaten vücuduma dolanmış haldeydi; beni kucağına oturtarak arabaya binerken çok rahattı. Çok profesyonel. Daha kaç kızı kucağında arabaya bindirdiğini merak ettim ama bu meraka fazla kapılamadan kollarını üzerimden çekti. Daha tam yerime yerleşememiştim bile ama o kadar sinirliydi ki beni beklemeden yan koltuğa yuvarlayarak arabayı çalıştırdı.
"Oradan bakınca patates çuvalına mı benziyorum?" diye soludum.
"Şımarık bir kız çocuğuna benziyorsun." diye tısladı karşılık olarak. Ben? Şımarıktım, öyle mi? Kollarımı göğsümde birleştirmek için ani bir hamle yaparak bileğini asıldım. Dudaklarının ani gerilmesinden canını acıttığımı görebiliyordum fakat renk vermedi; beni taklit edercesine elini çekip direksiyona koyunca ona baktım hiddetle. "Bir kollarım kaldı yara bere olmayan, onları da sen kırmak ister misin?"
"Neler yapmak istediğimi tahmin bile edemezsin!" Sesindeki o kıvamlı, tuhaf ton tüylerimi ürpertti. Ne demekti şimdi bu?
"Parmağının ucuyla bile dokunamazsın bana." diye tısladım. Söylediklerimi duyduğunu biliyordum; gözleri kısılmış, dudakları gerilmişti ama buna rağmen sessizliği tercih etmesi beynimin alarm merkezine baskı yapıyordu.
İşkence odasına mı sokacaktı beni? Ellerim yeter demişti ama dizine yatırıp dövmezdi herhalde . Kapımın önüne, penceremin altına, tüm giriş çıkışlara nöbetçi diker miydi? Belki garanti olsun diye gerçekten de beni küçük bir odada zincire vururdu.
Arabayı son sürat yola koyduğunda iyice sessizleşti. Bulutlar ayı gölgelediğinden yollar iyice kararmıştı. Üstelik köyün diğer yolundan gidiyor olmamıza rağmen Harvey de Chase gibi farları yakmıyordu. Yani karanlığın içinde, yanı başımda koca bir gulyabani gibi oturuyordu. Radyoya uzandım; bu sessizliğe daha fazla dayanamazdım. Varlığı tümüyle bir gerginlik sebebiydi ama sinyal çok kötüydü. Çalışan bir istasyon aradım fakat nafileydi. Eli birden göğsüme çarpınca korkarak inledim. Dönüp bakmadı bile. Telefonu açıktı ve play listi ekrandaydı. Almamayı düşündüm fakat sessizliğin getirdiği gerginlik ikimizi de ortadan yırtacak gibiydi. Telefonu elime alıp şarkıları incelerken fark ettim. Hepsi enstrümantaldi. Havasi'ler en çok dinlenenler olarak işaretlenmişti.
En sevdiğimi açıp arabanın jackına bağladıktan sonra gözlerimi kapatarak başımı cama yasladım.
Her bir dokunuşu beynimde hissedercesine dinlemeye başladım. Ceyhun'la tanışana kadar Havasi diye bir sanatçının varlığından haberim yoktu ama dinledikten sonra fark ettim; bu cahillik kocaman bir kayıptı. Piyano dinlerken içindeki öfkeyi kusmanın mümkün olduğunu bilmezdim mesela ama tam da bu müziği dinlerken içimdeki öfkenin ağzımdan, kulaklarımdan, burun deliklerimden dışarı sızdığını hissedebiliyordum. Baş döndürücü bir rahatlamaydı.
Biz yoldayken güneş pembe pembe boy göstermeye başladı ufaktan. O zaman ne kadar yorgun olduğumu fark ettim. En son hastaneden çıkmadan önceki gece doğru dürüst uyumuştum. Dün geceki bölük pörçük kabusları uykudan saymıyordum. Ayakkabıları çıkartıp koltukta iki büklüm olurken kollarımı göğsümde birleştirmek istedim ancak elbette bileklerimizi bağlayan kordon izin vermiyordu. Olduğu tarafa doğru dönerek cenin pozisyonu aldığımda son bir kez çehresine baktım. Mümkün olduğunu bilmediğim bir şekilde öfkeliydi hala.
Sertçe çekildim. Uyku mahmuru gözlerim birbirine yapışmış gibi açılmakta zorlanıyordu ancak bedenimin sürüklendiğini anlamak için gözlerimin açık olmasına gerek yoktu. İki eli de belimden tutmuş beni dışarı sürüklerken "Ne oluyor be?" diyerek silkelendim. Ah tabii, beni prangaladığını unutmuşum.
"Buraya gel." Dişlerinin arasından soluyordu. İnadı bırakıp kelepçeyi açsa nasıl olurdu?
"Aç şunu." diye bıdırdandım. Gece sinirliydi ve kelepçenin gelişini göremediğim için engelleyememiştim ama iki saatten fazlacadır yoldaydık. Sakinleşmesi ve çocukça oyunlardan vazgeçmesi gerekiyordu.
"Kucağıma gel." diye tekrar etti.
Oldu. Arabayı bir izleme tepesine çekip öpüşürdük sonra, değil mi? Tövbe Yarabbim ya.
"Eyşan!"
Anan, diyesim geldi ama tuttum kendimi. Ne Eyşan? Tanışalı iki ay ya olmuş ya olmamıştı, Eyşan'ı öğreneli on gün bile olmamıştı. Dilinin Zoe'ye alışmış olması gerekiyordu, Eyşan'a değil.
"Zoe!" diye düzeltirken olabilecek en otoriter tavrımı takındım. Aniden hareketlenerek üzerime çıktı. Kapıyı açarken üzerime çökmüş bir karabasan gibi yukarıdan bana bakıyordu. Sözüme mi kızmıştı yoksa genel haletiruhiyesi mi buydu emin olamadım ama gözlerinde öfkesinin arkasına sakladığı bir duygu olduğuna yemin edebilirdim. Birkaç saniye olduğu noktan yüzümü inceledi, bana bir şeyler yapmak ister gibiydi. Dövmek mi istiyordu? Öldürmek mi? Gerilen dudakları kendine hakim olmaya çalıştığının en bariz belirteci gibi tam gözlerimin önünde sıyrılmıştı. Sivri dişleriyle parçalamak istiyordu belki beni.
Kendini dışarı attı ve bana temas etmeden bileğini çekiştirince peşinden sürüklendim. Dengemi bulmam zor oldu ama üzerimden kalktığı için bu sendeleme o kadar da sıkıntı değildi.
"Yavaşla." diye mırıldandım. Öylesi yorgundum ki uykum bile açılmıyordu. Daha da hızlanarak inatlaştı benimle. Merdivenlerden aşağı ve oradan da odasına soktu beni. Hiçbir şey demeden hareket ediyordu. Sessizliğine ve inatlaşmasına bakılacak olursa öfkesi hala tazeydi. Kilitli bileğimde tutarak yatağa savurdu. "Nazik ol biraz!"
"Nezaketten anlamıyorsun." diye yapıştırdı cevabı. Yatağının yanındaki komodinden küçük bir anahtar çıkarırken rahatlamıştım. Tavrına ve söylemlerine rağmen kelepçeyi açacaktı. Kendi bileğindeki kilidi açtı; sıra benimkine geldiğindeyse... Bileğimi kaldırıp yatak demirine kelepçeledi beni.
-
-
_
Not: yine çok alakasız gibi bir yerde bitti ? ama bir sonraki bölüm efsane, o çoktan hazır olduğu için 3, 4 gün içinde geleceğine emin olabilirsiniz. ?
Yorumlarınızı bekliyorum bir taneler ? öpüldünüz ?