15. Bölümden
Önce kalemleri aldım elime. İlk defa elim ilk çizgiyi atmaya gitmiyordu ama nedeni ne çizeceğimi bilmemek değildi. Aksine emindim direksiyonu ellerime emanet edersem arabanın nereye gideceğine... Biraz şövalyenin etrafında dolaştım ve en nihayetinde saçlarımı elimdeki kalemle toplayıp palete uzandım. Elime aldığım fırçayı dişlerimin arasına sıkıştırırken boyaların kapaklarını açtım tek tek.
Sarı, mor, mavi, üzerine biraz beyaz. Siyah. Biraz daha siyah. Kan kırmızısı. Bir daha siyah.
Fırçayı palete daldırıp ilk darbeyi attım. Beni yatağa ittiğinde siyaha daldığımı biliyordum. Durdurabilecek dirayetim yoktu. Yani, onun kadar karaydım. İlk iniltiye bir kırmızı batırdım. İstek ve arzum göğe tırmanıyordu sanki; birinciliği maviye verdim. Şehvetim katlandıkça kırmızıya buladım tuvali; mor oydu ve sarı da bendim. Mor sarıya karıştı. Sarı çoktan mora saklanmıştı... Yan yana gelince tehlikeli bir uyum sarmalıyordu etrafı sanki ama beyaza baktım. Masumiyetti. Peki masumiyet bu tuvale değmeli miydi?
En büyük fırçayı aldım ve sağ üst köşeden sol alt köşeye doğru kavisli bir zift çektim resme.
Doğru hisler Yanlış Adam
-
-
-
16. Bölüm
Attım altına da imzamı. Kan ter içinde yatağın kenarına kayıp felaketime baktım. İhanetime. Günahıma.
Bükülü dizlerime dayanmış, sarkan ellerimde boyaların lekeleri vardı. Güneş, lekeleri parlatırken odayı taradı gözlerim. Ben deli gibi şövalyenin etrafında dönerken Parfe de kendi can sağlığı için omuzumdan yatağa atlamıştı ama güneş odama doğuyordu. Yani... Felaketimi, ihanetimi, günahımı kenara kaldırmalı ve beni ayartmak için aldığı hediyeyi odama neden soktuysam onu yapmalıydım.
Parfe güneşin yatağıma dağılan ışığı altında miskince yatıyordu. Şövalyenin üzerindeki tuvali indirip resim defterini şövalyeye sabitlerken Parfe'nin keyfini bozmamaya karar verdim. Malzemeleri pervaza taşıyıp saçımdaki kalemi çektim. Dalgalarım omzuma yayılırken etrafa dağılan hoş koku beni gülümsetse de kuruması için güneşin yüzüne çevirdiğim tuvali gördükçe bozuluyordu moralim.
Kendime kızıyordum çünkü iş üstündeyken hormonlarımla düşünüyordum ama sonrasını hiç umursamıyordum. Oysa hayat o orgazm anından ibaret değildi!
Her neyse, bir dahaya izin vermeden basıp gidecektim zaten bu evden.
Şövalyenin kenarından kayıp yatağımda uzanan tüy yumağına baktım. Kulaklarından sarkan birkaç uzun kıl anten gibi sallanıyordu. Pembe burnu, patileri neredeyse bana çığlık attıracaktı! Üstelik Kleopatra gibi uzanmış poz veriyordu bir de beyefendi.
Hemen başladı parmaklarım görevine. Gözlerimi Parfe'den, ellerimi tuvalden ayıramıyordum ki kapı çaldı. Parfe'yle ikimiz aynı anda kafamızı kaldırıp kapıya döndük.
"Kim o?"
"Juliet." Dedi Juliet kendine has o alaycı ses tonuyla. Hemen kapıya uzandı ama kilitli olmasını beklemiyordu elbette. "Kapını mı kilitliyorsun?"
Pencereden dışarı baktım. Tanımadığım bir şoför arabalarını çekiyordu. Nasıl konsantre olduysam araba sesini bile duymamıştım.
Dağınıklığın üzerinden atlayıp kapıya ulaştım. Meraklı ifadesinde mana veremediğinin enstantaneleri vardı.
"Neden kapını kilitliyorsun?" Omzuma attığım beze elimi silerken iç geçirdim.
"Harvey istiyor."
Bu onu daha da şaşırtırken odamın dağınıklığına bakıyordu. "Neden?"
Makyaj masasının önündeki koltuğu pervaza yaklaştırarak tuvalin önünde yerimi aldım. Oturması için koltuğu gösterip çizime devam ediyordum. "Evde bir köstebek olduğunu düşünüyor," dedim abartıyla. Ki bence yanılıyordu. Neredeyse üç haftadır buradaydım ve bu süreçte en azından bir kere o kas kafalı her kimse kapımı zorlamalıydı ama olmamıştı böyle bir şey.
"Harvey söylüyorsa haklı demektir." Dedi Juliet. Çizimi incelerken omzumu itti omzuyla. Acımış gibi yüzümü buruşturdum ama onun dikkati resimdeydi.
"Yeteneklisin."
Müzisyenler içinde çalan bir şarkının olduğunu söylerdi; yazarlar, yazmasam ölecektim diye ifade ederlerdi kendini. Ve eğer parmaklarımın dili olsaydı, biz çizmek için yaratıldık, derlerdi.
Gülümsedim.
"Harvey aptal olmalı." Dedi biraz sonra sigara paketini çıkartırken. Neden, diye sormadım bile. Onun hakkında konuşmak istemesem de biliyordum, Juliet nedenini anlatacaktı. "Baksana güzelsin, yeteneklisin, silah kullanmayı biliyorsun. Bıçak fırlatıyormuşsun!" diye inledi sonlara doğru içinden fışkıran bir enerjiyle. "Ve o gece gördüm. Yani, görmememiz imkansızdı zaten." Deyip kalçasıyla kalçamı itti. "Seviştiniz, Harvey senin yanında uyudu."
Uyudu? Hani uyuyamıyordu?
"Uyuyamadığını sanıyordum." Diye mırıldandım.
"Bu hikayedeki hayret sebebi detay da o zaten." Diye fısıldadı. "Harvey ve Jules'la kaç kere tatile çıktım bilmiyorum ama Harvey seviştikten sonra uyumayı denemez bile."
"İnsanların yatağını mı dikizliyorsun sen?" diye takıldım anlattıklarını umursamadan.
"Yan yana çadırlarda tatil yaptık." Derken gözlerini üzerime dikti. "İnsan istemese de bazı şeyleri duyuyor. Ve sesler kesildiğinde de çadırdan çıkan bir adam varsa anlıyorsun kadına sarılıp uyumaya çalışmadığını."
Güldüm. Juliet komik bir kızdı. Onunla arkadaş olmayı isterdim ama ben gidecektim. Dudaklarımı birbirine bastırıp içimden kendimi teselli etmeye çalışırken memnuniyetsiz homurdanmalar çıkarıp dirseğimi yakaladı. "Harvey'nin nişanlısı sen olmalısın."
Gözlerimi kocaman açarken hayretle pofladım. "Abartma Juliet." Dedim kalemle tekrar saçlarımı toplarken. Şimdi sırada boyama vardı. "Bizim aramızdaki ciddi bir şey bile sayılmaz."
Kaşlarını havaya kaldırdığında kollarını göğsünde birleştirmişti. "Sana evde bir oda veriyor, yetmiyor hobin için bir sürü malzeme alıyor, aşağıya bir antrenman alanı ayarlıyor ama aranızdaki şey ciddi değil, öyle mi?"
Gözlerimi devirdim. "Ne olacağını sanıyorsun peki? Jules'la evlenecek ve beni de metresi olarak bu odada saklamaya devam mı edecek?"
"Ben de onu diyorum ya!" diye inledi. "Çıkart şu kızı aradan."
Şaşkınlıkla güldüm. "Beni tanıyalı sadece üç gün oluyor Juliet, senin arkadaşın Jules. Bu onun arkasından kuyu kazmak olmuyor mu sence de?"
"O basiretsiz asla benim arkadaşım olmadı." Dedi tiksintiyle. "Küçücük bir beyni ve hiçbir şeylerle dolu bir sürü fikri var.
Kurmalı bebek gibi, Harvey ne isterse onu yapıyor ama sen eğlencelisin."
Ama Harvey öylesini tercih ediyor, değil mi?
"Ayrıca Harvey'nin Jules'u hiç ilgiliyle izlediğini görmedim."
"Beni izliyor muydu?" diye sordum ilgisizce.
Hayal kırıklığıyla başını yana eğerken "Keşfetmeye çalıştığı ortada." Dedi. Sesindeki azarlayıcı ton kaşlarımı çatmama sebep olmuştu ama resme devam ettim. Bu ilgisizliğim onu kızdırmış gibi elime uzanıp paleti alırken beni kendine çevirdi. "Harvey'den hoşlanmıyor musun sen?"
Deli gibi, diye haykırdı kalbim. Deli gibi!
Kalbimin konuşma hakkı yoktu. "Doğrusu," dedim dudaklarımı birbirine bastırırken. "Benji peşimize düşmese beni buraya getirmezdi ve biz de bir daha takılmazdık herhalde."
Kızmıştı. Bu kez omzuma gerçekten vururken gözlerini kocaman açtı. "Bu adam zeki, yakışıklı, ürkütücü bir karizması var ve harika piyano çalar."
"Ve adam öldürür." diye kestim tiradını. "İnsanları zehirler, sadakatsizdir sevgilisini aldatır." Bencildir, çıkarları için masum insanları kullanır.
Elime uzanırken dudaklarını ıslattı. "Sen silahı çiçekleri sulamak için kullanıyorsun herhalde." Diye dalga geçti. Ona döndüğümde ise omuz silkti usulca.
İyi arkadaş olurdu. Gerçekleri yüzüne pat pat geçiren cinsinden ama yanlış taraftaydı işte. Kollarını göğsünde buluşturup tuvalin arkasından geçerken "Bu ne?" diye sordu.
Burnumdan soluyup palete biraz daha boya sıkmak için pervaza döndüm. "Soyut bir çalışma."
"Ne anlattın peki?"
"Ah..." Boynumu kaşırken nasıl anlatacağımı düşündüm. Aslında çalışmayı tanımlayan üç kelimem vardı ama..."Felakete taşıyan ihanetin günahı."
"Vauv!" Tuvali alıp duvardaki estetik cinayeti indirirken onayımı alır gibi baktı bana. Asması iyi olurdu aslında.
Unutmazdım suçumu, ihanetim gözümün içine bakardı da kimsenin beceremediğini yapıp öldürürdü belki ruhumu.
"Amy'nin resim yaptığını söylememiştin Harvey."
Bellamy'nin sesini duymamla birlikte resim faslının sonlanması gerektiğine karar verdim. Açık kapıdan içeri girip resmi izleyen Juliet'e katıldılar.
Bakmaya cesaret edip soluklandım. Bir sergide görseydim sanatçının içinin çığlık çığlığa yırtıldığını anlar mıydım, kanadığını görebilir miydim bilmiyorum ama resmin acı çektiği çok ortadaydı.
"Feryat ediyor sanki." Dedi Harvey usulca.
"Melankolik bir bakış açısı." Dedi Bellamy. "Bana kalırsa akşamdan kalma bir gecenin ertesi."
"Güzel bir sarhoşluğun ama." Diye sevgilisinin kolu altına giren Juliet Bellamy'ye öpücük vererek başını sevgilisinin göğsüne yasladı.
Boynumu kaşıyıp yanlarından geçerken "Müsaadenizle," dedim. Tineri aldım ve gülümseyerek ellerimi gösterirken devam ettim. "Temizleneyim ve ben de bu güzel akşama katılayım, olur mu?"
Juliet başını sallayıp sevgilisini ve Harvey'yi kapıya doğru iterken "Geç kalma," dedi. "Bana bıçak fırlatmayı öğreteceksin."
Gerçekten mi? Juliet ve diğerleri odadan çıkar çıkmaz gözlerimi devirdim. Acilen gitmeliydim. Acilen!
Ellerimdeki lekeleri tinerle temizledikten sonra sıcak suyun altına girdim. Tiner kokmak istemiyordum; hızlı bir duş sorunlarımı kökten çözer sansam da kurulanırken az da olsa hala tiner koktuğumu fark ettim. Makyaj masasında dizi dizi duran kremler ve parfümlerden birini almaya karar verdim. Tanıdık bir tanesine uzandım. Beş yıldır kullandığım çakma parfümlerden birinin şişesi olduğunu sanmıyordum ama muhtemelen Türkiye'deyken kullandığım bir şişe olmalıydı. Başımın üzerinden sıktım ve...
Harvey'nin benim için yaptığı parfümdü bu. Ne ara getirmişti de odama koymuştu? Üstelik o gün orada kokladığım parfüm de değildi bu. Yani oydu tabii ama bir şeyler eklemişti. Sarhoş edecek kadar güzel bir şey...
Havayı defalarca kez koklamama rağmen bulamadım ne olduğunu ama koku bana aitti. Ben de kokuya. Dudağımı ısırırken parmaklarımı parfüm şişesinden ayırmayı başardım ve dolaba gittim. Kalçalarıma oturan siyah, mini bir etekle yine siyah bir korse büstiyer seçtim üzerime. Eteğin, sağ ön bacağımın baldır kısmında ince üçgen bir yırtmacı vardı. Hoş görünüyordum ama üzerime beyaz bir erkek gömleği seçmeyi ihmal etmedim. Islak saçlarımı özensizce toplayıp çıplak ayaklarla aşağı indim. Gece olduğu için çimler üşümüştü. Benim ayaklarım da öyle ama efendim bunu umursamıyordu muhtemelen.
Masada oturup şarap içiyorlardı. Yanlarına geçip kendime bir kadeh koyuyordum ki Juliet tuhaflığı fark etti. "Çıplak ayak gezmek için doğru gece değil Amy," dedi. "Bu gece biraz soğuk."
Ciğerlerimi doldurdum. Gidecektim, taşkınlığa hiç gerek yoktu. "Ayakkabı sevmiyorum" dedim Harvey'ye kısacık bakıp. Şaşırdı. Fırsatı kaçırmayacağımı düşünmüş olmalıydı; haklıydı, kaçırmazdım da. Kaçmayacak olsaydım yani.
"Juliet haklı." Dedi Bellamy bana bakarak. "Hasta olursun."
O zaman söz Harvey'deydi. Nitekim ben, odama gelen ayakkabı kutularının cenneti neresi bilmiyordum.
"Digorry, kızlara söyle Amy için ayakkabı getirsinler." Diye seslendi arkama doğru. Omzumun üzerinden yaşanan hareketliliği takip ederek sandalyeye oturdum. Bellamy sevgilisini bacaklarına çekerken ben hiç oralı değilmişim gibi bakışlarımı arkaya diktim. Juliet omzuyla omzumu dürtene kadar onları dinlemiyordum bile.
Bakışlarımı azarlayan gözlerle yakaladı. Önce ayaklarımın dibindeki balanciagaları gösterdi sonra ise öfkeli sözlerle saldırdı.
"Sevgiline bir şey söyle!" dedi hiddetle. "Sözünü tutmuyor."
"Daha su ısınmamıştır Juliet hem bir sürü işim var burada." Dedi Harvey sigarasını tüttürürken.
"Senin hep işin var!" diye öfkelendi Juliet. "Ama söz vermiştin. Önümüzdeki yaz St. Tropez'e gidelim demiştin."
"Önümüzdeki yaz demişim, bahar dememişim." Dedi keyifle Harvey.
"Siz erkekler bizi delirtirsiniz!" diye sinirlenen kadın ayağa kalkarken ellerini beline koymuştu.
"Belki deli kadın seviyoruzdur." Dedi Bellamy de Harvey'ye göz kırparak. Gülümsedim. Tatlıydı.
Ne bakıyordu? Ben deli değildim. O da sevmiyordu zaten beni. Gözlerimi Juliet'e çevirirken hızlanan kalbimi ayıpladım. Halt vardı atacak. Önüme eğilip balenciagaları ayaklarıma giymeye koyulurken üzerime düşen gölgeyle başımı kaldırdım. Juliet beni bekliyordu. "Bakma da giy şunları ayaklarına." Dedi sitemle.
"Yalancı sevgilin ve işbirlikçi hayatımın anlamıyla biraz daha aynı havayı solumak istemiyorum!"
Dışarı mı çıkacaktık?
"Arkaya geçelim de bana bıçak fırlatmayı öğret."
Tabii ki çıkmayacaktık... Gerçi burada durmak mı, bıçak fırlatmak mı deseniz elbette Harvey'den uzakta bıçak fırlatmayı seçerdim. Bağcıklarla işimi bitirip doğruldum ve başımı bekleyen kadının yanında yürüme başladım. Işıklandırılmış bir çalışma alanı yapmıştı gerçekten de. Hedef panosunun yanında asılı duran torbayı alıp bıçakları çıkardım tek tek. Kunai bıçaklarını Juliet'in avcuna bıraksam da burada hakiki Ninja bıçakları da vardı. Bıçakları dizeceğim bacak bandını da mı almıştı.
Juliet ilgiyle izlediğim nesneyi eline alırken sordu. "O ne?"
"Larp bacak jartiyeri." Dedim.
Anlamamıştı. "Bacak bandı diye açıkladım gülerken." Elinden alıp yırtmacımın altından baldırıma bağladım larpı. Bıçakları tek tek yuvalarına yerleştirdim. Kolundan tutup hedefle aramıza belli bir mesafe sokarken heyecanlandığımı fark ederek gülümsedim. Bu gizli sadistik zevki tahminimden de öte özlemiştim. Bu sırada Harvey ve Bellamy de ellerinde kadehlerle arka bahçeye geldiler.
"Göstermek için bir tane fırlatacağım, tamam mı?" diye sordum. Bir adım gerileyip heyecanla beklemeye başladı. Rekorum kırk iki metreydi ama aradan geçen onca yıldan sonra o kadar uzaktan hedefi tutturabileceğimden emin değildim. Makul bir seviye uzaklaştım hedeften. Yirmi metre kadar vardı aramızda ama tüm canlılar kenarda da olsa benimle hedef arasında bir yerdeydiler. Torbadaki deri eldiveni alıp elime geçirirken "Arkama geçin, ölümlüler." Dedim ironiyle.
Kıkırdamalar yükseldi ama bu bir kuraldı. Nasıl amaç öldürmek değilse canlıya namlu çeviremezdin, atış alanında da nefes alan hiçbir şeyin o aralıkta olmaması gerekirdi.
"Hadi," dedim ısrarla. Tamam, korkusuzdunuz anladık ama kurşun nasıl hedef sormazsa bıçak da öyle saplanıverirdi bir yerinize.
Gözlerimle bana inanamayan bakışlar atan üçlünün arkamda bir yere geçmelerini izledim. Bacaklarımı omuz genişliğinde açıp yana döndüm. Sol bacağım önde, omuzlarım dikti. Sağ kolumu dirsekten kırıp bıçağı burnum ve kaşım hizasında kaldırdım. Nefes aldım. Hedefime baktım. Tuttum nefesimi ve omzumdan güç alıp fırlattım hedefin tam ortasına.
Vay be, paslanmamışım. Birkaç adım gerilerken bakışlarımla arkamdakilere de gerileyin komutu verdim. Baldırımdan diğer bıçağı çekip fırlattım bir kez daha. Bıçakların sivri uçları saplandıkları yerde birbirine çarpmış; çınlayan metal sesi sallanan sapların uğultusuna karışmıştı. Biraz daha gerilerken üçüncüsünü aldım. Bunu fark eden Juliet ıslık çalıyordu. Güldüm. Sonuncusu da havayı yırtarak hedefini bulunca arkamı dönüp bir oyuncu edasıyla dizlerimi kırarak selam verdim.
"Çok seksi!" diye inledi Juliet. "Bana da öğret."
Gülerken hedeflere doğru gidiyordum.
"Ne kadar uğraşırsan uğraş, daha seksi olamazsın hayatım." Diye seslendi Bellamy arkamızdan neşeyle.
Tatlılardı ve ne zaman daha tatlı olamazlar desem daha da tatlı oluyorlardı. Juliet peşimden koştururken "Nerede öğrendin bunları?" diye şakıdı.
Yüzüm düştü.
"Babam meraklıydı. Bana da öğretti." Diye aklıma ilk gelen şeyi söyledim. Gerçi yalan da değildi. Babam adam kesip biçmeye meraklıydı ve bana da öğretmişti.
"Baban havalıymış," dedi ben hedeften bıçakları söktüğümde. "Belki bir gün tanıştırırsın."
"Babam öldü." Dedim düşünmeden. Düşünecek ne vardı ki zaten? İkimiz de birbirimiz için ölüydük.
"Ah, üzüldüm." Dedi samimiyetle. "Peki ya annen?"
Ciğerlerimi doldurdum. Bu kez sözler o kadar da kolay çıkmıyordu dudaklarımdan. Dudaklarımı ıslatırken bıçakları larpa yerleştirdim. "O Ribeauville'de yaşıyor." Tabii ya, neden olmasın? Burada benim hikayemi yazmıyor muyduk zaten? "El yapımı bir şarap üreticisi. Küçük bir şarap mahzeni var."
"Kuzeyli köylü kız." Dedi cilveyle. Kıkırdarken onu daha makul bir seviyeye çektim ve bacaklarını açmasını sağlayarak elimle bel boşluğunu ittim. Omurları tek tek yukarı esnerken vücudunun yönünü de tahtaya doğru çevirmiştim. "Bize bir şarap mahzenin olduğunu ne zaman söyleyecektin?"
Hmmm... Ben de sahip olduğum bu serveti yeni öğrenmiştim. Ne diyebilirdim ki?
"Belki St. Tropez'den önce senin köyüne gideriz." Dedi coşkuyla. Kalbimin burulduğunu hissettim. Keşke gidebilseydik ve keşke annem de bize kendi yaptığı şaraplardan ikram edebilseydi.
"Neden olmasın?" diye mırıldandım. Arkasına geçip eline uzanarak kunai bıçağını tutan parmaklarına eşlik ettim. "Şimdi, dikkatini bana ver," diyerek uyardım onu. "Hedefine karar ver ve bıçağı hedefe hizala."
Kıpırdanıp en rahat pozisyonuna ulaştı; omuzları gergindi ve bu yüzden öne düşmüşlerdi. İki elimi kollarının altından geçirip omuzlarını kendime doğru çekerek göğsünü dikleştirdim. Biraz daha bekleyip bıçağı sabitlediğindeyse konuştu. "Hazırım."
"Bileğini bükmek yok," dedim. "Bütün gücü omzundan alacaksın." Diye de ekledim ve bıçağı fırlatması için komut verdim.
İlk denemesi başarısızdı. Bıçağın kıçı hedefe çarptı ve evin taş kaldırımına çınlamayla düştü. Başka ihtimal düşünülemezdi zaten. Her şeyin ilki kötü olurdu. O yüzden üzülmeye gerek yoktu, ki Juliet de bunu bir meydan okuma olarak aldı ve bıçaklar hedefe gömülene kadar çalışmaya devam etti. Neredeyse iki saatten fazla süre boyunca çalıştı ama en nihayetinde artık ıskalamadan hedefe bıçak saplayabiliyordu. Elbette mesafe için daha çok çalışması gerekecekti ama iki saatte aldığı hıza bakarak şunu net bir şekilde ifade edebilirdim;
Doğal yetenekti. Ben bile ikinci dersin sonunda ancak hedefi tutturmayı başarabilmiştim.
"Yorulmadın mı?" diye sordu Bellamy sevgilisinin arkasından beline sarılırken.
Juliet'in mavi gözleri dumanlı bir lacivert gibi görünüyordu. Sanırım bıçaklar ve hedef tahtasıyla arasında bir savaş başlamıştı.
"Sadece biraz daha." Dedi Juliet. Muazzam bir konsantrasyon içindeydi ama sanki Bellamy'nin acelesi vardı.
"Gitmemiz lazım artık."
Çocuk gibi ofladı. Bıçakları ardı ardına fırlatıp hedefe varıp varmadıklarını bile umursamadan "Peki!" dedi somurtkan bir şekilde.
Ellerinin belime dolandığını hissettim. Tüm gece birbirimizin yüzüne bile bakmamıştık. Şimdi neden sarılıyordu?
Kahkahasından boşalan sıcak nefesi boynumu yalıyordu. "Ne zaman istersen gelebileceğini biliyorsun Juliet," Dedi başımın üzerinden tok bir sesle. "Amy buralarda olduğu sürece burada hep bir antrenman sahası olacak."
İçimden geçen yüksek voltajlı elektrik akımı beni titremeye zorluyordu ama kolları arasında onun yüzünden titremek mi? Tüm uzuvlarımı iplere bağlayıp germişler gibi kaskatı durdum elleri arasında.
"O ellerinin arasında tuttuğun şeye iyi bak," diye şakıdı Juliet. "Gerekirse tutsak et Harvey ama sakın kaçırayım deme!"
"Hadi artık Juli," dedim ilk defa ismini kısaltarak. Sözler kesinlikle Harvey'ye değildi. Bana inat iddia ediyordu sadece ama bu kez gülmedim. Zaten Harvey'nin esiriydim. Belimde birleştirdiği ellerini ayırıp çiftlik kapısına giden çifti takip ettim. Adımları hemen arkamdaydı ve sigarayla karışık parfümünün kokusu da beni takip ediyordu. Sigaranın o boğuk kokusu bile onu itmiyordu benden. Ne tuhaf...
Birbirine aşık bir çift gibi birbirimize sarılarak el salladık arkalarından. Arabaları çıkarken içimde tuhaf bir boşluk olduğunu hissettim. Artık Juliet ve Bellamy olmayacaktı.
Ve Harvey... diye mırıldandı dizlerine kapanmış, ağlayan kalbim.
Ve Benji, Du Pond ve Kenan, diye verdim kalbimin ağzının payını. Aptal kalp! Bu hayatın bana sunduklarından çok benden aldıkları olduğunu göremiyor muydu? Kolunun altından bir road runner kadar hızlı bir şekilde çıkıp eve girerken doğru kararı verdiğime emindim. İçim neredeyse beni yere yatırıp ağzımı burnumu kırmak istiyordu. Öldüresiye dövmek ve hatta böyle bir şey mümkün olabilirse beni öldürmek. Becerebiliyorsa yapsındı da ama hayır, becerebildiği tek şey içimi kan gölüne çevirene kadar kanatmaktı. Küçük şımarık çocuklar gibi, Harvey de Harvey diye tutturmasının manası neydi ki?
Evet gidiyordum. Kaçıyordum! Ne var bir daha göremeyeceksem? Daha iyi ya...
Odaya girip kapımı kilitledikten sonra yapılacak şey belliydi. Makyaj masasının hiç kurcalamadığım çekmecelerini karıştırmaya başladım. Burası ben geldiğimde kokoş bir kadının odasıydı. Muhtemelen gerçek ya da sahte birkaç değerli mücevheri olmalıydı. Fularlar, saç tokaları, bileklikler... Tamam, bir sürü takı vardı. Birçoğunun epey pahalı olduğuna da bahse girerdim ama hiçbiri mücevhere benzemiyordu.
Elime iğnesi batan bu broş hariç. Baş parmağımı emerken mor safirden yapılma broşu inceledim. Safirden taşan ahtapot kollar etrafına dağılıyordu ve kıvrımlarındaki parlayan taşlar ise elmasa benziyordu.
Arkasını çevirdim. Gerçekse eğer arkasında markanın logosu olmalıydı.
De La Cour, yazıyordu sadece. Özel tasarımdı demek; vay canına. Kaç milyon dolar olduğunu tahmin bile edemiyordum. Broşu gömleğimin cebine takıp geri kalan işleri hallettim. Zaten çok da bir şeyim yoktu. Kimliğimi yanıma alıp cüzdanımdaki Harvey'nin kredi kartını çıkarttım. Parasız kalıp da aklımın dağıldığı bir anda kartını kullanmak istemiyordum. Aptallar gibi kredi kartından yakalanmak büyük rezalet olurdu.
Komodinin çekmecesine uzanıp Juliet'in verdiği silahı belime sıkıştırırken sakindim. Sadece kısa bir süre daha tehlikeli oyunların kızı olacaktım ve en kısa zamanda bunlardan kurtulacaktım. Sadece biraz sabretmem gerekiyordu. Jartiyerime sarılı bıçakları kontrol ettim ve hazırdım.
Parfe'nin portresini katlayıp cebime atmak istesem de resim henüz kurumamıştı ve katlayıp buruşturmaya kıyamadım o tüylü suratı.
Yatağımın ucuna oturup dirseklerimi dizlerime yasladım. Birleşmiş ellerim yumruk olup dudaklarıma yaslanırken ihanetime bakıyordum donuk gözlerle; gece muazzam bir yavaşlıkla aksa da sabırlıydım.
Saat neredeyse üçü vurduğunda beklediğim mesaj geldi.
'Aşağıdayım.
-Natt'
Dudaklarımın arasından nefes verdim. Başlıyorduk.
Telefonumu çantama atıp mümkün olan en hafif adımlarla çıktım odadan. Her yer karanlıktı ve muhtemelen herkes uyuyordu ama sabah yaşlı cadının söyledikleri doğruysa Harvey ayakta olabilirdi. O yüzden neredeyse bir hayalet gibi yavaş ve sessiz olmaya çalışıyordum. Merdivenleri inip aşağı dönen basamakları çok kısa kontrol ettim. Aşağısı da sessize benziyordu. Güzel, uyumuyorsa bile odasındaydı. Merdivenlerden uzaklaşıp giriş kapısının holüne baktım. Buzlu kapı camının sağında ve solunda adam silüetleri vardı. Ön kapıdaki gardiyanları aşmam imkansızdı; o zaman Natt'in dediği gibi, arka kapıyı bulacaktım. Salona girip kapalı perdeleri araladım. Mantık her zaman iyi bir dosttu. Camekan bir duvarda mutlaka kapı bulunurdu.
Sürgüyü kaldırıp kapıyı ittim. Ilık ilkbahar gecesi çıplak bacaklarıma çarpınca titredim. Hava soğumuştu.
Kolumdan yakalayıp beni duvarın kenarına çekti. Üzerindeki deri monta bakılacak olursa motosikletle gelmişti. Peki, ilk tercihim sayılmazdı ama madem sadece motorumuz vardı o halde sızlanmayacaktım.
"Gidelim." Diye fısıldadım Natt'e.
Öfkeliydi. "Önce neler olduğunu anlat bakalım."
"Burada mı?" diye inledim. "Önce çıkalım."
"Önce anlat!"
Etrafa bakınırken yalvarıyordum. Ön taraftaki korumalar sesimizi duyarsa ne olacaktı? "En azından yürüyelim," diye mırıldandım.
"Önce anlat," diye ısrar etti. "Bana yalan söyleyecek kadar büyük bir bokun içindesin ama o herifi koruyorsun. Sonra beni arayıp haklısın, beni kurtar diyorsun." Beni duvara itti yumuşak bir şekilde. "Önce emin olmalıyım Zoe, burada kalman mı yoksa buradan çıkman mı daha doğru olacak?"
Tabii ki çıkmam! "Beni kullanıyor, tamam mı?" dedim çileden çıkarak. Sesimin kontrolü neredeyse yoktu ama kaçmak istiyorsam kendime hakim olmalıydım. "Beni arayıp iş bulduğunu söylediğin gece oldu ne olduysa. O gece işe gittiğimde Benji Harvey'yi masada tehdit ediyordu ve ben de masaya dalıp, 'Beni hamile bırakıp nişanlının kollarına nasıl koşarsın, aşağılık adam?!' diye bağırınca Harvey beni bozmadı. Afallamadı, hatta minnetle kabul etti sözlerimi."
Yemin ederim salak. Boş gözlerle izliyor beni...
"Benji Nichole ve Jules'un peşine düşmesin diye beni yanına aldı." Dedim fısıltıyla. "Yem oldum yani."
"Neden bunu bana söylemedin?" dedi gözlerini kaparken. Söylesem ne yapabilecekti ki?
"Kaçıp eve dönersem kimsenin aklına beni gettoda aramak gelmez sandım." Diye itiraf ettim.
"Evi böyle buldular." Diye tahmin yürüttü. "İlk kaçışın değil bu."
Aferin! 100 puan. "Meğer takip etmişler."
"Evet," dedi emin bir sesle. "Şu kapıdan dışarı çıksak anında takibe alırlar yine."
Kaşlarımı çattım. Bunu ben de biliyordum ama evin bir arka kapısı varsa çiftliğin de olmalıydı. Ve o kapı güvenli olmak zorundaydı.
"Artık senin de peşinde," Dedim tereddütle. "Benji. Kızlara ulaşamıyor, elinde de sadece ben varım ve ben de kaçıp izimi kaybettirirsem geçen seferki gibi seni tehdit edecek." Dudaklarımı ısırırken gözlerimin yanmaya başladığını hissedebiliyordum. "Benimle gel."
Gözlerini etrafta dolaştırıyordu. "Ben başımın çaresine bakarım." Dedi umursamazca.
"Ben gidince De La Cour seni korur mu sanıyorsun?" diye sızlandım. Koluna tutunup sarstım çocuklar gibi. "Beraber basıp gidelim. Marsilya'ya mesela."
İlk defa ağabey gibi bakıyordu gözleri. Hem azarlama vardı ifadesinde hem de katıksız bir endişe. "İlk defa mafya takılmıyor peşime." Diye lafı ağzıma tıkarken elimi tuttu. "Önceliğimiz seni şu evden çıkartmak olsun."
İçime su serpilmişti ama kaynar bir su. Gidecektim ama arkada da Natt'i bırakacaktım. Beni evin çalılıkları arasına doğru yönlendirdi. Önden o gidiyordu ve etrafı gözleme işi ondaydı. "Geç," dedi beni sık çalılıkların içine sokarken. "Ben bahçenin içinden gideceğim arka çıkışa." Beni önüne aldı. "Düzgün bir yol değil, böcek ve örümcekler de vardır; sakın çığlık atayım deme. Gözünü kapat ve yürü." Dedi belindeki silahı çıkartıp bana uzatırken. Daha ona dönemediğimden gömleği kaldırıp eteğin beline sıkıştırdığım silahı gösterdim. Yüzüne baktığımda ise ilk defa Natt'i böylesine ciddi görüyordum. Beni dövmemek için kendiyle mücadele ediyor gibiydi. Dişlerini sıkıp belimdeki silahın kabzasından çekti sertçe. Dudaklarını birbirine bastırırken gözlerini kıstı tehditkar bir ifadeyle. Silahı göğsüme bastırırken fark ettim.
Nişan almış bir adam bize bakıyordu. Ne yaptığımı düşünmedim bile. Bedenim otomatik pilottaymış gibi tepki verdi. Elim baldırıma gitti ve bir göz kırpmalık zamanda bıçağın adamın alnına saplandığını gördüm.
Natt sarsılmıştı.
Neden sarsılmıştı?
Burnundan keskin bir nefes verdi. Eli sırtına ulaşmak ister gibi hareket ediyordu. "Natt," dedim sesimi umursamadan. Koluma tutundu ama hareketleri savsaktı. "Natt!"
Ağırlığı ikimizi birden savuruyordu. Natt yere serildiğinde ben de dizlerimin üzerine düştüm. Üzerine eğildim ve sırtının değdiği yerdeki çimlerin ıslandığını fark ettim.
Vurulmuştu. Neydi? 112.18 Hayır, o itfaiyeydi. 112.15 ambulansın numarası buydu ama kahretsin! Adresi bilmiyordum! Onu o soğuk çimlerin üzerinde bırakmak istemesem de yapabileceğim tek şey Harvey'den yardım istemekti! Yanından kalkıp koşarak eve yöneldim. Kısa bir mesafeydi ama bacaklarımın kasılmaktan acıdığını hissediyordum. Kapının sürgüsünü açıyordum ki boynuma incecik bir ipin dolandığını hissettim.
Tuhaf bir soluk kesilme sesi çıktı dudaklarımdan. Refleksti, ellerim sürgüyü bırakıp boynumdaki ipi yakalamaya çalışıyordu. Öksürüklerim kesik kesik canlanmaya çalışsa da debelenen ayaklarımın canhıraş çırpınışlarından anladığım bir şey vardı; ölüyordum. Ayaklarımın dibindeki sürgülü cam kapı, evin duvarına çarparken çırpınmaya devam ettim. Camdaki yansımadan kiminle mücadele ettiğimi ayırt edemiyordum; sadece boynumun arkasında çaprazlamış elleriyle boğazımı sıkan ipin uçlarını tuttuğunu biliyordum, o kadar. Parmaklarıma yapışkan bir şeylerin bulandığını hissettim. İp yavaş yavaş etime gömülüyor olmalıydı. Gözlerim kapanıyordu; soluklarım astımlı yaşlı bir adamın nefesleri kadar yetersizdi. Boğazımdan çıkan hırıltılar beni korkutuyordu ve sapık herif bacaklarımı mı elliyordu?
Boğuluyor olmasaydım... Başımdan aşağı sıcak kıvamlı bir sıvının döküldüğünü hissettim. Yere yığılan boş bir beden beni de beraberinde sürüklüyordu ki başka bir gövde siper oldu sırtıma. Boynumdaki baskı azalırken bir kol beni mevcut acizliğimden kurtarırcasına göğsüne çekti. Haykırdı. "ADAM!"
Harvey'di.
Beni kollarına aldı ve yere oturarak kucağına yatırırken bağırmaya devam etti. "Abella!" Yüzüme dağılan saçları arkaya iterken buğulu bakan gözlerimle fark ettim; ne yapacağını şaşırarak kalakalmıştı. Eliyle boğazıma bastırmak istiyordu kanamayı durdurmak için ama muazzam acı çekiyordum. Bu onu ikilemde bırakmıştı ve bu ikilem onu öfkelendiriyordu.
Bağırdı. "Lucian'ı arayın!" Sesindeki dehşet sur borusundan çıkmış gibiydi. Gelen giden yoktu ama duyulan ayak seslerinden ahalinin uyandığını anlamıştım.
Nefes alamıyordum ama söylemem gereken önemli bir şey vardı. Tişörtünün yakasından yakalayıp bana yaklaşmasını sağladım.
"Natt vuruldu..."
Başını salladı; duyamıyordu. Lanet olsun!... "Natt..."
Kısılmış soluk boruma emrettim. Ne kadar acırsa acısın soluk aldım ve yırtılan ses tellerimin acısına aldırmadan bir daha denedim. "Natt vuruldu. Çalılıklarda." Dedim. Kafasını kaldırıp karanlığa doğru baktı. Emrettiğini duydum. Bağırıyordu yine ama ne dediğini anlamıyordum. Yakasını tutan elim düşerken gözlerimin de kaydığını hissettim.
-
-
-
Not: Ayyyy! Çık Hıycınlı :D Nasıl buldunuz bölümü? Bu bölüm Zoe'ye biraz kızdınız biliyorum ama kızın içindeki acıyı göremeyen de kördür be :D Hala cezalandırıyor kendini.... Güzelim... Bak şimdi ağlayacağım .?
Bu arada Harvey'nin Eyşan - Kenan ikilisini öğrenmesine ne diyorsunuz? Sizce Harvey Zoe'nin korktuğu gibi baba kızı aynı masaya oturtur mu?
Hadi Zoe başrol kontejyanından ama Natt ölür mü dersiniz? Natt ölürse Zoe'yi canlı canlı gömsünler daha iyi bu arada :D ?
Neler düşünüyorsunuz bakalım, ben bir sürü yorum istiyorum, düşünceleriniz, yorumlarınız benim için değerli.?
Bu arada;
İnsomnia: Uykuya dalmayı ve uykuda kalmayı zorlaştıran ya da çok erken uyanmaya ve yeniden uykuya dönememeye neden olan yaygın bir uyku bozukluğudur.
Yani Harvey uyuyamıyor, Zoe uykudan ayrılamıyor. tıs tıs tıs :D ???
-
-
-
Bana ulaşabileceğiniz sosyal medya hesaplarım
Facebook: https://w**************m/angelina.ivashkov/
Instagram: https://www.instagram.com/purebloodgl/
Tiktok: https://www.tiktok.com/@purebloodgl Bu arada tiktokta Paris'te Gece Yarısıyla ilgili ön okumalı videolar falan hazırlıyorum. Merak edenleri beklerim ?