Not: Başlamadan önce gelenekselleşmiş merhabamızla başlayalım. Merhaba! Bu bölümü biraz geç yazdım ancak mazeretlerim vardı. Bir sürü hem de ama uzun uzun anlatmaya gerek yok. Bayram temizliği, bayram cümbüşü ve bayramdan hediye grip diyerek konuyu kapatalım :)) ???
Uyarı: Bu bölüm biraz melankolik olabilir. Depresyona meyilli kalpler için şimdiden bir özür dilerim. ? Yazara da fazla sövmeyin. ?
Oy verelim ?
Ve başlayalım okumaya ?
15. Bölüm
Yanlış karar verenlerin konvansiyon başkanıydım sanki. Hatta önde yürüyeni, bayrak taşıyanı! Nasıl böyle bir zafiyet gösterebildim? Üstelik resmin bütünü karşımdayken ve her yer olmazlarla doluyken...
O bir katildi; beni kullanıyordu. Sevgilisi vardı, üstelik beni öldürmekle benle sevişmek arasındaki o ince çizgide bir öne atlıyordu, bir geriye. Harvey'le değil de patlamaya hazır bir silahla sevişmek gibi bir şeydi bu. Ayrıca... Halt var gibi hünerlerimi sergilemek istemiştim bey efendiye! Elbette haklıydı; onu azdırmıştım. Yani çoktan ayaktaydı... Hevesliydi.
Nemfomanik hallerimden nefret ediyordum!
Bir yataktaysam; birazcık etkilendiğim bir adamın yatağındaysam hele ipleri elimden kaçırmam çok kolay oluyordu ama bu kez değil.
Bu kez çok kızgındım. Hem ona hem kendime!
Tamam, sadakat sözü veren ben değildim. En azından yaşayan birine... Ama o vermişti. Jules sevgilisiydi ve ben onun hiçbir şeyiydim... Ne hak ve cüretle bana dokunmuştu? Beni düşünmediğini biliyordum ama Jules'a ihanet ettiği hiç aklına gelmiyor muydu?
Beni bu durumda soktuğu pozisyonun farkında mıydı acaba? İki sevgilinin arasına giren kadın olmuştum. Bir adamı sadık aşığından ayıran fahişe! Ihk! Oysa Harvey sadık falan değildi. Dolayısıyla ben de fahişe olmuyordum ama kimse detaylara inmezdi ki.
Gerçi bunlara şimdi takılıyor olmam ironikti. Resmin dışındaki herkes için iki aşığı ayıran bir fahişeydim çoktan. Adım Harvey'nin metresiydi bir kere; Amy olarak çoktan mimlenmiştim.
Kimi kandırıyordum; kime neyi ikna etmeyi çalışıyordum... Kızdığım, öfkelendiğim Harvey değildi ki, kendimdim.
Ceyhun'u aldatmıştım... Mevzu seks değildi. Mevzu duygularımdı. Ceyhun'la ölmeden önce yaptığımız en illegal şey öpüşmek olmuştu. Biz hiç birbirimize dokunmamıştık... Ama Paris'e geldiğimden beri işlerin rengi fena değişmişti. Eyşan'ı unutmak için ne yapmam gerekiyorsa ona koşmuştum. Sanki kimliğimin aksi yöne hareket edersem başka bir kadın olacaktım ve Ceyhun'u öldüren o kadını gömecektim. O yüzden gözlerimi kapadım ve peşime düşmeyeceğine emin olduğum ilk erkeğin kollarına attım kendimi. Ertesi gece başka birinin yatağına girdim. Sonraki gece adını bile bilmediğim bir adamın evindeydim.
Eğlenmiyordum, zevk de almıyordum. Neden sonra fark ettim; ben sadece kendimi cezalandırıyordum... Ama dün gece öyle değildi.
Sevişirken gözlerine baktığım adam yüzünden kalbim çarpıyordu. Kalbim nefes alıyordu. Kalbim güzellik uykusundan uyanıyordu.
Ama çarpmamalıydı! Nefes almamalıydı! O ölüm uykusuna devam etmeliydi! Hakkı yoktu yaşamaya! Üstelik kim için? Harvey! Beynimin tiksintiyle bile yüzüne bakmak istemediği adama, kalbim kollarını açmış dört nala koşuyordu ama yapamazdım. Ölü de olsa kalbimin ait olduğu birisi vardı.
Gözyaşlarım yanaklarıma şerit açmış yoldan çeneme doğru kaydılar. Soğumaya yüz tutmuş küvetin içinde buruş buruş olmuş parmaklarımla kollarıma sarıldım. Duymamaya çalıştım, hissetmemeye ama haksız yere hapsedilmiş bir mahkûm gibi yumrukluyordu göğsümü kalbim. Kollarıma tutunan parmaklarım kasılırken dudaklarımı ısırdım. Beynime laf anlatmak için çırpınıyordu sanki içimde. Yırtıyordu pençeleriyle göğüs kafesimi ama olmazdı! Ne diyecektim? Kendime nasıl bir açıklama sunabilirdim? Liseli kızlar gibi, kendime söz geçiremedim mi diyecektim?
Hukuk vermemişti cezamı belki ama ben kürek mahkumuydum. İçimde. Ben ne sevecek bir kadındım ne de sevilecek. Cezam buydu benim; ömrümce sevilmemek.
O yüzden... Bir fitil olarak Harvey ateşine bir daha yaklaşmayacaktım. Nitekim, yaklaştıkça özgürlük istiyordu kalbim.
Yumruk olmuş elimle kalbime bastırdım. Duyuyordum onu, saydığı, döktüğü her şeyi ezber etmiştim; ne diyordu kalbim?
Ah, evet... "Suçlu değilsin sen. Tetiği çeken sen değildin ki. Yaşarken ölmemelisin. Şanslısın, emindin bir daha kalbinin atmayacağına ama atıyorum! Hem de heyecanla bekliyorum. Sabırsızım, kan değil merak pompalıyorum. Merak ediyorum seni ölüm uykusundan uyandıran adamı, sürekli görmek istiyorum. Aşk değil adı, biliyorum. O kadar da değil, korkma. Ama tuhaf adam. Buz gibi, ürkütücü, bazen korkutucu ama seni kolladığında güven veriyor manasızca. Bu çok hoş. En son ne zaman güvende hissettik sahibem? Ceyhun'layken bile hep korkardın babandan. Haksız da sayılmazdın ama şimdi işler değişti. Seni eve ilk getirdiğinde söylediği gibi; Onun yanında sana kimse dokunamaz. Hissettin, değil mi? Söz verdi, sözünü de tutuyor."
Ya Ceyhun ne olacaktı?
"Öldü o." dedi kalbim hüzünle. "Onu ölümsüzleştirip ölümlülerle yarıştıramazsın... Hem... Ceyhun böyle yaşamanı da dilemezdi."
Dudaklarımın arasından bir hıçkırık fırladı. Yapamazdım. İçim ne derse desin bu kez hataya düşmeden mantığımı dinleyecektim. Zaten... Kalbimi dinlediğimde neler olduğunu görmüştüm, değil mi?
Kalbim çığlık atarak kulaklarıma uzandı sanki. Sanki ellerimi kulaklarıma siper etmiştim de duymayı ret ediyordum onu. Oysa çığlıklar atarak konuşmaya devam etmek istiyordu. Üzgünüm kalbim. Seni gömmüştüm; üzerindeki ölü toprağını silkeleyen de ben olmadım ama buradasın. İkimiz de çıkamıyoruz madem bu bedenden, hoş geldin etten cehennemime.
Bir süre daha kaldım soğuyan küvette. Öyle ki titriyordum artık suyun içinde ama çıkmaya mecalim yok gibiydi. Kapı çalmasaydı çıkabileceğimi de sanmıyordum ama çaldı. Artık evde rahatça dolaşma özgürlüğüm olmasına rağmen odada kilitli olmam Harvey için şaşılacak şey olsa da ev sakinleri bunu bilmiyordu. O yüzden kapıda anahtarı çevirirken rahattım. Akşam güneşi penceremden kayıyordu ve Parfe pervazımda güneşin düştüğü çizgiye boylu boyunca uzanmıştı. Bir gülümseme dudaklarımı zorlarken kapıyı açtım. Liana elinde bir tepsiyle kapımdaydı.
"Ah hanımefendi," dedi utangaç bir ifadeyle. "Biz endişelendik, odadan çıkmadınız. Kahvaltı da etmediniz. Taze meyve suyu ve vitamin hazırladık."
"Gerek yok." Diye mırıldandım. Keyifsiz olduğum doğruydu ama ilaçların ya da meyve suyunun şifa olacağını sanmıyordum.
"Ama efendim, Bay De La Cour-"
Adını duymamla beraber çimdiklenmişim gibi irkildim. "Ona da mı karışacak?!"
Kız geriye doğru sendeleyince kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Kızın bir suçu yok, Zoe... Burun kemerimi sıkarak soluklandım. "Pekâlâ," dedim küçük kasedeki vitaminleri ağzıma atarak. Meyve suyundan koca bir yudum aldım ve kıza gülümsemeye çalıştım. "Oldu mu?" Liana yüzüme bile bakmadan kafasını sallayınca dilimi ısırdım. Beş sene önceki metruk halime dönmüştüm sanki. Yıkılmıştım; dökülüyordum her yerimden. Etrafa dikenli tel gibi, değdiğim yeri deşiyordum.
Dudaklarımın arasından titrek bir nefes alıp yatağa geçtim. Önden hazırladığım kuzulu pijamayı üzerime geçirip yatağın içine kıvrıldım. Üzgün olduğumda hep yaptığım gibi uyuyacaktım.
Uzun bir uykuydu. İçinden çıkamadığım bir kabustu ve işin içinde tuhaf bir şekilde kalbim de vardı.
Silahımı babamın masasına bıraktığım sabahtı. Kesin kararlıydım. Ömrümce bir daha silaha el sürmeyecektim; babam için sevkiyata çıkmayacaktım ve iş toplantılarına katılmayacaktım. Onun veliahdı olmayacaktım. Babamın gözlerinden alev fışkırıyordu sanki... Sonra rüyamdaki atmosfer tuvalde birbirine girmiş yağlı boyalar gibi girdi birbirine. Bu kez odamdaydık. Babam saçlarımdan tutmuş beni kapı çerçevesinin üçgen tarafına bastırıyordu. Bağırıyordu. "İşlerin başına geçmeyeceksen istediğim evliliği yapacaksın demektir!" Saçımdan çekti ve alabildiğine hızla kafamı kapı çerçevesine geçirdi. Patlayan alnımdan saçılan kan dönerek atmosferi yeniden dizayn ederken elimin içine sıkışan çarşafı çekiştirdiğimi hissettim. Sanki ıslaktı yanaklarım.
Bülent'in kolları arasındaydım. "Tatlı kızım tatlılıktan anlamıyor, ne yazık..." dedi babam. Gözlerime bakıyordu ama orada ruh yoktu. Görebiliyordum. Arkasını döndü babam, adamına işaret verdi ve ayakta durup bana bakan Ceyhun saniyeler içinde dizlerinin üzerindeydi. Babam tekrar bana döndüğünde içindeki o hastalıklı rahatlamayı gördüm. Benim yüzünden aşamadığı bir sorun vardı ve biraz sonra o sorunu çözecekti. Baş ve işaret parmaklarıyla yanaklarımı tuttu usulca; gülümsedi hasta adam. "Kimin kızı olduğunu unutma Eyşan!"
Arkasını döndü ve kabusumu yaşattı bana bir kez daha. Oysa bu kez yere düşen Ceyhun değildi. Harvey'nin savrulan uzun bedeni cansız bir şekilde gözlerimin önüne döküldü.
Yatakta nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde uyandım. Ter içindeydim, yanaklarım ıslaktı, bedenim titriyordu. Hıçkırıklar içimi sarsarak kursağıma tırmanırken kollarıma sarıldım.
Biliyordum. Birini sevmememin en geçerli sebeplerinden biri onu da kendimden bir sebep ölüme sürüklememekti ama ilk defa bu hastalıklı düşüncenin doğruluğunu ve bu doğruluğun bana yaşatacaklarını fark ettim.
Bu kez ölürdüm. Ve bedenimle gömülürdüm.
Titrek parmaklarım yanaklarımı kurularken ayağa kalktım. Bir bardak suya ihtiyacım vardı. Kapıyı açtım ve karanlık koridorda olabilecek en hafif adımlarla mutfağa indim. Telefonumun ışığı açık olduğundan mutfağın ışığını açmaya gerek duymadım. Böyle de fazla loştu ama sonuçta durumu romantize edecek bir adam da yoktu etrafta.
Bir bardak ılık su koydum kendime. İçerken suyun mideme sertçe çarptığını hissettim. Açlık bir insanın yüzüne bu kadar sert vurulmamalıydı ama midem de haklıydı. Tezgâhta duran meyve sepetinden bir tane yeşil elma almıştım ki tezgâhın karşısından bir dikdörtgen açıldı. Harvey orada olduğunu bile bilmediğim bir odadan çıkıyordu. Burnumdan bir nefes verip elmayı aldığım sepete koydum.
"İyi geceler." Dedim dümdüz bir sesle tezgâhın arkasından çıkarken. Komik bir şey söylemişim gibi gülerken bu kez o konuştu.
"Uyku mu tutmadı?"
Uyku tutmuştu. Öyle ki neredeyse hapsediyordu kabusuma beni... "Fazla uyudum sanırım."
Buna daha çok güldü. "Sen?" dedi. Sesinde bir soru cümlesi saklı gibiydi. Omuz silkerken yüzüne bakma gafletinde bulundum. Sesinden anladığım gülümsemesi hala dudaklarındaydı. Güzeldi... Meyve sepetine bıraktığım yeşil elmayı alırken yüzüme bakmıyordu. "Hasta mısın?"
"Belki."
Bıçakla böldü elmayı ikiye. "Kızlar odadan hiç çıkmadığını söyledi. Kahvaltı da etmemişsin."
"Hakkımda rapor da mı istiyorsun?" diye sordum sertçe. Böylesi doğruydu. İkimizin de sinirlerinin ayakta olması intim duyguları bastıracaktı. Kim bilir, belki zamanla sinirlerimiz o duyguları ezip öldürebilirdi bile. "İyiyim, bir şeyim yok. Sadece keyifsizim."
Ortadan böldüğü elmayı bana uzatırken alnındaki çizgi belirginleşmişti. Dudaklarını birbirine bastırdığını fark ettim. Bana kızıyordu.
Elmayı alıp almamak konusunda kararsız kaldım ama midem o boş sessizlikte guruldayınca almaktan başka çarem kalmadı. Yanındaki tabureye geçtim gönülsüzce. Kalbimi dövmek istiyordum! Ama o beni dövüyordu evire çevire. Telefon ışığının yansımasında esmer yüzü bir kara kalem çalışma gibi duruyordu. Kirpiklerinin gölgesi alnına uzuyor, aralık dudaklarının arasından görünen dişleri cezbediyordu. Belirgin elmacık kemikleri, geniş alnı, dalgalı, dağınık saçları dikkatimi uyandırıyordu. Kızsam da kendime alıkoyamıyordum kendimi.
"İnan ya da inanma, seni yanıma alırken ailemden çok seni korumak zorunda kalacağımı biliyordum." Dedi ansızın. Gözleri üzerindeki gözlerimi yakalamıştı. Koyu bir derinlikle işliyordu içime. "Çünkü haklıydın. Seni yem yapıyordum ve bu da seni korunmaya muhtaç hale getiriyordu."
"İtiraf ediyorsun demek." Dedim gözlerimi kaçırmadan. Ama o sözlerimle birlikte kaçırdı gözlerini. Geri baktığındaysa içinde bir ateşin yanmaya başladığını gördüm. Konuşana kadar bu ateşin öfke olduğunu düşünüyordum ama hayır.
"Seni eve getirdiğimde kimsenin sana dokunamayacağını söyledim." Dedi neredeyse fısıltıyla.
Nefeslerim kalbimle aşık mı atmaya çalışıyordu? Ne? Tamam, hatırlıyorum. Sen de söyledin, hatırlıyorum kalbim .
"Bu sadece fiziksel değildi."
Takla atmaya ne meraklıydı şu küçük kalbim!...
"Ne yapacaksın, beni üzen duyguların da mı kafasına sıkacaksın?"
Başını önüne çevirip birkaç saniye bekledikten sonra derin bir nefes aldı. "Arkamı yaslayabileceğim bir kadın olduğunu söyledin. Ben de bir adım attım; sırtımı yaslayabilmek için." Dedi an be an soğuyan bir sesle. "O yüzden iyi olup olmadığını önemsiyorum."
Kirpiklerim haddinden fazla kırpılırken kolumun içini çimdikledim. "Sen yine güvenme bana." Dedim güç bela. "Bizim oralarda bir söz vardır; her koyun kendi bacağından asılır."
Yüzünü bana çevirmese de profilinden kaşlarını çattığı belli oluyordu.
"Yani yine en çok kendine güven diyorum." Diye açıkladım. Dokunmadığım elmayı tezgâha bırakarak yanından kalktım gidiyordum ki sordu.
"Dün gece canını mı yaktım senin?"
Ayaklarımın altındaki zemin küçülüp küçülüp bir bıçak sırtı olurken boğazıma düğümlenen yumruyu yuttum. Ruhumu daha çok...
Karşıma geçti; sesindeki nezaketin samimiyeti gibi gözlerinde de gerçek bir merak vardı. "Tırnaklarını çıkarttın parçalamaya çalışıyorsun sanki beni."
"Dün gece olan şeyi fazla mı ciddiye alıyorsun acaba?" dedim umarsızca. "Sadece bir-"
"Seksti." Diye kesti sözümü.
"Öyleydi." Dedim. Öyleydi de. "Ama farkında mısın bilmiyorum, sen nişanlısın." Kaşları kalktı havaya.
"Bu seni rahatsız mı etti?"
Beni rahatsız mı etti? Elbette! ELBETTE! "İlişkisi olan bir adamla yatağa girdim. Elbette bu beni rahatsız etti." Gözlerimi kapatıp damağımı şaklattım usulca. "Seni de etmeliydi."
"Duygusal bir aldatma değildi. Bedensel bir şeydi. Biz bunu Jules'la sorun etmeyiz."
Gözlerim büyüdü. Bedensel bir şeydi... Sadece bir çekimdi ama duygusal bir çekim değildi.
Tanrı'm... Neye üzülüyordum ben? Onun böyle hissetmesi işlerimi kolaylaştıracaktı. Buna sevinmeliydim bile.
"Ben ikiniz adına da sorun edeyim o halde." Dedim ayıplar bir şekilde. Burnundan nefes alırken koluma uzandı. Bir minik adım gerileyerek kolumu arkaya sakladım. "Çünkü bu sağlıklı bir ilişki değil."
Üzerime doğru hamle yaptı; boşluktaki diğer kolumu yakaladığında canhıraş bir sesle konuştum. Bu onu kızdırmak için planladığım bir hamle değildi. Bu kendi canım içindi. "Bir daha bana sakın dokunma!"
Yüzünde gerçek bir afallama peyda oldu; yutkundum sertçe. Sınırlar belirsizleşmişti iyice. Yeniden çizilmesi gerekiyordu ve gaddar olan o değil miydi? Çekmeliydi çizgilerini, mesafeli, donuk adam olmalıydı. Tüm bunlar onun için bedensel bir çekimden ibaretse, kolayca da yapabilirdi bunları. Yapmalıydı da... Kendimi biliyordum; ben yapamazdım çünkü. Yapabileceğim maksimum şey dilimle onu çileden çıkartmak olurdu. Bu gönül işlerinde hep böyle oldu. Konuşurdum ve delirtirdim adamı. En iyisiydim bu konuda; bir dünya markası. Seven bir adam katlanırdı benim gibisine. Katlanmıştı da ama Harvey için her şey bedensel bir çekimden ibaretse beni pataklar gibi sınırların içine sürükleyeceğini biliyordum.
"Yaran var bir yerde." Dedi sakin kalmaya çalışarak. Bedeni bana değmiyordu ama nefesi kulaklarımı ısırıyordu. Kulağıma doğru soludu. "Ama nasıl ki sırrını keşfettim, Eyşan, onu da bulacağım."
Artık titremiyordum. Sarsılıyordum kelimenin tam anlamıyla. Ağırlığımı taşıyamadığımı fark etti. Kolumu tutan eline muazzam bir güç biniyordu ama yine de düşmeme izin vermedi.
Öğrenmişti. Çenemin titrediğini fark ettim; gözlerim de yanıyordu. Kolumu kurtarmak için hamle de yapsam izin vermedi. Ben kendimi geri çektim, o ise beni kendine. Göğüs göğse kalana kadar sessizce kavga ettik. Dudaklarım gerilmişti.
"Kenan'ın adamıyım." Dedim dişlerimin arasından. "Merak ediyordun ya hani."
"Hayır." Dedi ciddiyetle. "Sen Kenan'ın kızısın."
Yanan gözlerim dayanamadı; açtı barajlarını ama eğmedim başımı. Diklendim gözlerine doğru. "Ama haklı çıktın; başka bir babanın adamı sayılırım.
Vur beni."
Sözlerimi idrak etmeye çalışıyordu sanki. Kaşları çatılırken kolumu tutan elini çekti kendine doğru. Göğüs göğüseydik. Daha nereme girecekti? Beni böyle öldüremezdi, eğer denediği buysa.
"Öldür." Dedim burun buruna geldiğimizde. Nefesindeki alkol kokusunu alabiliyordum.
"Yaranı bulacağım Eyşan." Diye fısıldadı usulca. Üzerinden silkindim hiddetle.
"Benim adım Zoe!" Diye bağırdım gecenin içine doğru. Sanki karanlık yutmuştu sesimi. Nitekim Harvey bu çıkışımdan hiç etkilenmişe benzemiyordu. Adım adım kaçarken yüzüne doğru tısladım. "Ben bir Fransız'ım! Dümdüz bir kadın sadece! Aklından Kenan'la ilgili bir plan geçmesin sakın!" dedim göğsünü iterek. "Sakın!"
Göğsünü iten bileklerimi yakalayıp savrulmamı engellerken "Seni sevgilinin katiline teslim etmeyeceğim." dedi kirpiklerinin altından gözlerime bakarak. Korkumu nasıl okumuştu? "Eğer korktuğun buysa."
Nefeslerimin kontrolünü kaybediyordum. İçimi okuyordu; bunu nasıl yapabilirdi? Nasıl doğru cevapları verebilirdi peki?
"Geçmişimi kurcalamayı bırak." Sesimdeki yakarma acınası haldeydi ama anlamasını umdum. Detayları bilmesem de o terasta ki kahvaltı da Harvey'nin de gizli yaraları olduğunu görmüştüm. Dahası, bir sene öncesine kadar bu işlere bulaşmak istemediğini öğrenmiştim. Bir nokta da benim gibi düşünüyor olmalıydı; belki benim gibi kayıpları yoktu ama söyleyip duruyordu ya sürekli 'Bu hayatı bilmiyorsun.' Diye. Artık bildiğimi biliyordu. Neler yaşadığımı hayal edebilirdi; üstüme gelmekten vazgeçebilirdi.
"Uyu, Eyşan." Dedi fısıltıyla. Bileklerimi saran parmaklarını tek tek açarken gözleri saçlarımı okşuyor gibiydi. Bu sessiz şefkati içimi burdu; dövse beni, kanatsa bu kadar acımazdı canım ama bulacağım dediği yaraya sarılıyordu, yakıyordu şefkati... Haberi yoktu.
***
Boktan gecenin boktan sabahıydı. Tüm gece düşünmüştüm. Harvey benim gibiydi diyen kalbimle, o merhamet nedir bilmeyen bir adam diyen beynim arasında mengeneye sıkışmıştım ama her zaman olduğu gibi beynim haklıydı. İşlerin ne zaman lehime olduğunu ve ne zaman aleyhime dönüşeceğini bilemezdim. Mesela, Harvey Benji'nin kuyusunu yavaş yavaş kazıyorsa o zaman babamın Fransa'dan yeni bir tedarikçiye ihtiyacı olacaktı. Harvey'nin piyasadaki tüm iyi kimyagerleri topladığını biliyordum. Peki ne olacaktı? O ikisi bir gün anlaşma için muhakkak masaya oturacaktı.
Bu çiftlikte kalamazdım artık. Natt... Onu ortada dımdızlak bırakacaktım ama daha ne yapabilirim; hiç bilmiyorum! En azından artık her şeyi biliyordu. Peşinde bir mafya olduğunu, canına kastettiklerini, kendini koruması gerektiğini... Şu noktada ona verebileceğim daha iyi bir alternatif de yoktu doğrusu. Belki benimle gelirdi, başka bir ülkeye ya da Paris'in kırsallarına kaçardık, bilmiyorum.
Hiçbir şey bilmiyorum!
Üzerime geçirdiğim bol bir askılı ve şortla kapımı açıp aşağı inerken dün geceden kalan garabet suratımı toplamış olmayı umdum. Biraz makyaj ve el hüneriyle en azından daha canlı görünüyordum ama kan çanağı gözlerim ve gülümseme nedir bilmeyen dudaklarım için yapabileceğim bir şey yoktu.
Mutfağa indim ve dün gece Harvey'nin oturduğu yerde Abella'nın omlet için yumurtaları çırptığını görerek gözlerimi kapadım.
"Günaydın hanımefendi." Abella'nın sesi gözlerimi açmaya zorluyordu. "Daha iyi misiniz?"
Daha kötüyüm esasen. Kaşlarım çatılırken boğazımı temizledim. "Çay istiyorum." Sesim neden bozuk kablolu yayın mağduru dizi karakterleri çıkıyordu ki? Bir kez daha temizledim boğazımı. "Bir de tost." Kendime bir bardak su koyarken detayı vermeyi unutmuşum gibi hızla ekledim. "Fransız tostu değil ama. Peynirli tost."
"Tabii efendim." Dedi kız. Çayımı çoktan önüme koymuştu bile. "Siz bahçeye çıkın isterseniz, tostunuzu getiririm ben."
İç geçirdim. İlkbaharın cıvıl cıvıl havası, güneşin kokusu... Hepsi mide bulandırıcı geliyordu ama Natt'i bulmak zorundaydım. Dolayısıyla istemesem de çıkacaktım bahçeye. Çıplak ayaklarımla merdivenlere yönelmiştim ki dün gece kayarak kabusuma kapı açan dikdörtgeni fark ettim. "Ne kapısı bu?"
"Bay De La Cour 'un odası orası."
Tek kaşım havaya kalktı. Sığınak gibi, yerin altında mı takılıyordu yani? "Burada mı uyuyor?"
"Harvey Bey uyumaz." Dedi merdivenlerden inen orta yaşlı kadın. Onunla ilk defa konuşuyordum ve sesini ilk kez duymanın yaşattığı şaşkınlık bir yana sözlerin anlamına afallıyordum.
"Ne demek uyumaz? Her insan uyur."
"O insomnia hastası. Haftada iki kez uyursa bu onun için lütuf sayılır."
İnsom- Ne? "Ne hastası?"
"İnsomnia." Diye tekrar etti kadın daha yüksek bir sesle ve tane tane. "Uyuyamıyormuş. Küçükken de uykuyla arası çok yoktu ama son bir yıldır neredeyse üç dört güne bir anca uyuyor."
"Sizin aksinize." Diye araya girdi Abella kıkırdayarak. Eh, benim çok uyuduğum doğruydu. Uyumayı seviyordum; nitekim uykuda sorunlarla boğuşmuyordum ve sorumluluk almıyordum.
"Teşekkürler Abella." Dedim soğuk bir sesle. "Peki burada ne yapıyor?"
"Kitap okur, çalışır, piyano çalar."
Piyano?
Alaycı kahkahamı bastırdım. Sanatla da mı ilgileniyordu? Hiç inandırıcı değildi doğrusu. Tuttuğum kapı kolunu bırakırken gözlerimi çevirdim. Bana neydi ki? Ben gidecektim.
"Her neyse." Diye mırıldanırken Abella'ya baktım. "İşe giren yeni adamı tanıyor musun Abella?"
"İşe yeni biri mi girdi?" diye sordu Abella yaşlı kadına bakarak.
"Nathaniel geri geldi sadece." Dedi yaşlı kadın tezgâhın arkasına geçerken.
"Peki onu nerede bulabilirim?"
"Ahırın oradadır." Dedi yaşlı kadın. "Sınırda, nöbette."
Ahır mı vardı buralarda? "Ahır nerede?"
Abella hayretle başını kaldırdı. "Bay De La Cour sizi hiç götürmedi mi?"
Bunun üzerine yaşlı kadın Abella'nın beline dirseğini geçirirken konuştu. "Gerek olursa Harvey götürürdü onu."
Tek kaşımı kaldırdım. Abella ve Liana için ne kadar hanımefendi olursam olayım, yaşlı cadı için ben sadece 'O'ydum demek.
"Teşekkürler." Dedim samimiyetsiz bir şekilde ve ekledim. "Abella, tostumu yanındaki hanımefendi getirsin, olur mu?" dedim üzerine basa basa. O bana saygı duymuyorsa ben de ona duymazdım. Gülümsedim sahte sahte. "Kolay gelsin."
Ve çıktım yukarı. Geçen gece adını öğrendiğim adam, Diggory ve başka bir tane koruma kapıda nöbetteydi. Bahçenin demir kapısı açılıyordu; direksiyondaki Thayer'dı ve araba durup sağ arka kapıdan çıkıp koşuşturan Adam'ı görünce sol kapıdan inecek olanın Harvey olduğunu anladım. Beklemeden bahçenin havuza bakan tarafına geçtim. Yuvarlak ferforje masa takımına fincanımı bırakırken hızlı adımlarla evin arkasına dolaştım. Benim odam evin ön yüzüne bakıyordu, havuz ise evin solunda kalıyordu. Arkada ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu ama Abella ve yaşlı cadının söylediklerine bakılacak olursa burada bir ahır vardı. Muhtemel ki at falan besliyorlardı. Doğru ya atlar yoksa ya da inekler, tavuklar falan buraya neden çiftlik diyorlardı ki zaten?
Haklıydım. Evin arkasındaki hektar hektar alanda koca bir ahır vardı. Siyah giymiş birkaç adam ahırın etrafında duruyordu ama hiçbirini Nathaniel'e benzetemedim. Telefonumu arka cebimden çıkartmıştım ki Harvey boğazını temizledi.
Nefes verdim. Ona bakmak istemiyordum. Konuşmak falan da. Buradan kaçana kadar, ki mümkün olduğunca hızlı yapmak istiyordum bunu, Harvey'le maksimum iletişimi dışarı falan çıkarsak kurmayı düşünüyordum.
"Ne var?"
"İyi misin?" Boş araziye baktım. Konuşmaya kaldığımız yerden devam etmek istemiyordum ama sesindeki ihtimama bakılacak olursa o hala Kenan Beyin küçük kızına dikkatli yaklaşıyordu.
"İyiyim." Dedim düz bir sesle. Arkamı dönüp omzuna sürtünerek yanından geçerken arkasından gelen adamların taşıdıklarına mana veremeyerek baktım. Onları izliyordum ki konuştu;
"Öğrendiğime göre çok iyi bıçak kullanıyormuşsun."
Lanet olası dış bağlantıları. "Daha dün gece geçmişimi kurcalama, dedim sana." Diye tıslarken evin duvarına yasladıkları hedef tahtasına bakıyordum.
Umursamadı bile. Elini havaya kaldırınca işaret parmağına asılı kunai bıçaklarını gördüm. "Denemek ister misin?"
Bıçakları özlemem bir yana bunların işe yaramaz aparatlar olduğunu söylemeye gerek bile duymadım. Hiçbir şeyi kesmezlerdi. Ancak güç ve ivmeyle fırlatılırlarsa bir yere saplanıp delebilirlerdi, o kadar.
"Bunlar hiçbir işe yaramaz." Dedim bilmiş bilmiş gözlerimi kısarken.
"Biliyorum." Dedi. "Ama sanıyorum son beş yıldır eline bıçak almadın." Beni yakalarken eğlenmiş gibi görünüyordu. "Önce üzerindeki pası atmak istersin diye düşündüm."
Vay canına; silah kullanmama dair ettiğim sözlerimle vuruyordu beni. Hiçbir şeyi de unutmuyordu demek. İnadına yapıyordu yani.
"Bıçak kullanmayı bilmiyorum." Dedim inatla. Gülümsedi.
"Zoe bilmiyordur belki ama Eyşan'ın bildiğine eminim."
Gözlerine doğru diklendim. "Ne istiyorsun? Kenan'ın buyruğundan kaçıp senin emrine mi gireyim?" Sivri dilli bir yılan gibi tıslarken üzerine yürüdüm. "İstediğin buysa suikastçin falan olmayacağım!"
"Ben sadece, sana özgürlük vereceksem silahlarını da kuşanman gerekir diye düşündüm." Dedi ciddiyetle.
Ellerimi bacaklarıma bastırıyordum. Terlemişlerdi nitekim, Tanrı'm. Önceden de onunla konuşmak geriyordu beni, ürkütüyordu ama şimdi bu resmen denge oyununa dönüşmüştü. "Bana güvenme." Diye fısıldadım. Sesimdeki mesafe beni bile şaşırtsa da Harvey'nin üzerinde pek etkili olduğunu söyleyemezdim.
Omzunu iterek ferforje masaya doğru ilerlerken yukarı çıkan başka şeylerin de olduğunu görüp duraksadım.
Ne düşünüyordu bu? Babamla hastalıklı bir anlaşma için beni kullanacaktı da besili domuzcuklar gibi mutlu olayım diye önüme arzularımı mı yığıyordu? Diggory'nin elinde taşıdığı şövalyeye bakılacak olursa bana bir de ressam takımı almıştı.
Sabah sabah bana alışverişe mi çıkmıştı bu adam? Ne?
Yaşlı kadın elinde gümüş tepsisiyle Diggory'nin yanından geçip masaya yürürken memnuniyetsiz bir ifadeyle taşınanlara baktı. Yüzü bana döndüğünde ise iyice öfkeli gözleri ateş ediyor gibiydi.
Üzgünüm yaşlı cadı, olanlardan ben de memnun değilim ama zaten bu evin efendisi de ben değilim.
Bana yaklaşan kadına doğru hızlı adımlar atıp tostu bir şahin gibi tepsiden aldım. O kadar hızlı yürüyordum ki elimdeki fincan sallanıyor, çay dökülüyordu. Çıplak ayaklarıma değen sıcak suyu görmezden gelerek tuvaller ve fırça setleri arasında yukarı çıktım. Kapım kilitli olduğu için tüm malzemeler duvara dayanmış haldeydi ve hala duvara malzeme yığılmaya devam ediyordu. Bir ton boya, tiner, ressam spatulaları, fırçalar ve boy boy bir sürü tuval.
İçeri gir artık salak kız, çocuğuna hasret anneler gibi bakma malzemelere!..
Burnumdan nefesler alarak dudaklarımı ısırdım. Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum; söz vermesine rağmen bir televizyon bile almadığı odama hayatta yapmayı en çok sevdiğim işin malzemelerini gönderiyordu. Gizli, sadistik zevklerim için bıçaklar getiriyordu. Ne zaman araba yarışlarına götürecekti? Oldu olacak babamın kafasına da sıksındı!
Sıkar mıydı?...
Diggory elinde başka bir kutu boya ile koridorda baş verince çenemi kaldırıp ona döndüm. "Götürün bunları buradan." Dedim duygusuz bir sesle. Beni ne için ayartmaya çalıştığını bilmiyordum ama ayartmaya çalıştığı ortadaydı.
Ayartmasına izin vermeyecektim.
Odaya girerken arkamda fara tutulmuş tavşan gibi kalakalan Diggory'ye baktım çok kısa. İsteğimi yapmayacağını biliyordum ama en azından isteğimi efendisine iletebilirdi.
Çayı ve tostu pervaza bırakıp telefonumu çıkarttım. Bir planım yoktu ama olmasını istiyorsam artık harekete geçmeliydim. Birincisi; İspanya'ya gitmem artık olasılık dahilinde değildi çünkü Harvey can simidime el koymuştu... Ama hala Fransa içinde özgürce dolaşabilirdim. Bir köye belki.
Hayır, köyde yaşayamam. Ne yapacağım? İneklerin portresini çizip süt ve peynirle ödeme mi alacağım?
İşe girip çalışabileceğim bir yer olmalı. Dadı arayan göçmen aileleri iyi bir alternatif olabilirdi mesela. Hem çocuklarına bakar, yabancı dil öğretirdim hem de bir süre ortalardan kaybolmuş olurdum. İzin günlerinde illa da dışarı çıkmak zorunda değilim ya. Ayrıca üç dil bilen bir dadıya kimse hayır demezdi. Bu sayede barınma sorunum kalmazdı hem. Gerçi çok monoton bir hayatım olacağı gerçeğini kabul etmek zorunda kalacaktım ama bugüne kadar yaşadıklarım yeterdi.
Natt'le beraber kaçacaksak bu da ihtimal dışı kalıyordu ama... Cannes ve Marsilya! Evet, evet en iyi alternatif buydu. Şimdilik bahardaydık ama yazın bu iki sahil şehri canlanacaktı. Birkaç otelde çalışabilirdik.
Şirketlere başvurabilirdim; mütercim tercümanlık için.
... Annem haklıydı; mesleği iyi kazandıran bir bölüm okumalıydım. Ressamlığı hobi olarak da yapabilirdim.
Off...
Beynimi turboda çalıştırıyordum ve kesif bir duman kokusu alsam şaşırmazdım doğrusu. Neredeyse nöronlarımı yakacaktım ama ne kadar çok alternatif üretirsem o kadar çok çıkışım olurdu.
Pervaza tırmandım ve Natt'i ararken gözlerimi kapattım.
Yeniden başlamak hiç kolay olmayacaktı. Geçen sefer en azından elimde on bir dolar vardı. Bu kez ceplerim boş çıkacaktım maceraya.
"Zoe,"
Telefonu açan Natt'in sesi yorgundu.
"Natt, çiftlikte misin?"
"Nöbeti devrettim, eve varmak üzereyim." Dedi. O an metronun mekanik sesini duydum. Durağa vardığını ilan ediyordu. Dudağımı ısırdım. Sesinden ne kadar bitkin olduğu anlaşılıyordu. Şimdi gel diyemezdim ki. "Bir sorun mu var güzellik?" Hem gündüz gözü kaçabileceğimden de emin değildim. Yine de tedbirli gelmesi için birkaç gerçekten bahsetmem gerektiğini biliyordum.
"Zoe?"
Damağımı emerek yutkundum. "Natt haklıydın." Dedim bir süre sonra usulca. Konuşmamı bekledi. Sesimdeki tondan sorun olduğunu anlamış olmalıydı. "Burada zorla tutuluyorum."
Küfretti. Burnundan çıkan öfkeli nefesin sesi kulaklarıma yetişiyorsa gerçekten hırlıyor olması muhtemeldi. "Çocukları ayarlıyorum." Dedi sert bir sesle. "Hazır ol, çatışma çıkacak."
"Hayır," dedim çabucak. "Gürültü çıkartamayız." Pencereyi kapatıp banyoya geçtim. Suyu açarken elimi ahizeye siper ettim. Sesimi bastırabileceğim kadar bastırdıktan sonra anlattım. "Harvey'nin söylediği her şey doğruydu; Peşimizde Benji var. Muhtemelen bir de Du Pond denen adam." Dedim. "Ama onun metresi ya da sevgilisi değilim. Beni kullanıyor sadece."
"Zoe, orada o adamla ne halt ettiğini doğru dürüst anlatacak mısın?"
Dişlerimi sıktım. Yeri burası değildi ki!
"Beni buradan gizlice çıkartman gerek." Dedim usulca. "Sonra sana detaylıca anlatırım."
Bir küfür daha etti esaslısından. "Nasıl bulaştın kızım sen bu adamlara, paratoner falan mısın?"
"Senin yüzünden!" diye tısladım. "Daha önce çok iyi karşılık almışsın gibi beni o şakalar yapan şirkete gönderdin. Onlar da beni Harvey'ye gönderdi! Sayende son duraktayım. The Next Station is Zincirlikuyu!"
Durdu, kekeledi. Kendisi yüzünden bu durumda olduğuma mı şaşırmıştı yoksa son söylediğimi mi anlamaya çalışıyordu bilmiyorum ama lafı boğazına takılmıştı. "Mesaim gece on ikide başlayacak." Dedi bir süre sonra. "Gece üçte arka kapıda bekleyeceğim seni."
Evin arka kapısı da mı vardı? Hogwarts gibi, sürekli keşfedilecek yeni bir yeri çıkıyordu evin. "Peki." Dedim gönülsüzce ve ekledim. "Bir araba ya da motor ayarlamayı unutma." Diye azarladım. Çiftlikten atla kaçmak zorunda kalmak istemiyordum.
"Aptal değilim Zoe."
Evet sadece pervasızsın, diye geçirdim içimden. Telefonu kapatıp küvete dolan suya baktım. Elimle suyun yüzeyinde biraz dolaştıktan sonra çıktım banyodan. Bir araba ayarlasa iyi olurdu; ona gerçekleri Eyfel'in önündeki bir kafede kahve içip selfie çekerken anlatmak istemiyordum nitekim. Vaktimiz olabildiğince az olacaktı ve konuşmayı arabada yapmamız şarttı. Karar vermek için çok zamanımız yoktu.
İçeri geçtim. Parfe kapalı pencereye götünü dayamış yatıyordu. İçeri girmek için gelmişti muhtemelen ama pencere kapalıydı. Hemen hızlı adımlarla pencereyi açıp cama dayanan götünün pervaza taşmasına izin verdim. Ani açılmayla kafasını kaldırıp bana baktı. Miyavladı.
İletişim mi kuruyordu artık benle... Kalbim erirdi ama. Kulağının arkasını kaşırken kafasını elime bıraktığını hissederek inledim.
"Burada kalmasına üzüleceğim tek varlık olabilirsin Parfe." Diye fısıldadım üzüntüyle.
Kalbim göğüs kafesimi itti sertçe 'Yalancı!'
Nefes kontrolü yaparak sakinleştirdim kendimi. İlk seferinde nasıl yaptıysam ikincisinde de öyle başarılı olacaktım. İçim susmayacaktı ama ben de duymayacaktım.
"Gel bakalım buraya," diyerek elimi kendime çektim. Parfe teması kesmek istemez gibi uzaklaşan elime doğru yürüdü.
Beni seviyordu artık. Kucağıma alıp boynuma yatırırken ayak patişlerini sevdim usulca. Mini bir cins olduğu için bacakları göğsümden sarkarken sallanan kuyruğu burnuma sürtünüp duruyordu.
Tüylü canavar.
Belki onu çizebilirdim. Önce emin olamadım. Sanki kendime ihanet ediyormuş gibi hissediyordum ama buradan gideceksem; ki gidecektim, belki Parfe'nin bir portresini yanımda götürebilirdim.
Onu da bu cehennemden götürmek isterdim ama onu muhtemelen dünyanın en diyet ve en yaş mamalarıyla besliyordu Harvey. Asıl Parfe'yi buradan götürmek cehenneme taşımak olurdu.
Götünü mıncıkladım haşin bir şekilde.
Kapımı açıp şövalyeyi içeri taşıdım. Tuvali pencerenin hemen önüne yerleştirdim. Tuvale değil ama bir resim defterine ihtiyacım vardı ve vay canına, onu da almıştı. Kalem setini de alıp içeri geçtim. Bir an durdum; dudak büktüm isteksizce. Ayartılmak istemesem de en cazip hediyeleri bırakmıştı kapıma. Adi... Ana renklerin olduğu koliyi de alıp içeri taşıdım ve tuvali şövalyeye sabitledim.
Omzumdan indirmek istemiyordum onu ama bir kedi olarak gölgede o kadar da uzun süre hareketsiz yatacağından da emin değildim.
Başka bir şey çizmekle başladım işe. Güneş düşüp pencereme aktığında ısınan pervazda uzanan Parfe'yi çizecektim ama akşama daha çok vardı.
Önce kalemleri aldım elime. İlk defa elim ilk çizgiyi atmaya gitmiyordu ama nedeni ne çizeceğimi bilmemek değildi. Aksine emindim direksiyonu ellerime emanet edersem arabanın nereye gideceğine... Biraz şövalyenin etrafında dolaştım ve en nihayetinde saçlarımı elimdeki kalemle toplayıp palete uzandım. Elime aldığım fırçayı dişlerimin arasına sıkıştırırken boyaların kapaklarını açtım tek tek.
Sarı, mor, mavi, üzerine biraz beyaz. Siyah. Biraz daha siyah. Kan kırmızısı. Bir daha siyah.
Fırçayı palete daldırıp ilk darbeyi attım. Beni yatağa ittiğinde siyaha daldığımı biliyordum. Durdurabilecek dirayetim yoktu. Yani, onun kadar karaydım. İlk iniltiye bir kırmızı batırdım. İstek ve arzum göğe tırmanıyordu sanki; birinciliği maviye verdim. Şehvetim katlandıkça kırmızıya buladım tuvali; mor oydu ve sarı da bendim. Mor sarıya karıştı. Sarı çoktan mora saklanmıştı... Yan yana gelince tehlikeli bir uyum sarmalıyordu etrafı sanki ama beyaza baktım. Masumiyetti. Peki masumiyet bu tuvale değmeli miydi?
En büyük fırçayı aldım ve sağ üst köşeden sol alt köşeye doğru kavisli bir zift çektim resme.
Doğru hisler Yanlış Adam
-
-
-
Açıklamalar 16. Bölümün sonunda olacak ? yorum ve Eleştirilerinizi çok merak ediyorum. Lütfen yorum yapın ???