Bölüm Başı Notu: Selam fındık fıstıklar! ?? Hepiniz yeni bölüme hoş geldiniz. Yine uzun bir bölümle karşınızdayım. Esasında çok daha uzun olacaktı ama dipsiz bir kuyu gibi yazdıkça madene iniyordum; o yüzden bir yerde kestim. Çok alakasız bir yerde kesmemiş olmayı umuyorum ama dediğim gibi fazla uzun olmuştu ve dahasına gerek yoktu.
Bu arada Tiktotan gelen arkadaşlar bi' tanesiniz! Hikayeye çok güzel yorumlar yaptınız. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Bal olsaymışsınız, petek olsaymışsınız. ?♀️
Çok uzattığımın farkındayım ama şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum; GEÇMİŞ OLSUN BEBEKSİLER! Lanet sınav bitti ve kurtuldunuz. Umarım hepiniz istediğiniz bölümleri kazanır ve geleceğe sağlam bir adım atarsınız. ? Kazanamamış da olabilirsiniz ama unutmayın ki siz denediniz. Ne demiş Samuel Beckett; Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil. ✌️?
Siz çok kıymetlisiniz; akrabalarınızın ve arkadaşlarınızın kıyaslamalarından daha değerli, aldığınız puan ya da sıralamadan çok daha önemlisiniz . Unutmayın! ???
Ve unutmayın, yorumlarınızı çok ama çok bekliyorum ? ???
-
Keyifli okumalar dileyerek susuyorum artık
-
23. Bölümden
"Dur Zoe," dedi. Kulaklarımın tırmalandığını hissettim. Zoe demişti, değil mi? Uçurumdan yuvarlanmak gibi bir histi bu... Zoe, Zoe... "İnme." Dedi otoriter bir sesle. Adımdan sonra bir de arabaya mı kilitleyecekti beni? Yuh artık! Tüm gün bir arabanın içinde kilitli bir halde onu mu bekleyecektim?! Zoe olarak...
Şükür ki kapımı açtı. Elinde bluetooth kulaklık ve bir telefon vardı. "Bunları tak." dedi. "Toplantıyı dinlemeni istemiyorum."
Güvenmiyordu, haliyle.
Sonra elime uzanınca yüzümü buruşturdum. Yanındaydım ya işte, kelepçeye ihtiyacı var mıydı? "Ceketini çıkar,"
"Yanından kaçacak değilim." dedim. Tokat gibi bir cevapla karşılık verdi.
"Geçen gün kaçtığın yer tam olarak yanım değil miydi?"
Evet... O konuda... Dudağımı ısırdım; çıkarttığım ceketin altından bileklerimizi kelepçelerken çıkmam için önümden çekildi. Ayağımı arabadan sarkıtmış ama asfalta çıkmamıştım bile.
Çok uzun boylu bir şey değildi; esasında çıtı pıtı bile sayılabilirdi ama beyaza yakın sarı saçları ve bir gök kadar berrak mavi gözleriyle büyüleyiciydi. "Harvey," dedi. Kendinden emin adımlarla Harvey'ye doğru geliyordu. "sevgilim," diyerek sarıldı.
Harvey afallamıştı. "Jules," diye soludu. Bileğini prangaladığı elini yumruk yaptığını gördüm ama öbür eli ne yapacağını iyi biliyordu. Jules'un beline sarıldı ve kadın dudaklarına uzanırken rahatça erişebilsin diye ayaklarını yerden kesti.
24. Bölüm
İlk defa, hayatımda ilk defa bir taşın kalbimi ezdiğini sandım. Çok ani bir duygu çarpması olduğundan başım dönmüş, kalkamamıştım. Gözlerim bir kameranın lensi gibi bir bulanıklaşıyor, bir netleşiyordu ama sahne aynıydı. Kirpiklerim her kırpılışında sahnenin değişeceğini umuyordu herhalde. Yoksa bu kadar kırpılmasının manası neydi? Oysa sahne aynıydı; Harvey, Jules olduğuna emin olduğum kadını belinden yakalamış sarılırken kadın dudaklarına uzanıyordu. Çok hızlı öptü kadını. Fransız öpücüğü değildi ama öpücüktü işte.
Bakışlarımı çevirdim. Bu sersemlik de neydi böyle? Olması gerekeni yapıyor diye kahrolmayacaktım, değil mi? Birbirimizin değildik ki. O Jules'a aitti; Jules da Harvey'ye. Gerçekten de açık bir ilişki yaşıyor olmalılardı yoksa bu samimi karşılamanın başka anlamı olamazdı. Kelepçeli elimin yumruk olduğunu hissettim. O da hissetti. Bana bakmak için dönecek gibi olsa da dönmedi.
"Senin ne işin var burada? Sizin Avusturya'da olmanız gerekiyordu."
Yunanistan'da değil miydi? Jules başını hoşnutsuzlukla yana eğerken "Bir telefon aldım." dedi oldukça uysal bir sesle. Tanrı'm, sesi çok güzeldi. "Orada durmamız tehlikeliydi."
"Bunu bana haber veremez miydin?" diye sordu Harvey kendine hakim olmaya çalışırcasına.
Kadın omzunu hafifçe yukarı kaldırdığında dolgun dudaklarını fark ettim. Boynunu kaldırmış, kirpikleri altından Harvey'ye bakıyordu. "Çok ani oldu sevgilim. Chase aradı ve bab-"
"Chase seni mi aradı?" diye sordu ürkütücü bir sesle. O an öfkeyle ellerini birbirine çarpıp dudaklarına götürünce acıyla inleyerek olduğum yerden savruldum. Şimdiye kadar arabanın açık kapısı ve Harvey'nin gövdesi beni saklıyordu ama sinirine hakim olamayıp hareket edince ifşa olmuştum. Serbest olan eli dirseğimden yakalamıştı ve telaşlıydı. Araba kapısından destek almak için geri çekildiğimi fark etmesiyle ise dirseğimi bıraktı.
Jules'un bakışları üzerimdeydi. Bileklerimize baktım; kamuflajımız olduğu yerde sapasağlamdı. Kalkıp hemen arkasında doğrulurken pantolonun cebine soktuğum telefondan müzik listesini başlattım. Bakışlarım arkamızdaki yoldan geçen araçlardaydı.
Ne görmek istiyordum onları ne de ihtiraslı kavgalarını duymak. Bu kadarı bile sinirimi bozmaya yetmişti.
Derken Jules'un yanımızdan geçip gittiğini fark ettim. Peşinde dört adam birden vardı. Kalın askılı su yeşili elbisesinin altından görünen hiçbir yerinde yara izi yoktu. Onları korumayı gerçekten de beceriyordu.
Hareket ettiğini fark edince kuzu gibi peşinden gittim. Plazaya girmesiyle kalem etekli bir kadının elinde ipadiyle yanımızda bitmesi bir oldu. Asansörde de yalnız bırakmamıştı Harvey'i, hararetli bir şekilde anlatmaya devam ediyordu. Günlük planını okuduğunu varsaydım. Plazanın en üst katına vardığımızı belirten nazik zil sesinin ardından açılan asansör kapısından geçerek fresh kokulu bir koridora girdik. Yönetim Kurulu Başkanı yazılı kapısından içeri girdiğimizde ise kadın uzay modülünden kopan bir parça gibi dışarıda kaldı.
İlk olarak jaluzileri indirmek için camekana gidince şaşırdım. Hemen ardından beni kendi koltuğuna oturttu ve ceketinin iç cebinden kelepçenin anahtarını çıkartıp kendi bileğine uzandı. Bileğimden sallanan boş kelepçe bileziğine baktım. Çok kısa bir an yüzüme döndü bakışları. Hemen odağını başka yere çektiğinde ise boş bileziği meşe ağacından yapılma masasının ayaklarından birine takmıştı. Hızla hareket edip kapıya ulaşınca dayanamadım, sordum. "Nereye?"
Dönmüştü ama bana bakıp bakmamak konusunda emin olamadı. Kaşlarını kaldırıp gömleğinin manşetlerini düzeltirken konuştu. "Toplantıdan önce halletmem gereken birkaç küçük iş var." dedi. "Senin bilmene gerek olmayan şeyler."
Dudağımı bükmemek için mücadele ettim kendimle. Eski gizlerine tamamıyla geri dönmüştü. Sözümü dinlemişti; hiçbir şeyden haberi olmayan Fransız kızmışım gibi davranıyordu. Beni çekiştire çekiştire kendi sınırlarımızın içine sokuşturacağını hissettim. Kapıyı arkasından kilitlerken gözlerimin ısınmaya başladığının farkındaydım. Yutkunmaya çalıştım olmadı... Tıpkı ağlamamaya çalışmamın hüsranla sonuçlanması gibi; boğazımda kocaman bir yumruyla nemli yanaklarımı siliyordum.
Biraz zaman sonra odasını incelemeyi düşünsem de bunu son yaptığımda başıma neler geldiğini hatırlayıp titredim. Hakkımda planladığı başka küçük kirli oyunlar varsa bunu bilmemeyi yeğlerdim. Nitekim bilince ağır yaralanıyordum, malum.
Kalemliğine uzandım ve masa pedinin altından bir A4 çıkartarak en iyi bildiğim şeyi yapmaya, başladım. Çizgileri sırayla savuştururken girdi içeri. Kendi bitmemiş portremi saklamak adına büyük bir ahmaklıkla resmi masa pedinin altına ittim.
Utanmıştım çünkü aslında kendi portremi çizecek kadar narsist değildim ama parmakları oluruna bırakınca yine Harvey'nin saçlarından başlamıştı.
Ani hamlemi yakalamamış olması ihtimal dahilinde değildi elbette. Kalemi bırak, pedi kaldır, resmi sakla... Ben bunları saniyeler içinde yapmış olabilirdim ama o saniyenin onda biri kadar bir sürede bana dönmüştü. Merakla yanıma yaklaştı ve pedi kaldırarak portremi eline aldı.
"Kim bu?" Diye sordu merakla. Dalga mı geçiyordu? Bendim ya işte. Bakmaya bakmaya yüzümü mü unutmuştu?
"Benim." Dedim anlaşılabilir olmak adına tane tane.
Portreyi yüzümün hizasında kaldırıp bugün için ilk defa bana baktı. "Gözün mü bozuk? Parmakların mı beceriksiz?" Diye sordu gaddarca.
Yeteneğimi mi aşağılıyordu? "Nesini beğenmedin?" Diye sordum kocaman bir sesle? Ördek dudaklı, geniş alınlı, küçük burunlu, siyah gözleri olan bir kızdım. Renkleri mi fazla yakıştıramamıştı? Üzgünüm, boya kalemlerimi evde unutmuştum!
"Bu kadar eğri büğrü değilsin." Dedi portreyi pedin altına geri iterken. Kendimi bile resmetmeyi beceremiyorsam... İç geçirdim. Yeteneksiz olduğumu düşündüğünü sanmıyordum; intikamvari bir iç güdüyle gaddar davranıyordu sadece.
Ona baktım, boynunu eğmiş masa bacağına bağlı bileğimle ilgileniyordu. Bileziği açıp kendi bileğine takmaya yeltenmişti ki "Buna gerek yok." diye mırıldandım. Duraksasa da başını kaldırmadı. Alnını kaşırken düşünüyor gibiydi.
Saati kontrol etti ve eğildiği yerden doğrularak "Kalk," diye emir verdi. Ceketimi kelepçenin takılı olduğu bileğimin üzerine koyarken önümden çekilmiş ancak aynı tonda emrine devam etmişti. "Yürü."
Kapıdan çıkar çıkmaz eliyle sağ koridoru gösterdi. Tam arkamdaydı ama yönlendirmek için bile dokunmuyordu.
Onu çok fazla kırmış olmalıydım.
"Şimdi sola," diyerek hizama geldi; kapı tam karşımızdaydı. İçeri girdik. İlk gelen bizdik. Neden sonra koştura koştura toplantı salonuna girdiğimizi anlamıştım. Beni kendine zincirlemeyecekti ama oturduğum sandalyenin bacağına prangalamaktan vazgeçmemişti. "Kulaklıkları tak tekrar." dedi düz bir sesle. Ona baksam da nafileydi. Bana kırgın olmasını umursamamaya çalışıyordum. Nihayetinde ben de ona kırgındım. Ne var yani erkekliğine hakaret etmişsem? O benim ruhumu öldürüyordu; karşılıklı yırtıyorduk birbirimizi ama bana emirler yağdırıp durması iyiden iyiye sinirime dokunmaya başlamıştı.
"İnsan olduğumu hatırlatmama gerek var mı?" Diye soludum.
"Esir olduğunun farkında mısın?" Diye cevap verdi anında.
Kaşlarım saç diplerime değiyordu adeta. Gözlerimdeki öfkeyi üzerine salmak istiyordum ama bakışları ipadine ful konsantreydi.
"İlk haftadaki gibi davranıyorsun." Diye saçtım dilime batan kelimeleri. İşte o zaman kaldırdı başını.
"Bunu istediğini sanıyordum." dedi. Sesinden dökülen buz küpleri fokurdayan öfkeme çarpıyordu.
"O zaman en azından yüzüme bakıyordun." dedim manasızca. Hatta uzun uzun incelerdi ilk zamanlar. Buna sinir olurdum. "Şimdi sadece emir veriyorsun."
Bir an yere bakıp dudaklarını büzdü. Bakışlarını tekrar kaldırdığında farklı bir şeyler olduğunu sezinledim. Dudaklarındaki tebessüm sinir bozucu derecede sahteydi.
"Bana bakman için yalvardığım onca seferden sonra yüzümü görmek istemediğine karar verdim." Sesindeki mesafenin canımı yaktığını hissettim.
Bu kez beni tutup sarsan kalbim oldu tuhaf bir şekilde. 'Seni sattı! Kendine gel.'
Doğru, beni satmıştı. Bu kadar ruhsuzdu; muhtemel sonumun farkındaydı ve bunu umursamadan beni satmıştı. Bunun canımı çok fena yaktığını sanıyordum ama sözleri tahmin edemeyeceğim bir şekilde acıtmıştı canımı.
"Haklısın." dedim uysal bir sesle. "Yüzünü görmek istemiyorum."
Cevap vermedi ama yüzünün allak bullak olduğunu fark ettim. Belki de sandım. Bilemiyordum, tepkileri anlaşılmazdı.
Kapı açılıp içeri bir ton adam girdiğinde o ipadine bakıyordu. Bense ona bakıyordum... Başını büyük bir özgüvenle kaldırıp gelenleri takip etti tek tek. Kalkmaya tenezzül etmemişti. Benimse kalkma ihtimalim zaten yoktu. Herkes yerleştikten sonra karşımızdaki projeksiyon makinesine bir otel resmi yansıtıldı ve genç ve güzel bir kadın ayağa kalkarak konuşmaya başladı. Harvey önüne uzatılan dosyayı açarken bir başka kadın gözlük kutusu getirmişti. Kalın çerçeveli gözlükleri takıp dosyayı incelemeye koyuldu. Bir an merakıma düşüp ne okuduğuna baktım; otel restorasyonuyla ilgili bir şeydi. Ekrana yansıtılan otel modellemelerinden anladığım kadarıyla dosyada yazanlarla paralel bir anlatım mevcuttu. Harvey dosyayı önüne bırakıp koltuğunda olabildiğince arkaya yaslanırken telefonundan internete girmeye çalıştım. Bu resmin bütünüyle dışındaydım; o halde gözlerimi de sakınmalıydım.
İnternetini açtım ve izlemekten asla bıkmadığım dizimi açmak için googla yeltendim. Geçmiş aramalar düştü ekrana;
En üstte gelini olmaktan hicap duyduğum düğünün haberleri vardı. Bu konuda medya epey şanslı sayılırdı; nitekim düğünün kayda alınması bir yana havadan çekim yapan dronlar tüm dehşeti kayda almıştı. Alttaki sırada Yağız'ın araması yapılmıştı. Bir sonrakinde Ceyhun Aldinç yazıyordu.
Geçmiş aramalara girdim.
Neredeyse düğün haberimi yapan her siteye girmiş; gazete arşivlerini açmıştı. Çeviri sayfalarına girerek geçmiş çevirileri kontrol ettim. Hakkımda yani düğün hakkında yapılmış tüm Türkçe haberlerin çevirisi vardı.
Kişisel bir sayfada paylaşılmış düğün videomu fark ettim. Hiç izlememiştim. Soğuk soğuk terleyen parmaklarımla videoyu başlattım.
Aslında çok güzel bir gelin olmuştum. Gelinlik vücudumu tam anlamıyla bir sanat eserine çevirmişti. Soluk pembe saten üzerine tam oturan beyaz Fransız danteli tüm gövdemi sarıyordu. Bir zıbın gibi kasıklarımda biten satenin üstünden dökülen Fransız danteli uzun bacaklarımı olduğunca seksi bir şekilde teşhir ediyordu; hoştu. Sanki her an bir winx perisine dönüşecek gibi duruyordum. Topuzumun altından dolanan Helen gelin tacı kaşlarımın hizasından yukarı doğru kıvrılıp Malefiz'in boynuzları gibi dikilse de kaba bir görüntüsü yoktu. Esasında pembe elmaslarla kaplı olması yüzünden göz alıcı bir çekiciliği vardı.
Tüm bunların ötesinde biraz dikkat eden herkes yüzümdeki kederi apaçık görebilirdi. Yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm... Yolun bu kadar uzun olduğunu hatırlamıyordum; çakan flaşları da. Nikah kürsüsünün önünde dururken yüzümdeki kederin yavaşça bir rahatlamaya dönüştüğünü gördüm. Tuhaf bir cesaret biniyordu sanki ifademe. Babam hemen karşımda çok ciddi bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. Bu sahneyi bin kere aklımdan geçirsem de babamın bana baktığını hatırlamıyordum. Tuhaf. Cevap vermemi izlerken babamın müthiş gerildiğini gördüm. Annem sakinleştirmek istercesine babamın elini kavramıştı. Bu sekanslar bende hiç yoktu.
Sesimdeki muazzam cesaret beni gururlandırdı. Çok güzel 'Hayır.' demiştim. Kürsüden çıkıp üçlü merdivenden inerken baldırıma kadar yükselen yırtmaçtan görünen bacağımdan jartiyerimin ipleri fark ediliyordu. Onu giydirdiklerinden bile haberim yoktu.
İlk hedef nikah memuruydu. Önce o düştü. Sonra devrilen domino taşları gibi insanlar yere serilmeye başladı. Kimi kendini yere atıp büzüşürken başlarını saklıyordu. Kimisiyse iradesizce yere dökülüyordu.
Annemin ilk dalgada vurulduğunu fark ettim. Oysa ikinci taramada olduğunu sanıyordum. İkinci tarama başladığında gözlerim bir şeyler arıyordu. Ne olduğunu şimdi bile hatırlamıyordum. Mantıklı düşünmeye çalıştım ama izahı yoktu.
Annemi gördüm. Havuzun içindeydi ve su kanıyla birlikte tuhaf bir pembeye boyanmıştı. Oysa kabuslarımda ve anılarımda vurulduğu için sendeleyip suyun içine düştüğüne yemin edebilirdim. Fakat gerçek, onu bulduğumda çoktan ölü olduğuydu. Suyun içine girdim ve annemi olanca gücümle yukarı çektim. Gelinliğimin parçaları beni aşağı çeken bir ip gibiydi ama sanırım adrenalin yüzünden olduğumdan da güçlüydüm. Annemi sarstım, salladım, kalp masajı denedim. Gördüklerim çok trajikti. İlk dalgayla ikinci dalga arasında yedi dakika vardı. Annem o an suya düştüyse ya kanamadan ya da boğulmadan ölmüş olmalıydı ama kayıtta gördüklerime bakılacak olursa annemin yaşadığına emindim.
Gelinliğimin üzeri parça parça kandı, kuş bakışı izlencede bile titrediğim ortadaydı ama kalkmıştım. Arkamı dönmüştüm ve-
Birden eli uzandı ve telefonun ekranını kilitledi. Koltuğunda geriye yaslanırken müdahale etmemiş gibi rahattı. Ona kızsam mı, teşekkür mü etsem bilemedim. Serdar'ın beni vurmasını izleyebileceğimden emin değildim ama hiptonize olmuş gibi kilitlenmiştim ekrana. Ben kapatamazdım; oysa o her zamanki gibi hiçbir şey söylemeden halletmişti krizi. Elleriyle saçlarını taradı; tüm dikkati projeksiyondaydı. Gözlüğünün camına yansıyan ışık kırılarak yeşile boyanırken kirpiklerinin her kırpılışında gözlük camını fırçaladığını gördüm. Bu beni bilinçsizce gülümsetmişti. İnce düşünüyor gibiydi, halleri, hareketleri ama defterinde yazanları hatırladıkça kinle doluyordum. İkisinden birisi doğru değildi. Ya Harvey bu kadar ince bir adam değildi; gerçekten psikopatik özelliklerini çok iyi saklayan bir katildi ya da nazikti. Nezaketinin bir mağaranın kör kuyusunda olduğunu biliyordum ama vardı. Emin olamadığım, gerçek mi sahte mi olduğuydu.
Bakışlarımı yakaladı. Hemen başımı öne eğdim. Birbirimize bakmamak konusunda yaptığımız konuşmadan sonra bu hiç hoş olmamıştı ancak hata bendeydi. Onun etrafı dikizlemediğinde bile ortama hakim olma becerisini unutmuştum. Bakmazdı ama görürdü. Muhtemelen üzerindeki gözlerimi hissetmişti.
Şimdi de ben onun bakışlarını hissediyordum. Bu iyice kedi fare oyununa dönmüştü ve ben dayanamıyordum! Başka bir şeyle ilgilenmem gerekiyordu; bir kitap olsa fena olmazdı ya da bir kalem ve kağıt veya Parfe falan burada olsaydı bari... Aklım boşken ve etrafta dikkatimi dağıtacak hiçbir şey yokken düşüncelerimi ondan alıkoymak, gözlerime mil çekmek imkansız gibi bir şeydi çünkü.
Derken toplantı bitti. Derin bir nefes aldım; şimdi eve gidecektik ve ben odaya girip ondan uzak duracak ve bu sayede aklımı dağıtacak bir sürü şeyle uğraşabilecektim. Sabırsızlıkla bacağımı zıplatmaya başladım. Harvey ayağa kalkarak odadakilerin çıkışını izlerken sandalyemin başını tutuyordu. Herkes toplantı salonunu terk edene kadar hiçbir şey dememişti ama kapının kapanma sesiyle birlikte yanımdan kalktı; poposunu cam masanın kenarına yaslarken gözlüğünü çıkarmıştı. "Telefonu karıştır dediğimi hatırlamıyorum." dedi.
Niyetim yaramaz bir kız çocuğu gibi omuz silkmek olmamasına rağmen verecek bir cevabım olmadığından omuzlarım yukarı kalktı. Onun gizli bilgilerini ifşalamak falan istememiştim. Tek istediğim Yalan Dünya'nın en sevdiğim bölümünü izlemekti ama insan kendi adını görünce merak ediyordu işte.
"Beni araştırmışsın."
"Evet," Dedi ukala bir ses tonuyla. "hakkındaki bilgileri rüyamda görmedim."
Dişlerim bileniyordu, insan gibi cevap verse ölür müydü?
"Ama merak etme. Öğrenmede olduğu kadar unutmada da çok hızlıyımdır." deyince içim İstanbul depremine yakalanmış çürük bir rezidans gibi sarsıldı. Tutunacak bir şeyler aradım; oturuyor olmama rağmen gökten düştüğüme emindim. Bileğimi açtığını bile fark etmemiştim. Dilimi ısırıyordum. Bu kez söyleyeceklerimden değil, hıçkırıklar kaçacak diye yumuyordum dudaklarımı. Bende bu kadar iyi duygu geçişleri yapabilseydim keşke. Oysa yapabildiğim tek şey duygularımı inkar ederek yalan söylemekti.
Duygularım olduğunun farkındaydım...
Bileğimi çekiştirdiğinde poker face yapmaya çalıştım. Ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı ama en azından histerik sarsıntılar geçirip çığlıklar atmaya başlamadığım için kendimi taktir ediyordum. Çünkü evet, tam da şimdi sarsıla sarsıla ağlamak istiyordum.
Boşlukta sallanan elimi göğsüme bastırıp nefes almaya çalıştım. Bu boğazım yüzünden zordu ama gözlerim yaşarıp burnumun içi ıslanınca, yani içeri içeri ağlamaya başlayınca olduğundan da fazla zorlaşmıştı.
Bir kolumu göğsümün altından geçirirken yavaşça burnumu çektim. Ne yapabilirdim? Bir mendilim yoktu; sümüklerin akmasına izin mi verecektim? Yaşlar olmasa da akan burnum ağladığımın bir göstergesiydi ama bunu fark etmemesine sevindim.
"Hasta mı oluyorsun?" diye sordu. O kadar da yavaş çekmiştim ama duymuştu demek.
Asansöre binip -2. kata basarken "Hayır." dedim ben de. Bana dönmedi ama aynadaki yansımamdan beni izlediğini fark ettim. Biraz sonra cep mendilini bana uzatıyordu. Gözlerimi devirerek iç geçirdim. Konuştuğumda burnum tıkalıydı. "İlk zamanlardaki hal ve tavırlarımıza geri döneceksek bana nazik davranmaktan vazgeç." diye fısıldadım. "Beni ölümlerle tehdit ederken çok daha samimiydin."
Taş kestiğini hissettim. Nefes seslerini bile duymuyordum. Niye bu kadar afallamıştı? Bir hafta içinde ölecektim zaten. Üstelik mezarı kazan kendisiydi. Vücudum konusunda mütevazi olamayacaktım; bayağı güzel bir bedene sahiptim. Üzüldüğü bu bedenin çürüyecek olmasıysa... Kanlı bir baron olacaksa bazı fedakarlıklar yapmak zorundaydı, değil mi? Bedende ne vardı ki hem? Uzun bacaklı, kıvrımlı bir sürü kız bulurdu anında. Gerçi tercihini göz önünde bulunduracaksak beğendiği tipler minyon, zayıf ve sarışın kadınlardı. Uzun kızıllar pek ilgisini çekiyor olmamalıydı.
Neyse, önümüzdeki hafta sonu komple kurtulacaktı zaten benden.
Asansörün açılmasıyla taş kesen bütünlüğünden kurtulmuştu. Bileğinden çekiştirdiği biri yokmuş gibi esiyordu. Arabasının önüne geldi; aynı anda otoparktaki üç aracın farları yanıp sönmüştü. Bileğini havaya kaldırırken "Alışverişe gidiyoruz." dedi; birbirimize mahkum kelepçenin bileziklerini açmıştı. "O yüzden bunu çıkartıyorum ama küçücük bir hata yaparsan, mağazanın kapısına yaklaşmak gibi mesela, o zaman gerçekten zincire vururum seni."
Şimdi çok mu farklıydı? Zaten bileğine zamklanmış haldeydim. Bir dakika, ne? Alışverişe mi gidiyorduk?
"Ne alışverişi?" diye soludum. Arabayı çalıştırırken üzerime baktı hemencecik.
"Doğru dürüst hiçbir şeyin yok." dedi. "Alıp geldiklerim ise her zaman bedenine olmuyor."
Klişeye mi düşüyorduk? Ne? Ben bir sürü giyinip soyunacaktım, o da beni mi izleyecekti? Fona romantik, komedi bir müzik de koyar mıydık?!
'Yüzüne bile bakmıyor.' diye mırıldandı içim. Gelmesinin tek sebebi muhtemel ki geçen seferki alışveriş maceramda yediğim halttı.
"Alışverişe gerek yok." Diye mırıldandım. "Evdeki yani benim evimdeki gardırobu senin evine get-"
"Birkaç hafta sonraki gelenekselleşmiş yaz partisinde de oversize bir tişört ve iç çamaşırı giymeyi düşünüyorsan buna izin vermeyeceğime emin olabilirsin." dedi dümdüz.
"O partiye Jules'la katılırsın diye umuyorum." dedim kendimden hiç beklemediğim bir hırçınlıkla. Benle dalga mı geçiyordu? Nişanlısı gelmişken hala benle boy göstermeye devam edemezdi. Ayrıca çok merak ediyordum; sabahki saçma sahneyi biricik nişanlısına nasıl açıklayacaktı?
Çene kasları oynarken dudakları gerilmişti. "Hedef şaşırtmaya gerek yok." Dedi dümdüz, soğuk bir sesle.
Elbette, ben zaten perişan olm-
'Bir dinle! Beni duy! Eyşan!' Kalbim ve içim ve hatta beynim aynı anda çığlık atıyordu. Onları fark ettiğimi anladıkları an tek bir cümle yankılandı zihnimde. 'Birkaç hafta sonraki gelenekselleşmiş yaz partisinde...'
Dudaklarımı ıslattım. Parmaklarımı tırnaklarımla yüzmeye çalışıyordum sanki. Ben mi yanlış anlıyordum? Bir hafta sonra Türkiye'den gelen misafirleri olmayacak mıydı bu adamın? Birkaç hafta sonra benle nasıl partiye katılacaktı ki?
İçim ufaktan kıpırdadı. Yanlış anlamış olabilir miydim? Peki ama neden geliyorlardı? Her ne için geliyorlarsa bile Yağız ve Serdar'ın aynı cümlede olmasının mantıklı tek izahı yoktu. Üstelik Korkut ağabey? Onun lakabı mezarcıydı. Devlet bilmezdi ama kendisine ait arsasına iki yüzden fazla ceset gömdüğünü biliyordum. Genellikle tecavüzcü, dayakçı pislikleri gömerdi. Pedofil sapıkları hele, diri diri ekerdi toprağa ama çok nadir çıkardı ininden ve çıktığında herkes bilirdi ki çok özel birinin nefesini kesecek.
Serdar'la geliyorsa Fransa'ya, üstelikte bu geliş Harvey'nin ajandasına kayıtlıysa ölümümden başka nasıl bir ihtimal var olabilirdi ki? Onlar Fransa'yı şereflendirdikten sonra o partiye nasıl gidecektim peki? Teknik olarak nefesim kesildikten sonra dans edemezdim.
Boğazını temizledi. Arabayı çoktan park etmişti. Bir süredir benim daldığım yerden ayılmamı bekliyordu sanırım. "Arka kapısı yok, boşuna arama." Dedi uyarırcasına. Kaçış planı yaptığımı sanıyordu. Kaçmayacaktım. Öleceğimi bilsem de mücadele edecektim ama şimdilik planım gerçekten de kuzu kuzu oturmaktı. Aksiyonu katillerin karşısındayken alacaktım. Olur da bu açlık oyunlarından canlı çıkmayı başarırsam büyük kaçış o zaman başlayacaktı işte.
"Bu parti tam olarak ne zaman?" diye sordum. Profilden gördüğüm kaşlarını çattığıydı. Dudakları da büzülmüştü. Hakkı vardı; benim konumumdaki biri parti için heyecanlanmazdı. Ama ben tarih için heyecanlıydım.
"Bilmiyorum, davetiyeler dağıtılmadı." Derken meraklıydı.
"Nisanda mı olur peki?"
Bu kez merakını dizginleyemedi. Bana bakarken mümkün mertebe ciddiydi. "Yaz partisi, baharda olmaz."
Dilim sormak istiyordu; kalbim ve içimdeki bu duygusal çalkantıdan etkilenen diğer tüm organlarım da ama ben ve beynim durduruyorduk kendimizi. Ya böyle bir parti yoksa, her şey yolunda sinyali vermek adına söylenen bir yalansa ve ben misafirlerini sorduğum an beni gerçekten de zincire vurursa? Kelepçeyi zaman zaman çıkardığı oluyordu ama zincirlenmiş halde evlenirsem kaçmam ihtimal dahilinde bile olmazdı.
"Bu aralar bir misafirin olacak mı?"
Bu kez beni dinlemedi. Yüzünde saçmaladığımı gösteren bir ifade peyda olmuştu. Öyle ki gözleri devrilmişti, ki bundan nefret ediyordu. Hızla arabadan çıkıp kapımı açtıktan sonra kolumdan tuttu ve arabadan çıkarttı hunharca. "Jules ve Nichole'u bile beklemiyordum." diye mırıldandı kulağıma.
Yalan söylemeden yalan söyleyebildiğini biliyordum; şahit olmuştum. Eğer gerçekten gelecek bir misafiri olsaydı yine aynı taktikle mi cevap verirdi yoksa işler tehlikeye girmesin diye basar mıydı yalanı?
Offff!... Beynimden dumanlar çıkmak üzereydi.
Deli gibi, deli gibi sormak istiyordum fakat cevabından korkuyordum. O yüzden sustum. Arkamızdaki arabalardan dışarı adamlar dökülüp mağazayı tam bir çembere aldıktan sonra Harvey arkasına hızlıca göz attı. Bir koruması tam olarak yanımdaydı ve dirseğimi onun eline bırakırken mağazanın girişinde kalmıştı.
Kocaman bir mağazaydı. Kalem etekli çok zarif, genç bir kadın geniş gülümsemesiyle bana yaklaşırken arkama baktım. Bir kolonun arkasındaki koltuğa oturmuştu. Karşısındaki aynadan yansıyan silüetinde bıkkın bir tavır vardı. Kolunu sallayarak saatine bakınca işini kolaylaştırmak istedim. Benimle vaktini kaybetmek istemiyordu; belli ki yapacak çok daha önemli işleri vardı.
Belki sevgilisiyle hasret gidermek için sabırsızlanıyordu.
Yutkunup reyonları incelemeye başladım. Cansız mankenlere giydirilmiş muazzam güzellikteki elbiseler gözümü alsa da pek alışveriş havamda değildim. Yanımdaki eskorttan belli standartları olan kotlar ve basit tişörtler istediğimi söyledim.
"Burada kot ve tişört satışı yapmıyoruz Bayan Fontein." dedi eskort kız mahcup bir tavırla. Fontein.
Düşünmeyecektim!
"Mmm," Etrafıma şöyle bir bakındım. Tasarım bluzlar, etekler, elbiseler ve klasik pantolonlar. Çok çeşit vardı ama bana hitap edenlerin sayısı yok denecek kadar azdı. Ben gotik giyerdim ve bazen de punk ama burada zımbalı bileklikler, deri kayışlı vücut kemerleri bulacağımdan emin değildim. Bulsam bile pullu payetli gömleklerin üzerinde komik dururlardı herhalde.
Kendi tarzıma ihanet etmek istemiyordum! Buradakiler fazla pembe, mor, kırmızı ve beyazdı. Hazır gelirken seçeneğim olmuyordu, giyiyordum. Şimdi seçmek zorunda olunca...
Bir yerden başladım.
Tek renk koyu renk gömlekler aldım ama olabilecek en geniş kalıptakileri seçtim. Alt bedenimin ölçüsü zaten sabitti ama Fransızlar beden kalıplarını hep dar yapıyordu. Birkaç tanesini üzerime tuttuğumda bile bana dar olduğunu anlayabiliyordum. Bilek ve yırtmaçlı birkaç pantolon, sevimli bulduğum birkaç etek ve şortu seçip korumaya hazır olduğumu söyledim. Koruma beni göz hizasından ayırmadan efendisine giderken taktir eden bir bakışla bakıyordu yüzüme. Her kadın saatlerce alışveriş yapmak zorunda değildi. Alternatifleri olan bir alışveriş merkezine gitseydik o zaman saatler harcayabilirdim belki ama onun gözetimi altında, kokoş bir mağazada fazla bile oyalanmıştım. Aynadaki yansıması olduğu gibi şaşkındı. Ayağa kalkıp kasaya geçti; bana eskortluk eden kızla bir şeyler konuştuktan sonra ise kız tekrar bana doğru gelmeye başlamıştı.
"Sevgiliniz birkaç elbise bakmanız konusunda ısrarcı." Diyerek beni üst kata çıkardı. Benimle gerçekten de bileklerden bağlı bir kordonla davet davet gezmeyi mi planlıyordu? Üstelik eskiye döndüysek mafyatik işlerini konuşurken beni yanında bile istemezdi? Her seferinde koluna takılı sepet gibi yanında gidip kulakları rölantiye mi alacaktım?
Kaç davete daha gidebilirdik ki zaten?
Kadın boğazını temizleyerek dikkatimi çektiğinde bakışlarım kolonun arkasında oturup çayını içen adamdaydı. Defterinde yazanları doğru anlamıştım ya da yanlış ama bu sayede aramıza soktuğum mesafe bana bir şey öğretmişti; çok kolay unutuveriyordu her şeyi.
"Sizin için seçmemi ister misiniz?" Burada daha elegant ve sofistike elbiseler vardı. Hepsine parmaklarımın ucuyla dokunurken ben de unutmaya çalıştım. Her şeyi.
"Lütfen." dedim. Elbise konusunda fazla hevesli davranmak istemiyordum. Nitekim giyecek yerim yoktu. Olmadığına emin gibiydim yani. Yine de kızın getirdiği elbiseleri alarak denedim. Giydim ve çıkarak kendimi aynada inceledim. Her defasında kendimi izlemekten sıkılmıştım ama yanımdaki eskort kız benim aksime her elbiseden sonra harika bir askı olduğumu söylemekten geri kalmamıştı. Pek çok elbiseyi kasaya indirdiler; kimileri günlüktü kimileri resmi davetler içindi. Birkaç tane gece kulüplerinde giyilecek elbise de seçmiştim ama aralarından iki tanesine aşık olduğumu kabul etmem gerekiyordu.
Siyah kadifeden vücudu saran drapeli mini elbise enfesti! Neresi olduğu umurumda değildi açıkçası; ölmeden önce bir kez olsun o elbiseyi giymeyi çok istiyordum. Bir diğeri ise ikinci bir ten gibi beni sarmalayan koyu kırmızı elbiseydi. Kare yaka dekoltesi vardı ve ön sol bacaktaki hafif üçgen yırtmacı çok seksiydi.
Tekrar yanına indim. Bu kez beni geri göndermedi çünkü iki korumanın dört elini de dolduracak kadar alışveriş yapmıştım. Paketler diğer arabalardan birine yerleştikten sonra hareket edince şaşırdım. Bizi beklemeleri gerekmiyor muydu?
Kapımı açıp beni içeri soktu. Yanıma oturduğunda yüzü kaskatıydı. Arabayı çalıştırdı ve oldukça standart bir hızda beni Paris'in hiç tanımadığım bir köşesine götürdü. Burası hiç aşina olmadığım bir seyir tepesiydi. Tüm Paris, Eyfel ve Sen nehri bir kartpostal gibi ayaklarımın altındaydı. Kapının kilitlerini açarken aldığı derin nefes beni gerdi. Sesli nefeslerinin ardından hep bir şey geliyordu. "Biraz konuşacağız."
Başımı salladım ve konuşmasını bekledim. Gerginliğim had safhadaydı ve onunki de öyle. Kemerini açarak dışarı çıkıtı; taklit ederek yanına geldiğimde sigarasını yaktığını gördüm. Kaputa yaslanmıştı; biraz manzarayı izledi. Biraz gözlerini kapatarak güneşe döndü yüzünü ve en nihayetinde iç cebine uzanarak bir ton evrak çıkardı.
"Ne bu?"
"Rüşvet." Hafifçe esen rüzgar dalgalı saçlarını savuruyordu. "Altı aylık bir iş anlaşması."
Küçük defterleri sırasıyla elime sayarken projeksiyondan sunum izler gibi bir hali vardı. İşkolik bir hali.
"Amelia Hathaway," Kimliği en üste koydu, hemen arkasından aynı isimli bir vize ve pasaport. "Bu da hesap cüzdanın."
"Esaret bitti mi?" Diye mırıldanırken tüm stres belirteçlerimi saklamaya çalışıyordum. Oysa kaputtan sallanan ayağım şeker atmışım gibi sağa sola sallanıyordu çoktan.
Olumsuz bir şekilde başını salladı. "Seni salıvereceğimi sanma." Dedi güçlü bir sesle. "Sadece seninle uğraşmaktan bıktım. Belki bunlar seni motive eder." Diye devam ederken nihayet alaycı ya da şok olmuş bir ifadeyle değil de normal olarak baktı bana. Elbette onun normali de çok ürkütücüydü ama zaman zaman bir buz küpüne dönüşen kara gözlerine çoktan alışmıştım. "Düzgün durursan bu hesaba aylık on bin dolar yatıracağım; son ay ise elli bin dolar. Yani istediğin gibi altı ay sonra evden çıktığında yeni bir kimliğin ve paran olacak. İstediğin ülkede dilediğince bir hayat yaşarsın ama bu sürede bana ayak diretmeyeceksin, taşkınlık yapmayacaksın. Jules'u gördün; sapasağlam. Altı ay sonra sende tek parça olmak istiyorsan kurallarıma uyacaksın."
"Yoksa?"
İç geçirdi. "Kaçmaya devam edersen peşinden koşmam." Bana uzattığı belgeleri hızlı bir manevrayla ellerimden çekerken yüzünü yine manzaraya çevirmişti. "Yeni bir kimliğin ve paran da olmaz. Du Pond ve Benji'yle Fransa'da köşe kapmaca oynarsın."
"Çok uzun vadeli planlar yapıyorsun." dedim imayla. Bu sefer derdim iğnelemek değildi. Gerçekten... Yanlış anlayıp anlamadığımı kestirmeye çalışıyordum.
"Ben sadece altı aylık bir plan hazırladım. Elbette bu iş daha uzun sürebilir."
"Kısa da sürebilir."
Dudaklarını gerip başını salladı. "Kısa sürmeyeceğini biliyorum." dedi inatla. Her şeyden emin gibiydi. "Ama o vakte kadar bana ayak uydurman şart. Çünkü her küçük maceranda bir yeni yara izin oluyor."
Dudağımı ıslatıp dişledim. Altı ay. Bir haftadan çok daha uzun bir süre yani. Tanrı'm yanılmışsam bir sinyal ver....
"Bu arada," dedi Harvey güçlükle . İşte o zaman beni buraya getirmesinin, gerginlikle solumasının özel bir sebebi olduğuna emin oldum. Çünkü konuşup konuşmamakta kararsızdı. Güneşe bakan gözleri kısılmıştı ve ilk defa stres olduğunda ne yaptığını gördüm. İşaret parmağıyla dizine ritmik vuruşlar yapıyordu. "Geçen gece için üzgünüm." Dedi hızla. Ömrünce soluduğu en hızlı cümle olabilirdi. Dudakları kapanırken kaşlarının acı çeker gibi büzüldüğünü fark ettim. İlk defa özür dilediğinden şüpheleniyordum. Yoksa kelimeleri solurken bu kadar zorlanmaz, soluduktan sonra böylesi acı çekmezdi. "Hareketlerini yanlış okudum." Derin bir nefesle cümlesini kesti. Bugün için birbirimize savurduğumuz onca bıçak darbesinden sonra bu kadar samimi davranması beni şaşırtıyordu doğrusu.
Sesimi çıkarmadım ama dudaklarım sessizce ve Türkçe "Peki." diye mırıldandı. Bakışları bende olmadığı için elbette dudak hareketlerimi görmedi; dolayısıyla devam etmeliydi ama bekliyordu.
Affedildiğini duymak istiyordu. Tam da acaba megolaman olmayabilir mi, diye düşünürken. Göğsüm nefeslerimce şişip sönüyordu. Onunla sevişmek çok keyifliydi; sonrasında onun da dediği gibi kahrolmasaydım... Tüm o sevişmeler alev alabilirdi ama ben kendimi sürekli tutmuştum ve buna rağmen hayatımda hiç olmadığı kadar çok arzulamıştım birleşmeyi. Hiçbir şekilde benden onay almayı beklemese de bu özrü dilemesinin mantığı yoktu aslında. Kendimi tümden salıvermediğimi bende biliyordum ama bacaklarımı hür irademle aralamıştım her iki seferde de. Tamam, içim sürekli istemediğini iddia ediyordu ama bedenim ve hormonlarımın içimi dinlediği yoktu. Yani bu da üçte ikilik bir orandı ve Harvey bu noktada aklanmış sayılırdı.
"Bir daha sana dokunmayacağıma emin olabilirsin."
Ne? Hayır! Daha ne söyleyeceğime karar vermemiştim!
Dayandığı kaputtan kalkıp arabaya binmeden hemen önce silkelendi. Tekrar temizledi boğazını ve elindeki küçük defterleri dizime çarptı. "Bunlar bende kalıyor." dedi düz bir sesle. Özrünü dilemiş ve karşılığını alamamıştı. Aramızdaki netleşmesi gereken en mühim konu konuşulup bitmişti ama ben tek bir cümle bile söylememiştim! "Altı ay sonra hala yanımda olursan alırsın."
Dudaklarımı aralasam da ne söylemem gerektiğinden emin değildim. O da çoktan önümden geçip yolcu kapısına gitmişti zaten.
Soluk borumu zorlayan nefesler canımı yakıyordu ama söylemem gerekenleri söyleyememem kadar değil. 'O gece sana kızgındım! Çok kızgındım ve yalan söyledim.'
Söyleyemedim.
"Arabaya bin."
Omuzlarım düştüğünde gözlerimi mağlubiyetle kapadım. Gerçi iyi olmuştu. Onun da söylediği gibi, her sevişmeden sonra kahroluyordum. Bunu üçüncü kez yaşamama gerek yoktu.
***
-
-
-
Not: Yorum ve teorilerinizi merakla bekliyorum. Sizce gelecek bölümlerde neler olacak? Yorumlarda konuşalım ??♀️