25. Bölüm
Odasını aramaya karar verdim.
Doğrusunu söylemek gerekirse içimdeki kurt artık kemirmiyor resmen çiğnemeden yutuyordu beni! İsimler vardı ama adıma hazırlanmış pasaport, kimlik kartı ve yüklü bir hesap cüzdanı da vardı. Kim bir hafta içinde öldüreceği kadına gardırop düzerdi?
Bunu çözmem şarttı. Üstelik kalbim sussa da düşüncelerimi susturamıyordum ve eğer Harvey gerçekten bir hainse kendimi çekim alanından kurtarmam çok daha kolay olacaktı. Eğer değilse... Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Beni odasına kadar götürdükten sonra sırtına uzanıp kelepçenin kordonundan havaya kaldırdı. Kelepçe işaret parmağından sallanırken soru soran gözlerle bana bakıyordu. Ancak çok kısa bir bakıştı. "Gerek var mı?" diye sordu.
Başımı salladım. Ellerim kilitliyken odasını arayamazdım. "Kapıyı kilitleyebilirsin." dedim usulca. "Malum, tuvaletim falan gelirse."
Kıstığı gözlerini yüzüme çıkardı. Tek kaşı havaya kalkmıştı. "Fazla itaatkarsın." dedi şüpheyle. Unutacağına dair söylediği sözlerden sonra Ceyhun'la ilgili planlarım için fazla itaatkar olma taktiğimi hatırlaması beni gerdi. Nereden bakılırsa bakılsın aynı takti.
Bileklerimi uzatıp blöf yapmaya karar verdim. "İnanmıyorsan tak kelepçeleri."
Yemedi.
Bileklerimi bu kez sadece birbirini kilitlese de ellerim birbirine yakınken çok rahat bir araştırma yapabileceğimi sanmıyordum. Yine de yatağa bağlamadığı için şanslı sayılırdım.
"Bir ara gün ışığı görebilecek miyim?"
Kapıdaki elini çekti. "O şansları tükettin."
"Evet ama Natt'i vurulduğundan beri gerçekten de görmedim ve görmek istiyorum. Ayrıca yukarıdayken en azından pencereyi açabiliyordum, Parfe falan geliyordu."
"Özgürdün yani." Diye taşı gediğine oturttu. Burasıyla kıyaslandığında evet, özgür sayılırmışım. "Sahte itaatkarlığından vazgeçip gerçekten kurallara uymaya başlarsan belki güvenirim." Dedi. "O da sadece belki."
Ve çıktı.
Bana güvenmemesine kırılmamaya çalıştım. Esasında baştan sona haklıydı; iki defa elinden kaçmış, verdiğim hiçbir sözü tutmamıştım. Beni iliklerime kadar dinlediği geceden sonra ise olabilecek en rencide edici şekilde kalbini kırmıştım.
Bir yanım bana ihanet etsin diye yalvarıyordu resmen. Aksi halde onu haksız yere kırmış olacaktım ve bu kırgınlığın artıları olsa da özrünü nasıl dilerdim; gerçekten bilemiyordum.
Kapının kilitlenme sesini duyduktan sonra harekete geçtim. Düzenli adamdı; o yüzden ıvır zıvırlarını kontrol etme zahmetinde bulunmadım. Nitekim önemli bilgiler yazan dosyaları, mektupları, davetleri, yazışmaları komodinine saklamazdı. Ergenler gibi yatağının altına bir şeyler sokuşturduğunu da sanmıyordum. Konsola gittim. En üst çekmecede kol saatleri ve kol düğmeleri vardı. Altındaki çekmece boydan boya kravatlara ayrılmıştı. Hemen sonra dolap kapısı açılıyordu ama burada da çarşaflar ve yastık kılıfları vardı. İhtiyacın olan şeyin her zaman son çekmecede ya da bakmadığın o ufacık delikten çıkması nasıl bir lanetti?
Ve o küçük çekmece de kilitliydi! Harika...
Komodinin ıvır zıvır çekmecesini açtım. Şanslıydım ki Harvey akıllı telefonunun sim kart iğnesini kaybetmemişti. Eğip bükebileceğim bir ataç çok daha işe yarardı elbette ama elimdekiyle idare etmesini de bilirdim.
Biraz uğraştırdı. Ellerimi rahatça hareket ettiremiyor olmamın da büyük etkisi vardı elbette ama neredeyse kırk beş dakika sonra hedefime ulaşmıştım.
Bir sürü davetiye vardı burada!... Ah! Bunun için mi ter dökmüştüm o kadar? Paris Enternasyonal Fuar açılışı, Summer Fashion defile davetiyesi, Paris Fashion Week, Otel Ekipmanları Fuarı. Pek çoğunun tarihi bile geçmişti. Üsttekiler hariç.
Birisi nikah sonrası kokteyliydi ve arkasına kırmızı kalemle çizgi çekilmişti. Diğeri Freyja adında bir kulübün açılışıydı ve arkasında hiçbir iz yoktu; tarihi de geçmemişti. Açılış Nisanın 25'indeydi yani o zamana kadar karabasanlarım çoktan işlerini bitirip Fransa'dan gitmiş olacaklardı.
Davetiyenin altında özellikle lcv yapılması gerektiği belirtilmişti. Bir telefonum yoktu ve Harvey muhtemelen bana telefonunu ödünç vermezdi o yüzden numarayı ezberledim. Bir punduna getirip telefonunu çalmalıydım ya da beni laboratuvara falan götürürse sabit telefondan arayabilirdim. Çekmeceyi kapatıp numarayı tekrar tekrar okudum zihnimde. Nişanlısı burada olmasına rağmen hedef şaşırtmak istemiyorsa Harvey o davete benimle gidecek demekti. Hain değilse tabii.
Kapım açıldı ama çerçevede hiç tanımadığım bir kız vardı. Uzun boylu, esmer kız kapı çerçevesine yaslanırken kendini durduramıyor gibi kıkırdıyordu. Sonunda dayanamayıp kahkaha attığında "Gerçekten kelepçelemiş ya!" dedi yüksek bir desibelle. Uzun saçlarını savurarak içeri girerken kapıyı özellikle açarak anahtarını komodine bıraktı.
Kotunun arka cebinden kelepçenin anahtarına uzandığında "Nichole?" diye sordum emin olamayarak. Tipsel anlamda Harvey'ye benzediği doğruydu ama ilk andan itibaren verdiği içten samimiyet hiç de Harvey'ninkine benzemiyordu.
"Ta kendisi." Elime uzandı. Tutmaya çok meyilliydim fakat bunun bir kurallara uyma testi olup olmadığından emin olamadım. "Kıyamam ya, nasıl korkutmuş." Kapıya doğru dönüp bağırırken sahte bir şekilde öfkelenmişti. "Öcüsün ağabey, kara bir öcüsün!"
"Bırak korkmaya devam etsin!" diye haykırdı Harvey'nin gerçek öfkeli sesi.
Korktuğumu kim söylemişti? Benim derdim evden çıkamamak bile olsa odaya geri dönecek kadar özgürlük puanı kazanmaktı. "Harvey'nin korkulacak hiçbir yanı yok." dedim ciddiyetle. Bileziklerin değdiği yerleri ovuşturup doğrulurken kız dikkatle izliyordu beni.
"Hiç mi?" dedi ciddi bir merakla. Sesi ne kadar ciddi olursa olsun geniş gülümsemesinde muziplik saklıydı.
Başımı salladım. "Korkuyor olsaydım, odasında kelepçeli olur muydum sence?"
"İtaat etmezsen işkence odalarını da göreceksin!" diye bağırdı Harvey yine.
Yani! Tanrı'm... Gelmeye tenezzül etmiyordu ama kavga ediyordu benimle, öyle mi? Yan yanayken dudaklarını açıp konuşmuyordu ama beyefendi!..
"Karı koca gibi atışıyorsunuz," dedi Nichole keyifle.
Topuk sesleri tıkırdıyordu ama biz oturuyorduk, Harvey'nin yeri tıkırdatacak kadar sert topuklu ayakkabı giydiğini de görmemiştim hiç. Liana ve Abella ise çok daha makul ayakkabılar ve kare topuklular giyiyordu. Bu ince bir topuğun sesiydi.
Jules'un sabahki o harikulade sesinde şimdi muazzam bir soğukluk vardı. "Evli olduklarındandır." Dedi. Söyledikleri insanı baştan ayağa sarsıyordu.
Harvey'nin ne diyeceğini umursamadan ayağa fırladım. Kapıdan bakıldığında tezgahın görünmeyen kısmında oturmuş elma yiyordu. Jules ise merdivenlerin başında hayal kırıklığı ile ona bile dönmeyen adamın sırtına bakıyordu. Elinde bir kimlik kartı vardı.
Üzerinde Amy De La Cour yazdığına yemin edebilirdim. "Gerçek bir nik-" Demek için yeltendim ama Nichole'un eli anında bir uyarı olarak elime kilitlendi. Aynı anda da Harvey konuşmuştu zaten.
"Her şeyi anlattım. Daha neyi sorguluyorsun?"
"Anlatmadığın nikah meselesini mesela!" Diye çileden çıktı kız, haklıydı. Fazla umursamaz davranıyordu.
Bunu hiç konuşmamıştık ama anlamam için oturup anlatmasına ihtiyacım yoktu. Boğazım neredeyse kopmak üzereydi ve Lucian'ın tedavisiyle ayakta kalamayacağım ortadaydı. Hastaneye gitmeliydim ama benim kimliğim yenilenmemişti. Nüfus dairesine gidip yeniletemezdim de. Yeni bir kimliğe üstelik de hiç var olmamış birine sigorta yaptırmak ise Harvey'yi bile aşardı. O yüzden Amy De La Cour adında bir kimlik çıkartmıştı bana.
"Beni de nikaha çağırmadı." Dedim. Görmezden gelmeye çalıştığım duygulara rağmen, kendime bile itiraf etmekten imtina ederken; biliyordum. Hoşlanmaktan, etkilenmekten fazlaydı hislerim ama itile kakıla herkes kendi sınırlarına çekilmişti. İyi de olmuştu. O yüzden Jules ve Harvey ben gelmeden önce neredelerse orada olmalılardı. Bu yüzden münasebetsiz olduğunu duyduktan sonra fark ettiğim bu espri hiç de hoş olmamıştı.
Harvey'nin gözleri gözlerimle buluştu. Bakışındaki manayı çözemiyordum. Kızmış mıydı? Söylediklerim komik mi gelmişti ama baktı ve karalarına buzullar çökerken konuştu. "Sizin için ölüyordu." Dedi beni kastederek.
"O yüzden mi evlendin?!"
Jules'un sesi zaten yüksekti ama bu soru Harvey'yi sinirlendirmişti. "Öyle gerekti!" Harvey'nin sesi de yükseliyordu.
"Söylediğin her şeyi yapıyorum. Sorgulamıyorum bile! Ve beni gönderir göndermez evleniyor musun?" Harvey'i omzundan iterek sandalyesinden kaldırdı. Gözleri dolu doluydu.
"Atların yanına gidin Nichole," Dedi Harvey bedenini kasarken. Elleri de yumruk olmuştu ama kendine hakimdi. "Korumalarla birlikte." diye ekledi hızlıca ama sözlerindeki otorite beni korkutmuştu.
Kadın masadaki sürahiyi yere fırlatarak Harvey'nin dikkatini çekerken bas bas bağırıyordu. "Senin için sevgilimden ayrıldım!"
"Ben istemedim!" diye haykırdı Harvey. Cam kırıklarına basmamak için özellikle dikkat ederek merdivenlere ulaşmaya çalışsak da ettikleri hararetli kavga insanı içine çekiyordu. "Sana dedim! İstemiyorsan, istemediğini söylemeye korkuyorsan ben karşı çıkarım dedim. Sen kendin ayrıldın Chase'den!" Harvey'nin kısık sesinde öyle sarsıcı bir ton vardı ki günahını yüzüne çarpmıştı sanki Jules'un. "Kendi ayaklarınla geldin! Ben istemedim!"
Merdivenin başına tırmanmıştık ve Madelyn ve Abella durmuş kavgayı dinliyordu. Geldiğimizi fark eden cadı yakalanmamışçasına Abella'yı azarlamaya kalksa da arkadan gelen Liana onu yakaladı. "Maddie, Abella," Sadece isimlerini söylemesi ve Nichole'un kınayan bakışları Abella'yı biraz utandırsa da Madelyn hiç üzerine alınmadan arkasını döndü. Tam da o anda Jules'un titrek sesi yükseldi.
"Ama geldim, sevemez misin?"
"Geldiğinde de söyledim. Aşk evliliği istiyorsan Chase'i bırakmayacaktın." Dedi Harvey sertçe. "Sana en fazla rol yapabileceğimi söyledim. Seni sevmekten asla bahsetmedim."
"Onu mu seviyorsun yani?"
Madelyn'i ne kadar kınarsam kınayayım kopamıyordum kavgadan. Üstelik o dediği de bendim sanırım. Yani kavga benim kimlik kartımdan patladığına ve evli olduğumuzu sandığına göre ben olmalıydım.
Cevabı duymaktan korkuyordum. Nichole tuttuğu elimi çekiştirince özellikle duymamaya çalışarak hızlı adımlarla onu takip ettim.
"Üzerini değiştirmek ister misin?" diye sordu kız aşağıdaki kavgayı bastırmak için. "Atların yanına bu kıyafetle gidemezsin ve o canım stilettolara da yazık olur."
Gülümsemeye çalıştım. Yüzümdeki istikrarsızlık çok ortadaydı oysa. Gülümsemek için gerilen dudaklarım gerginlikten titriyordu muhtemelen.
"Her zamanki halleri." dedi Nichole dudak bükerek. "Duymamayı öğrensen iyi olur çünkü sürekli böyleler. Zaten tanımışsındır ağabeyimi; o herkese kızar, bağırır."
Yani... Sürekli kızgın bir ruh hali içinde olduğunu ben de biliyordum ancak onu delirttiğimde bile, ki geçen gece tam anlamıyla çileden çıkmıştı, sakin kalmaya özen gösteriyordu. Bana hiç öyle bağırmamıştı; hiç Jules'a gösterdiği kadar umursamaz olmamıştı. Tamam, eve geldiğim ilk zamanlar bana da sıcak değildi. Ürkütücü kelimeleri yüksek desibelle söylüyordu ama sonrasında bunun da bir taktik olduğunu söylememiş miydi? Belli başlı zamanlarda ödümü koparttığı gerçekti fakat sabah karşılaşır karşılaşmaz kavga etmişler, eve geldikten sonra da birbirine girmişlerdi; bu biraz fazlaydı.
"Aslında iyi kızdır." Dedi Nichole beni yukarı çıkartırken. "Sorun çıkartan biri değildir ama" Düşündü, doğru kelimeyi arıyordu.
"Ağabeyini çok seviyor." Diye tamamladım sözünü.
"Sayılmaz." Dedi. "Tabii sevmediğini söyleyemem ama şimdi gitmek istese ağabeyim onu engellemez bile." Bir üst kata daha çıkarken merdivenlerde duraksayıp bana döndü. Düşünceliydi. "Sanırım geri dönmekten korkuyor." Dedi emin olamayarak. "Jules bu birliktelik için birkaç kişinin kalbini kırdı."
Birisi için milletin kalbini kırıyorsan... "Demek ki seviyor işte."
"Geri dönerse ittifakın bozulacağını düşünüyor." Dedi emin bir sesle. "Üstelik Chase'in onu geri kabul edip etmeyeceğinden de emin değil. Olan biteni açıklamak çok zor onun için."
Kabul edeceğine emin olabilirdi. Hala deli gibi seviyordu Jules'u. Parçalara ayrılmaya cüret edecek kadar hem de.
"Aşk birlikteliği değil mi yani?" Diye sordum. Bu soru aklımda bile yoktu! Ama belli ki kalbimden gelen bir meraktı.
Nichole odasının kapısını açarken başını salladı. "Sayılmaz." dedi düşünceli bir şekilde. "Jules'un babası bir turizmci ve St. Tropez de otelleri var. Fakat üç yıl önce bir grup, bu otelleri korumak için para istemeye başladı."
Ah, haraç mafyası dadandı yani.
"Babam ve Jules'un babası arkadaştı. Yardım istedi dostundan ve babam da yapılanmayı ortadan kaldıracağını ama karşılık olarak otellerin yüzde ellilik hissesini alacağını söyledi."
"Pek de arkadaş değillermiş." Dedim kendime hakim olamayarak. Nichole biraz alınır gibi olsa da yorum yapmadı. Odası benim hemen üst katımdaki odaydı. Benimkinin aksine tam tersi döşenmiş mobilyalarının ağırlık rengi kraliyet mavisiydi. King size, yuvarlak yatağı oldukça klas dursa da o yatak için kolayca kılıf bulup bulamadıklarını merak ettim. Tam olarak bir duvarı boydan boya kaplayan gardırobunun önünde açılmamış dört bavul diziliydi. Kemer penceresinin önündeki benche otururken başıyla yanını işaret etti.
"Niyeti oteller değildi." Dedi kız hızlıca. "Simon'ın bunu kabul etmeyeceğini zaten biliyordu."
"O zaman?" diye sordum.
"Babamın Simon'a sunduğu ikinci teklif daha cazipti. Jules ve Harvey birlikte olacak ve zamanı gelip evlendiklerinde Harvey üzerinden St. Tropez'e kendi yapılanmasını yerleştirecekti. Ve Simon da otellerini kaybetmeyecekti."
"Napoli gibi?" diye soludum. "Ya da Sicilya?"
Başını sallarken "Bir nevi mafya turizmi diyebilirsin." diye kıkırdadı. Napoli ve Sicilya için İtalya'nın en tehlikeli yerleri denebilirdi ama aynı zamanda da bir cazibe merkeziydi. Kimse namlunun ucunda olmak istemezdi fakat tehlikeli erkekler kadınları hep etkilemiştir. O yüzden Napoli ve Sicilya sadece yazlık turizmiyle değil mafyasıyla da meşhurdu ve belli ki Aimon da St. Tropez için böyle bir gelecek düşlemişti.
Nichole koltuktan kalkarken gözlerimle takip ettim onu. Bavullarını çekiştirerek dolabının kapısını kaydırdı. Üzerindeki tişörtü sıyırdığında arkasını dönmüş olmasına rağmen konuşmaya devam ediyordu. "Babam öldü ve Harvey de otelleri korumaya devam ediyor." dedi çabucak. "Korumaya devam etmek için evlilik yapmak zorunda olmadığını da söyledi Jules'a ama o korkuyor."
"Neden?"
"Geri döndüğünde ağabeyimin korumayı geri çekeceğini düşünüyor olabilir. Chase'in onu unutmuş olmasından korkuyor olabilir. Ne bileyim? Belki ağabeyime alışmıştır; aşık bile olmuş olabilir."
Son ihtimal sinirimi bozdu.
"Peki sen?" Nichole üzerine dokuma bir t atlet geçirirken bana döndü. Heyecanlı bir merak vardı yüzünde.
Ben... Ne anlatacaktım? Onların yerlerini dolduran bir kuklaydım sadece. "Neden evlendiniz ağabeyimle?"
Hah! Derdi belli olmuştu. Peki ne diyecektim? "Medikal sebepler." diye mırıldandım gönülsüzce. Kafam kopuyordu denmezdi en nihayetinde.
Ama yanlış bir şey mi söylemiştim? Kızın gözlerinde beliren o şaşkın ifade ve heyecanlı tavır da neydi öyle?
"Hamile misin?!"
"Öyle medikal değil!" diye atladım. Bunun ihtimalinin olmaması bir yana Harvey'le sevişmiş olduğumuz gerçeğini ne Nichole'un ne de Jules'un bilmesine gerek yoktu. Otel terasında Bell ve Juliet dans ederken kendimizi kaybetmemiş olsaydık onlar bile seviştiğimizi bilmeyecekti ama engel olamamıştık işte.
Nichole zıplamaya başlayıp kahkaha atınca gerildim. "Ama Juliet görmüş!"
Onu... Öldürecektim...
"Utanma." Omzumu dürttü hafifçe. "Sadece ağabeyimin her zamankinden de rahat davrandığını, gergin olmadığını falan anlattı bana." Bence trafo gibiydi. Hatta yüksek gerilim hattı! "Sebebinin de kuzeyli, kızıl bir kız olduğunu söyledi."
"Onu öldüreceğim." Diye fısıldadım. Hiç bir özelim kalmamıştı resmen! Natt'le yaşarken, ki altını çizerek belirtiyorum, o bir erkekti ve buna rağmen mahremiyetimin sınırları belliydi. Buradaysa Jules hariç herkes... Her şeyi biliyordu!
"Ağabeyimi mi Juliet'i mi?"
"Her ikisini de!" dedim hınçla. Yüzümü ellerimin arasına saklayıp birkaç saniye sakinleşmek için bekledim. "Bak, evlenmedik tamam mı? Hamile falan da değilim."
Kız kollarını göğsünde birleştirip kaşlarını kaldırınca Harvey'nin bir kopyasına dönüşmüştü adeta. Minik minik adımlarla üzerime geliyordu. "En son ne zaman regl oldun?"
Gözlerimi devirdim. Bunlarda şüphecilik genetik olsa gerekti. "Direk kan testi yaptıralım. Ne dersin? Garanti olur."
Bu kez o gözlerini devirip gardırobuna döndü. Bana belden bağlamalı v yaka soft yeşil bir crop çıkartırken "Elimde sadece İspanyol paça pantolon var," dedi. Buz mavisi, kenarları püsküllü İspanyol paça pantolonu verdiğinde ise üzgün gibiydi.
"Ağabeyimin nasıl bir baba olacağını merak ediyordum doğrusu." Dudak büktü. "Yine böyle despot mu olurdu yoksa küçük kızlarına prenses gibi davranan krallardan mı acaba?"
Kız piyano çalar gibi tüm yaralarıma parmak basıyordu resmen. Anne olamama durumumdan tutun da öcü bir babayla büyümeme kadar, hepsini tek bir cümlede, tek nefeste söylemeyi nasıl becermişti?
Yatağa koyduğu kıyafetleri alıp tahammülsüzce banyoya geçtim. Baba olabilirdi! Jules'tan ya da başka bir kadından ama benden olmayacağı kesindi! Sadist değildi, onu da biliyordum yani psikopat bir baba olmayacağı da gün kadar aşikardı!
Hamile olmadığım kesindi!
"İyi misin?"
Burnumdan soluyordum. Kötü bir kız olmadığının ben de farkındaydım ama biraz fazla hızlı samimi olmamış mıydık?
'Ağzından Jules ve Harvey'le ilgili bilgi alırken bu samimiyetten hoşnuttun.' Diye kınadı beni iç sesim.
Benim regl döngümü sormuştu! Bence bu biraz fazlaydı. Ayrıca Jules ve Harvey gözümüzün önünde kavga etmeye başlamışlardı ve ne olduğunu soran da ben değildim.
"Evet." Dedim düz bir sesle.
'Aşk birlikteliği değil yani?' Diye kıkırdadı kalbim abartılı bir oyunculukla. Bunu Harvey'ye karşı hissettiklerim yüzünden yapmadığını biliyordum. Laf sokuyordu haspa. Kalbimin söylediği ciddi ya da alaylı hiçbir sözü dinlememem gerektiğini aklıma yazdım. Ağız isali olmuş gibi en münasebetsiz yerlerde en münasebetsiz şeyleri söylüyordu! Şıllık...
"Çıkıyorum hemen." Dedim ve çıktım. Konuşmayı devam ettireceğine dair bir his vardı içimde. O yüzden ipleri elime almak adına ilk konuşan olmayı tercih ettim. "Şey bana ayakkabıları sakladığınız o sihirli dolabı gösterir misin? Harvey bu konuda epey ketum da."
"Seni gerçekten de kilit altında mı tutuyor?" diye sordu ciddi bir merakla. "Abarttığını düşünüyordum."
Son birkaç günü ve eve gelişimin ilk zamanlarını saymazsak hayır. Kapı kilitliydi çünkü evde bir köstebek vardı ama hastaneden çıktığımdan beri kelimenin tam anlamıyla kilit altındaydım. Adil davranmaya karar verdim. "Sayılmaz. Sadece pek sık dışarı çıkmıyorum. Geri kalan zamanlardaysa kombin kapıma geliyor; ayakkabılar dahil."
"Sık çıkmıyorum derken?"
"Harvey'yi ettikleri davetler, laboratuvar ve plazası müdavimi olduğum yerler." dedim hızlıca. "Bir kere Bell'in oteline gittik, Astra'ya ve bir de kumarhaneye."
Kaçtığım alışveriş merkezini, hastaneyi, kafeyi ve seraların olduğu bağları saymamayı tercih ettim. Harvey'ye hak verirse bu kez onun beni kelepçelemesini istemiyordum. Beni antredeki duvara gömülü dolapların olduğu alanda durdururken kapakları açtı. Goebasket model ayakkabıları görerek uzandım. Benimkiler bu hizada olmalıydı. Newbalenciagaları ayağıma geçirirken
"Bu haksızlık." dedi Nichole hayretle. "İki aydır buradasın ve sadece bu saydıklarına mı gittin?"
Dediğim gibi, intim detayları vermeyecektim. Ön kapıdan çıkıp arkaya dolaşırken arkamıza bir korumanın takıldığını gördüm. Biz, bizi takip edin demesek de Harvey belli ki adamlarını sıkı sıkıya tembihlemişti.
"En çok nereye gitmeyi özledin?"
Araba yarışlarını çok özlemiştim! "Bir starter kızıydım." Dedim usulca. Bunu Juliet dahil kimse bilmiyordu; bir sır değildi ama kimsenin bilmemesi, durumu gizli saklı bir sırmış gibi hissettiriyordu. "Sokak yarışlarını izlemeye bayılırdım."
Biraz düşündükten sonra iç geçirdi. "Buna izin vermeyebilir." dedi. Eh, evet. Koca bir kaosun içinden kaçıp gitmem olasılığına ihtimal veremezdi elbette ama çok özlemiştim!... "Belki spaya gidebiliriz ama."
Fena fikir sayılmazdı ama çok aradığım bir şey olduğunu söyleyemezdim de.
"Belki," Dedim ve sonra fark ettim. "Nichole, acaba telefonunu ödünç alabilir miyim?" Bu Harvey'nin telefonunu çalmaktan ya da laboratuvarda arama yapmaktan daha kolaydı. "Benimki kırıldı da."
Şüpheyle baktı. "Pişman olmam, değil mi?"
İnşallah pişman olan ben olmam...
"Sadece bir yakınımı arayacağım." Dedim samimiyetle. Lcv yapılıp yapılmadığını öğrendikten hemen sonra Natt'i de arasam fena olmazdı tabii.
Cebinden telefonunu çıkartırken emin görünmüyordu. Gerilmiş dudaklarının arasından görünen beyaz dişleri dudaklarını ısırırken, "Lütfen," dedi. "Bana kazık atma! Çünkü seni odadan çıkartmak için ağabeyime İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinden fasikül fasikül paragraf okudum."
Hızlı adımlarımı ahıra yönlendirdim; biraz ileride arka çıkışı tutan korumalar vardı. Nichole'e dönerken çıkıştaki korumaları gösterdim. Arkamı tutan diğer koruma ise yürüyüşün başından beri peşimdeydi zaten.
"İstersen izleyebilirsin." Dedim ısrarlı bir ricayla. "Ama benim için gerçekten çok önemli biriyle konuşmam lazım."
Emin değildi ama yine de verdi telefonunu. Ezberimdeki numarayı hızla tuşlarken nabzımın kulaklarımda attığını hissettim. Kalbim heyecanla göğüs kafesimi tırmalamaya başlamıştı. Alacağım hangi cevabın soluğumu keseceğini bilmiyordum ama kritik bir konuşma olacağından emindim.
Telefon birkaç kez çaldı; heyecandan kısa mesafede volta atmaya başlamıştım ki telefon açıldı.
"Merhaba," dedim kendine güvenen bir sesle. "Freyja gece kulübü açılış davetiyenizin lcvsi için aramıştım ben."
Ahizenin karşısındaki adam "Evet," dedi kısaca. Muhtemelen lcv için özellikle işe alınmış biriydi. Nitekim sözümü kesmemiş ve araya girip kim olduğumu sormamıştı. "İsminizi ve katılım durumunuzu öğrenebilir miyim?"
"De La Cour." Dedim hızla. "Geceye katılacağız."
"Notunuzu alıyorum efendim." Dedi adam. Kısa bir sessizliğin ardından ise tekrar konuştuğunda aldığım cevapla beynimden vurulmuşa döndüm. "Beş nolu loca Amelia ve Harvey De La Cour adına daha önce rezerve edilmiş olarak görünüyor."
Gerginlikten boştaki elimin parmaklarını avcumun içine alıp kütletiyordum. "Bayan De La Cour?"
"Evet." Derken kekelemiştim. Şimdi aklımda koskocaman başka bir soru vardı. O zaman bu üçü birbirine benzemez adam nasıl bir olmuş da Harvey ile görüşmeye geliyorlardı? "Teşekkür ederim." Diyerek kapattım telefonu. Mevcut durum karşısında uzun uzun şok geçirip düşünmek istiyordum ama telefonu rica ederken söylediğim gibi bir de Natt'i aramalıydım.
Numarayı tuşladım. Normalde Natt'in numarasının Nichole'un telefonunda olmasını beklemiyordum elbette ama beni asıl şaşırtan numaranın 'Jack' diye kayıtlı olmasıydı.
Ve daha da şaşırtıcı olanı Natt'in telefonu "Rose," Diye açması oldu.
"Zoe!" dedim çarpıcı bir gerçeklikle. Ne yani? Nichole ve Natt gizli bir aşk mı yaşıyorlardı?
"Zoe?" Natt'in şaşkın sesi soru ünlemleriyle doluydu. "Nichole'un telefonunda ne arıyorsun?"
"Sen Nichole'un rehberinde ne arıyorsun asıl?" Diye çıkıştım. Bu oğlanın hiç mi korkusu yoktu? Harvey'nin kardeşiyle ne halt ediyordu?
"Şey," dedi. Mantıklı bir cevap aradığına emindim ama o bezelye kadar küçük ama Mike Tyson kadar cesur beyninde doğru cevabı bulabileceğini hiç sanmıyordum. "Arada takılıyoruz falan."
Gözlerimi devirirken. "Gerçekten de Harvey haklıymış." dedim sinirle. "Ateşten hiç korkmuyorsun!"
Yutkunmasını duydum. "Söylemezsin, değil mi?"
Ona söylemem gereken bir sürü şey olduğunu düşünüyordum ve Natt'le Nichole'un gizli aşna fişnesi listede bile değildi.
İç geçirip ofladım. "Söylemem!" Ama sinirliydim. Natt'in boş geçtiği tek gecesi olduğunu görmemiştim. Hep bir kız olurdu yanında ve hatta bazen birden fazla kız. Nichole'u beğendiğini de söylemişti daha önce ama bu kadar. Mafyanın evini korurken Romeo gibi balkondan tırmanıp mafyanın kızını yatağa attığını düşünemiyordum! Aimon fark etseydi ya da Harvey, başına gelecekleri hiç mi düşünmüyordu kas kafalı?
"Teşekkürler fındık, fıstık." dedi neşeyle. Salak...
"Sen iyi misin peki?"
"Harikayım." Rahatlaması sesine yansımıştı. "Yarışa gitmek için hazırlanıyorum."
"Yarış mı var?"
"Bugün perşembe." Dedi üzerine basa basa. Evet, perşembeleri yarış olurdu.
Sordum. "Kimlerin yarışacağını biliyor musun?"
"Önceden haber vermezler, biliyorsun." Dedi ukalaca. Evet, öyle ki bazen üç dört araç pişti oluyordu ve gece de iki yarış dönüyordu. "Gelmek ister misin?"
Elbette isterdim ama mimliydim; izin vermezdi. Ayrıca o kocaman kavga gürültüden sonra sormaya da cesaretim yoktu açıkçası.
"Yazık oldu." Dedi içten bir üzüntüyle. "Yerini dönüşümlü olarak dolduruyorlardı ama son bir haftadır Serena adında bir fıstık düzenli olarak yarışmaları başlatmaya başladı."
Gözüm seyridi. Yerimi mi almıştı yelloz? "Derken?" Dedim.
"Artık yarışları Serena başlatıyor." Söylemeye de korkmuyordu beyefendi! Gözlerimi kaparken soluk borumu zorlayan bir nefes aldım. İki aydır yani sekiz yarıştır ortalarda olmadığımın ben de farkındaydım ama bu demek değildi ki kadrolu yerimi başkasına versinler!
"Nichole'u yarışlara çağır." dedim emreden bir ses tonuyla. "Israr et, çıldırt onu."
"O kadar da değil." Natt şaşırmış olmalıydı. Konuşmak için on, on beş saniye beklemişti nitekim. "İlişkimizi ulu orta yaşamıyoruz."
Yakalamıştım kedinin kuyruğundan.
"Demek ilişkiniz var."
"Zoe!"
"Söylerim," Diye tehdit ettim onu.
"Yakarsın beni."
"Ateşten korkmadığını sanıyordum."
Ofladı. Pes edercesine soluyordu. "Nichole'e ver telefonu."
Memnuniyetle.
Arkamı döndüğümde Nichole'un beni endişeli gözlerle izlediğini gördüm. Telefonun ekranına atlayıp gözden kaybolamazdım ki, neyin endişesiydi bu? "Teşekkür ederim."
Kız telefonu cebine atmaya kalkıştığında "Natt" Dedim. Yüzünden kan çekildi ama dediğim gibi, ilişki ifşa etmek yapılacaklar listemde yer almıyordu. "Ev arkadaşım, telefonda."
Nichole ekranı çevirirken bana yalvaran gözlerle bakıyordu. "Kimseye bir şey söylemem." diye mırıldanırken yerdeki çimleri dürtüyordum ayağımla. Dolgun dudaklarını birbirine bastırarak yutkundu. Madem bu kadar korkuyordun ne diye maceraya atılıyorsun ki?
'Dedi, mafyaya sürekli yalan söyleyen kız.'
Ben başkaydım. Benim geçerli sebeplerim vardı bir kere.
'Evet, tüm her şeyi yanlış anlayıp bir çuval inciri berbat etmek gibi çok geçerli sebepler.'
Yemin ederim bu kez konuşan kalbim değildi. O olsa ağzının payını misliyle verirdim ama içimde başka bir şey konuşuyordu ve susturamıyordum o uyuzu!
'Yanlış anladın mı? Anlamadın mı?'
O daha kesin bile değildi bir kere. Rezervasyon yaptırmış olması benimle gideceğinin garantisini vermiyordu ki.
'Şu an kendini kandırıyorsun.'
Hayır, ben...
'Özür dilemelisin.'
Ne için? Daha o üçlü şeytan grubunun neden geldiğini bile bilmiyordum. Hem nasıl özür dileyecektim? Ne diyecektim? 'Beni becermenden çok keyif alıyorum ama yalan söyledim. Çünkü beni sattığını sandım. Sana da soramazdım. O yüzden gardımı kuşandım. Ne olur tekrar bana dokun!' Ölsem daha iyiydi. Ayrıca bana dokunmaması da hayrımaydı. O gece çok doğru bir şey söylemişti; onunla sevişmek beni kahrediyordu...
'Sana bakmaması da seni kahrediyor.'
Etmiyor! Lütfen sus artık...
"Ağabeyimi ikna edeceğim." Dedi Nichole ansızın. Kendimle ettiğim kavga o kadar hararetliydi ki ne konuştuklarını dinlemeyi unutmuştum ama belli ki Natt istediğimi yapmıştı. "Bu gece o yarışlara gideceğiz."
Mırıldandım. "İyi olur." En azından jübilemi yapardım.
"Söylemezsin, değil mi?" Silkelendim. Gerçekten korkuyordu. Nichole yirmisini aşmış bir kız gibi görünüyordu; cinsel olarak aktif olduğuna da emindim. Hem Fransızlar romantik bir milleti ve seksi de romantizmle birlikte yaşamaya bayılırdı. Yani Harvey'nin kardeşini birisiyle birlikte oluyor diye döveceğini, bekaret testine götüreceğini falan hiç sanmıyordum.
"Natt'in gitmesini istemiyorum."
Natt için endişeleniyordu. Tatlı...
Umarım Natt kızla sadece takılmıyordur yoksa Nichole'e çok yazık olurdu. Ve tabii olası bir ayrılık dahilinde Nichole'un da ağabeysi gibi psikopatik eğilimleri varsa ufak çaplı zararlar vermesi de muhtemeldi.
"Natt'in gitmesini ben de istemiyorum." Dedim bir gülümsemeyle. "Rahatlayabilirsin."
Ama rahatlamadı. Başını yana eğerken dişlerinin arasından nefes alıyordu endişeyle. "Peki ağabeyimi nasıl ikna edeceğim?"
Orası beni ilgilendirmezdi. Yaramazlıklarım ardından beni kilit altında tutan adamdan anahtarları almayı başaran o değil miydi? Bir çenebazlık daha yapabilirdi. Yapmak zorundaydı. Çünkü eğer bir daha yarış başlatamayacaksam, en azından bir süre başlatamayacaksam, gitmeli ve devir teslim seronomisi yapmalıydım. Bu şarttı.
Gözleri arkama odaklanmıştı. Döndüm; Harvey geliyordu.
'Özür dile!'
Ahıra kaçtım. Özür falan dileyemezdim! Bu durumun birçok avantajı olmuştu ve bunu bozmaya da niyetim yoktu. İnadını kırıp adıma bir kimlik ve pasaport hazırlamıştı. Bu mecburi misafirliğe karşılık hiç de etik olmasa da bana maaş bağlamıştı ve yüz bin dolar azımsanacak bir para değildi. En ve en önemlisi aramızdaki temas kesilmişti.
Taylar vardı! Ve çok sevimlilerdi... Yetişkin atlar da vardı ama yavruları çok şirindi.
Bir meeeleme duydum. Kuzular da vardı... Kafayı yiyecektim! Kuzu ve koyunların yanından geçip atların olduğu yere yöneldim. Kar beyazı bir tanesi o kadar asil görünüyordu ki yanımda kendimi pespaye hissedecektim neredeyse. Benekli diğeri ise uyuyordu. Atlar gerçekten de ayakta uyuyormuş; hareketsiz haliyle gerçek ebatlı bir biblo gibi görünüyordu. Yavaşça yürüyerek tayları geçerken simsiyah tüyleri olan parlak gözlü yetişkin bir tanesinin yanına gidip yelelerini sevmeye başladım. Kişnemesinden beni kovmaya çalıştığını anlayabiliyordum fakat niye? Aramızda bir anlaşmazlık bile olmamıştı ki...
"Fazla yaklaşma," Dedi Harvey. Kollarını göğsünde bağlamış ve ahır kapısına yaslanmıştı. "O daha yeni yakalandı."
"Yakalandı?"
"Dağda bulduk, henüz ehlileşmiş sayılmaz." Demesine kalmadan at şaha kalktı. Dehşet bir hareketti; üstelik hiç beklemediğim de bir hareketti. Gözümde büyüyerek kocaman olmuştu; gölgesi üzerime düşerken geriye kaçtım ama arkamdaki kovayı fark etmemiştim. Sendelemem beni yere çalacaktı. Bir şeylere tutunmaya çalışsam da yere çok yaklaşmıştım. Hayvanları seviyordum ama pisliğine batmak kesinlikle fantezim değildi... Fakat Harvey son saniye rövaşataya kalkmış gibi kolumdan yakalayıp geriye çekti sert bir hamleyle. "Yaklaşma dedim sana!" diye kızarken doğrulmam için destek veriyordu.
Tamam, emrini duymuştum ama geriye çekilecek bir zaman olmamıştı ki. "Kaçacak vaktim olmadı." diye mırıldandım.
"Fark ettim." dedi. Ellerini hemen çekmişti... İç geçirdim. Disiplinini taktir ediyordum; bana dokunmayacağını söylemişti ve gerçekten de söylediğini yapmaya çalışıyordu.
"Teşekkürler." Diye mırıldandım. Ateşe dokunmak gibi ne zaman temas etse ellerini hemencecik çekiveriyordu. Sinirim bozulsa da konu hakkında konuşmadım. "Özür dilerim." Dedim usulca. Bakışları ahırda dolaşıyordu ve hayır; özrüm o gece için değildi. "Jules'la aranızda çirkin bir kavgaya sebep oldum."
Göğsünü dolduran bir nefes alırken samanlardan oluşan bir dağa attı kendini. Gözlerini kapamış, ellerini başının arkasında birleştirmişti. "Üzülme, konu sen olmasan da kavga ederdik."
"Beni ele vermediğin için de teşekkür ederim." diye mırıldandım. Kaçak bir sığınmacı olduğumu söyleyip gerçekleri de anlatabilirdi nihayetinde.
Öfkesini bastırmaya çalıştığını düzenlemeye çalıştığı nefeslerinden anlayabiliyordum. "Bir ara bana güvenmeyi dene."
O iş yaştı ya. Bermuda şeytan üçgeniyle buluşup zindan dörtgeni yapmayacağının garantisini veriyor muydu bana? Yooo. Güvenemezdim.
Konuyu değiştirmeye karar verdim.
"Nichole seninle konuştu mu?"
Güldü. Gerçekten neşelenmişti sanki. "Evet, seni sokak yarışlarına götürmek istiyormuş."
"Ve?"
Gözlerini açıp alayla bana baktı. "Ciddi ciddi soruyorsun bir de, öyle mi?"
Şansımı denediğim için kendimi suçlayamazdım.
"O kadar adamın içinde seni gözleyemem."
"Kaçmayacağım."
Gözlerini ovuştururken kahkaha attı. "Gün ışığı istiyordun, Eyşan. Keyfini çıkar." Dedi alayla. Hemen sonra fark ederek düzeltti kendini. "Zoe."
Eyşan...
"Ay ışığı da istiyorum." diye zorladım keyifle.
Bana bakmamak için mücadele veriyordu ama her sözümle gözleri kocaman kocaman açılıp bana dönüyordu. "Sen sopa istiyorsun."
Söylediklerini yaptığını kanıtlamıştı. O yüzden geri adım attım. Beni gerçekten sopalamasını istemiyordum. "Bana bir telefon ver ve içine izleme programı yükle."
"Kaçar kaçmaz kırıp çöpe at sen de."
Bütün hileleri kullanmış olamazdım. "Yalvarsam?" diye fısıldadım.
Beni taklit ederken alaylı fısıltısı komikti. "Ayaklarıma bile kapansan olmaz." Yanına çöktüm. Dirseklerimi dizime, çenemi de ellerime yaslarken dudak büküyordum.
"Ne yaparsam olur?"
"Yapacağına söz veriyor musun?"
"Neyi?"
"Yapacağım diye verdiğin sözü tutacak mısın?"
Lafın böğrüme girdiğini kabul etmeliydim. Bugün özellikle nemruttu ve haddinden fazla laf sokmuştu ama bir yerde duracak mıydı artık?
"Tutacağım." Dedim şüpheyle. Ne isteyeceğinden emin değildim tabii. Yapmayabilirdim de.
"Açık çek." dedi doğrularak. "Şu an için istediğim bir şey yok ama daha sonra bir şey istersem hayır deme lüksün olsun istemiyorum."
Yani eğer beni üçlü cellada verecek olursa hayır demekten fazlasını yapacağımı biliyorum. Ancak onun dışında beni sürüklediği her şeyi yapıyordum zaten. Yine de boş senede imza atmak gibi geliyordu bu sözü vermek.
"Bu arada ben sözlerimi tutarım." dedi benim ikilemimi fark edip. "Bir daha kaçarsan seni bulmaya çalışmam."
'Sen de Du Pond ve Benji'yle Fransa'da köşe kapmaca oynarsın.'
Dudağımın içini ısırdım. İçimdeki cılız ses bu yarıştan sonra ortadan kaybolmayı diliyordu ama bir yanım... O bir yanımın da kafası çok karışıktı!...
"Kaçmayacağım için bunu sorun etmeme gerek yok." dedim.
Kaşları hayretle havalanırken "Peki." dedi. Saman yığınına geri yığılmıştı. "Hazırlanmaya başlasan iyi olur o halde."
İzni koparmış mıydım?... "Ciddisin?" Sesimdeki soru tonu havayı yakalamıştı.
"Son bir şans diyelim." Dedi. "Rüşvetin işe yarayıp yaramadığını öğrenmiş oluruz böylece."
Beni tavladığını söyleyebilirdim ama öldürmeyecekse elbette.
"Kıyafetlerin benim odamda." Dedi. "Gardıroba yerleştirdiler." Pekala. "Ve bir de yatağın üzerine kremler bıraktım. Onları yarana sür."
Dudağımın içini ısırdım. Bana kızgındı, kızlar geri dönmüştü, işler sarpa sarmıştı. Jules'la birbirlerini yemişlerdi; yaram ne ara aklına gelmişti ki? "Teşekkürler." dedim usulca.
Göğüs geçirdi ama hiçbir şey söylemedi bir süre. Hazırlanmak için odaya geçmeliydim; nitekim bu gece yerimi kimseye kaptırmayacak kadar güzel olmam şarttı. Duş alacaktım, saçlarımı fönleyecektim, siyah kadife elbiseyi giyip Thayer'dan baldırlarıma kadar çıkan bir çorap çizme isteyecektim ama yanından kalkamadım.
"Kaçma yeter." dedi ansızın bir fısıltıyla ve bana dönmeden, yüzüme bakmadan fırtına gibi eserek çıktı ahırdan.
Sözünü tutardı, biliyordum ama kaçmamdan deli gibi korkuyordu, hissediyordum.
-
-
-
Not:
Nasıl bölümdü arkadaşlar. Harvey'nin küslüğü çok pismiş, de mi? ? Sinir bozucu... Neyse kendi bilir. ? Bu arada gerçekten, bermuda şeytan üçlüsü Eyşan için gelmiyorsa ne için geliyor olabilirler? ? Fikri olan var mı? Tahminlerinizi merakla bekliyorum ?♀️
Görmek istediğiniz sahneler varsa yorumlarda kısaca anlatmanızı rica ediyorum. Belki yazarım...✌️????
Ve son bir ricam var... Hikayemiz için daha fark edilir bir kapak istiyorum. Yapabilecek birisi yardımcı olur mu? Ya da yardımcı olacak birine yönlendirebilir mi beni? ?
Gelelim yabancı kelimelere
Rölanti:
Motorlu taşıtlarda motoru boşa almak, boşta çalıştırmak anlamına gelir ancak hikayede mecaz anlamıyla kullanılmış ve 'kulaklarımı işlevsiz hale mi getireyim,' manası verilmiştir.
Jübile:
Kişinin sporculuk yaşantısını özel bir karşılaşma ile sonlandırmak, Sanatın değişik alanlarında başarı gösteren kişiler adına 25, 40 ve 50. yıldönümlerinde şenlik gerçekleştirmek gibi çeşitli anlamları vardır ama hikayede starter kızlığına şaşalı bir veda anlamında kullanılmıştır.
Lcv:
Genelde davetiyelerin en alt kısmına yazılan ve Lütfen Cevap Veriniz kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. Bu kısaltma, davetlilerin etkinliğe katılım durumlarını bildirme aşamasında kullanılır
Feyja:
İskandinav/Cermen mitolojisinde aşk, seks, güzellik, savaş ve ölüm tanrıçası olarak bilinen tanrıçadır; genellikle Afrodit'in İskandinav eşdeğeri olarak düşünülür.
Fasikül:
Ansiklopedi ve benzeri büyük kitapların ayrı kapaklar içinde yayımlanan bir ya da birkaç formalık bölümüne verilen addır.
Bilmediğiniz kelimeler varsa lütfen sormaktan çekinmeyin ????♀️??