26. Bölüm

4994 Kelimeler
Selam gencolar. Korku filmi gibi bir hafta geçirdim ve ne yazık ki faturayı bölüm bekleyen sizler ödediniz... Çok özür diliyorum. Öncelikle nasıl oldu anlamadım ama iki bacağımı da kırıyordum neredeyse bu uğursuzluk arka arkaya olduğu için birkaç gün boyunca bilgisayarı elime alamadım. Sonra toparlandım yazayım dedim bilgisayar açılmadı. Tamire gitti, bende telden yazayım dedim baktım yazdıklarım görünmüyor; kriz geçirdim çünkü 12.000 kelime yazmıştım... Neyse dedim bekledim; Bilgisayar geldi ama açtım baktım yazdıklarım yok. Delirdim da, DELİRDİM!... Son üç gündür 26, 27 ve 28. Bölümü baştan yazdım anlayacağınız... Biliyorum geç oldu ama çok uzun bir bölüm oldu, bu da bir teselli olur belki hepimize... Keyifli okumalar 26. Bölüm Kıyafet kamuflajı yapan sadece ben değildim. Sokak yarışlarında takım elbiseli haliyle fazla dikkat çekeceğini düşünmüş olmalıydı ki Harvey de düz bordo tişörtün üstüne deri ceket ve İtalyan kesim, siyah jean giymişti. İlk defa onu bu kadar casual bir tarz içinde görüyordum; yakışmıştı. O işini halledip yukarı çıktığında ben hala daha saçlarımı fönlemekle meşguldüm. Nitekim çok gür olmamasına rağmen dalgalı saçlarım vardı ve ince telli saçlar girdiği formda sabit kalmayı pek beceremezlerdi. Birkaç kez üzerinden geçmek zorundaydım çünkü uzun zamandır saçlarımı dalgalı kullanıyordum ve artık bu hali o kadar alışıldık olmuştu ki üzerimde bir farklılık olsun istiyordum. Ayrıca elbise vücudu sarsa da her yeri drapeliydi ve bunun üzerine saçlarımda o kadar harekete hiç gerek yoktu. Sipariş ettiğim çorap çizmeleri ayağıma geçirip dizimin üzerine kadar çektim. Eteğin bittiği yerle çizmenin başladığı yer arasındaki çıplaklık fena estetik görünüyordu. Aynada kendime biraz göz gezdirdim. Uzun zamandır oturup süslenmediğimden şimdi gördüklerim beni etkilemişti ama sokakta kişisel fikrin pek önemi kalmazdı. Göze en çok hitap eden mendili savururdu ve sanırım göze de hitap ediyordum doğrusu. Sadece elbisenin vatkaları biraz göz yoruyordu... Onu da omuzlarından sökmüştüm zaten. Parfümü sıkıp kendimi kremledim. Eskort bir hava vermemek için önce kırmızı bir ruj sürüp biraz bekledikten sonra sildim. Üzerine lipp gloss geçince istediğim doğal kırmızı dudak görüntüsünü yakalamıştım. Parmaklarımın maharetini seviyordum çünkü sadece kağıtta değil yüzde de mucizeler yaratıyordu. Badem biçimli gözlerim şimdi kocaman büyümüştü. Fena görünmüyordum. Aldığım elbiselerden birinin fularını elbise manşetimin içine ittirip son kontrollerimi de yaptıktan sonra hazırdım. Saat on bire gelirken odadan çıktım. Yarışlar gece yarısından önce başlamazdı ve yarış da sadece on ya da on beş dakika sürerdi. Gerisi tamamen parti yapmakla ilgiliydi ama geç kalmak istemiyordum. İçimden kendine güvenen, emin bir ses bunun uzun sürecek bir ayrılık olduğunu söylüyordu çünkü. Merdivenlerdeyken hiçbir ses duyulmuyordu; salon boştu ve hiçbir hayat belirtisi yoktu. Salon kapısından geçerek bahçeye çıktığımda ise Nichole, Jules ve Harvey'nin ferforje masa etrafında oturup şarap içtiklerini gördüm. Kimse birbiriyle ilgilenmiyordu ve sessizlik, ortamı hükmü altına almış gibiydi. Jules dergisini karıştırıyor, Nichole mesajlaşıyordu. Harvey'nin ne yaptığını ise sorgulamaya gerek yoktu; çalışıyordu. Boğazımı temizleyerek hepsinin dikkatini çektim. "Hazırım ben." dedim yere bakarken. Dikizci bakışları görmek istemiyordum çünkü onlara hazırlanmamıştım. "Sokak yarışı izlemeye gittiğinizi sanıyordum, üçüncü sınıf bir sokak defilesi değil." dedi Jules kimseye fırsat vermeden. "Sayılır," Dedim inatla. Üçümüzün mevcut durumundan dolayı benden haz etmemesini anlayabilirdim ama biraz tarafsız olabilir miydi? Nihayetinde onun yerine Harvey'yle tutkulu bir ilişki yaşayayım diye geçmemiştim. Onların kalbi atmaya devam etsin diyeydi her şey! "Yarışan tipleri görmelisin. Altın madenleri olan Auclair markasının veliahdı Gustavo Auclair oldukça yakışıklı bir adamdır mesela." Dedim kollarımı göğsümde birleştirirken ama yatakta kadınları dilimlemek gibi küçük psikopatik problemleri olduğu gerçeğinden bahsetmedim. "Sonra..." Düşünür gibi yaptım; aslında tüm yarışmacıların isimlerini tek nefeste solurdum ama beni dinlemesi için muhabbeti geriyordum. "Sergen Noe," Otomativ mühendisiydi ve son birkaç yıldır yükselişe geçen SergeoN araba markasının sahibiydi. "Ünlü araba markası sahibi; sokak yarışının müdavimlerinden biridir." Ve bombayı patlattım. "Yeni yeni takılmaya başlayan bir çocuk daha vardı ama..." Nefes alarak duraksadım. "Chase'di sanırım adı. Sarışın bir çocuk, sağ elmacık kemiğinin üzerinde tuhaf bir dövmesi var." Nihayet bakışlarımı kaldırıp Jules'a odaklandığımda içimdeki intikamvari ateşin dumanını kızın yüzüne üflüyordum. "Ne iş yaptığını bilmiyorum ama bir Gemballa'ya sahip olacak kadar zengin olmalı." Laf sokmak mı? Bu konuda bir numara olmayabilirdim ben bi insandım ve nasırıma bastıkları noktada aslan kesilmesini de bilirdim. Bunu Harvey öğrenmişti; gerekirse bu yönümü Jules'a da seve seve gösterebilirdim. "Oldukça da iyidir." Dedim sır verir gibi cilveli bir fısıltıyla. Neyde oldukça iyi olduğu konusunu ise özellikle belirtmedim. Boşlukları kendisi doldurabilirdi. Dolan gözlerinden anladığım kadarıyla da boşluk doldurmada umduğumdan da pesimistti. Gözlerinde Nagasaki bombasının patladığına yemin edebilirdim. Radyasyonun etkisi içime kadar işliyordu; içten içe eriyordum sanki ama bunun sebebi kesinlikle romantizm değildi. Harvey'nin gözlerindeki... Kontrolsüz bir yangın gibi dehşet saçıyordu sanki. İkimizde gözlerimizi aynı anda kaçırırken yutkunmaya çalıştım. Bir daha bana dokunmayacaktı; bakmayacaktı bile. O yüzden hiçbir şekilde açıklama yapmak zorunda değildim. O zaman içimdeki kahrolası açıklama isteğinin manası neydi? Chase'le her seks gibi birleşmeden beklentiyi karşılayan bir gece geçirdik ama beni kahreden sensin! Çünkü sana aşık olmaktan ve sonunda benim yüzümden ölmenden çok korkuyorum! Hem hala ikilemde olsam da beni satıp satmadığından hala emin olamıyordum. Yutkunup bir şeyler söylemek istesem de... Susmak en hayırlısı olacaktı. Harvey bilgisayarını hassas cihazlara gösterilmeyecek bir kuvvetle kapatırken Jules bağırdı. "Abella çantamı getir!" İçim ilmekleri sökülen bir kazak gibi tel tel ayrılıyordu sanki kalbimden. Her söylediğim veya söylemediğim... Kopartıyordu beni ondan ama mani olmaya gücüm yoktu. Birbirimizden söküldükten sonra ise devam etmeye mecalim olur muydu? İşte orası tam bir meçhuldü. "Üçüncü sınıf sokak defilesine mi geliyorsun yoksa?" Diye sordum güçlü bir sesle Jules'a doğru. Harvey'nin bataklığına düşmektense kadın kavgasında tırmalamayı ya da tırmalanmayı tercih ederdim. Çünkü orası çok derin bir bataklıktı... "Varoş eğlencesini merak ettim diyelim." Dedi Jules ondan hiç beklemediğim bir cüretle. Sessiz bir kadın, uyumlu bir kişilik olduğunu söylemişlerdi ama tırnakları da varmış demek. "Eğlenirsin," Dedim sahte bir tebessümle. "En azından yabancılık çekeceğini sanmıyorum." Ne de olsa eski sevgilisi Chase'di. Chase bizim gettodaki yarışlara yeni yeni katılmaya başlamış olsa da, kim bilir, belki de Chase'le birlikte başka varoşlarda sokak yarışlarına katılmıştı. Yüzüne baktığımda afallamış ifadesiyle karşılaştım. Omzumdan yaralanmış olmam, gırtlaklanmam falan onun gözünde beni aciz göstermiş olmalıydı ki şimdi pençelerimle karşılaşmış olmak onu ürkütüyordu. Abella'nın arkamdan yükselen ayak seslerini duyduğumda kapı ağzından çekildim. Elinde gümüş bir tepsiyle mektup çanta getirmişti. Jules yanımdan geçip omzunu omzuma vurduğundaysa hafifçe inledim. Omzum iyileşmiş olabilirdi ama kasıtlı bir itme, üstelik de kuvvetli bir ivmeyle; işte bu canımı yakmıştı. "Dikkat et." Harvey'nin sesi inanılmaz düzdü. Sanki aynı tonda kalmak için kendini kasıyordu. "Omzundan vurulduğunu biliyorsun." Yo, korunmaya ihtiyacım yoktu. O kadar acıya katlanabilirdim. Burnumdan nefes verirken Jules'un emin adımlarla evin önüne geçişini izledim. Hemen arkasından Nichole de geçmişti. Ben de onları takip ederek Harvey'nin önünden geçerken omuzlarımı dikleştirdim. Yaramazlık yapmış afacan çocuklar gibi boynumu eğip gözlerimi kaçırmama hiç gerek yoktu. "Nichole, Amy'yle arkadaki araca binin." Dedi Harvey avludaki araca binmeden hemen önce. Jules çoktan önde yerini almıştı. Elbette, birbirlerini sevsinler ya da sevmesinler, onlar nişanlıydı. Ayrıca tüm yumurtalar da aynı sepete konmazdı. Olası bir saldırıda hepimizin olduğu aracı patlatmakla verecekleri zarar, yarımızı patlatmakla verecekleri zarardan fazlaydı. O yüzden yanına nişanlısını almış ve kardeşiyle hiçbir şeyini arkadaki araca paslamıştı. Esasında yanına kardeşini alması gerektiğini düşünüyordum. Başına bir şey gelmesinden en çok korktuğu kişi Nichole olmalıydı fakat az önceki soğuk kedi kavgası yüzünden ben ve Jules'u aynı araca sokmak pek de akıl karı olmayacaktı. Harvey ve Jules avludan çıkarken arkadan gelen arabayı beklemeye başladım. Bu sırada Nichole de telefonunu cebine sokmuştu. "Chase'i tanıyor musun?" "Sayılır." Diye mırıldandım. Önceden takıldığım bir adamdı ama şimdi mafyaya çalışan, zaman zaman dürtülerini kontrol edemediğini ve unutamadığı bir aşkı olduğunu bildiğim biriydi. Aslında derin sırlarını biliyordum Chase'in fakat sorsalar en sevdiği yemeğin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. "Bir sokak yarışçısı." "Yüzünde dövme olduğuna emin misin?" Başımı salladım. "O zaman Jules'u bilerek kışkırttın." Dedi Nichole ürkerek. Ona dönerken omuzlarımı hafifçe kaldırıp dudaklarımı büzmüştüm. "Bana sürtük muamelesi yapmasından hoşlanmadım." Dedim cüretle. "Hem benden hoşlanmamasını anlıyor olsam da bana teşekkür etmeli. Kaçmaya çalışayım ya da çalışmayayım, Diggory evinizdeki bir haindi ve sen ya da o gecenin bir vakti atların ya da kuzuların yanına giderken avlanabilirdiniz. Üstelik sadece gırtlaklanmaktan da bahsetmiyorum; o gece sadece Diggory yoktu bahçede. Başka bir tetikçi de hemen arkamızdaydı. Yani iple boğulmasanız bile bir kurşunun hedefi olabilirdiniz." Natt'in sarsılışı görümü bir an bulanıklaştırsa da hemen toparlandım. "Bir noktada beni kıskanmayı bırakıp," Ki artık hangisini kıskanıyorsa. "Teşekkür etmeli." Dedim sevimsizce gülerken. "Ya da en azından nötr davranmalı." Nichole çıplak kollarına sarıldı. Söylediklerim üzerinde soğuk bir duş etkisi yaratmış gibiydi. "Juliet silah kullanmayı bildiğini ve bıçak fırlattığını söyledi ama dilin konusunda uyarmamıştı." İnsanların damarına bastıklarında ne olacağını sanıyorlardı? Sürtük değildim; en başta buraya gelmek bile istememiştim. Geçmişim o kadar tozlanmış; o kadar fluydu ki neredeyse unutmuştum. Beni Zoe'den koparıp Eyşan yapan, silahlarımı kuşanmama sebep olan o ve nişanlısıydı! Şimdi silahları kullanıyorum diye kimsenin bana kızmaya hakkı yoktu. Haddini bilecekti. "Beni kışkırttığında ne olacağını sanıyordu?" Diye soludum. "Başımı öne eğip ağlaya ağlaya odaya mı kaçacaktım? Cancağzım," Önüme dökülen bir tutam saçı başımın üstüne doğru iterken dudaklarımı gerdim. "Bana da Jules'un çok uyumlu, sessiz, sakin bir kadın olduğu söylenmişti ama gözlerimin önünde cereyan eden kavgada hiçte sessiz bir tarafı yoktu." Nichole'un gözleri kocam açıldı. Başını yana eğerken doğru kelimeleri bulmaya çalışıyordu. "Sanırım seni kıskandı." "Hangi kısmı?" dedim. "Esir olmamı mı? Vurulmamı mı? Gırtlaklanmamı mı?" "Ağabeyimin odasında kalıyor olman kısmını sanırım." dedi. "Bir de nikah meselesi var tabii." İç geçirdim. "Harvey benimle birlikte olarak sadakatsizliğini kanıtladı." Dedim tek solukta. "Sadakatsiz bir erkeğin kadını olmaya hiç hevesli değilim, merak etmesin." Araba nihayet geldiğinde Nichole'e dönüp bakmadım bile. Bu sözlerin çoğunu ona söylediğimden bile emin değildim Kavga ettiğim içimdeki acabalar ve belkilerdi belli ki. Arka kapının kilidine uzanırken duraksadım. "Lütfen beni yanlış anlama." Dedim kaşlarımı çatarken. "Hepinizin ayrı ayrı iyi birisi olduğunuza eminim" Sadece Harvey'den şüpheliydim. "Ama mevcut durum sadece Jules'u değil beni de geriyor." Arkamdan arabaya bindiğinde sessizdi. Dudak büküyor ve bazen dudaklarını aralayıp soru soracak oluyordu ama her defasında vazgeçiyordu. Epey zaman sonra cesaretini toplayıp "Yani..." dedi. Kelimeyi manasızca uzatıyordu. "Yani?" "Hiç mi ihtimal yok?" "Ne için?" Yüzüme baktı beklentiyle. Siyah gözlerinde parlayan manasız ışıklar gerilmeme sebep olmuştu. Dudağını ısırdı. Anlamamı bekliyordu fakat neyi? İpucu verecek hiçbir şey söylememişti ki. Gözleri dikiz aynasına kayıp şoförü gösterdiğinde ise bir sırdan ya da gizden bahsettiğini anladım ama içerik konusu hala muammaydı. En sonunda telefonunu eline alıp bir şeyler yazmaya başladı. Bana gösterdiğinde sinirlerim bu geceye gölge düşürecek kadar bozulmuştu. Halbuki sevgiliyle son gecemdi bu. Rahat rahat arabalarla takılmama neden izin vermiyorlardı ki? 'Ağabeyimden gerçekten hoşlanmıyor musun?' İç geçirdim. Ağabeysine karşı hoşlanmaktan fazlasını hissediyordum ama olmazdı. O yüzden telefonunu elime alıp 'Hiç ihtimal yok.' yazarken kendimden oldukça emindim. Aşk birlikteliğidir ya da değildir ama sonuçta Harvey nişanlı mıydı? Nişanlıydı. Hadi Juliet'in Jules'u sevmeyip beni Harvey'e yakıştırmasını da anlayayım ama Nichole'un bu tavrına ne diyecektik? Yengesi sayılırdı o kadın! 'O senin yengen, yengen!' Diye araya girdi beynim. Geçmişle kurduğu bu manasız bağlantı sinir bozucu derecede beklenmedikti. Öyle ki içimden yükselen ani kahkahayı bastıramamış tuhaf denecek bir patlamayla dışarı fırlamıştı. "Özür dilerim." Diye mırıldandım kıkırdamamı bastırmaya çalışırken. Nichole'ün beni, durup dururken kahkaha atan, dengesiz biri sanmasını istemiyordum. "Sadece sinirim bozuldu." Karşılık olarak sırıttı. Gergin bir sırıtıştı ama deniyordu. Yolculuğun geri kalanında kimse konuşmadı. Nichole birileriyle mesajlaşıyordu ve muhtemelen mesajlaştığı Natt'ten başkası değildi çünkü her mesaj sesinden sonra ekrana bakıp sırıtıyordu. Bense bir telefonum olmadığı için sadece akan yolu takip ediyordum. Uzun bir yol olmuştu ama değerdi. Araçları neredeyse bir kilometre geriye park ettirip tekinsiz kalabalığa doğru yürümeye başladık. Dağınık insanlar güruhu buralara kadar taşmıştı ama buna rağmen belirli aralıklarla etrafa mevzilenmiş takım elbiseli adamlar fark edilmeyecek gibi değildi; umursamadım. Bu gece gerçekten eğlenmek istiyordum. Kümelenmiş insan yığınları arasında farklı ses bombalarından çıkan onlarca müzik kafa yoruyordu. Şimdiden ot içenler ise salak salak sırıtmaya başlamıştı bile. Çeşitli danslarla dans eden kızlar, öpüşen çiftler... Her yerdeydiler. Etrafın atmosferine yabancı Nichole her şeyi dikkatle incelemeye başlamış, bu sebeple de arkamda kalmıştı ama takip mesafesini koruyan Harvey kadınlarını gerçekten de kontrol etmeyi beceriyordu. Yetemediği bir bendim sanırım. Kızları fark ederek yanlarına koştum. Bana benzer kızıl bir tanesi buradaki son gecemdeki kombinime benzer bir kılıkta dikiliyordu. Yabancıydı. Serena olabilir miydi? Eğer öyleyse yakardım burayı! Ben muadiliyle değiştirilebilecek biri değildim! Anais, Esmee ve Jolie sırtları bana dönük halde laklak yapıyor ve kızılla karşılıklı kıkırdıyorlardı. Sinirden gözüm döndü! Bir kere arayıp sormamış bir de muadilimle takılmaya mı başlamışlardı?! 'Kızlarla arana hep mesafe koydun; numaranı bile vermedin onlara. Ouji tahtasıyla mı iletişim kuracaklardı seninle?' İçim tarafından azarlanıyordum ama buna verecek akılcı hiçbir cevabım yoktu. Kimseyi yanıma çok fazla yaklaştırmazdım. Tek istisnam Natt'ti. "Vay, vay." Dedim kınar gibi. Kızlar sesime dönerken iğneleyici olduğum bir sesle devam ettim. "Boşluğumu doldurmuşsunuz? Anais, ki kendisi Aphorith'i bile kıskandıracak derecede güzel bir kadındı, tüm kadınların sahip olmak isteyecekleri dişil bir enerjisi vardı. Kızıl kızı kolundan tutup nazikçe kenara çekerken gülümsedi. "Zoe! Dönmüşsün!" "Evet!" dedim sahte bir coşkuyla. "Dönüşümü beklememişsiniz ama! Kim bu?" Bakışlarım kumral tenli kızıl hatunu didik didik ediyordu. Irkçı değildim ama kızılı kullanabilecek tek esmer kadın Rihanna'ydı. Kumrallarda bile komik duruyordu kızıl. Yakıştırabiliyorlarsa, ki Rihanna bunun kanlı canlı örneğiydi, kızılı kullanmakta elbette serbestlerdi. Ama! Kumral teninde kızıl saçları komik görünüyordu. Kızıl saçlarının ellerime dolanmış hali bir an için gözümde canlandı. "Valerie," dedi Jolie coşkuyla. "Bu Zoe, sen gelmeden önce buraların tozunu attırırdı." Jolie'nin son söyledikleri gevşememe sebep oldu ama bir yandan aklımda hala kocaman bir soru işareti vardı. Serana değildi demek; fena bir kıza benzemiyordu esasında. Ona gülümsedim ve etrafta dolaşan örümcek bacaklı bir fettan aramaya başladım. "Serena kim?" Dedim dehşet bir sesle. Esmee ve Jolie sesimdeki kıskançlığı fark ederken Anais "Henüz gelmedi." dedi. "Umarım gelmez." diye çıkıştım. Burada tırnaklarımı hiç çıkarmamıştım; genelde sessizliğimi gizemli bir tavır olarak algılarlardı ama kimseyle samimiyet kurmuyorsam bu onları düşündüğüm içindi. Yoksa sessiz biri değildim; üstelik ağzımı açarsam bir şahin gibi parçalardım hepsini. "Kaçıracağını sanmam." Dedi Jolie. "Bu gece Chris gelecekmiş." Chris?.. "Yeni biri." Diye açıkladı Esmee. "Yarışçı." Jolie açıklanması gereken esas noktanın altını çizdi. "Serena'nın sevgilisi." O zaman arabada takılacak demekti. Oysa haddini bildirmek istiyordum. Arabaların ortasına yürürken benim çoktan orada olduğumu görmesi ve yenilgiyle yolun kenarına geçmesi en büyük arzumdu. Yerimi aldığını değil sadece doldurduğunu fark etmeliydi. Esmee omzumun üzerinden bir yeri gösterirken "Onlar kim?" diye sordu merakla. Arkamı döndüm; iyice kümelenen kalabalıkta Jules'un açık mavi elbisesi işaret fişeği gibi yanıyordu. O olmasa iki kardeş karanlıkta kaybolup gidebilirdi bile ama şimdi nerede oldukları çok net bir şekilde ortadaydı. Hepsi de kendi dünyasında gibiydi. Jules yolu dikizleyip duruyordu; Chase'in gelip gelmediğini kontrol ettiğini varsaydım. Nichole hala mesajlaşmakla meşguldü. Natt ortalarda görünmediğine göre onun da Natt'le mesajlaştığı muhtemeldi. Harvey'se olduğum tarafa bakıyor ama asla yüzüme dönmüyordu. Göz kontağı ayaklarımdaydı. "Arkadaşlarım." Dedim sakin bir şekilde. Anais nefes verirken "Sevindim." dedi. "Çünkü adamla tanışmak isterim." Biri içeride olduğunu bile bilmediğim kırmızı butonlu alarm düğmesine basmış gibi Anais'le Harvey'nin arasına girdim. Harvey'nin bakışlarının nerede olduğuna emin olsam da güzellik tanrıçası Anais'in Harvey'ye bakmasından rahatsız olmuştum. "Yerinde olsam denemem bile." Sesim olabildiğince kontrollüydü. Anais özgüvenle bakışlarını üzerime çevirirken çekici sesiyle soludu. "Neden olmasın?" Bal köpüğü rengindeki saçlarını havalandırırken "Bence iyi bir ikili oluruz." dedi. Hiçte olmazlardı! "Erkeklerden hoşlanıyor." Dedim tek nefeste. "Sevgilisi bile var." Bu sözüm sadece Anais'i değil Jolie ve Esmee'yi de üzmüş gibiydi. Hoşnutsuz mırıltılar etrafımı doldururken gülümsedim. "Çok yazık olmuş." Anais'in sesindeki içtenlik sinirimi bozuyordu. "O genlerin geleceğe aktarılması gerekirdi." Harvey gelmeseydi iyiydi... "Evet." Göğsümü dolduran bir nefes alıp arkama baktım. Juliet ve Bellamy de gelmişti. Bellamy Harvey'nin yanına geçtiğinde Esmee kontrolsüz bir şekilde konuştu. "Sevgilisi geldi." Durumu bozmadım. "Ben onlara baksam iyi olur." diyerek yanlarından ayrıldım. Kıskanmamam lazımdı biliyordum ama kıskanıyordum! Topuklarım asfaltı öfkeyle delerken düz saçlarımı arkaya savurdum. Kendime hakim olma perilerim omuzlarımdan uçup gitmişti sanki; öfkeden titriyordum ve titrememi gizlemek için kasıyordum kendimi. Onun gözlerinde patlayan Nagasaki'ye karşı içimde bir Hiroşima atom bombası patlamış gibiydi. İçimde büyüyen kıskançlığı tarif edemiyordum ve içimden çıkmamasını diliyordum! Çünkü çıkarsa dilime hakim olamazdım... Dudaklarımı ısırıp susmak için kendime direktifler verdim. Sevgilisi değildim, metresi değildim. Arkadaşı bile sayılmazdım. Dekoltemden görünen göğsümü hafifçe kaşırken rahatlamaya çalışsam da kar etmedi. "Sizin ne işiniz var burada?" Diye sordum Juliet'e doğru. Juliet başını eğerken alınmış gibi baktı yüzüme. "Nichole haber verdi." Aralarındaki dedikodu trafiği can sıkıcı olmaya başlamıştı. Çünkü belli ki son zamanlardaki en popüler konuları bendim! "Bana niye söylemedin?!" Diye üzerime gelen kıza karşılık birkaç adım geriledim. Ne önemi vardı ki? Sadece bir starter kızıydım. "Sokak yarışlarından haz etmezsin sandım." Dedim safça. Juliet kısılmış gözleriyle meydan okuyordu. "Onu demiyorum!" Diye yükseldi. "Harvey'le aranızdaki durumdan bahsediyorum." Ha... Şey, yani... Dudak büktüm. "Söz hakkım yoktu." Dedim usulca. "Harvey beni çoktan metresi olarak cemiyetinize servis etmişti." Birkaç adım daha geldi üzerime. İyiden iyiye küçük grubumuzdan uzaklaşıyorduk ama ben geri gitmek istiyordum. Niye bana beni dövecek gibi yaklaşıyordu ki?! "Bir de birlikte oldunuz!" Ama şimdi Jules'u mu savunuyordu? Ondan haz etmediğini ve nişanlı olarak Harvey için daha uygun bir aday olduğumu söylerken hiç de Jules'cu değildi oysa! "Tek suçlu ben değilim, tamam mı?" Diye inat ettim. "O işi tek başıma yapmadım! Yanımda Harvey de vardı!" Bana onu ayartmışım gibi davranamazdı. Üstelik biri birini ayarttıysa o kişi kesinlikle ben değildim. "Anlamıyorsun." Diye inledi kadın. Neyi?! Aldığı nefesi burnundan verirken gözlerini kapadı. Parmaklarıyla sayı sayar gibi sıraladı sözlerini. "Şimdi sen bu adamla ilk defa iki ay önce tanıştın." Başımı salladım. "Yani aranızda uzun süreli bir birliktelik yok." "Yok." "Ama tanışmanızdan üç hafta sonra çiftlik basılıp otele geçtiğinizde birlikte oldunuz." Kardeşi, arkadaşı... Habire yüzüme mi vuracaktı günahımı? "Dediğim gibi, tek başıma yemedim bu haltı!" "Sadece üç hafta?" Diye sordu hayretle. Onaylarken meraklıydım. Ne vardı üç haftada? "Mucize falan mısın?" diye boynuma atladı. Söyledikleri bir yana boynum hala hassastı ve bu fütursuzca hareketi canımı yakmıştı. Acılı kasılmamı fark edip geri çekilirken "Özür dilerim." dedi mahcup bir ifadeyle. Boynumu yaranın altından yumuşak hareketlerle ovarken "Sorun değil." dedim. Bakışlarımı ona çevirdiğimde neden mucize olduğumu sorguluyordum. "Olmayan, gerçekleşmesi imkansız hangi mucizeyi yarattım ki bunu söylüyorsun?" Çizik cd gibi takıldı. Cümleyi nasıl toparlayacağını mı bilmiyordu? "Üç yıldan sonra ilk defa," Dedi tane tane. Kaşlarımı kaldırdım. Ne olmuştu üç yıldan sonra ilk defa? "Yani Jules'la nişanlanmadan hemen önce ve tabii sonrasında da..." "Chris geldi Zoe!" Kızlar koşturarak yanımıza gelince gergin iletişimimiz yarıda kaldı Juliet'le. "Sonra konuşalım, olur mu Juli?" Dedim onu sustururken. Birincisi gerginlikle dolu bu sorgulama başımı döndürmüştü ve ikincisi söyledikleri anlatmak istediklerini asla karşılamıyordu! Neden mucizeydim? Veya üç yıldan sonra ilk defa ne olmuştu? Türkiye televizyonlarındaki salak yarışma programları gibi sadece heyecanı tırmandırıyordu. Bana kalırsa heyecanını yaşamalı, bitirmeli ve ne söyleyecekse o zaman konuşmalıydı benle. Ayrıca, fettan işgalci gelmişti ve Juliet'in kritik konuşması için hiç de uygun bir vakit değildi. Juliet'i kolumla yanıma doğru süpürürken kayarak durmaya çalışan İnfinity Q60 Consept arabayı gördüm. Sokağa sere serpe dağılmış kalabalık kenarlara kaçıştığında ise ben olduğum yerde durarak arabayı izlemeye başladım. Kuzguni saçları olan beyaz tenli adam birkaç tezahüratla birlikte arabadan inerken hemen diğer kapıdan çıkan kız dikkatimi çekti. Gerçekten de bir örümcek kadar uzun bacaklara sahip ince belli kız güzel görünüyordu. Üzerine yapışıp tüm hatlarını belli eden kan kırmızısı bir elbise giymişti; üstüne aldığı mini deri ceketi belinden yukarı yükselip göbeğine doğru indiği için beli de bacakları kadar uzun görünüyordu. Ayaklarında zımbalı platform topuk bir ayakkabı vardı. Neredeyse belinden aşağı akan saçları loş sokak lambasının altında bile parlıyordu. Yüzü kansız kalmış bir vampir gibi solgundu. Gözlerim ihtirasla kısıldı. Güzel olduğunu kabul etmek zorundaydım; kendine has bir cazibesi vardı ancak şov yaparcasına sevgilisinin boynuna sarılıp dudaklarına tutkulu bir öpücük kondurunca gözlerimi devirdim; kimlerin eline kalmıştı yarışlar? "Serena, değil mi?" diye sordum kızlara karşı. Jolie başıyla onaylarken Anais Serena'ya el salladı. Rekabete hazır ifadem Anais'e geçmemiş miydi? Yoksa kız kavgası mı görmek istiyordu? Burun kemerimi sıkarak kendime hakim olmaya çalışırken Juliet'le birlikte kendi grubuma geri döndüm. "Tanışmayacak mısın?" Diye bağırdı arkamdan Anais. Benimle takıldıkları beş seneden sonra hala arkadaş canlısı olduğuma inandığını sanmıyordum. Bence tek derdi ortalığı kızıştırmaktı. Tarafsız olmaya çalıştım; ortalıklarda yoktum ve elbette birilerinin yarışları başlatması gerekiyordu ama her kızın asla vermeyeceği yarışlar vardı; mesela ben Gustavo'nunkileri kimseye bırakmazdım, Anais Sergen'ninkileri kimselere yedirmezdi falan ama birisi ortadan kaybolunca yerini doldururdunuz, yerine geçmezdiniz! Esmee Anais'in olmadığı ama Sergen'in olduğu yarışlarda Anais'in yedeği olurdu. Benim yedeğim Jolie'ydi yani bir sistem vardı ve ben asla gelmesem bile yerimi alabilecek tek kişi Jolie'ydi. Örümcek bacaklı Serena değil! O da kendi sevgilisinin starter kızı olabilirdi bittabi. El alemin yerine göz dikmek neydi?! "Çok merak ederse yerini gasp ettiği kızın ayağına gelir." Dedim otoriter bir sesle ve geleceğine de emindim. Egosuna yenik düşecek ve yerimi almış olmanın gururunu yüzüme çarpmaya gelecekti. Yanlarına geçer geçmez kollarımı göğsümde kavuşturdum. Gergindim ama kontrolü elimden bırakmaya hiç niyetim yoktu. Jules yine hiç beklemediğim bir hamleyle konuşunca asil sessizliğimi korumak için dilimi ısırdım. "Milleti peşinden sürükleyip bir sokak yarışına geliyorsun ama arkadaşlarınla bile konuşmuyorsun." Onlar arkadaşım değildi. Aynı ortamda bulunduğum insanlardı sadece. Eğlendiğim, takıldığım ve günün sonunda telefon numarasını bile almadığım. "Burada dikilip bekleyecek miyiz?" "Tanrı aşkına sus Jul." Diye inledi Juliet. "Ortamdan hoşlanmadıysan bile sokak yarışı deneyiminin tadını çıkarmaya çalış." Ben iç geçirirken Gemballa son sürat daldı yola. İşte aslında Jules'un beklediği ve gelmediği için delirdiği adam podyuma çıkıyordu. Bu sayede biraz olsun susmasını ümit ettim. Ayrıca, duygularını analiz edebilmesi için ona fırsat bile tanıyordum. Bana kalırsa bir teşekkürü hak ediyordum. Ama yine de... Chase aracından iner inmez emin adımlarla yola fırladım. Aşağılık, adi herif! Sapık hain! Satıcı! Öfkem aştığım yolda bir iz bırakır gibi paçamdan akıyordu sanki. Harvey'le çalışıyordu; hiç mi karşılaşmayacağımızı ummuştu? Yoksa karşılaşsak bile Jules kadar sessiz olacağımı mı sanıyordu? Hiç değilse gece kulübündeki o geceden sonra karşılık verebilecek nitelikte bir hatun olduğumu tahayyül etmeliydi! Adımlarım bir noktada neredeyse koşmaya dönüşmüştü ve geldiğim tarafa dönmediği için neyle karşı karşıya olduğundan habersizdi. Jules'un biricik aşkı olması ya da Harvey'nin gizli ortağı veya bir mafya çalışanı, hiçbirinin önemi yoktu. Kolundan yakalayıp yüzüne sağlam bir tane geçirdim. Sokaktaki yüksek gürültü çok hızla sessizliğe bürünmüştü ve şaşkınlığı Chase'in yüzünden dökülüyordu. Dudağını patlatmıştım. Göğsünden itip "Satıcı!" diye hırlarken üzerine yürüyordum. Sözlerim hareketlerime mana olmuş olmalı ki ellerini teslim olurcasına havaya kaldırıp gözlerini kaparken "Bunu hak ettim." dedi. Öyle mi? Bir tane daha geçirdim. Cool imajından taviz vermemeye çalıştığını anlamak zor değildi. Patlayan dudağından kan sızarken gerili dudaklarını sabit tutmaya çalışıyordu çünkü. "Bunu da hak etmiş olabilirim." Hak ettiğini kabul ettikçe gözüm dönüyordu! Demek kötü adamların dünyasındaki bedel ödeme sırası ondaydı! Son bir hamleyle omuzlarından tutup kasıklarına geçirmeye hazırlanıyordum ki bir çift kol beni belimden yakalayıp arkaya döndü. "O kadarını da hak etmedi." Dedi Harvey güçlü bir sesle. Elbette hak etmişti! O herif bana dokunmaya kalkmıştı; satmıştı! Bileğimi çekiştirirken ayak diretiyordum ama gücüne karşı koyabilecek kadar kasa sahip değildim. Ayaklarımı yere basar basmaz bileğimden yakalayıp küçük topluluğumuza çekiştirmeye başladı. Hepsi şok içindeydi. Jules hayal kırıklığıyla Chase'e bakıyordu. Harvey'nin beni çekiştirdiği tarafı fark eden Chase ise gözlerini Jules'a odaklamıştı. Sikeyim böyle işi! Anais yanında Serena'yla küçük grubumuza dahil olmuştu. Bileğimi kurtarmaya çalışsam da nafileydi. Serena'nın karşısına bileğinden tutulup oradan oraya savrulan biri gibi çıkmasam iyiydi ama artık çok geçti. Neye bakıyordu bu Anais? Harvey'yi yiyemezdi! Hızlı hızlı soluduğum derin nefeslerimi kontrol etmek için çabalarken etrafa savrulmuş saçlarımı düzeltmeye çalıştım. En azından tipim düzgün görünebilirdi. Son bir kontrolsüz nefesten sonra bileğimi Harvey'den kurtarıp kızlara döndüm. Serana'nın suratında bana küçümseyerek bakan bir ifade vardı. Elbette, yerimi kapmıştı ve az önce gördüklerinden sonra beni bir mahalle kadını olarak tanımlıyor olabilirdi. Tanık oldukları yüzünden olduğundan da özgüvenli bir tavra bürünmüştü. Elini uzatırken kendinden oldukça emindi. "Serena." Eline bakıp özellikle sıkmadım. Bu, muhatabım değilsin demenin aşağılayıcı yöntemlerinden biriydi. "Ayaklarıma kadar geldiğine göre adımı biliyorsundur." Dedim soğukkanlılıkla. Emin görünebilirdi, özgüvenli davranabilirdi ama ayaklarıma kadar geldiği gerçeğini göz ardı etmesi kendi adına yaptığı en büyük hatalardan biriydi. Afalladı ve küçük grubumuzdaki herkese çok kısa göz attıktan sonra tereddütle indirdi elini. "Evet," Sesi keskinleşmişti. Karşısındakinin mağlubiyeti kabul etmediğini, aksine savaşa geldiğini anlamıştı demek. Savaş boyalarını süründüğünü fark ettim. "Sen Zoe'sin." Niye ürkek ürkek bakıyordu? Caka satmaya gelmişti ya, konuşsun. "İzleyeceksin sanırım." Gülümsedim. "Sen ne yapacaksın?" diye sordum. "Sevgilinin arabasında mı olacaksın yoksa yol kenarında mı?" Gözlerini kıstı. Deri ceketinin cebinden fularını çıkartıp boynuna bağlarken düelloya hazır boğa gibi toynak sürüyordu sanki. "Arabaların arasında olacağım." Başımı salladım. Kendi isteğiyle kenara çekilmeyecekti. Çekilse şaşardım zaten. Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi usulca yumarken "İyi eğlenceler." dedim. Bazen en güçlü yönünüz kendinizi en zayıf gösterdiğiniz an olmalıydı. Yendiğini sanmalıydı. Yenildiğimden emin olmalıydı ki ben hamlemi tasarlarken dikizci baykuşlar gibi beni kesmesin. Topuklarını tıkırdata tıkırdata önümden geçti. Saçlarını burun hizamdayken özellikle savurmuştu ama son bir hamle yapmak için duraksadığında kendince son sözü söylemek istediğini anladım. Bana döndü ve "Zaten fuların bile yok." diye fısıldadı üzerime doğru. Hiçbir şey demedim. Natt'in cigara kokusu keskin bir şekilde burnuma geldiğinde beyefendi çoktan kolunu omzuma dayamış, parmağıyla burnumu itmişti. "Haddini bildireceksin." dedi keyifle. Beni gerçekten iyi tanıyordu; kendimi tüm dünyevi zevklere kapatmış olsam da araba yarışlarına dair her ne varsa hepsine karşı hırs küpüydüm. Bu içimdeki kontrolsüz bir güçtü; tarifi yoktu ve önlenmesi imkansız gibi bir şeydi. Suratına dönerken baygın bakışlarındaki koca gözbebeklerini fark ettim. Ağırlığını üzerime yığmasından belliydi zaten, içip gelmişti keş. "Chris'i tanıyor musun?" Diye sordum. Başını sağa sola hafifçe sallarken "Pek sayılmaz." dedi. O zaman soruyu şöyle genişletmem gerekiyordu; "Yarışlarda yanına Serena mı oturuyor yoksa başka kızları da alıyor mu arabasına?" "İlk birkaç yarış Serena'yla gittiler ama kız yarış sunmaya başlayınca adam hep tek takıldı." Romantik aşıklardı yani. Natt'in kolunu üzerimden silkelerken "Bell," dedim. Bakışlarını bana çevirip göz kırptı. Esasında aramızdaki en ürkütücü adam Bellamy olmasına rağmen sakin yapısı yüzünden çok çabuk görünmez olabiliyordu ama yalandan da olsa Harvey'nin kartvizitini Serena'ya veremezdim. "Yanında kartvizit var mı?" Elbette dercesine gülümsedi. Ceketinin iç cebinden cüzdanını çıkartıp kartını ayırdı. Bana uzatırken "Otele gelmek istiyorsan oda ayırtmana gerek yok." dedi. Harvey'nin izin vereceğini sanmıyordum ama bu ayrıcalıklı tavrı için sevindim. "Evet," Dedi Juliet hemen hınzırca. "Geçen sefer kaldığın odayı senin için rezerve ederiz." Yanımda olduğu için Harvey'nin bu göndermeyi anlayıp anlamadığını bilmiyordum, göremiyordum ama Juliet Harvey'le birlikte olduğumuz odadan bahsediyordu; buna emindim. Nichole'un kendine hakim olma çabası bile bunu gözler önüne seriyordu. "Onun için değil." Dedim üzerine basa basa. "Kartviziti Serena'ya vereceğim." Esasında bu ayrıntıyı söylemeyecektim ama Juliet bazen limitlerimi zorluyordu. Bana bu kadar odaklanacağına sevgilisiyle ilgilenmesini istedim. Arkamı dönüp Serena'yı taradım. Sevgilisinin yanında değildi ama olmasını umardım. Kavganın patlayabilmesi için ikisinin yan yana olması şarttı çünkü. Juliet kolumu yakaladı. "Ne diye veriyorsun Bell'in kartvizitini?" Sesindeki kıskançlık tam da beklediğim kıvamdaydı. Saç baş yolası var gibiydi hatta. Göz kırptım. Dedim ya, mevzu arabalar olunca babamı bile satardım. Gerçi mevzu arabalar olmasa da babamı satardım ama alıcısı yoktu işte. O yüzden... Kusura bakmayacaktı ama bu uğurda Bell'i harcayacaktım. Hem ayrıca Chris ve Serena kimdi ki? Elinde bir kartvizit bile olsa Bellamy'yi en fazla arayabilirlerdi. Adam silah tüccarıydı; peşine kuyruk olsalar tek göz hareketiyle keserdi götlerini. "Sakinleş Juli." Dedim umarsızca ve onları arkamda bırakırken hedefe kilitlenmiş bir halde Chris'e doğru yol aldım. Çok kısa bir süre sonraydı; Serena hareketlerimi fark etti ve sevgilisine birkaç adım kala olduğumuz tarafa doğru aceleci adımlar atmaya başladı. Mümkün mertebe dokunmatik davranmayı planlıyordum çünkü niyetim gerçekten bir kıskançlık kavgası çıkartmaktı. Serena beni Chris'ten Chris Serana'yı Bellamy'den kıskanmalıydı. Chris'in pazularını okşayarak "Merhaba," dedim. Chris bana döndüğünde ne yaptığımı anlamlandırmaya çalışır gibi kaşlarını çattı. Genişçe gülümserken devam ettim. "Yarışlara gelmeyi bırakmıştım ama" Dişlerimin arasından nefes verirken inledim. "Seni gördükten sonra hata yaptığıma emin oluyorum." Vücut dilimin yersiz bir şekilde yavşak olduğunu ben de biliyordum ama mecburdum. "Ben Zoe," Chris derdimi anlamış gibi başını sallarken kolunu ellerimin arasından çekti nazikçe. "Kavga çıkartmana hiç gerek yok. İstersen Serena'yı bu gece arabaya bindiririm." Mantıklı biri olduğunu görebiliyordum ama mevzu buraya kadar gelmişken... Kan istiyordum; dehşet, vahşet istiyordum! Chris'in öbür taraftaki favorisine uzanıp bir şey alırmış gibi yaparken "Konu o değil." dedim cilveyle. "Serena benden bir arkadaşımın numarasını istemişti de, onu getirdim." Boştaki elimle işaret ve orta parmağımın arasına sıkıştırdığım kartı gözüne kadar kaldırıp gülümsedim. "Seninle tanışmak için bahanem olmalıydı, değil mi?" Elimi favorisinden kaydırıp yanağını okşarken Serena kolumdan çekip uzağa doğru savurdu beni. Mesai bu kadardı. Dönüp bakmadım bile hararetle yükselen seslerden anladığım, kavga başlamıştı. Tam bizimkilerin olduğu tarafa geçmiştim ki Evasive Motorsports Scion FR-S hızını alamadan sokağa girdi. Gustavo gelmişti. Vay be, Chase'e kaptırdığı SSC Tuatara'dan sonra bu kadar hızlı toparlanıp yeni bir araba alabileceğini sanmıyordum ama Gustavo beni şaşırtmıştı. Arabaya doğru dönüp geri geri grubumun olduğu yere ilerlerken bir yandan da karşımdaki kavgayı izliyordum. Serena Chris'e doğru yürüyor, hesap soruyordu Chris ise bekleyip bekleyip bir anda top gibi patlıyordu. Arkamı kontrol ederken keyifle gülümsüyordum. Bugün ne Serena'nın yarışı başlatacak ne de Chris'in yarışacak hali olmayacaktı bana kalırsa. Tam olarak küçük grubumun ortasında dururken kollarımı göğsümde birleştirip Natt'in elinde tuttuğu birasına uzandım. Natt sordu. "Ne yaptın?" "Serena'nın Bellamy'den telefon numarası istediğini söyledim." Dedim Juliet'e bakarak. Juliet'in kızgın gözlerinde intikamcı bir duygu raks ediyordu. Bununla daha sonra, özellikle, ilgilenmeye karar verdim çünkü Juliet'in kumaşı biraz bana benziyordu. Gazını almazsam en olmadık yerde patlayabilirdi. "Chris'e neden sürtündün?" diye sordu Jules. Sesindeki gizli öfkenin sebebinin Chase olduğuna emindim. Harvey'yi zaten kıskanıyordu ama aynı kadının eski sevgilisiyle de bir münasebeti olması onu delirtmiş olmalıydı. "Serena da onu kıskansın istedim." Diye açıkladım yine de. Biri sakin olsaydı diğerini sakinleştirmez miydi kolayca? Üstelik eğer ikisini birden delirtmeseydim yalan söylediğimi anında anlarlardı. Chris'in arabası sokağı gaza boğarak çıkarken bilmiş bilmiş sırıttım. Serena yolun ortasında öylece kalakalmıştı. Üzerine diktiğim bakışlarımı fark etmesiyle peşinde alevden bir iz bırakarak üzerime doğru geldi. Esasında dakikalar içinde sevgilisiyle arasına nifak tohumları ekebildiğimi tecrübe etmiş olmasına rağmen hala benimle tartışmaya geliyor oluşunu taktir ettim. Cesurdu ama tam da o anda Gustavo arabasına bindirdiği bir kızla yarış noktasına geçti. Chase de arabasına doğru ilerliyordu. Ben de onları takip edercesine harekete geçmiştim ki kız önümü kesti. "Sahtekarsın!" diye bağırdı. "Sen de işgalcisin." Dedim umarsızca. "Hiç, bulduğun her boş deliği doldururken 'Acaba bir sahibi var mı?' diye düşündüğün oluyor mu? Belli ki olmuyor. Bunun karşılığı olmaz mı sandın?" "Sikik bir yarış yüzünden mi-" "Aynı yarış için savaş başlatan sendin." Dedim kızı önümden süpürürken. Romantik öpüşmeleri sergileyerek, burnunu havaya dikip millete üstten bakarak buraların hakimi olacağını sanıyordu salak. Oysa burası sokaktı. Kimsenin kimseden üstün olmadığı ve olamayacağı yegane yerdi. Böyle davranırsa onu alaşağı etmeleri çok yakındı ama farkında değildi. "Fuların bile yok!" diye bağırdı arkamdan öfkeyle. Arabalara adım adım yaklaşırken manşetimin içine soktuğum fuları tek hamlede çıkarıp kolumla başımın üstünden bir halka çizdim. Bu kadarı ona yeterli bir cevap olacaktı. Kişisel podyumumda emin adımlarla yürüyerek yerime geçtim. Buradaki son gecemde olduğu gibi iki yarışçı da sokağı dumana boğuyorlardı ve sislerin arasında boy göstermek en sevdiğim şeylerden biriydi. Beklerken gerilim arttı; taraftarlar kulak yırtarcasına tezahürat yapmaya, en yüksek ses seviyesine sahip hoparlörden insanı gaza getiren bir müzik çalmaya başlamıştı. Islıklar ve çığlıklar yükselirken arabalar sabırsızca haykırıyor, egzozu bağırtıyorlardı. Damarlarımdaki kan gittikçe huysuzlanmaya başlamış; fıkır fıkırdı. Sonunda dayanamadım ve kolumu kaldırıp fuları havaya attım. - - - Devamı Hemen Yarın
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE