27. Bölüm

4841 Kelimeler
26. Bölüm'den Kişisel podyumumda emin adımlarla yürüyerek yerime geçtim. Buradaki son gecemde olduğu gibi iki yarışçı da sokağı dumana boğuyorlardı ve sislerin arasında boy göstermek en sevdiğim şeylerden biriydi. Beklerken gerilim arttı; taraftarlar kulak yırtarcasına tezahürat yapmaya, en yüksek ses seviyesine sahip hoparlörden insanı gaza getiren bir müzik çalmaya başlamıştı. Islıklar ve çığlıklar yükselirken arabalar sabırsızca haykırıyor, egzozu bağırtıyorlardı. Damarlarımdaki kan gittikçe huysuzlanmaya başlamış; fıkır fıkırdı. Sonunda dayanamadım ve kolumu kaldırıp fuları havaya attım. 27. Bölüm Fırlayan arabalar yüzünden fular düşene kadar bir hortum arasında kalmış gibi sağa sola çekildi. Saçlarım her yarışta olduğu gibi hava sirkülasyonu yüzünden uçuşmuştu. Arkama dönüp gözden kaybolmuş arabalara baksam da geriye sadece uçakların ardında dumandan bir çizgi bırakmaları gibi bir iz kalmıştı. Saçlarımı arkaya tararken yere düşen fuları alıp sallaya sallaya yerime geçtim. Bellamy ilgisizce ortamı analiz etmeye çalışırken sevgilisi, Juliet, bir araba hırsızı olmasından mı bilmem ama yarışlardan büyük keyif alır gibiydi. Nichole ortamı çözmeye çalışıyor, bir yandan da konu hakkındaki hakimiyetinden dolayı Natt'e sorular soruyormuş gibi davranıp çaktırmadan Natt'le flörtleşiyordu. Jules inanılmaz sessizdi. Harvey ise gözlerinden bileklerime uzanan bir kelepçe varmış gibi beni takip ediyordu sadece. Yanlarına geçip Natt'in kolu altına girdim ve Gustavo için alkış tutmaya başladım. Boğazım henüz destek çığlıkları atabilecek kadar iyi değildi ne yazık ki ama bacaklarım sapasağlamdı ve heyecanla zıplamamı kimse engelleyemezdi. Omzumdan bastırıp zıplamamı engelledi. Dik bakışlarımı eline çevirip kaşlarımı çattım. Yüzü ifadesiz de olsa aceleci bir tavrı vardı. Yüksek müzikten sebep kulağıma eğildi. "Elbisen yukarı toplanıyor." Toplanırdı ben de indirirdim, ne olmuş yani? Omzumu silkeleyerek elinden kurtulmaya çalışsam da bu pek umuru değil gibiydi. Benim tavrıma hiç alınmadan ve belki de fark bile etmeden çekti elini. Ben daha eteğimi indirmeye yeltenemeden eteğimin iki yanından yakalayıp nazikçe düzeltti toparlanmış kumaşı. Bakışlarım istemsizce ona döndü. Konuşmayı öğrenememiş, öksüz, yetim ve patavatsız bir çocuk gibi keskin bir dili vardı ama bazen, bilemiyorum belki de ipleri elinden kaçırdığının bile farkında olmadığı bir zaman, sesi yumuşuyor, dili öküz modundan çıkıveriyordu. Hareketlerini saymıyordum bile. Sözleri dövüyor, hareketleri incitmekten korkuyor gibiydi. Dengemi bozmama sebep olacaktı oksimoron!... Bir küçük adım gerileyip iyice sokuldum Natt'in kolu altına. Saçlarımı onun olduğu tarafa atıp aramıza kızıl bir duvar örerek yola baktım. Yaklaşan motor sesleri, tezahüratlar ve ıslıklar belli bir ahengin içinde dans etmeye başlamıştı her zamanki gibi. Derken karşı kenardan biri salladığı şampanya şişesini patlatarak finishe giren Evasive Motorsports Scion FR-S'e doğru fışkırtmaya başladı. Alkış tufanına katıldım; bu kez patlayan Chase olmuştu. Her yarış sonrası seremoni gibi koltuk sokağın ortasına çekilirken birkaç varilin içinde ateş yakıldı. Renkli sis konfetileri patladı, ucuz şampanya taraftarları ıslattı ve peşi sıra sokağa giren Gemballa ile tüm coşku beklenen sahneyi gerdikçe gerdi. "Ne olacak şimdi?" Diye sordu Nichole heyecanla. Sırıttım. "Chase arabanın anahtarını ve ruhsatını Gustavo'ya verecek." Juliet epey keyiflenmişti. Yanıma gelirken "Bir dahaki yarış ne zaman?" diye sordu şevkle. Meraklı bakışlarım şevk dolu ifadesini yakalarken ne oldu dercesine göz kırptım. "Belki gelecek sefer ben de katılırım yarışa." Ani bir kıkırdama yükseldi içimde. Juliet'te de bendeki gibi dürtüsel bir bozukluk olduğuna yemin edebilirdim artık. Bıçak görüyordu, üzerine atlıyordu. Yarış görüyordu, üzerine atlıyordu. Kötü bir sese sahip olmasına rağmen bağıra çağıra şarkı da söyler miydi? Ben söylerdim çünkü. "Her perşembe aynı saatte." Dedim. Bellamy Juliet'in omzunu dürttü. Juliet'in yarış fikrinden hoşlanmamıştı sanıyorum ki ama Juliet'in bunu umursayacağını sanmıyordum. Muhtemel ki gözlerini kocaman açacak, renkli gözlerini sulandırana kadar kırpmadan Bell'e bakıp bir kedi gibi miyavlayarak yarışlar için izin koparacaktı. "Hayır." Dedi Bellamy çok net bir şekilde. Juliet tam da söylediklerimi aynı sırayla yapmıştı ama ilk defa Bell'in keskin otoritesini hissediyordum. Sarsılmazdı. "Bana bir şey olmaz." Diye inledi Juliet. "Kim bana ne yapabilir ki?" "Kazanma hırsın yüzünden bir kaza yaparsan ne olacak?" Dedi Bell hızla. "Kafana koyduğun hedefe ulaşmak için neleri ortaya koyabileceğini ikimiz de biliyoruz. 180'le giderken çarpacağın bir ağaçtan seni jiletle kazımak istemiyorum." Gerçekçi konuşmuştu. Ben de bir keresinde kaza yapmıştım ve sebepler tam olarak Bell'in saydıklarıydı. Ve dediğim gibi; Juliet benim kumaşımdandı... Yani bunlar hiç de olmayacak ihtimaller değildi. Kızın beline dolanırken boynuna bir öpücük kondurdu ve "Adrenalin istiyorsan..." diye başlayan mırıltısı intim bir fısıltıya dönüşürken Juliet'ti kendine çevirip devam etti. Ne söylediğini bilmiyordum ama Juliet'in profilinden görünen dudakları, hınzırca yukarı kıvrılmıştı. Geri zekalı! Ağabeysi beni dikizlerken nasıl Nichol'ü öperdi? Yemin ederim yürek yemişti! Yemin ediyorum ölüme koşmak nasıl bir his diye celladına koşuyordu! Yeminler olsun ki içtiği cigara yüzünden yersiz cesurdu!... Omzuma attığı eline tırnaklarımı geçirirken Harvey'ye döndüm. Odağı bende de olsa Jules ve Nichole de bekçilik ettiğine yemin edebilirdim; o yüzden dikkatini çekmek adına Harvey'nin dibine kadar girdim. "Eğlendin mi?" "Sizi kollarken mi?" Cıkladı. "Önümüzdeki perşembe de gelebiliriz." dedim usulca. "Sadece ben olursam bu kadar dikkat kesilmek zorunda olmazsın." Bunun ihtimal dahilinde bile olmadığına emindim. Yine de maksadım izin almaktan ziyade Natt'in ya da Nichole'un bu tehlikeli yakınlaşmayı kesene kadar Harvey'nin dikkatini dağıtmaktı. "Altına da Mercedes-AMG One çekeyim mi? İster misin?" Bu ihtimal içimi fokurdattı. Hiç hayır demezdim doğrusu. "İçinden geliyorsa..." diye mırıldandım. Yüzüme bakmasa da sarsılan karın kaslarından güldüğünü anlayabiliyordum. Şakayla karışık laf soktuğunu ben de biliyordum; ona katılan dudaklarım yukarı kıvrıldı. Dolaşan kızlardan bir tanesi hususi olarak olduğumuz tarafa yöneldiğinde sevindim. Çünkü içki almak için bile olsa hiç yerimden ayrılasım yoktu doğrusu. Kendime bir bardak votka alıp ayağımla Natt'i dürttüm. İçkiyi kaçırmak istemezdi; hem belki bu sayede Nichole'den de ayırabilirdi dudaklarını. Sonuçta Harvey'yi ne kadar oyalayabilirdim ki zaten? Birkaç yudum votkadan içtikten sonra boynumu ovaladım. Votka gibi sert içkiler için hala iyileşmiş sayılmazdım. Bunu fark ederek bardağı elimden aldı ve "Ne zaman bitecek?" diye sordu. "Sıkıldın mı?" Başını hafifçe sallayıp "Açık hedefiz," dedi. "Bundan hoşlanmadım." "Etrafa bir ton adam yerleştirmişsin." dedim. "Burayı ordu bassa, mağlup olmazsın." Gergin bir nefes verdi dudakları arasından. "Üçünüzde buradasınız." Elbette, üçümüz birden açık hedeftik. Sadece ben olsam bu kadar gerilmezdi muhtemelen. Dağılmış saçlarımı geriye itip kolundaki saate baktım. Gecenin biri olmuştu; bundan sonrasında görülecek hiçbir şey yoktu esasen. Şu saatten sonra sadece içilir, dans edilir, uyuşturucu kullanılır ve partnerini bulup sevişirdin. Harvey burnumuzun dibindeyken bunlarının hiçbirini yapamayacağıma göre... "Gidelim." Dedim. *** Sonraki günlerde biraz olsun Harvey'nin güvenini kazandım. Nitekim o gece kaçmamam ve hatta kaçmaya tenezzül bile etmemem onu ciddi oranda şaşırtmıştı. Memnun ettiğini de sakinleşmiş tavırlarından anlayabiliyordum. Fakat gerçekten de Nichole haklıydı; Harvey ve Jules'un genel iletişimi soluksuz bir kavga maratonu üzerineydi. Üstelik kadın bana da oldukça kindar davranıyordu. Her defasında dilimin ucuna kadar gelip dudaklarımdan dökülmeye can atan kelimeleri bacaklarından yakalayıp dilimin üzerine düşürsem de yutkunamıyordum. Bir noktada 'Hangisini kıskanıyorsun? Karar ver!' demekten çok korkuyordum. Öte yandan... Gün geçtikçe geriliyordum. Pazar günü roller costerdan sürat alan bir serseri gibi yaklaşıyordu ve renk vermeyen adam yüzünden korkuyordum. İçimdeki bozuk dürtü (!) zaman yaklaştıkça duraksız bir şekilde acil durum düşmesine basıp 'Kaç. Kaç! KAÇ!' diye tutturuyordu. Ama kaçmayacaktım. Harvey'nin odası cephanelik gibiydi ve ben de o savaş günü için silahlarımı hazırlıyordum. Bir sürü mermim olsa da bir silahım yoktu ve bu noktada ricada bulunabileceğim tek isim Juliet'ti... Esasında kocaman bir tabancayı saklayamazdım... O yüzden Juliet'ten küçük kalibre bir tabanca isterken bana yaşatacağı derin sorgulamaya kendimi hazırlıyordum. Çünkü yarış gecesi lafı ağzına tıkmıştım ve telefonum da olmadığı için beni taciz edip olan biten hakkında konuşamamıştı. Ayrıca Nichole aracılığıyla bana laf göndermelerinden de bıkmıştım. Ne konuşacaksak konuşsak iyi olurdu. Nitekim yarın hayatta olup olmayacağımın garantisi yoktu. "Telefonunu alabilir miyim?" Onlar çoktan bahçedeydi ve hava muazzam güneşli olduğu için Jules bikinisiyle yüzüyordu. Nichole'ün havuz başındaki şezlongda güneşlenirken moda dergisini karıştırdığını fark ettim. Harvey de mayoluydu ama o kadar. Çalışıyordu ve sanırım önemsediği tek şey d vitaminiydi. "Kimi arayacaksın?" "Juliet'i," "Niye arayacaksın?" İç geçirdim. Yani... Tüm detayları da bilmesine gerek olduğunu sanmıyordum! "Özel." Kaşları olduğu gibi kalkarken bana döndü. "Ne gibi özel?" Erkeklerin öğrenmekten haz etmediği ve hatta belki de korktuğu birkaç konu vardı. Mesela regl döngüleri, kötü bitmiş ayrılıklar ve bu ayrılıkların dedikoduları veya yeni filizlenmiş bir aşkın kritiği falan erkekleri hem ürkütür hem sıkardı ama bunları kullanamazdım. Kimi anlatacaktım? Kişisel tarihimdeki tek isim Ceyhun'du ve Harvey de onu çoktan biliyordu. Sonra birden aklıma geldi! "Zoe'yken nasıl Amy olduğum hakkındaki detayları konuşacağız." Dedim usulca. Aslında ne kardeşi ne de diğerleri Zoe adındaki sahte kimliğimden haberdar değildi. Aslında yarış gecesi bana Zoe dediklerini duymuşlardı ama hiçbiri bunu sorgulamamıştı. Gerilerek sırtını dikleştirirken "Mecbur musunuz?" diye sordu. Olmamayı dilerdim ama dedim ya, Juliet bendendi. İstediğimi vermesi için istediğini alması gerekiyordu. Ki aslında her şeyi de biliyordu! "Hayır," Dedim masadaki telefonuna uzanırken. "Belki biraz da dedikodu yaparız." Telefonu almama izin vermeden rehberi açıp Juliet'i tuşladı. Önce biraz konuştu ve en sonunda telefonu bana uzatırken her zamankinden de temkinli görünüyordu. "Juliet," Bir hayret nidası kulaklarımı tırmaladı. "Şaşkınım Amy! Üstüne gelmeden konuşacağını düşünmüyordum. Oysa ilk adımı sen atarak beni aradın." Islık çaldı. Konuşmayı ben de beklemiyordum ancak bir silaha ihtiyacım vardı. "Artık saklayacak ne kaldı ki?" "Bilemiyorum fakat eminim ki bana söylemediğin bir sürü detay vardır." Gerçek adımı, kimliğimi ve geçmişimi saymazsak her şeyi biliyordu aslında. "Sadece birkaç ufak detay kaldı." "Bir de elbette sorularıma vermen gereken yanıtlarlar var." Dedi altını çizercesine. "Pekala, otelin barında buluşalım." Ah... Ne kadar güvenirse güvensin Harvey'nin beni bir başıma sokağa salacağını sanmıyordum. "Harvey buna izin vermeyecektir." "Gerçekten de seni kilit altında mı tutuyor?!" İç geçirdim. Hayır, dersem yalan söylemiş olurdum; evet, dersem ise vicdansızlık... "Çok iyi yapıyor!" Bana karşı tavrından emin olamıyordum; bir aydır bile tanımadığı adamla yatağa girecek kadar arsız bir kadın olduğumu mu düşünüyordu yoksa hala Harvey için en iyi seçenek olduğuma emin miydi, bilemiyordum. "Buraya gelemez misin?" Dedim mümkün olabilen en sevimli sesle. "Sana ihtiyacım var." Bana gerçekten de inanılmaz benziyordu. Normalde ricayla yükselen bu sevimli ses çoğu insanı kandırabilirdi ama Juliet tam da benim yapacağım gibi duraksamış, sesi ve sözü analiz etmiş ve bir şey isteyeceğime emin olmuştu. "Ne istiyorsun?" Dudağımı ısırdım. "Küçük kalibre tabanca." dedim yavaşça. Bir süre bekledikten sonra "Dostumu öldürmene yardım etmeyeceğim." Diyerek kestirip attı. İnleyerek "Hayır!" dedim. Hedefim Harvey değildi! En azından şimdilik değildi. "Saldırıya uğradığım geceden sonra Harvey elimdeki her şeyi aldı. Verdiğin silahı ve bıçakları... Hepsini. Kendimi çok savunmasız hissediyorum." "Harvey yeterli gelmiyor mu?" Gözlerim berrak mavi gök yüzünde gezerken dudak büktüm. Güvende hissettiğim doğruydu. Özellikle de geceleri onun yatağında uyuyor olmak bana manasız bir huzur veriyordu. Nitekim kabus görmüyordum. Sıçrayarak uyanmalar azalmıştı ve uyumasa bile dinlenmek için yanıma uzandığında... Fazla derin uyuduğumdan bazen adama bir çarşaf gibi dolanıyordum ve Harvey beni üzerinden silkelemek için hiçbir şey yapmıyordu. Birkaç sefer göğsünde uyanmıştım ve doğrusunu söylemek gerekirse sadece ben ona değil, o da bana sarılmış bir haldeydi. "Evet ama saldırıya uğradığımda Harvey de evdeydi ve buna rağmen beni boğazladılar." Sessizliğinden söylediklerimi düşündüğü kanısına vardım. Küçük kalibre bir silah getirecekti sadece. Beni böyle inletmesine gerek var mıydı gerçekten? "Ayrıca Jules da beni boğmak için yer arıyor bence!" dedim son darbe olarak. "Harvey'nin de uyuduğu bir gece odamıza girip beni boğacak diye ödüm kopuyor." İhtimal dahilinde bile değildi. "Yanlış anlamadım, değil mi? Odamız dedin." Gözlerimi kapadım pişmanlıkla. Bu detayı bilmesine gerek yoktu... "Amy!" Peki... En azından bu durumu lehime kullanmalıydım. "İstediğimi getirirsen tüm detaylarıyla anlatırım her şeyi." Bu kez inleyen oydu. "Tamam!" dedi azarlarcasına. "Ama atladığın tek bir detay bile olmayacak." Elbette, belli çerçeveler dahilinde her şeyi anlatabilirdim. "Harikasın!" Diyerek telefonu kapattım. İhtiyacım olan en önemli aracı elde etmiş sayılırdım ama hala çok gergindim. Telefonunu Harvey'ye geri uzatırken son birkaç gündür hep yaptığım gibi detaylarına inercesine inceledim Harvey'yi. Minicik bir pişmanlık, gerginlik ya da ne bileyim akbaba gibi hesapçı bir ifade aradım ama yoktu. O kadar yoktu ki... Ona her bakışımda kendimi kötü hissediyordum. Yanılıyor olabilir miydim? Her anlamda! Ajandasında yazanların aksine ya da lcv yaptırmış olmasına rağmen... Hala kocaman bir ikilemdeydim ve buna rağmen Juliet'e söylediklerimde belirttiğim gibi kollarında uyumak beni dehşete düşürüyordu çünkü muazzam huzurluydum. "Neye bakıyorsun?" "Sana bakıyorum." Dedim cesur bir ifadeyle. Bu kadar açık sözlü olmamı beklemiyordu. Kimi zaman lafımı sakınmasam da çoğu zaman sinsi oynardım. Sürpriz faktörünü kaybetmemek adına kaçak dövüşmek her zaman için stratejim olmuştu ama Harvey tüm ezberlerimi bozuyordu. "Neden?" Kelimeler dudaklarımı ısırarak aramıza dökülürken bana bakması için yalvardım. "Bana yalan söylemiş olmandan korkuyorum." Baktı. Sözlerimi analiz etmeye çalışıyor; mana vermek için mücadele ediyordu ama ne söylediğim hakkında o kadar fikri yoktu ki... "Sana hiçbir konuda yalan söylemedim." Konuya dair manasız bakışları ve meraklı ifadesi düşüncelerimi ısırıyordu. Doğruyu söylemesini umdum. Ve hatta içten içe yakardım. İhanetine uğramaktan korkuyordum; huzurumun sahte olmamasını diliyordum... Belime dolanmış bir kement tarafından Harvey'ye doğru sürükleniyor gibi adım adım yaklaşıyordum ona. Çocuk adımlarım pamuk şekerine koşar gibiydi adeta ama yollar taşlı, dikenli ve engebeliydi. Duraksayarak birkaç adım geriledim. "Umarım söylememişsindir." Diye mırıldanarak arkamı dönüp eve girdim. Umuyorum ki söylememişti. Eğer söylemediyse içimi söken dikenli tele boyun eğmek canımı ne kadar yakarsa yaksın zehrini içimden atabilecektim. Eğer söylediyse de... Ve ben de kaybedersem... Dikenli tele dolanıp pestil olmak kaçınılmaz sonum olacaktı. Mutfağa inip Madeyln ve Abella'nın arasında kendime yer bulurken stresliydim. Yarın pazardı ve tüm sorularımın cevabıydı ama bu gerçek yüzünden bir tef gibi gergindim. Mutfak beni rahatlatır demiyorum ama oyalanmama sebep olacak yegane yerdi. Ayrıca öleceksem son bir sütlaç yeme ihtimalini de kaçırmak istemiyordum. "Özel bir isteğiniz varsa biz hazırlayabiliriz hanımefendi." Abella'nın sesi beni duraksattı. Yaşlı cadınınsa umurunda bile değildim. Zaten o da kokteyl hazırlıyordu. Fark ettiğim bir şey vardı; Madelyn Jules'un özel hizmetkarı gibi takılıyordu. Yani bu sayede ev kesin bir şekilde taraflara ayrılmıştı. "Tatlı yapacağım." Dedim kimseye aldırmadan. "Ne istiyorsanız hazırlayabilirim." Maksat tatlı yemek değildi; yapmaktı. Esasında oyalanmak, stresten uzaklaşmak için falan yapacaktım. "Ben hallederim." Diyerek işe giriştim. Hep yaptığım ritüelleri takip ederken damla sakızlı vanilini fark ettim. Deneyebilirdim. Mutfağı saran tatlı sakız kokusu içimi ısıttı; Beklediğimden de güzel olacağına emindim. Tadı da beklediğimden iyiydi doğrusu. Sütlacı toprak kaselere pay edip fırına atarken cadı konuştu. "Nasıl bir tarif o öyle?" Gözlerimi kıstım. Beni yaparken uzun uzun izlemişti. Detaylıca anlatacak mıydım bir de? "Gördüğün gibi bir tarif." Derken arkamı dönüp önlüğü çıkarttım. "Pek sevimli bir şeye benzemiyor." Fransa'nın köpük kurabiye adındaki saçma tatlısı da bir halta benzemiyordu ama ben bir şey diyor muydum? "O halde tadına bakmazsın." Diye kestirip attım. Bir sürü yapmıştım. Natt gelirse diye en az üç kase fazladan vardı ve ben bencil biri sayılmazdım. Hizmetliler dahil herkese yetecek kadar vardı ama beğenmediyse seve seve kapıdaki korumalara verebilirdim. "Bu koku da ne?" Diye sordu Harvey usulca. Dediğim gibi damla sakızının ferahlatıcı kokusu sütlacın enfes kokusuyla müthiş bir ahenk yakalamıştı ama ben daha dudaklarımı aralayıp sütlaç diyemeden Madelyn cadısı araya girdi; "Amy tuhaf bir şey yaptı. O kokuyor. İstersen havalandırmayı açalım." Merdivenleri tek tek inip daha derinden kokladı havayı Harvey. Birincisi tuhaf bir şey değildi yaptığım. İkincisi, enfes kokuyordu. Enfes! Hani derler ya, sevmek zorunda değilsin ama saygı duymak zorundasın diye; Maddie'de aynı şekilde beni sevmek zorunda değildi; üstelik duygularımız karşılıklıydı da ama adil olmak zorundaydı. Sütlacı herkes severdi! Herkes! Harvey fırını açmaya yeltenince bileğinden yakaladım. "Üzerinin kızarması gerekiyor." diye girdim araya. "Güzel kokuyor." Diye mırıldandı. Bana dönerken meraklıydı. "Mutfak konusunda becerikli olduğunu bilmiyordum." Esasında Fransa'ya kaçana kadar ben de bilmiyordum ama beş senede epey yol kat etmiştim. "Sevdiğim bir tatlı sadece." diye karşılık verirken ellerimi yıkadım. "Juliet gelmeden duş alsam iyi olur." "Juliet geldi." Dedi hemencecik. Saate baktım; epey olmuştu konuşalı. "Duşu sonra alayım o halde." Diye mırıldandıktan sonra yanından geçip yukarı çıktım. İçeride değildi; hava bu kadar iyiyken içeri girmesini beklemek aptallıktı zaten. Salon kapısından arka bahçeye çıktım. Nichole'ün şezlongunun başında, ayakta beni bekliyordu. Topladığı saçlarının arasından birkaç küçük ter damlası ensesinden göğsüne doğru süzülüyordu. Dağınık kakülleri tuhaf bir şekilde yakışıyordu yüzüne. Beni görür görmez yüzünde hınzır bir ifade belirdi; kollarını açıp bana sarılmak için hamle yapıyordu ki ellerimi kaldırıp ambargo çektim aramıza. "Terliyim Juliet, sarılmayalım." Kollarını indirirken burnunu kırıştırdı. Bundan hoşlanmadığını anlamıştım. Ekşi peynir gibi kokmaktan ben de hoşlanmazdım. Başımla ahırın olduğu tarafı gösterip yürüyordum ki Juliet Nichole'ün kulağına bir şeyler fısıldadı. Hemen sonra Nichole ıslak saçlarını sıkıp şezlongun ucunda duran dergiden bir sayfa açarak Jules'un yanına geçti. "Gidelim." Dedi Juliet hızla. Ayak uydurarak takip ettim onu. Yeteri kadar uzaklaştığımıza emin olduktan sonra ise beklentiyle elimi uzattım. "Önce detayları ver." Dedi Juliet çıkarcı bir sesle. Bilmediği ne kalmıştı ki? "Sen ne kadarını biliyorsun?" "Nasıl tanıştınız?" Pofladım. Manasız bir tanışma yaşamıştık; anlatılacak hiçbir yanı yoktu ama Juliet anlatmamı bekliyordu. Biraz düşündüm; nereden başlayacağımdan gerçekten de emin değildim. "Natt'in ayarladığı bir iş yüzünden tanıştık." Dedim. "Büyüklere şakalar konseptinde bir şirketin günübirlik elamanıydım." Anlattıklarım ona saçma gelmişti. "Anlamadım." Pek anlaşılır bir konsept değildi zaten. Bu tarz şirketlerin varlığı gün geçtikçe artıyordu ama yine de pek popüler olduğunu söyleyemezdim. "Parasını bastırıp fantezi satın alıyorsun." Dedim açık açık. "İşte mesela sen Bellamy'ye rahatsız edici bir şaka yapmak istiyorsun diyelim; bu şirkete gidip Bell'in kimlik bilgilerini, resmini falan veriyorsun sonra aklındaki şakayı anlatıyorsun. İstediğin fanteziye göre bir hikaye yazılıyor, oyuncular ayarlanıyor ve şaka yapılıyor. Elbette şaka kameraya alınıyor ve sonunda oturup hikayeni izliyorsun falan." Yüzünde manasız bir ifade vardı. "Geri zekalı bir konsept." "Deli işi." Diye hak verdim ona. Elbette sempatik hikayeler de kurguluyorlardı muhakkak ama benim denk geldiklerim hep tehlikeliydi. "Sen ne şakası yapıyordun Harvey'ye?" Boğazımı temizledim. "Hamile metresiydim." Dedim usulca. "Zaten de bu yüzden beni Harvey'nin metresi sandılar. Saçma sapan bir oyunun içine düştük..." "Kim hazırlatmış ki şakayı?" Şöyle bir düşününce... Beni Harvey'den deli gibi kıskanan Jules tıkmış sayılırdı bu evin içine. "Jules." Juliet kahkaha patlatarak durdurdu beni. "Hayatındaki en isabetli hatayı yapmış desene." Ahırla evin arasında bir yerdeydik. Yere çökerken ofladım. "Öyle deme." dedim. Nitekim Jules öyle bir hata yapmıştı ki... Benim hayatım tepetaklak oluvermişti. "Bu hatanın hayatımda nasıl bir deprem yarattığını tahmin bile edemezsin." Geçmişimin mezarını kazıp ceset torbamı sürüklemişti topraktan. "Nasıl bir deprem yarattı?" Detaylara gerek yoktu ama tüm sarsıntı da o detaylarda vuku bulmuştu. "Bazen olduğun şeyden kaçarsın Juliet." Dedim kirpiklerimin altından bakarak. Karşımda eğilip çimlere oturdu ben gibi. "Yeni biri olursun. Geçmişi unutursun." "Geçmişte torbacı falan mıydın?" Diye tahmin yürüttü. Bir mafyanın kaçak kızı olduğumu elbette bilemezdi ama anlattığım noktada kaçtığım hayata hapis olduğumu anlamıştı sözlerimden. "Gibi bir şeydi." "Mafyadan para mı üttün?" Bu kez sorusunda tedirginlik vardı. Dünyanın neresinde olursan ol mafyanın kasasını patlatmak tehlikeliydi. İtalyan mafyası, Rus mafyası, Yakuza... Türk mafyası, Fransız mafyası... Hiçbiri gözünü kırpmaz, lime lime ederdi. Başımı yana eğdim. "Sayılmaz. Her neyse!" Diye kestirip attım. Bu soru cevap tehlikeliydi Çünkü Juliet'i durdurmazsam onun iradesi sorular sormaya devam edecekti ve ona İstanbul'daki hayatımdan bahsetmek istemiyordum. "Ama Harvey'nin hayatına gömüldükçe... Hayatım kökünden sarsıldı." Bana bilmiş bilmiş gülümsüyordu. "Ne oldu ki?" Dedi rahatça. "Harvey geçmişini mi araştırdı? Ne yapmış olabilir yani? En fazla peşine koruma takmıştır kuyruklu yıldız gibi." Korumaların beni zapt edemeyeceklerini öğrenmişti artık. Peşimdeki adamları değil bizzat kendisiydi. "Harvey'yi tanıyorsam ki hepinizden iyi tanıyorum; burada rahat etmen için elinden geleni yapmıştır, alışveriş yapman için kart bile çıkartmıştır." "Bu cömertliğinden hoşlanmıyorum." Diye araya girdim. "Bana metres muamelesi yapmasından rahatsızım." "Ama" Diyerek böldü beni. Ona baktığımda sussa da bakışlarındaki ateş ne konuşmak istediğini ortaya döküyordu. "Evet, tamam, takıldık!" Diye inledim fısıltıyla. "Ama yarış gecesi de söyledim; tek suçlu ben değilim!" "Ne suçu?!" Diye omzumu itti muzipçe. "Bu hormonal tamam mı? Aranızdaki öldürücü cinsel gerilimin kokusu var resmen." Evet biliyorum. Karşılıklı bir cinsel gerilim hattının içindeydik ve ikimiz de durumun farkındaydık ve belli ki Juliet de farkındaydı. "Ama aynı zamanda mucize." Diye devam etti dikkatlice. Yarış gecesi de bunu söylemişti. İki insan seks yapmıştı; mucize bunun neresindeydi? "Sadece seviştik." dedim dümdüz bir sesle. "Öyle yıldızlar ayağımızın altından falan kaymadı Juliet." "Harvey'yi tanısan böyle demezdin." Dedi. Psikoloji okumamış olabilirdim ama Harvey de öyle pek karmaşık biri değildi. Nabza göre şerbet veren, mafya işlerine mecbur olmasa işkolik ve kitap aşığı diyebileceğim; sihirli parmaklarıyla piyanoyu dile getirecek kadar yetenekli, seksle ilgili utangaç ve bundan belli ki romantik bir adamdı. Kumar, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıkları vardı. Bir de çıtır leblebi, çerez gibi sağı solu patlatan bombalar yapmaya bayılıyordu, o kadar. "Harvey'yi tanıyorum." Dedim. "Tanımıyorsun." Dedi. "Sana özel davranıyor." Bana özel mi davranıyordu? Özel davrandığı tek gece kabuslarıma teslim olmayayım diye beni kucağında sakinleştirdiği geceydi... Ondan öncesinde ölümlerle tehdit ediyordu sonrasındaysa hakkımda bildiği ne varsa unutacağına yemin etmişti. Bunların boğazıma bir yumruk gibi oturduğunu hissettim. "Bana yaptığı en özel şey parfümdü ve onu da verirken yüzüme bile bakmadı." Dedim gaddarca. "Senin için parfüm mü yaptı?" Diye soludu. "İkinci hafta falandı sanırım." Dedim. "Yüzüme bile bakmadan verdi parfümü." "Adama yaşama sebebi verdiğinin farkında mısın sen?" Dedi inanamayan bir ses tonuyla. Abartıyordu. Ben muhtemel ki sadece deli ediyordum onu. O da her zamankinin aksine çizgisinden çıkmamak adına kurallarını esnetiyordu o kadar. "Fazla gözünde büyütüyorsun beni." Dedim. "Bana sadece arsız, söz dinlemez bir yavru kedi gibi sağa sola koşuşturup başıma bela açmayayım diye alaka gösteriyor, o kadar." "Bu adam üç yıl önce ikizini kaybetti." Dedi Juliet ansızın. Belli ki beni olan bitenle ikna edemeyeceğine emin olmuştu ve sırada neden mucize olduğumu anlatmak vardı. "Kardeş kaybetmek korkunçtur ama ikiz kaybetmenin ne demek olduğunu Harvey'den başka kimse bilemez." Dedi usulca. Dudağımı ısırarak bakışlarımı kaçırdım. Bunu tahayyül bile etmek istemezdim. Babam sayesinde aramızda uçurumlar yükselmiş bile olsa Eylem'i kaybetme düşüncesi içimi üşütüyordu. "Teselliyi hayatının aşkında aradı ama Almira hayatımda gördüğüm en bencil insandı. Harvey ikizinin kaybıyla mücadele ederken taptığı kadın tarafından terk edildi. Niye? Babası Harvey'nin Jules'la evlenmesini istedi diye! Almira sadece ensesi kalın bir adamın karşısında durmaktan korktu ve Harvey'yi içine hapsolduğu kafese itti!" Dedi öfkeyle. Juliet ensesine yapışmış birkaç tutamı yapıştıkları yerden kurtarırken ofladı. "Harvey Jules'a defalarca kez bu evliliğe karşı çıkabileceğini söyledi ama Jules da korkağın teki!" Dudağını ısırırken olduğum tarafa eğildi. "Harvey uzun zamandır kendi için yaşamıyordu Amy." Dedi. "İkizi öldüğünden beri hayatı oluruna bıraktı. Biri olsaydı yanında belki dünyayı karşısına alırdı ama etrafındaki herkes kaderine boyun eğdi; Harvey'nin tek bir amacı bile kalmadı." Bakışlarımı yakalamak için boynunu eğip bana bakarken yüzümde bir şey yakalamaya çalışıyordu ama tuttum kendimi. Üzülmediğimden değil; anlattıkları çok kalp kırıcıydı. Ölümle yüzleşmenin ne demek olduğunu biliyordum ama hiç terk edilmemiştim. Babam hiçbir zaman sevmemişti beni, annemse tamamiyle babama aitti. Yani hiçbir zaman benim olmamışlardı; sahip olmadığım bir şeyi kaybedemezdim ama Ceyhun hür iradesiyle benden uzaklaşsaydı... Nefes bile alamazdım; eminim... O yüzden yaşadıklarını düşünürken ürperdim... Bu hayatta yaşanabilecek tüm korkunç olayların benim başıma geldiğine emindim oysa. Benimki trajediydi ama Harvey'ninki katıksız bir çaresizlik gibiydi. Kalbimin burulduğunu hissettim. Sanki birisi kalbimi silkelemiş de suyu aksın diye sımsıkı sıkıyordu. Trajediden kaçardın ama çaresizlikten? Hapsedildiğin yer içinse çıkışı da olmuyordu hapishanenin. "İçimin yarısı yok oldu Juliet; boşluğum karadelikten ibaret gibi. Hayatımın anlamı beni terk etti ve özgürlüğü için sesini bile çıkartamayan bir kadına mahkum edildim. Ne için çabalayacağım? Kim için?" Diye konuştu Juliet tane tane. "Harvey doktorasını bırakırken yalvardım devam etmesi için. Onunsa söyledikleri bunlar oldu." Yutkundum. "Adamın kariyer hedefi mafya olmak mıydı sanıyorsun? Üniversitede hoca olmak istiyordu ama bir noktada vazgeçti. Öyle bir vazgeçti ki hiç tanımadığı bir kadının kocası olmayı kabul etti; çetenin başına geçti, uyuşturucu üretmeye başladı. Adam öldürdü." Dedi bam noktasına basar gibi. Dudağımı ısırırken nemlenen gözlerimi yumdum. Küçük kızlar hep prenses olmak isterdi. Süslü püslü elbiseler ve hizmetçiler fikirlerimizi cezbediyordu sanırım ama gerçekten bir prenses olunca ünvanın altında ezilmek ne demek öğreniyordun... Zengin bir adamın çocuğu olmak ya da bir mafyanın evladı... Hep aynı kapıya çıkıyordun; ünvanın uğrunda ya can veriyordun ya da ruhundan vazgeçiyordun. "Bana bunları niye anlatıyorsun?" diye soludum usulca. "Çünkü üç yıl sonra ilk defa Harvey duygularını dürtüyor salak!" Diye şakağımı itti sertçe. "Seni bırakmıyorsa sebebi Benji ya da Du Pond değil." "Ne yani benden hoşlanıyor mu?" Diye sordum alayla. Duygusal anlamda tek bir tecrübem olsa da biliyordum; bir kadını kelepçelemek ya da yüzüne bile bakmamak belirgin flört hareketleri sayılmazdı. "Gözlerini senden alamıyor ki." Dedi inlercesine. "Niye yokuşa sürüyorsun? Bal gibi hoşlanıyorsun sen de!" Başımı sertçe sallayarak ayağa kalktım. "Hayır." Dedim keskin bir ifadeyle. Peşimden koşturarak geliyordu. Oysa depar attığımı fark etmemiştim bile. "Benden hoşlanmıyor." Hoşlanamazdı daha doğrusu. Ben şey gibiydim... Onun Paris'e yerleştirdiği bomlar gibi; daha bile beterdim! Ben mayın sayılırdım. Bir kere yapmıştım o hatayı ve Ceyhun patlamıştı. Ben sevemezdim; sevilemezdim de. Ayrıca hala hain olma istimali vardı Harvey'nin! 'Korkularına bahane dikiyorsun.' Dedi içim ve kalbim sessizlikle onayladı onu. "Hayır." Dedim bir kez daha. Gözlerim yanıyordu ve kirpiklerim de ıslanmıştı. 'Harvey'ye senin yüzünden bir şey olur diye korkuyorsun.' "Hayır!" Ahıra ulaşıp Juliet'e belli etmeden gözlerimi silerken yanağımın içini ısırdım. "Harvey'yi özgürleştiriyorsun diyorum!" Diye tısladı Juliet hırsla. "Anlattıklarımdan sonra bunun hiç mi önemi yok?!" "Ben üç kuruş için saçma sapan işler yapan, çulsuz bir ressamım!" Diye döndüm kocaman bir sesle. "Koca iş adamını nasıl özgürleştireyim?" "Senin için sokak yarışına geldi!" Dedi ısrarla. Şimdi benim için yaptıklarının şeceresini sayacaktı ama kolumdan yakalayıp beni kendine çevirdiğindeyse şaşkındı. "Niye titriyorsun sen?" "Sinirlerim bozuldu!" Diye yükseldim. "Basit şeyler mi anlattın sanıyorsun? İnsan etkileniyor." Geri çekilirken yere çevirdim bakışlarımı. "Lütfen artık Juliet." Diyerek elimi uzattım. Daha fazla konuşup dengemi alt üst etsin istemiyordum. Yeterince sarsmıştı zaten. Kadın damağını şaklatıp beline uzandı. "Kendine eziyet ediyorsun!" Derken öfkesine hakim olmaya çalıştığını görebiliyordum. Bana kızmıştı ama elime küçük kalibreli bir silah bırakırken kendinden emin görünüyordu. "Doğru olanı yapıyorum." Dedim. Harvey'nin kendi varoluşuna hapsolması adil değildi belki ama benim lanetime bulaşmasından iyiydi. Beş yıl boyunca şansım yaver gitmiş olabilirdi ama finalde geldiğim yer yine mafyanın kafesi değil miydi? Yanıma yaklaştırdığım tek insan bile bir şekilde benim yüzümden yaralanmamış mıydı? Harvey bana dokunsa ölürdü. Ben de ölürdüm. Herkesin kendi hapishanesinde yaşaması en doğrusuydu. Belki mutlu olmazdı ama en azından yaşardı. Silahı belime sıkıştırıp yere baktım. "Ben senin arkadaşını özgür bırakacak en kötü ihtimalim Juliet." Dedim biraz sonra zor zalim. "Kara veba gibi bir şeyim. Hemen ya da biraz sonra ama bana dokunursa mutlaka," Derken Juliet'in gözlerine baktım. "Mutlaka ölür." Afalladı. Dolu dolu gözlerle böyle bir şey söyleyeceğimi tahmin etmemişti muhtemelen. "Neyden korkuyorsun?" Diye sorarken bu kez durumu analiz etmiş gibiydi. Kalbime binen ağırlık nefesimden aşağı çekiyordu sanki beni. Ağzımı burnumu tıkayıp soluksuz bırakıyor gibi hıçkırasım vardı ama ağlarsam duygularımı kabul etmiş olacaktım Juliet'in nazarında. "Onun bu karanlık hayatından." Dedim yalanımdaki profesyonel sesle. "Sizin için bu hayatlar sadece biraz tehlikeli olabilir ama benim için mayın tarlası gibi. Harvey'nin benim gibi bir korkak için o mayın tarlasında dolaşmasına hiç gerek yok." İnanmış gibi görünmüyordu ama üstelemedi. Arka cebinden bir telefon çıkartıp bana uzatırken sessizdi. Sorgulaması bitmemişti ama dili tıp oynuyordu sanki. "Harvey sana yenisini almıyormuş." Diye mırıldandı. Başka planlar yapmama engel olmak için inatla almıyordu. Birisiyle konuşmaya ihtiyaç duyarsam özellikle ondan rica etmek zorunda kalıyordum ve bu da telefon dinletmekten çok daha net bir çözümdü. "Teşekkürler." Diye mırıldandıktan sonra arkamı dönüp tayların yanına gittim. Az önceki sessiz tavrından sonra konuşmasını sürdürmeyeceğine emindim ama gitmesini de beklemiyordum. Oysa gitti. İçimde az kurt varmış gibi içime yeni bir korku dikerek hem de... Ben duygularımın farkındaydım... Akılsız duygularımı dile getirmeye cüretim yoktu ama orada oldukları; filizlenip çiçek açtıkları gün gibi ortadaydı ancak Harvey'nin içindeki tomurcukların onu üç yıldır pes ettiği noktadan kaldıracak kadar çiçek açtığını bilmiyordum. Üstelik kalbini incittikten sonra bile benim için yarışa gelmişti. Esasında daha da önemlisi, o yarış için izin vermesi bile bir belirteçti ama bok vardı benden etkilenecek! Kimyasal uyumumuzun bizi birbirimize çekmesine tüküreyim! Ten uyumuna başlayayım! Hiçbir şeyi değiştiremezdim şu noktada. Kimsenin bahçesine girip çiçeklerini kopartamazdım ama tomurcukları sulamaya son vermeliydik! Kahretsin, bana ihanet ettiğini düşündüğüm günden beri de sulamadığımı düşünüyordum fakat bana bakmadığı için kalbim kırılıyorsa bunu ne kadar başarmış sayılırdım? Hiç... Bir hiç kadar yol almıştım belli ki. Başımın döndüğünü hissettim. Çok fazlaydı yaşananlar ve tonlarca ağırdı. Biraz bekledim. Sakinleşene kadar henüz sadece birkaç günlük bir kuzuyu sevdim. Fakat hiç kolay olmadı; uzuvlarımdan enerji boşaltmak gibiydi ama sanki borularım tıkanmıştı. Korkumu, öfkemi, stresimi bırakmak çok zor geliyordu. Sanki içimdeki tüm bu negatif duygulardan arınırsam savunmasız kalacakmışım gibi hissediyordum. Nitekim bu kötücül hisler tetikte kalmamı sağlayan yegane istinat duvarlarımdı ama içimden bir yanım; cılız, ürkek bir yanım içimdeki karanlığın damarlarımdan dökülmesini istiyordu. Daha da doğrusu, buna ihtiyaç duyuyordu. Fakat bildiğim bir şey varsa o da damarlarım boşalır boşalmaz on yedi yaşına döneceğimdi. Gereksiz asi ve cesur olacaktım. Sevmekten korkmayacaktım. Bu tehlikeliydi... Bu hem benim için hem de Harvey için çok tehlikeliydi. Güneş batmış, hava kararmıştı ama ben hala ahırdaydım. Gitmeye, odaya dönmeye çekiniyordum. Şimdi o odada, ikimiz... Çok daha tehlikeli bir kombinasyona dönüşmüştük. Üstelik bir de içimde Harvey'yi deli gibi teselli etmek isteyen bir yan peyda olmuştu. Ayrıca yarınki ihtimal de beni delirtiyordu! Kafam davul gibiydi!... Ama kalbimin sesine çekildim. Bu dünyadaki son gecemse... Ona zaten zarar veremezdim; eğer gerçekten son gecemse beni cellatlara veren o olduğu için korkmama da gerek yoktu. Bir Azrail kendini zaten öldüremezdi. Saate baktım; neredeyse gece yarısını vuracaktı. Ürkek adımlarımın yere bu kadar sağlam basmasına şaşırarak eve yürüdüm. Her bir adım boğazımda yumruya dönüşüyordu tuhaf bir şekilde. Yemin ederim ölmekten korkmuyordum. Bir başkası olsa beni o alakasız üçlü gruba veren, göğsümü aça aça çıkardım karşılarına ama Harvey'den korkuyordum. Bana ihanet etmiş olması düşüncesi içimi boydan boya yırtıyordu. Eve girdiğimde herkes odalara çekilmiş olmalıydı ki ev sessizdi. Yukarı çıkıp eskiden kaldığım odaya girdim. Bir şekilde Parfe odadaysa onu bir kez öpmek istiyordum. Ya da son kez. Şanslı gecem değildi; Parfe odada yoktu ve cam da zaten kapalıydı. Kuruması için yaptığım portresi ise sapasağlamdı. Gülümseyerek birkaç saniye portreyi izlesem de sonra gözüm makyaj masasındaki şişeye kaydı. Parfümü hala oradaydı. Kapağı açıp kokladım; Tanrı'm, sanki özümü ayırıp şişelemişti. Tenimden bir parça gibi kokuyordu! Ama kesinlikle şimdiki tenimden değil! Şu anda ter ve ahır kokuyordum rezalet bir şekilde. Üzerimdekileri sıyırıp hızlı mı hızlı bir duş aldım. Kurulandıktan hemen sonra ise boynuma, bileklerime ve dekolteme parfümden sıkıp dolapta kalmış pijamalardan bir kombin ayarladım. Beyaz zemin üzerine gökkuşağı desenli pijama elbise giyip odadan çıkmadan önce Juliet'in verdiği silahı yatağın altına koyarak sakladım. Şimdi üzerimde bir silahla yakalanmak yaşamak istediğim bir tecrübe değildi. Kapı çerçevesinde duraksadım. Bileklerimden gerilmiş gibi bir sağa bir sola savruluyordum sanki. Geceyi bu odada geçirebilirdim ama dedim ya... Azrail'se bile zaten son geceydi; değil mi? İndim. - - - 3 gün sonra görüşürüz bebeksiler
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE