27. Bölümden
Geceyi bu odada geçirebilirdim ama dedim ya... Azrail'se bile zaten son geceydi; değil mi?
İndim.
28. Bölüm
Mutfaktaydı ve tezgahtaki delillere bakacak olursam ikinci kase sütlacını yiyordu. Gözlerimi kısıp azarlarcasına baktım. Ona ilk defa haklı bir perspektiften kızıyor olmanın müthiş bir hazzı vardı içimde.
"Bütün suç senin!" Kaşığının ucu beni gösteriyordu. "Bu kadar lezzetli bir şeyi yapıp benimle aynı ortamda bırakman büyük hata."
Kollarımı göğsümde kavuştururken karanlıkta yanına gittim. "Yiyelim diye yaptım." Dedim ben de tatlı kaşığı ararken.
Kaşığı kaseye vuruyordu belli belirsiz. Başka bir şeye odaklanmıştı. "Parfümü sürmüşsün." Dedi yumuşakça.
Duraksadım. "Benim için yapmamış mıydın?"
"Doğru düzgün hiç kullanmadın." Dedi. "Beğenmediğini sanıyordum."
"Jean-Baptiste Grenouille gibi özümü çıkartıp şişeye koymuşsun Harvey," Dedim fısıltıyla. "Benim parçam olan bir şeyi nasıl beğenmem ki?"
"Niye kullanmadın o halde?"
Dürüst olmak şu an için cesur işiydi fakat Azrail'le yatağa giriyorsan Eyşan dedim ve evet, kendime Eyşan dedim... İtiraf etmek o kadar da zor olamaz. "Beni bu kadar iyi analiz etmiş olman gözümü korkutmuştu." Dedim. "Haklı olduğunu göstermek istemedim."
"Korkabiliyorsun demek," Sesindeki soru tınısı sinirimi bozdu. Ben sürekli, korkusuz Malkoçoğlu gibi surlara zıplayıp Bizanslı mı öldürüyordum? Yooo. Elbette korkularım vardı.
"Sürekli altını çizdiğim halde okumadığın bir cümlem var ya benim," dedim dalga geçercesine. Bana baktı. Uzun zaman sonra bana bakarken gülümsüyordu.
Gülümsemesini ne çok özlediğimi o an fark ettim...
"Ben insanım." Dedim hayranlığımı gizlemek adına güçlü bir sesle. "İnanır mısın korkuyorum, üzülüyorum, öfkeleniyorum falan."
Daha beter gülümsedi. Vampir dişleri olduğu gibi gözümün önüne serilmişti. Dokunmak istedim... Ama olmazdı.
"Yakışmış," Dedi biraz sonra. "Koku seni sarmalamış."
Başımı sallarken "İyi bir kimyagersin." dedim. "Yerinde olsam mafyalığı bırakır namusumla parfüm yapardım."
Sözlerim kahkaha attırmıştı ona. "Sinirimi bozuyorsun." Dedi kahkahalarının arasında.
"Ne var?" Dedim. "Özgür iradenle piyasadan çekilirsen Du Pond'la da Benji'yle de uğraşmak zorunda kalmazsın." Duraksadım. "Ve sen de biliyorsun ki bu isimler daha başlangıç." Dedim gittikçe azalan bir sesle. "Rus mafyası Ivan'dan, Yakuza lideri Asahi'den ve Kenan'dan bahsetmiyorum bile." Orta doğu prenslerine sıra bile gelmemişti ama ben tüm isimlere hakim değildim. Bu liderler bile çoktan değişmiş olabilirdi.
"Eninde sonunda babamla görüşeceksin." Dedim sessizliğine çomak sokarak. "Du Pond'un işlerini bozdun; devrilen bu domino taşı Japonya'ya kadar gidecek ve sende biliyorsun ki bir şekilde saydığım bu isimlerle karşılaşacaksın."
"Evet," Dedi sadece. Az önce kahkaha atarken birden bu kadar ifadesiz olmayı nasıl başarmıştı?! Babamdan bahsederken renk versin diye ansızın girmiştim halbuki konuya. "Mesai başladı bile." Derken bir kaşık daha aldı sütlaçtan. "Yarın babanın maiyeti Serdar burada olacak. Du Pond'la konuşmak için."
Bir tsunaminin dalgası çarptı karın çeperime sertçe. Kalbim ayaklanıp yukarı tırmanmaya çalışır gibi sabırsızdı.
"Baban Du Pond'dan yana saf tutuyor." Dedi. Tezgaha tutunurken dudaklarımı ısırıyordum.
"Sen teklif sunacak mısın?" Diye soludum.
"Tarafı çok net Eyşan." Dedi. Yutkunamamıştım bile ama soluklarım korkuma tercüman gibi hızlı ve derindi. "Özür dilerim." Deyince ona döndüm. Ne için özür dilediğini anlamam saniyelerime mal olmuştu, nitekim şoktaydım.
"Babamı ikna edemezsen orta doğuya açılamazsın ki." Dedim.
"Beyrut pazarına inebilirim hala."
"İzin vermez." Dedim.
"Kara yoluyla belki." Dedi Harvey de. "Ama Yunanistan'ın kara sularıyla denizden gidersek hiçbir şey yapamaz."
Gözünü karartmıştı yani ama derdim bu değildi. Elbette bu da ciddi bir dertti ama önceliğim değildi.
"Serdar'la hiç mi görüşmeyeceksin yani?" Diye soludum. Kolumdan tutup beni kendine çevirirken bir adım yaklaştı bana.
"Serdar'ın ben-" Deyip kendi sözünü kesti öfkeyle. "Bu senin eski nişanlın, değil mi?"
Birincisi o benim hiçbir şeyim bile değildi! İkincisi, "Unutma işlemini tamamlayamadın sanıyorum ki." Diye soludum. Gözlerini kaçırırken iç geçirdi.
"Sana nikahta...." Diye soludu sanki ben hiç araya girmemişim gibi.
"Beni nikahta vuran adam." Diye tamamladım sözünü. Çatılan kaşları, kasılan çene kasları ve gerilen dudakları öfkesinin açık resmiydi.
"O, değil mi bu adam?"
Ajandasında yazan isim Serdar Ateş'ti ve eğer bu Serdar evlenip karısının soyadını almadıysa ve aşkından deli divane olup elini eteğini kaçakçılıktan çektiyse başka bir Serdar Ateş'ten bahsediyoruz demekti ama sanmıyordum. Timsahlar bataklığı severdi.
Başımı salladım. Dudakları kıpırdasa da sesi çıkmadı. Küfür ettiğinden şüpheliydim.
"Babam eğer maiyeti olarak Serdar'ı gönderiyorsa yanında mutlaka güvendiği bir adam vardır." Dedim. "Biliyor musun yanında kimler geliyor?"
Bana bakarken ciddiyetine sıkı sıkıya tutunmuş gibiydi. Kaseyi son bir kez sıyırıp ağzına götürürken duraksadı ve yanaklarımı sıkarak dudaklarımı araladı. Ne yaptığını sorgulamama izin dahi vermeden soktu kaşığı ağzıma. O kadar savruk bir hareketti ki tatlının yarısı dudaklarımdan çeneme doğru bulaşmıştı.
"Harvey!" Diye inledim öfkeyle. Pijamam tatlı olmuştu! Göğsünü itip odasına geçerken sinirliydim. Aptal olmadığımı biliyordu ama konuyu karambole getirmek için yapılabilecek en saçma hareketi yapmıştı.
Banyoya geçip pijamayı üzerimden sıyırırken havlusuna sarındım. Kapımın önünde, elinde tişörtlerinden birisiyle beni bekliyordu. Sürekli iç çamaşırlarıyla takılmamdan rahatsız olduğunu dile getirse de dolabındaki sayısız geceliğimin aksine tişörtünü uzatması dikkatimi çekmişti.
Gözlerimi kısıp söylendim. "Bir sürü geceliğim var dolabında."
Tek kaşını kaldırıp dolabına geçti. Elindeki ipek geceliği fark ettiğimdeyse kekeledim.
Kuzulu, kedili, bulutlu pijamalarıma ne olmuştu? Sırf çok beğendim diye aldığım, ömrümde giymediğim babydollere geçiş yapmanın hiç alemi yoktu. "Kuzuluyu verir misin?"
"Kirlide." Dedi.
"Kedili."
"O hiç buraya gelmedi."
"Bulutlu?"
"Sigara içerken yaktın." Diye açıkladı bıkkınlıkla. Elindeki siyah geceliğe bakıp parmaklarımla oynarken gergindim.
Nemli saçlarımı kaşıyıp "Tişörtünü verir misin?" diye miyavladım. Nitekim fazlasıyla seksi ve transparan bir babydolle yatağa giremezdim. Üstelik... Uyurken sutyen de takmazdım. Yani... Transparan geceliğin içinde tamamen çıplak bir halde yatağına girersem... Düşünmek bile istemedim.
Bilmiş bir edayla bana dönerek başından beri elinde tuttuğu tişörtü uzattı. Üzerinden giyinip tek hamlede sıyırdım havluyu bedenimden. Artık markam olmuş o tiple yine karşısındaydım. Tişörtlerinin müdavimi gibi sürekli gardırobundan giyiniyordum ve artık biraz ayıp olmaya başlamıştı sanki.
"Üstümü mahvettin!" Diye sızlandım. Bakışları bedenimi süzse de keyifli görünüyordu. Konudan kaçmış olabilmek onu rahatlatmıştı sanıyorum.
Eğer bu Yağız ve Korkut'tan bahsetmemek adına bir mücadeleyse o halde bu korkularımın temeli olduğu anlamına mı gelirdi?
"Ağzını doğru düzgün açmalıydın."
Gözlerimi devirdim ama bu kez bakmadığı için sorun değildi. "Haber verseydin belki açardım."
Ansızın dudağımın kenarını okşadı yumuşak bir hareketle. Gözlerime bakmasa da bakışları dudaklarımdaydı. "Tatlı kalmış." Diye mırıldandı.
Elimin arkasıyla dudaklarımı silerek yatağa geçtim. Onun suçuydu; benim değil. Niyeti elbette bana tatlı yedirmek olmadığından aslında başarılı bir konu değiştirmeydi ama nemli saçlarımı dağıtırken dudaklarımın kenarını yaladım; maksadı bu olmamasına rağmen nasıl... Evet, sütlacın şekerli tadı dudaklarımdaydı. Ona baktığında onun da dudağımı silen parmağını yaladığını gördüm. Çok kritik hamlelerin eşiğindeydik, kahretsin...
Yatağın içine kıvrıldım ve yanıma uzanıp uzanmayacağını takip ettim. Hayır. Sanırım artık odada ben uyuduğum için geceleri piyano çalmıyordu ama bu kez de başucumdaki koltuğa oturup kitap okuma alışkanlığı geliştirmişti. Yine aynısını yaptı; üzerindekileri çıkartıp bacaklarına rahat bir pijama altı geçirdikten sonra Bilimde ve Sanayide Kimya Tarihi adlı kitabı okumaya koyuldu. Dudağımı silen parmağı bir damga gibi dudaklarına gömülmüştü. İçim çekti. İçim deli gibi ona sarılmak çekti ama... Ama vardı aramızda. Kocaman, büyük mü büyük bir ama...
"İyi geceler." Dedim. Normalde demezdim. Geceleri sessizlik oyunu oynuyorduk. Ben gelip yatağa kıvrılıyordum; o da bazı geceler, ki son bir hafta boyunca üç gece, yatağın en uzak köşesine uzanıp gözlerini kapıyordu. Asla derinleşmeyen nefes seslerinden belliydi, uyumuyordu ama bir şekilde onun kollarındayken benimle birlikte uyanıyordu.
"İyi geceler."
***
Öğlene doğru uyandım. Pencere olmadığı için günün hangi saatinde olduğumu ancak saate bakarak anlayabiliyordum ve epey uyumuştum yine. Yüzümü yıkayıp mutfağa geçerken sarhoş gibi yalpalıyordum. Dolabının açık kapısından ve odasını sarmalayan parfümden anladığım kadarıyla evde değildi. Saat, bir iş görüşmesi için çok erkendi ama yine de misafirleriyle görüşmeye gitmiş olabileceği ihtimali bende soğuk bir duş etkisi yarattı.
Kabarmış saçlarımı kaşıyarak mutfağa geçtim. Çalışan süpürge sesinden anladığım Liana temizlik yapıyordu; Abella'nın bulaşıkları topladığı düşünülürse kızlar öğle öğünlerini çoktan mideye indirmişti ve cadı da akşam atıştırmalığı için kurabiye hazırlıyordu. Taburelerden birine çöküp tezgahtaki meyve kasesinden yeşil elma aldım.
"Zombiye dönmüşsün." Dedi Madelyn sevimsizce. Benimle sohbet etmeye mi karar vermişti?
"Yani?" Diye sordum.
"Çok uyuyorsun sonra da ayılamıyorsun."
Cıkladım. Ona neydi ki?
"Yani?" Diye sordum tekrardan. Bu onu ne ilgilendirirdi? Benden haz bile etmiyordu; çok uyuyup ortalıkta görünmüyorsam bu onun hoşuna gitmeliydi.
"Bize fazladan iş çıkartıyorsun!" Derken fincan çıkartıp kahve hazırlamaya koyuldu sinirle. Derdi bu muydu? Öğün esnasında değil de sonradan yemek hazırladığı için mi sinirliydi haspa? Türk'lerinki gibi bir kahvaltı seremonileri bile yoktu. Ekmek kızartıp yanına poşa yumurta hazırlamak ne kadar zor olabilirdi?
Kollarımı sıvayıp uzandığı kahve makinesinden demliği kaptım. Dolaptan yumurtayı çıkarmadan önce ocağa suyu koyup ekmeği de kızartma makinesine yerleştirdim. Kaç dakika sürmüştü? Üç? Dört?
"Amy," Dedi Nichole. Merdivenlerin sonundaydı ve elimdeki demliği fark ettiği anda şaşırmıştı. "Ne yapıyorsun?"
"Kendime kahvaltı hazırlıyorum." Dedim umarsızca. Sorun yoktu; kahvaltı hazırlamak uzay teknolojisi değildi sonuçta ama evdeki ayrım hoş değildi tabii.
"Maddie?" Diye sordu bunun üzerine Nichole. Belli ki Liana üst katlarda dolaşma izni olan hizmetliydi. Maddie aşçı ve Abella da mutfak yardımcısı, aşçı yamağı, ev hemşiresi yani esasında evin joker elemanıydı ama Nichole işiyle müsemma çalışanının yapması gerekeni misafirine yaptırdığını görünce kızmıştı.
"Kendisi hazırlamak istedi." Dedi Madelyn arsızca. Yalancı kaltak. İş yapmaya gocunduğum falan yoktu ama herkes alışmıştı varlığıma, ahırdaki yılkı at bile! Ama Madelyn kabullenemiyordu beni. Alıp sevsin, okşasın, bağrına bassın demiyorum ama komikti bu çocuksu inatçı tavrı.
"Sorun değil Nichole." Dedim. Su kaynamıştı, yumurtayı içine salıp üç dakika beklerken kızarmış ekmeği tabağıma aldım. Bu kadardı. Kaç dakika sürmüştü? Beş? Altı? Bu kadar küçük bir şey için kavga etmeye değmezdi.
Yine de kızmıştı Nichole. "Bir daha böyle bir şey olmasın," Derken yanıma oturup tabaktan çıkarttığım yeşil elmayı aldı eline. "Seni süsleyebilir miyim?" Diye sordu muzipçe.
"Oradan bakınca Barbie bebeğe benzer bir halim mi var?" Diye sordum.
"Operetta'ya benziyorsun." Deyince başımı yana eğdim. Tek benzerliğimiz saçlarımızdı. Hani derler ya her sakallıyı deden sanma, diye. Tüm kızılların birbirine benzediği yanılgısı sinir bozucuydu. "Lütfen!"
"İşin gücün yok mu senin?"
"Moda tasarımcısıyım ben." Dedi o an gururla. Elmasının yarısını kahvaltı tabağıma bırakırken ricacı gözlerini üzerime dikmişti.
"Ben de ressamım." Dedim hemencecik. "Ama bulduğum her duvarı boyamaya kalkmıyorum."
"Ne yapacaksın peki?" Elmasını tezgaha bırakırken kaşlarını çatmıştı. "Tüm gün ağabeyimin eve gelmesini mi bekleyeceksin?"
Bugün tam olarak bunu yapacaktım. Ya cellatları eve getirecekti ya da beni onlara götürmeye gelecekti. "Bugün olmaz." Dedim içimin bağırtısını bastırmak adına güçlü bir sesle.
"Başka günler için olabilitesi varsa bugün de bal gibi olur!" Dedi büyük bir neşeyle. O, olur, deyince benim kendi ayaklarımla ona gidip ibadet edeceğimi mi sanıyordu? Bugün gerçekten de olmazdı!
Topuk tıkırtıları her zamanki gibi kendinden önce gelişini haber veriyordu. Hemen sonra ise sütun bacakları boy gösterdi merdivenlerde. Sesi olduğundan da neşeliydi. "Maddie, detoks suyumu hazırla."
Madelyn frekansı efendisine ayarlı bir robot gibi yanımızdan ayrılırken kaşlarımı kaldırdım. Ne için bu kadar mutluydu Jules?
"Akşama kadar tüm ödemlerimden kurtulmam gerekiyor."
"Davet mi var?" Diye araya giren Nichole'e minnet ettin. Benim sormam fazlasıyla absürt kaçardı çünkü.
"Harvey bir davete katılacağımızı söyledi." Dudaklarında mutlu kelebeklerin kanat çırpışı vardı sanki.
Hedef değiştirmişti. Harvey davete Jules'u götüreceğini söylediğine göre hedef değiştiriyordu. Dün de Yağız ve Korkut olayını ört bas etmişti...
Nefes almaya çalışarak kasılan midemi tuttum. Kahvaltımın yarısına gelmiştim sadece ama midem dışarı çıkmak için kasılıyordu. "Ne daveti?" Diye sordum fazla meraklı görünmemeye çalışarak.
Gözlerimin içine bakıyor olmak onu cesaretlendiriyordu. "Bir iş toplantısı." Dedi üstünlük taslarcasına. Yarış gecesi Chase'e bakarken gözlerinden okunan hayal kırıklığına eş bir kıskançlık vardı sesinde, sözünde... Beni Harvey'den kıskandığı kesindi.
"Adamın kim olduğunu biliyor musun?"
"Bu tür detayları bilmeme gerek yok." Diye sinek kovalar gibi savdı sözümü. "Sadece bir ilaç şirketi sahibiyle iş yemeği olduğunu söyledi o kadar."
İlaç şirketi sahibi... Yani Serdar. Fincanı tutan ellerim titremeye başlamıştı.
Jules'la boy gösteriyordu çünkü beni harcamıştı. Fena harcamıştı...
Ellerimi tezgaha dayarken birkaç kez arka arkaya nefes aldım. Havanın kokusuz olması ne sinir bozucuydu! İnsan son soluklarında pamuk şekeri tadı solumak istiyordu zira...
"İyi misin?" Nichole temkinli bir şekilde elini belime koyup sıvazlarken üzerime eğilmişti. İyi miydim? Şimdilik hala nefes alıyordum.
"Kötü görünüyorsun," Jules'un araya giren sesindeki zafer tınısı canımı sıkıyordu. Narsist biri değildim ama ikimizin de karakterini yan yana koyup incelediğimizde cüret ve cesaret bağlamında ona fark atardım. İşin ucunda ölmek de olsa en en azından ben evlenmek istemediğim adama hayır, deme cüretine sahiptim. Üstelik beni alt eden kendisi bile değilken bu kadar çok böbürlenmesi haksızlıktı.
"Korkutucu görünüyorsun." Dedi Nichole. Dikkatle inceliyordu beni. Maksadım kimseyi korkutmak değildi; aslında gözlerim ısınıyordu ve biraz da dolmuştu. O yüzden kirpiklerimi kırpmamaya çalışıyordum sadece. Ağlamak istemiyordum.
"İyiyim." Diyerek kahvaltıma döndüm. İştahım da kalmamıştı esasında ama... Boynumdaki yaraya parmak uçlarımla dokunup dudaklarımı ıslattım. O gece ölüme terk etseydi, nazarımda bu kadar canavara dönüşmezdi en azından.
"Nereye?" Nichole'ün endişeli sesi içimi titretti. Çok fazla tanımıyordu ama benim için endişeleniyordu. Peki neden? Ağabeysi beni uçurumdan ittiği için.
"Ben..." Dinleneceğim denmezdi; uyanalı sadece yarım saat olmuştu. Duşu daha dün gece almıştım. Ahıra gidebilirdim ya da resim yapmak için kapanacağımı söyleyebilirdim. "Geç uyandığım için programım aksadı." Dedim usulca. "Atları çizecektim."
"Elbette kendini oyalamalısın." Diye mırıldandı Jules. Madelyn kadının verdiği siparişi hazırlarken o da güya detoks suyunu bekliyor, daha çok benim sarsılışımın keyfine varıyordu. Karşı hamle yapmak bile gelmedi içimden. Aralarından geçip odaya girdim. İçimdeki ses lcv bildiriminden sonra Harvey'nin masumiyetine inanıyordu; etrafa serpiştirilmiş ipuçları da bunu destekliyordu üstelik ama şimdi? İlk baştaki gibi ikilemde bile değildim. Emindim.
Dolabından buz mavisi eskitilmiş bir mini şort ve crop çıkartarak yatağa attım. Tişörtünü başımdan sıyırırken öfkeli değildim. Bir yanım bu açlık oyunlarına çoktan hazırdı zaten ancak hayal kırıklıklarım ayaklarıma batıyordu ve yerde tuzun olması canımı muazzam yakıyordu.
Konsolundan kalibreme uygun kurşunları seçerek koşar adımlarla odadan çıkıp eskiden kaldığım odaya geçtim. Bembeyaz tuvali, kalem setini ve boya tüplerini genişçe bir çantaya yerleştirip omzuma taktıktan sonra yatağa eğildim ve dün Juliet'in getirdiği silahı belime taktım. Standart boyutta bir silah olmadığı için fazla dikkat çekmiyordu ama yine de görünmesi ihtimalini riske etmek istemediğim için çizgili bir şifon gömleği omzuma atarak olabilecek en seri adımlarla bahçeye attım kendimi. Kimseyi ama kimseyi görmek ya da kimseyle konuşmak istemiyordum. Bir süre hayal kırıklıklarımla romantik ve dramatik saatler yaşamak istiyordum, o kadar.
Attığım her adım topuklarıma çivi çakıyorlarmış gibi hissettirdi. Kandığım için kendime de kızmıyordum artık. Zurnanın zırt dediği yerdeydim; kızsam ne olacaktı? Her ne olacaksa, o olacaktı. Değiştiremezdim hiçbir şeyi.
Ahıra girer girmez yılkı atının yanına gittim. İlk gördüğüm zamankinden hiçbir farkı yoktu. Hala yabaniydi ve ürkütücü bir havası vardı. Onun durduğu bölmenin kapısını açıp dışarı çıkmasına izin verdim. Nasıl olsa bir çiftlikteydik. Bir deli kuvvetiyle çitleri aşabilecekse buyursundu fakat koca bir dikdörtgenin içinde hapistik. İkimiz de. Yine de en azından özlediği, hasret kaldığı özgürlük duygusunu bir nebze de olsa geri verdim ona. Şövalyemi koca bahçenin en kuytusuna çekip koşturarak bacaklarını açan, kendi hızından mütevelli oluşan rüzgarla dalgalanan yelelerini savuran ata baktım. O kutunun içinde olmak ruhunu mengeneye sıkıştırmış olmalıydı ki şimdi sel olup taşıyordu sanki. Aniden şahlandı. Tam da o anda berrak gökyüzünde bir şimşek çaktı beklenmedik bir şekilde. Başımı göğe çevirdiğimde arkamdan kayarak gelen kümülüs bulutlarını gördüm. Çok yavaş ama emin adımlarla geliyorlardı. Bir şimşek daha çakarken önceki şimşeğin kıyameti kopartan gürültüsü yükseldi. İçim boşalmış gibi rahatladım. Duygusal anlamda bomboştum ve beynim olacakların sırasını doğru tahmin ettiği için çok iyi savunma mekanizmaları hazırlamıştı sanki akıl sağlığım için. O yüzden deli gibi istiyor ama ağlayamıyordum!... Kırgındım ama gözlerim dolmaktan ileriye gidemiyordu. Yağmasını bekledim; belki ben değil ama gök ağlayabilirdi benim için. Beklesem de yağmadı ama şimşeklerin ardı arkası gelmiyor gibiydi. Ben de başladım Yılkı'yı resmetmeye.
Sanki bir kral portresi resmediyormuş gibi detay detay indim. Yelelerindeki dalgalı kıllara kadar uğraştım; engebeli ovalar ya da dağlık eteklerde dolaşmaktan kas tutmuştu tüm bacaklarını. Şahlanmış gibi bir poz görüntüsünde çiziyordum ve lacivert gökyüzündeki şimşek fonu resmi inanılmaz estetik gösteriyordu.
Karnım guruldadı. Çok bir şey yememiş olsam da kahvaltıdan şimdi kalkmıştım; bu oburluk da neyin nesiydi? Derken cebimdeki telefon titredi. Gelen bildirimi açmak için baktığımdaysa saati fark ettim. Neredeyse akşamın yedisine geliyordu. Beş saatten fazladır burada oturup Yılkı'yı çizdiğime inanamadım. Ne kadar detay çalışsam da ancak kaba bir taslağa benziyordu; son rötuşler bitmemiş, boyamaya dahi geçmemiştim.
Uzun uzun çalışılmalıydı daha...
Başımı pes etmişim gibi salladım. Mücadeleden sonra hayatta kalabilirsem bile burada durmam olasılıklar dahilinde değildi. Üzgündüm ama Yılkı'nın portresi yarım kalmak zorundaydı.
Kalemleri topladım; sırası gelmeyen boya tüpleri çantadan çıkmamıştı bile ve tuvalde kupkuruydu. Geldiğim gibi geri giderken Yılkıyı olduğu yerde bıraktım. Dediğim gibi zaten çıkamayacaktı; o zaman bahçede takılmasının hiçbir mahsuru olamazdı.
Koskoca iki aydan sonra nihayet bu evde akşam yemeğini yakalamıştım. Şaşkındım! Neydi bu? İsa'nın Son Akşam Yemeği tablosu gibi Eyşan'a, Eyşan'ın Son Akşam ritüeli mi düzenlemişlerdi?
"Akşam yemeği-" Diyecek oldu Liana ama bakışlarım onu ürküttü. Karnım guruldamış olabilirdi ama canım yemek yemek istemiyordu. Uyumak istiyordum. Uyumak ve önümdeki birkaç saati bilinçsizce atlatmak.
"Aç değilim." Deyip tüm malzemeleri salonun duvarlarına yaslayarak odaya geçtim.
Duştan çıkmıştı ve beline sardığı havlusu, damlalar süzülen sırtından aşağı doğru daralan kalçalarını ancak örtüyordu. Kapı sesini fark ettiğindeyse ben çoktan banyoya girmiştim. İçimdeki şeytan fazlasıyla gaddardı; bir sürü mermim olduğunu ve katliama Harvey'den başlamam gerektiğini söylüyordu bana hince. Kanmak mantıklı olurdu ama içimi oyum oyum oyan endişem buna izin veremezdi. Ya masumsa? Olmasını dilediğimden değil; görünen o kadar ortadaydı ki, ikilemde dahi değildim artık ama ya yüzde doksan dokuz nokta dokuz, dokuz, dokuz...dokuz ihtimalin ardından kalan yüzde sıfır, sıfır, sıfır nokta sıfır, sıfır, sıfır...sıfır, sıfır, birlik ihtimal gerçekse? Ya kumarın kazananı küçük oransa? Tüm ihtimaller tükenmişti ama yine de hala onun masum olmasını sağlayacak sağlam bir bahanesi varsa? Ben bile benim yüzümden kimseyi öldürme hakkına sahip değildim. Onun düşündüğünün aksine... Belli bir süre beklemeye karar verdim. Beni onlarla karşı karşıya getirene kadar bekleyecektim. Onları kanlı canlı karşımda gördükten sonra şüpheye hiç yer kalmayacaktı zaten.
Kapımı tıkladı.
"İyi misin?"
"Evet."
Birkaç nefes sessizlik aktı aramızdan. Öyle ki gittiğini sandım ama gitmemişti. "Hiçbir şey yememişsin yine."
Alay ediyordu benle! Yesem ne olurdu, yemesem ne olurdu?
Boğazını temizlerken kapının kolunu indirdi yavaşça. Oysa kilitlemiştim kapıyı. "İyiyim." Dedim tekrar ısrarla.
İçimden geçenlere hakim olmak konusunda hiç becerikli sayılmazdım. Bu sebeple üzerime gelmeye devam ederse evini kan gölüne bulayacaktım ve ilk hedef de ta kendisi olacaktı.
Bu kez güçlü bir şekilde vurdu. "Gece için hazırlanmanı istiyorum o halde."
"Jules çoktan hazır." Dedim. "Benim hazırlanmam saatler sürer."
Belimdeki tabancayı çıkarıp daldım suya gömülür gibi. Şimdi çekip kendimi vursam hepsinin planı suya düşerdi aslında. Koca uyuşturucu ağını ayakta tutanın ben olmadığını bilmeme rağmen bunu ciddi ciddi düşündüm. Evet, benim yüzümden bir savaş başlardı ve kim bilir, nihayet adam akıllı bir savcı diğer ülkelerin konsolosluklarıyla iş birliği yaparak Harvey'den girer, Kenan'dan çıkardı.
Parmaklarım tetikte dolaştı. Tetiğe uygulanacak üç buçuk kiloluk bir basınç hepsinin hayatını mahvedecekti bir yerde.
"Özellikle görüşmeni istediğim biri var." Dedi güçlü sesindeki o kocaman özgüvenle.
Kafama mı sıksam daha hızlı ölürdüm yoksa kalbe mi? İç organlarından biri patladığında ağzından burnundan kanardın; estetik olarak çirkindi ama daha da beteri vardı; ölürken kan solumak istemiyordum. Ceyhun'un yere savruluşunu hatırladım. Oracıkta kesilmişti soluğu. Kan da yoktu fuzuli dökülen.
Namluyu başıma dayasam da emin olamıyordum. İstatistiğini bilmesem bile kafadan vurulanların hepsi ölmüyordu ne yazık ki. Bilinen en net örnek İbrahim Tatlıses'ti ve o iyi bir örnekti. Ya beynimi patlatayım derken kendime ömürlük bedensel bir engel armağan edersem? Suratım parçalanır, kemiklerim birbirine girerse ve yine de yaşarsam?
Gerekirse, ellerinden kurtulamayacağımı anlarsam kesin olarak, o zaman sırf beni öldürme zevkini tadamasınlar diye sıkardım kafama ama bu son çare olmalıydı. İlk adım değil.
Elimi kararsızca indirirken sordum. "Frapan mı olsun elagant mı?"
"Elegant." Dedi.
O seksi, iç gıcıklayıcı elbiseyi savaşta giyeceğim hiç aklıma gelmezdi doğrusu ama alırken söylediğim gibi; ölmeden önce o kırmızı streç elbiseyi de giymeyi çok istiyordum ve bu gece zarif olmanın tam tersi olacaktım. Benim bedenim benim kararımdı. Başka hiç kimsenin değil.
"Peki, çıkacak mısın banyodan?"
Gitmesini bekliyordum ve belli ki o da çıkmamı bekliyordu. Gözlerimi devirirken çıktım. Eziyet ne kadar çabuk biterse o kadar iyiydi.
Her zamanki gibi etkileyici görünüyordu ama hiçbir özel tavrı yoktu. Takım elbisesi, kravatıyla aynı renk cep mendili ve rugan ayakkabıları bile, aynıydı. Ne mi bekliyordum? İçindeki çiçeklerin hatırına ölümüm hakkında pişman olmasa bile üzgün olduğunu gösteren bir belirteç takabilirdi pek ala.
Yüzüğünü taktı. İşte o sıfır, sıfır, sıfır...sıfır, sıfır nokta birlik ihtimal bile kalmamıştı gözümde. Tahtada piyonla vezir yer değiştirmişti bir kez daha. Artık vezir değildim, korunmuyordum. Gerçi ben vezirken de korunamıyordum ama... Piyon olmuştum.
"Neden yemiyorsun?"
Şimdi dişlerimi boğazına geçirecektim o olacaktı! "Serdar'la buluşacaksın." Dedim tane tane. Dün geceden beri usta futbolcular gibi top çevirip duruyordu. Ben de biliyordum o hayvan herifin geleceğini, o da! Niye alay edercesine esas konudan kaçıp açlığıma takılmıştı bu kadar?
"İş yemeğine gidiyorum." Dedi beni taklit edercesine anlaşılır bir sesle.
"İşin eroin kaçakçılığına da mı el atmak? Yoksa parfüm laboratuvarının yanına bir de medikal laboratuvar mı açacaksın?"
"İşim bambaşka." Dedi sabırla.
Evet, işi hainlikti! Üzerimden anlaşma yapmaya gidiyordu...
Göğsünden ittirirken acımasızdım; odanın ortasına doğru savurdum kontrolsüz bir güçle. Yemin ederim ki unutmayacaktım! Cehennem varsa şayet yedinci katına mahkum olduğuma emindim ve orada buz yanığı olup lava düşsem bile unutmayacaktım bana ihanetini! Yoksa öbür dünya ve ölünce boş bir sessizlik olacaksam, yemin ederim boşluğa haykıracaktım ama asla unutmayacaktım.
"Jules'u mu kıskanıyorsun sen?" Dedi hareketlerime mana veremeyerek. Duygularımın bana verdiği yetkiye dayanarak Jules'u kıskanma hakkım vardı ama kıskanacağım adam hain olmasaydı!
"Zerre umurumda değilsin Harvey." Dedim net bir şekilde.
"Güzel."
Güzel? Güzeldi tabii. Onun için destedeki en güzel ihtimaldim ve pokerde onun eline gelmiştim.
Yanımdan geçip giderken duraksamadı bile. Ben de duraksamadım. Onun çıkışıyla birlikte dolaba gidip elbiseyi yatağa attım. Hemen dolabın çekmecesine eğilip Audebe'den kaçmadan önce aldığım iç çamaşırı takımını çıkartarak soyunmaya başladım. Güzel demek. Gözden çıkarttım demenin bir başka yoluydu sözleri. Benim umurumda olmamayı umursamıyordu çünkü ben zaten onun umurunda değildim.
Bence de güzel! Kendimle mücadele etmenin hiç gereği yokmuş meğerse; duygusal ya da fiziksel çekim olması beni öldüreceği gerçeğini değiştirmeyecekmiş. Bilseydim kendime eziyet etmezdim en azından!
Giyindikten sonra mutfağa geçtim. Benim için aldığı özel bıçakların nerede olduğunu bilmiyordum ama mutfakta bir sürüsü mevcuttu ve birinin gırtlağını kesmek için tasarım bıçaklara da ihtiyacım yoktu. En keskin bulduklarımdan üç tanesini alıp sağ bacağımın içine yerleştirdim. Kınları olmadığı, sadece bir jartiyere tutundukları için zaman zaman bacaklarıma batıyorlardı ama ne kadar rahatsız edici olurlarsa olsunlar çıkartmam ihtimal dahilinde bile değildi. Başka bir elbisenin ince kemerini alıp belime doladım; kemeri sıkabildiğimce sıktıktan sonra ise silahı da belime yerleştirip banyoya geçtim. Yüzümde fazla soğukkanlı bir ifade vardı. Kendimi kurbanlık olarak görmekten vazgeçtiğim içindi herhalde. Başımı giyotine feda etmediğimden olsa gerek savaş hendekleri kazmıştım ve nasıl hareket edilmesini bilen bir komutan gibi adım adım stratejimi geliştiriyordum. Bu daha aklı başında davranmamı ve sakin olmamı sağlıyordu.
Saçlarımı fönledim ve her zamankinden de büyük bir özenle makyaj yapmaya başladım. Bir anime filmde dans eden alevler gibi akıyor, kırmızıların tanrıçası gibi görünüyordum. Elime bir şarap şişesi alıp romantik bir yemek masasının ucunda kadehleri doldursam ve kocamı beklesem ardından da yemekleri yiyip ateşli bir şekilde sevişerek beni masaya yatırsa o kadar da absürt görünmezdim bu halimle. Çünkü epey baştan çıkarıcı görünüyordum. Neden mi? Niyetim kimseyi kışkırtmak değildi. En azından cinsel anlamda ama benden özellikle zarif olmamı istemişti. Özellikle baştan çıkarıcı olmuştum ben de! Çünkü inattı bendeki. Ayrıca tek sebep kör inadım da değildi. Kendimi olabilecek en güzel halde görmek istiyordum çünkü ölürsem bu sahnedeki en son pozum bu olacaktı. Eğer hayatta kalmayı başarırsam da zafer kıyafetlerim bunlar olsun istiyordum.
Kapı çaldı.
Açıp beni bekleyen Liana'ya bakarken olabildiğince gergindim ama kontrolü elimden bırakmıyordum.
"Evet Liana?"
"Bay De La Cour yarım saat içinde evde olacaklarını ve sizin hazır olmanızı istedi." Dedi profesyonel bir tavırla. Sanırım ne zaman sevecen davransa kaba tavrımla karşılaştığı için artık bana karşı samimi davranmaya çalışmıyordu.
"Teşekkürler." Dedim. Zaten hazırdım. Tek yapması gereken geri gelmesiydi.
Arkadan duyulan ses beni şaşırttı.
"Yakıyorsun güzellik!" Natt'in ince ıslığı beni birkaç adım geriye çekti. Onun burada ne işi vardı? Çiftlikte olsa bile ne için mutfaktaydı? Odadan çıkıp Liana'nın yanından geçerken ne işi olduğunu anladım. Sütlaçları yiyordu ve yanında Nichole vardı.
Dişlerimi sıktım. "Bir gün o umursamadan dolaştığın mayın tarlalarının birinde bomba patlayacak Natt." Dedim azarlarcasına. "Hem de tam olarak götünde!"
Güldü. Elindeki kaşığı Nichole'ün ağzına götürürken umursamaz görünüyordu. "Nereye hazırlandın böyle?"
Azrail'le romantik bir buluşmam vardı da.
"Sen ne arıyorsun asıl?" Dedim.
"Tatlı yapmışsın," Dedi çocuk gibi. "Nichole söyleyince hemen geldim. Zaten arka kapıdaydım."
Gözlerimi devirdim. Tezgahta karşılarına otururken Liana'nın profesyonel bir şekilde sessizce mutfağı terk ettiğini fark ettim. Üçümüzdük ve ikisi tatlısını yiyordu. Bir kase de ben alıp karşılarına oturdum.
"Nereye?" Diye sordu Natt tekrar hınzırca.
Bakışlarımı mutfağın tavanına dikerek "Bilmiyorum." Dedim. "Hazırlanmamı istedi ve ben de hazırlandım."
Nichole Natt'i dürtüp göz kırparken gülümsüyordu.
"Juliet'le benim hakkında dedikodu yapmanı bir noktaya kadar anlayabilirim Nichole." Diye girdim göz kontaklarını keserek. "Ama en azından ev arkadaşımla beni çekiştirmesen."
"O zaman sen söyle?" Dedi Nichole neşeyle. "Çok özenli görünüyorsun? Ne için bu kadar hazırlandın?"
Gülümserken sevimli bir ifade takınmıştım. Boynumu oldukları tarafa uzatırken konuştum. "Bana dans sözü vardı." Dedim sahte bir şımarıklıkla. "Belki sonra da..." Göz kırpıp tatlımı kaşıkladım.
Natt aferin dercesine bana yumruğunu uzatırken Nichole ise şaşırtıcı bir şekilde ıslık çaldı. Neden ikisinin birlikte olduğuna şimdi mana verebiliyordum. İkisinde de manasız bir şuursuzluk vardı. Aptallık değil, olmayacak ihtimallere inanmak ve bu ihtimalleri gerçekleştirmek isteyen şuursuz bir ruh.
"Saç diplerinizle düşünmeyin!" Dedim salaklıklarını yüzlerine vurarak. "Senin ağabeyin mafya Nichole; peşinde rakipleri var. Ne bileyim beni nereye götürecek?
Her nereye götürüyorsa size kalkan olayım diye sürüklüyor; aşkından değil."
Dudaklarını büzüp Natt'e döndü. İnanmış görünmüyordu her ikisi de.
Gözlerimi devirirken başımı salladım. Natt ile görüşmeye devam edebilirdim çünkü neyse ki numarası ezberimdeydi ve Juliet sağ olsun artık bir telefonum vardı. Yaşarsam ve kurtulursam elbette ama Nichole ile bu son görüşmemdi. Farkında mı değildi yoksa altını defaatle çizmeme rağmen umursamıyor muydu? Harvey bir katildi ve peşinde caniler vardı. Bu evden her çıkışım bir risk sayılırdı. Üstelik bu kez riskten de fazlası vardı.
Liana'nın ayak sesleri merdivende duyuldu. Karşıma gelene kadar konuşmasa da Harvey'nin gelişini haber vermek için geldiğine yemin edebilirdim.
"Bay De La Cour arka bahçede sizi bekliyor."
Nichole Liana'nın sözüyle ayağa fırlayıp merdivenlere koşarken "Nereye gideceğinizi ağabeyime sorayım o halde!" Diye şakıdı. Cevabını ben de merak ediyordum ama onun kadar hevesli değildim. Belimdeki silahı kontrol ettim. Bacaklarıma batan bıçakları ise kontrol etmeye tenezzül bile etmedim.
Kasenin dibini sıyırıyordu iştahla. Sadece bir kaşık aldığım tatlımı önüne koyup boynuna sarıldım. Beklemiyordu. Millet olarak fazla sıcak kanlı sayılmazlardı ama dediğim gibi Natt'le aramızda farklı bir bağ vardı. "Ne halt yersen ye ama mafyanın kardeşini götürürken kimseye yakalanma." Diye mırıldandım. Önemser miydi sözümü bilmiyorum ama ona son nasihatim buydu.
Tikimden dürtüp beni kolunun altına çekerken "Bana bir şey olmaz." Dedi. Sesindeki o şuursuz güvenin ensesine şaplatasım vardı ama dinlemezdi ki. "Hadi çık yukarı."
Dudağımı ısırdım. Bir şekilde gidecektim zaten. Uzatmanın manası yoktu. Şok olmasına dahi izin vermeyecek bir şekilde yanağına öpücük kondurup merdivenlerden çıktım. Parfe günler sonra salondaki koltuktan tek bacağını sallandırmış halde yatarak bana bakıyordu. Özlemiştim ama çok zamansızdı. Her şey niye bu kadar zamansızdı?! Kulaklarının arkasından boynuna doğru masaj yaptım hızlıca. Gırlamaları yükseliyordu ama ona dalarsam gidemezdim ve ben gelmeyince o gelirdi ve beni götürmeye gelmediyse, misafirleriyle geldiyse beni kedi severken enselemeleri işten bile sayılmazdı. "Kes şunu Parfe," Deyip elimi tabiri caizse tüylerinden kopardım. Kalbim kursağımda atıyordu ve bu boğazımı acıtıyordu çünkü atışları neredeyse derimi yırtıyordu. Vücudumun her yeri kaskatıydı; titremiyordum çünkü korkmuyordum ama heyecanım beni içten içe sallıyordu. Jules benim geçmekte zorlandığım kapıdan girerken memnuniyetsiz görünüyordu. Adamların cellat enerjisi ona da mı geçmişti? Belki. Hemen arkasından Nichole geçti kapıdan. Şaşkındı. Ne olduğunu sormuştu ve belki de aldığı cevap benim beklediğim sonuçtu. Misafirleri görmemle emin oldum; aldığı cevap kesinlikle benim ölümümdü. Elimi silahın kabzasına yerleştirip çıktım dışarı.
Tam karşımda Korkut vardı. Yağız ve Harvey ise çaprazımda gelişimi izliyordu. Tüm odağım Yağız'daydı. Harvey'yle aramızda başından beri ölümcül bir gerginlik vardı. İkimiz de birbirimize hiç mi hiç güvenmiyorduk ve hep tetikteydik. Korkut'a gelince; onun babamın aksine insani duyguları olduğunu biliyordum. Doğrusu bir baba duygusu tattıysam bunun sebebi tamamiyle Korkut'tu ama Ceyhun'un bedenini alıp canileri gömdüğü mezarlığına götürmüştü ve ne kadar yalvarırsam yalvarayım bana yerini söylememişti. Yani... Birinden ihanet bekliyordum diğerindense zaten ihanet görmüştüm. Oysa Yağız... Onu orada görünce bacaklarım boşaldı ve inanılmaz bir hızla öç alma duygusu sardı her yanımı.
"Eyşan," Dedi beni fark eder etmez. Cebindeki elini çıkartıp bana doğru adım atarken kollarını açmıştı. Belimdeki silahı olanca hızıyla kaldırıp ona doğrulttum.
Benimkinden de hızlı bir hareket kulağımın yanında esti; Korkut da silahını bana doğru kaldırmıştı. Harvey olduğum tarafa geçip beni belimden yakalamaya kalktığındaysa bacağımdaki bıçaklardan birini çekip çenesinin altına doğru savurdum. Ve bunlar sadece üç saniyede gerçekleşti.
"İndir silahı." Dedi Korkut. Güvenliği kapattım.
Korkut beni taklit ederken Yağız Korkut'a "Bunun için gelmedik!" Diye bağırdı.
Muhatabı olmama rağmen cevabı ben verdim. "Pardon, Korkut'un zaman zaman Paris'e gardırop düzmeye geldiğini unutmuşum." dedim gaddar bir ses tonuyla. Bu adam zevki için bile doğru düzgün çıkmazdı dışarıya. Yurtdışına geliyorsa cellat olduğu içindi. Paris moda haftasını kaçırmamak için değil!
"Senin için gelmedim buraya." Dedi Korkut. Namlusu hala beni gösterirken yalanlarına kanar mıydım sanıyordu?
"Eyşan," Dedi Harvey sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla. Ve bu kez özür de yoktu. "Duyman gereken şeyler var."
Bıçağın kabzasını tutan parmaklarım sırayla havaya kalkıp inerken dudaklarımı yaladım. Bu süreçte Yağız iyice sinirlenmiş görünüyordu. Belki beni tanıdığındandı ama Korkut'un silahını tutup adamın elini yere savururken gözlerime baktı. Ruhumu okuyordu.
"Seni almaya gelmedik." Dedi ısrarla. Korkut niye buradaydı o zaman?
"Sen sadece öldürmek için çıkarsın ininden!" Diye bağırdım. Beni salak yerine koyamazlardı! Parmağım tetiği zorlarken Harvey arkamdan dolaşıp diğer tarafa geçmişti anlaşılan. Nitekim bileğimi yakalayıp sırtıma bükmüştü. "Dinle!" Diye azarladı dudakları beni.
"Evet," Diye karşılık verdi Korkut tavırlarımı görmezden gelerek. "Birini öldüreceğim ama seni değil."
Bıçağın kabzasını tutan parmaklarım bembeyaz kesilmişti. Bıçağı Korkuta çevirirken soludum diş bilercesine. "Kim için çıktın?"
"Kenan için," Dedi Korkut. "Baban için."
-
-
Vuhuuuu! Dediğim gibi, Geç oldu! Ve hatta güç oldu ama güzel oldu.
Bu arada Talihsizlikler olmasaydı sizinle çok tatlı haberler paylaşacaktım ama tabii ertelemek durumunda kaldım... O yüzden şimdi söylüyorum; Hikayeyi çok seven iki okuyucum instagramda Harvey De LA Cour ve Eyşan Gürsoy adında parodi hesaplar açtılar, Ayrıca hikaye hakkında konuşmak için ortak bir insta dm kutusu açmayı planlıyorlar. Katılmak isteyenler bu paragrafa yorum yazarlarsa çok daha net bir şekilde iletişime geçilebilir. :))
Gelelim teorilerinize; Tutturabilen oldu mu? :D Peki sizce Korkut niye Kenan'ı öldürmek istiyor ve Eyşan'dan ne istemeye geldiler? Fikir ve yorumlarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.
Gelelim Bilinmeyen kelimelere ve göndermelere:
Oksimoron: Birbiriyle çelişen ya da tamamen iki bir arada kullanılması imkansız ve bu şekilde oluşturulmuş ifade
Jean-Baptiste Grenouille: Patrik Süskind tarafından yazılmış Koku adlı romanın baş karakteridir. Kitabın kahramanı tüm insancıl duyumlardan ve duygulardan yoksun, yalnızca kokulara karşı görülmedik derecede duyarlı, istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten çekinmeyen bir katildir.
Yılkı/Yılkı Atı: Tabiatta serbest dolaşan yabani atlar.
Frapan/Frapan Giyim Tarzı: Frapan, güzelliğiyle ilgi çeken, alımlı, gözalıcı anlamına gelir. Frapan giyim tarzı ise Dikkat çekici, göz alıcı ve hatta abartılı süslerle bezenmiş olan giyim tarzı frapan giyim olarak bilinmektedir.
ElegantElegant Giyim Tarzı: Elegant ya da elegan kelime anlamı olarak; zarif, ince, nazik ve kibar gibi anlamlarına gelmektedir. Elegant giyim tarzı ise zarif, kaliteli, titiz, düzenli bir görüntü sergilemektir.
Operetta: Monster High bebek serisinden biri olan kızıl bir canavar bebektir.