Bölüm Başı Notu: Selam fındık fıstıklar! Bu hafta sözümü tuttum ve pazar gününü geçirmeden bölüm attım. Umduğum gibi olmadı; nitekim aklımdaki tüm olayları bölüme sığdıramadım ama sebebi bayram temizliği, yemeği, tatlıları falandı. Yeri gelmişken İnananların bayramını, inanmayanların tatilini kutluyorum. Bu arada bölüm umduğum gibi olmadı derken; bana kötü size iyi bir haber vereyim. Bu kısa bir bölüm olduğu için çarşamba 30. Bölümü atmayı düşünüyorum. :))
Bu arada! Hikayemizin yeni kapağını nasıl buldunuz?
Yorumlarınızı alayım :D
Unutmadan bol yorum istiyorum. :*
Neyse, sizi bölümle baş başa bırakayım.
28. Bölümden
Elimi silahın kabzasına yerleştirip çıktım dışarı.
Tam karşımda Korkut vardı. Yağız ve Harvey ise çaprazımda gelişimi izliyordu. Tüm odağım Yağız'daydı. Harvey'yle aramızda başından beri ölümcül bir gerginlik vardı. İkimiz de birbirimize hiç mi hiç güvenmiyorduk ve hep tetikteydik. Korkut'a gelince; onun babamın aksine insani duyguları olduğunu biliyordum. Doğrusu bir baba duygusu tattıysam bunun sebebi tamamiyle Korkut'tu ama Ceyhun'un bedenini alıp canileri gömdüğü mezarlığına götürmüştü ve ne kadar yalvarırsam yalvarayım bana yerini söylememişti. Yani... Birinden ihanet bekliyordum diğerindense zaten ihanet görmüştüm. Oysa Yağız... Onu orada görünce bacaklarım boşaldı ve inanılmaz bir hızla öç alma duygusu sardı her yanımı.
"Eyşan," Dedi beni fark eder etmez. Cebindeki elini çıkartıp bana doğru adım atarken kollarını açmıştı. Belimdeki silahı olanca hızıyla kaldırıp ona doğrulttum.
Benimkinden de hızlı bir hareket kulağımın yanında esti; Korkut da silahını bana doğru kaldırmıştı. Harvey olduğum tarafa geçip beni belimden yakalamaya kalktığındaysa bacağımdaki bıçaklardan birini çekip çenesinin altına doğru savurdum. Ve bunlar sadece üç saniyede gerçekleşti.
"İndir silahı." Dedi Korkut. Güvenliği kapattım.
Korkut beni taklit ederken Yağız Korkut'a "Bunun için gelmedik!" Diye bağırdı.
Muhatabı olmama rağmen cevabı ben verdim. "Pardon, Korkut'un zaman zaman Paris'e gardırop düzmeye geldiğini unutmuşum." dedim gaddar bir ses tonuyla. Bu adam zevki için bile doğru düzgün çıkmazdı dışarıya. Yurtdışına geliyorsa cellat olduğu içindi. Paris moda haftasını kaçırmamak için değil!
"Senin için gelmedim buraya." Dedi Korkut. Namlusu hala beni gösterirken yalanlarına kanar mıydım sanıyordu?
"Eyşan," Dedi Harvey sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla. Ve bu kez özür de yoktu. "Duyman gereken şeyler var."
Bıçağın kabzasını tutan parmaklarım sırayla havaya kalkıp inerken dudaklarımı yaladım. Bu süreçte Yağız iyice sinirlenmiş görünüyordu. Belki beni tanıdığındandı ama Korkut'un silahını tutup adamın elini yere savururken gözlerime baktı. Ruhumu okuyordu.
"Seni almaya gelmedik." Dedi ısrarla. Korkut niye buradaydı o zaman?
"Sen sadece öldürmek için çıkarsın ininden!" Diye bağırdım. Beni salak yerine koyamazlardı! Parmağım tetiği zorlarken Harvey arkamdan dolaşıp diğer tarafa geçmişti anlaşılan. Nitekim bileğimi yakalayıp sırtıma bükmüştü. "Dinle!" Diye azarladı dudakları beni.
"Evet," Diye karşılık verdi Korkut tavırlarımı görmezden gelerek. "Birini öldüreceğim ama seni değil."
Bıçağın kabzasını tutan parmaklarım bembeyaz kesilmişti. Bıçağı Korkuta çevirirken soludum diş bilercesine. "Kim için çıktın?"
"Kenan için," Dedi Korkut. "Baban için."
29. Bölüm
Yalan söylüyordu. Yalan söylediğini düşünüyordum çünkü Korkut babamın can dostuydu. Nasıl can düşmanı olurdu? Harvey'nin kolları arasından çıkmak için debelenirken bıçağımın kabzasına hala sıkı sıkıya tutunuyordum.
İnanamıyordum... Bu adam, yani Korkut, özerk bir adam olmasına rağmen babamın dostu olmasının da ötesinde onun sağ kolu gibiydi. Elbette değildi ama ne zaman ihtiyacı olsa ilahi bir el gibi dokunuverirdi babamın zorlu işlerine ve o karmaşık, taşlı, dikenli yol birden mermer zemine dönüşürdü.
"Yalan söylüyorsun!" Diye bağırdım. Harvey debelenen kolumu tek eliyle zapturapt altına alır almaz boştaki eliyle bıçak savuran bileğime gitti. Onu da saniyeler içinde karnıma bastırmıştı.
"Söylemiyor." Dedi kulağıma doğru.
Silkelensem de sıkı sıkıya sarmıştı bedenimi; bırakmadı.
"Söylemiyorum." Dedi Korkut da eş zamanlı olarak. "Kenan mayına bastı Eyşan." Dedi kendinden emin bir sesle. "Ama emin olmak zorunda olduğum bir konu var."
Göğsüm muazzam hızda inip kalkmaya başladı. İnanmak hala güçtü ve aslında bana inanmam için sağlam bir neden de vermemişlerdi.
"Sakinleş!" Diye bağırdı Harvey. Haklıydı; kuduz bir hayvan gibi paralıyordum kendimi kollarında ama ben de haklıydım!
"Donovan kim Eyşan?" Diye sordu en sessiz bir şekilde duran Yağız.
"Bunu öğrenmek için mi geldiniz?" Diye sordum hayretle. Donovan kimdi, öyle mi? "Bunu öğrenince ne değişecek?"
Korkut sabırsızca üzerime yürüdü. "Cevap ver Eyşan!"
"Kurye!" Diye bağırdım. Saçma sapan bir kuryeydi. Ne taşıdığını bile bilmezdim ama özel şeyler taşıdığını bilirdim. Çok nadir teslimata çıkardı ve tane tane götürürdü nereye götürüyorsa.
"Ne taşıyor?"
"Bilmiyorum!" Diye bağırdım. Beş yıldır oralarda yoktum; unutmuşlar mıydı? Ayrıca ellerinde ne iş yaptıklarını bile bilmediğim bir isimle karşıma çıkıp babamı köşeyi sıkıştırdıklarını iddia edecek kadar sarsak hareket etmiş olamazlardı. Ya hala emin olduğum gibi yalan söylüyorlardı ya da bana vermedikleri ayrıntılar vardı.
"Kadın ticareti yapıyor olabilir mi?" Diye sordu Yağız tane tane.
Babamın beyaz kadın ticareti yapıp yapmadığını soruyorsa yapmadığını iddia edemezdim ama emin değildim. Ancak şöyle bir düşününce ayda yılda bir teslimata gelen adamın üzerinde deste deste kokainle uçağa ya da gemiye binip kaçakçılık yapacağını sanmıyordum. Bu ihtimaller silah ve kara para için de geçerliydi ama alt sınıf bir memuru sahte kimlikle çok daha kolay kandırırdın. Daha doğrusu, kolay kandıramasan bile sahte kimlikle insan kaçırma uyuşturucu, silah ya da kaçak parayla yakalanma ihtimalinden daha az riskli sayılırdı. Yani cevabı bilmiyordum ama ihtimaller dahilinde değerlendirdiğimde çok daha akla yatkın bir ihtimaldi.
"Olabilir."
"Emin misin?"
"Değilim!" Bir kez daha kollarımı çekiştirsem de Harvey beni adeta kilitleyip göğsüne bastırdı.
Yayız tekrar konuşurken "Peki Sinyor'u tanıyor musun?" diye bana yaklaştı.
"Hayır." Dedim. Hiç böyle bir isim duymamıştım.
"Tamina?" Diye sordu Korkut.
"Hayır!" Neydi bu? Bu isimleri tanırsam beni öldürmeyecekler miydi? Bu saçma eziyeti niye yapıyorlardı ki?... "Öldürmeden önce eziyet etmekten hoşlanıyorsanız daha mantıklı bir yol izleseydiniz bari." Dedim hiddetle. İnledim. "Bu saçma isim oyunu sinir bozuyor."
Korkut tepkisiz kalsa da Yağız kırılmış görünüyordu. Üzgünüm ama elinde tırpan olan bir Azrail'le karşıma dikilirken ona özlemle sarılacağımı falan mı düşünmüştü?
"Kimsenin sana dokunmasına izin vermeyeceğim." Diye fısıldadı Harvey kulağıma. "Sadece dinle."
Ona güvenmiyordum.
"Nikolai Kozlovski?"
Bu isim beyin kıvrımlarımı ite kaka öne çıktı azimle. "Tanıyorum." Dedim şuursuzca.
Korkut Yağız'a baktı. Yağız ise temkinle belindeki silahı çıkartırken bana yaklaşıyordu adım adım. Topuklarım minik minik geriye kaydı ama gidecek yer yoktu. Bu hareketimle sadece Harvey'nin kucağına yerleşiyordum iyice. Harvey'se beni zapt etmekten ziyade sarılıyordu sımsıkı. Yağız silahını yere bırakır bırakmaz konuştum. İnanmamı istiyorlarsa esas Azrail'in silah bırakması gerekiyordu. "Sen de!" Diye bağırdım Korkut'a doğru.
Korkut duymamış gibi yaptı. "Kim bu Nikolai?"
"Silahını bırak önce!" Dedim. Neyin konuşmasını yaptığımızdan bile emin değildim ama benimle masaya oturup pazarlık yapmak istiyorlarsa güvende hissetmem şarttı.
"Eyşan!" Diye bağırdı. Ben de kısmen iyileşmiş gırtlağımın ve yeni yeni deri tutmuş şah damarımın sağlamlığına güvenerek karşılık verdim.
"Bana bir kere ihanet ettin!" Diye bağırdım. "Sana güvenmiyorum!"
Sözüm onu sinirlendirdi. Gerilmiş dudaklarından küfürler dökülüyordu ama buna rağmen elindeki, yedek olarak taktığı belindeki ve ayak bileğindeki küçük kalibre silahı Yağız gibi çıkartıp yere bıraktı. Ben demeden tüm silahlarını çıkarttığı için şaşırmış; minicik de olsa rahatlamıştım ama elbette hala dördüncü bir silahı ve tek bir kurşunu olabilirdi. Bu kadarı da canımı almak için kafiydi. Yağız'ın yedek silahını ve Harvey'nin bir orduyu karşısına alacak mühimmatını hesaba katmıyordum bile ama Korkut'un yüzündeki beklenti beni şaşırttı. Cevabımı bekliyordu sabırla. "Rusya'da bir mankenlik ajansının sahibi." Dedim Korkut ve Yağız yerdeki silahlardan uzaklaşırken.
"Yani?" Diye sordu Yağız. Korkut bakışlarımdan anlamıştı. Sinirle kirli sakallı yanaklarını sıvazlayıp yerde duran silahlardan birine tekme attı. "Pezevenk!" Diye hırladı ürkütücü sesiyle.
"Pezevenk?" Diye sordu Harvey usulca?
"Kadın satıcısı." Dedim.
"Donovan'ı tarif edebilir misin?" Diye Sordu Yağız bu sefer. Korkut'a baktığımda konuşamayacak kadar sinirli olduğunu fark ettim. Donovan'ı sadece bir kez görmüştüm ama ayırt edici belirgin özellikleri vardı. "Asyalılara benziyordu ama gözleri büyüktü." Dedim; çekik olmasına rağmen büsbüyüktü adamın gözleri.
"Taylandlı." Dedi Harvey arkamdan güçlü bir sesle. Kollarımı da serbest bırakmıştı. Bunu nereden çıkardığ...
"Çocuk fahişeler?" Diye soludum bütün resmi fark ederek. Kollarım iki yana düşerken içime dolan buz küpleriyle titredim. Babam pedofil ağına yardım mı ediyordu? Yardım? Babam pedofil ağına destek oluyordu belli ki. Korkut'a baktım. İki elini de beline koymuş bir halde nefesler alıyordu ardı ardına. Kendini sakinleştirmek konusunda başarısızdı. Yağız şaşkın görünüyordu; ben gibi... Harvey'se serbest bıraktığı ellerime uzanıp silahları aldı bana bile fark ettirmeden.
"Sinyor? Tamina?" Diye sordu ısrarla Korkut. Kendimi zorlasam da yoktu bu isimler zihnimde.
"Tanımıyorum." Dedim tekrar. Hiç duymamıştım ki...
Yağız Korkut'u sakinleştirmek adına ikimizin arasına girip sözü devraldı. "Eyşan," Dedi gözlerime bakarak Onun bu ciddi ifadesini tanıyordum. Şimdi bana olan biteni anlatacaktı. "Bir kadını arıyoruz; Tamina." Dedi. "Tek bildiğimiz en son Donovan'la İstanbul'dan çıktığı."
"Dediğim gibi, Donovan kuryedir." Dedim. "Ama ne taşıdığını bilmem."
"Kadın taşıyor orospu çocuğu! "Diye hırladı Korkut tekrardan.
Yağız'sa onu duymamış gibi devam etti. "Son bir yıldır Donovan'ı takip ettiriyoruz ama son durak olarak Fransa'ya geliyor ve izini kaybettiriyor." Başımı salladım. "Kenan'ın buradaki en güçlü bağlantısı Du Pond ve Avrupa'da ondan başkasına güvenmez."
"Sinyor'un onun adamı olduğunu düşünüyorlar." Dedi Harvey hızlıca. Belli ki Yağız'ın bazı gerçekleri hazmetmem için verdiği süreden sıkılmıştı. Hızlıca toparladı olan biteni. "Donavan Tayland'dan kızları getirip Kenan'a sunuyor ve Kenan'da seçtiği ya da beğenmediği kızları Fransa'ya gönderiyor. Donavan kızları Fransa'da Sinyor'a teslim edip geri dönüyor. Sinyor da Du Pond'un özel uçağıyla kızları Nikolai'ya götürüyor."
Çok isim vardı. Bir an duraksadım ve düşündüm. "Bu seremoniyi her seferinde tek bir kadın için mi yapıyorlar?"
"Çocuk için!" Dedi Korkut öfkeyle. Öfkesini anlayabiliyordum. Pedofililerden nefret ediyordu. Spesifik bir şey yaşayıp yaşamadığını bilmiyordum ama bende pedofililere karşı sempati beslediğimi söyleyemezdim. "Çocuklar bu pazarda çok para ediyorlar Eyşan, bir kadından çok daha fazla. "
"Ama orası mankenlik ajansı... Yani."
"Sonuçta bu işe bir kılıf bulmak zorundalar." Dedi Harvey arkamdan.
"Sinyor'u bulmamız lazım." Dedi Korkut aceleyle ve Hemen Harvey'ye döndü. "Du Pond'un içinde adamın var mı?"
"Var." Dedi Harvey. Cep telefonunu bile çıkarmıştı bunu söylerken. Arkamdaki boşluğunu hissedince ürperdim. Saçma... O arkamdayken bu kadar güvende hissetmem hele... Arkasından bakakaldım kısa bir süre; konuşmak için uzaklaşmıştı. Korkut ve Yağız'la karşı karşıya ve savunmasız bir halde kalmak korkutmuştu beni. Korkut'un babamı öldürmek için sağlam sebepleri olduğunu görebiliyordum. Yani yalan söylememişti; hedefi ben değildim ama yine de...
"Benden ne istiyorsunuz peki?" Dedim düz bir sesle. Sesim titremediği için şanslıydım.
"Tamina'yı bulmak zorundayım." Dedi Korkut. Anlamamı beklediğini fark ettim ama aklıma gelen tek ihtimal, kızı eskort ajansından ellerimle çekip çıkarmaktı ve bu çok riskli bir hamleydi. Bunu benden istediğini düşünmek bile istemiyordum.
"Nikolai'ın tedarikçisi babamsa adamın beni tanıdığına eminim." Dedim. Böyle bir şeyi benden nasıl isterdi ki?
"Başka kimseyi oraya gönderemem." Dedi. Bu cümlenin içinde pek çok anlam gizliydi ama özet olarak şundan bahsediyordu; orası çok tehlikeliydi ve içeri birisini sızdıracaksa bu kendini korumayı bilen biri olmalıydı. Bana güveniyordu. Oysa ben kendimden hiç emin değildim. Oraya gidersem bir kadın olarak cinsel güvenliğim olmayacaktı; beni tanıma ihtimalleri ve Tamina'yı kaçırırken yakalanma riskimden bahsetmiyordum bile. Rusça'm dahi yoktu!
"Delirmişsin!" Dedim. "Oraya gitmemi nasıl istersin?"
"Çaresizce." Dedi. Korkut tanıdığım en düzgün adam olabilirdi. Cinai eğilimlerini ve canice işlediği cinayetleri bu tanımın dışında tutuyordum tabii ama demek istediğim; kimseye ihtiyaç duymayan, kendine yetebilen, mantıklı, zeki, ahlak değerleri olan bir adamdı. Eğrisini doğrusunu düşünmeden hareket ettiğini görmemiştim hiç. Beni hayal kırıklığına uğratıp ihanet ettiği kısmı asla aşamayacağımı ben de biliyordum ama beni bulup ayaklarıma kadar geldiyse, ömründe ilk kez soluduğu çaresizce, kelimesi dudaklarını kanatıyorsa... Ve gözlerinde diz çöküp yalvaran bir ifade varsa başka hiçbir çaresi olmadığını düşünüyordum ben de. Buna rağmen rica ettiği şey hala delilikti. "Karşılığını vereceğim." Dedi biraz sonra. Sanıyorum ki ifadem benden önce hayır, demişti. Şu aralar parasal anlamda şansım açılmış sayılırdı; Harvey'nin maaş teklifinin ardından bir de Korkut fiyat biçiyordu ama istemiyordum. Harvey'nin teklifi çok doyurucuydu; fazlasına gerek yoktu. Esasında çulsuz bir evsiz olsam ve Korkut bana katrilyonlar verse yine kabul etmezdim. Çünkü bu intihar göreviydi.
"Beni ikna edebileceğin bir fiyat yok." Dedim.
O da bana "Ama insan var." dedi.
Kaşlarım çatıldı. İnsan derken... "Serdar'dan mı bahsediyorsun?" Diye sordum ihtirasla. Kendimi tanıyordum; babamın karşısında bir hiç gibi hissetsem dahi aslında hiçten fazlasıydım. Hem de çok daha fazlası. O adamın kızı olmak bana hakaret gibi geliyordu fakat genlerimi değiştiremezdim. Kenan'ın kızıydım ve onun bazı hastalıklı dürtülerine sahiptim. Sadisttim. Bunu maskeleyebiliyordum çünkü uzun zamandır adam öldürmüyordum ve cinsel sadist değildim; sevişirken ortaya dökmüyordum katil yanımı ama birini öldürmek için zamanım, güçlü motivasyonlarım ve geniş bir yerim varsa... İhtiraslı bir intikam duygusuna sahipsem hele...
"Sen bana Tamina'yı getir." Dedi Korkut kararlılıkla. "Ben de sana Serdar'ı vereyim."
Bacaklarım, kollarım ve başım uzuvlarından bir iple tam olarak göğsümün üzerinde bağlanmıştı sanki; Ceyhun'un ölümünden sonra saydığım uzuvlarım gövdemden ayrılmış ve bedenimden uzaklaşmıştı. Çatlaklarımdan kan değil ruh akmıştı ama bir şekilde eski bir kukla tamircisi beni kırıldığım yerden alıp uzuvlarımdan ip geçirmiş, gövdemin içinde, göğsümün tam ortasında tüm ipleri birbirlerine düğümlemişti sanki ve beş yıl sonra parçalanmamın tanıkları iplerim, düğümlerinden ayrılıyormuş gibi hissettim. Etim canıma kaynamıştı ve bedenim ipler olmadan da ayaktaydı ama bu süreçte dikişlerin canımı yaktığından kimsenin haberi olmamıştı... Haksızlıktı. Kocaman, katıksız bir haksızlık... Ama beni parçalayan sadece babam değildi; o vahşi bir vaşaktı ve hayatımın her evresini yırtmıştı ama Serdar'ın hastalıklı hırsı varoluş sebebimi öldürmüştü. Şimdi sıra bana mı geliyordu?
Memnuniyetle kabul ederdim bu teklifi.
Dişlerim birbirine kenetlenirken dolan gözlerimi sildim hırsla. "Yapacağım." Dedim. "Ama bu kez bana ihanet edersen karşılığını alırsın." Diye soludum dişlerimin arasından. Haklı olduğumu o da biliyordu; bu yüzden ima ettiğim hainliğe karşı sessiz kalmayı tercih etti.
Ve Nihayet Yağız'a baktım. Pazarlık süresince çok nadir araya girmiş olmasına rağmen konuştukça rahatlamıştım. Yağız hala sadık bir dosttu ve bana ihanet etmemişti. Korkut'a yaklaşmamak konusunda kararlı olsam da sabırla beni bekleyen arkadaşıma doğru aceleci adımlar attım. Açtığı kollarını koltuk altlarımdan geçirip ayaklarımı yerden kesti. Etrafında bir tur attırırken fütursuzca öpücükler konduruyordu sol profilime. Belime dolanan kolları diş macunu tüpü sıkar gibi sıkıyordu bedenimi. Organlarımın ya ağzımdan ya da arkamdan fırlamasından korktum ama boynuna dolanan kollarımın maharetini ben de engelleyemiyordum. Ben de onun nefesini kesiyordum özlemle.
"Çok özledim." Diye sarıldım bir kez daha. Kaçışım ani olmamıştı ama ona veda etmemiştim. Evimizde mahremiyet adına hiçbir şey yoktu. Sadece yatak odalarımız bize özel kalırdı. Salon, yemek odası, misafir yatak odaları, çalışma odası ve hatta benim atölyem bile kamerayla izleniyordu. Bu yüzden Yağız'a asla gideceğimi söylememiştim. Bir mimik ya da göz kontağı kurmamıştım çünkü eğer bunları yapsaydım babam Yağız'ı sorgulardı ve en nihayetinde konuşmadığında, sır sakladığına inanarak ya da ihanetini keşfettiğini düşünerek öldürürdü Yağız'ı. "Tanrı'm!" Diye inleyip tekrar tekrar sarıldım.
Saçlarımı okşadı. Bunu sık yapardı. Yani ben kaçmadan önce sık yapardı ama şimdi dokununca dolan gözlerim taştı. "Bana ihanet ettin sandım!"
Göğsünden hava boşaldı. Hayretle soluduğunu düşündüm. Bakışlarımı yüzüne çevirdiğimde ıslak yanaklarımı sildim. Nihayet kirli sakal inadından vazgeçmiş; sinekkaydı traşı yapmaya başlamıştı; yakıştığını söylemedim. Tipi hakkında bir şey söylemezdim ama sakalını sevmediğimi bilirdi. Keçe sakalları yüzünün güzelliğini saklıyordu bence. Oysa Yağız çok çekici bir adamdı. Süt gibi tenine zıt simsiyah saçları vardı ve giderken subay traşlı halde bırakmama rağmen şimdi yepyeni bir tarz yapmıştı. Hafif açılı kesilmiş ve öne doğru sarkan kakülleri asice alnına dağılmış; yüzüne bir simetri katmıştı. Dudaklarındaki dolgunluk hatırladığım gibiydi. Gür kaşları epey erkeksi görünse de uzun ama düz kirpikleri dominant bakışlarını yumuşatıyordu haliyle. Kahve gözlerini çevreleyen siyah hareleri hep olduğu gibi dikkat çekiyordu ve bir dövme gibi boynundan köprücük kemiklerine doğru dağılan ben lekeleri hala çok çekiciydi.
"İhanet eden sendin!" Dedi. Belimden yakalayıp göğsüne bastırdı beni. "Hiçbir şey söylemeden basıp gittin."
"Söyleseydim sana neler yapardı tahmin edemiyorum." Diye fısıldadım. Sormaya cüretim yoktu ama hiçbir şey bilmezken bile onu konuşturmak için bir sürü şey yaptığını tahmin edebiliyordum. Yağız benim sağ kolum olsun diye gelmişti ama biz arkadaştık. Onunla aramda hiçbir zaman alt-üst ilişkisi olmamıştı.
Boğazını temizledi. Ani bir refleksle kollarımı Yağız'ın boynundan çekip birkaç adım geriledim. "Adamımla konuştum." Dedi Harvey otoriter bir sesle. "Sinyor'un yerini bulmaya çalışacak ama biraz zamana ihtiyacı var."
Harvey'ye döndüm. Telefonu tutan ellerinin parmakları periyodik aralıklarla telefonun ekranına çarpıyordu. Gergindi. Ona baktım; Oysa Yağız'a bakıyordu ve özellikle bana bakmıyordu.
'Ona çok büyük haksızlık ettin...' Diye fısıldadı içim pişmanlıkla. Dudağımın içini ısırırken yutkunmaya çalıştım. Ama o da çok gizli saklı oynamıştı!... Eğer niyeti benim düşündüğüm gibi değilse neden baştan anlatmamıştı?
'Sen neden baştan sormadın?' Diye sordu içim cevabı bilircesine. Biliyordum da... Eğer sonuç şu an yaşanan gibi olmasaydı; içimi ısıran ihtimaller gerçek olsaydı ve ben de sorumu sormuş olsaydım o zaman beni, bahsedip durduğu zindanlara kilitler diye korkmuştum. O da muhtemelen doğruyu söylemesine rağmen ona inanmayacağımdan ve inatla kaçmaya çalışacağımdan emindi ve bu yüzden gerçekleri istikrarla söylememişti.
Özür dilemek istedim. Deli gibi istedim... Fakat yeri değildi. Bana bakmasını diledim; ne zaman konuşacak olsam sözcüklerimin kahini gibi dinliyordu beni; bazen susturuyordu çünkü soluyacaklarımı duymak istemiyordu. Demek istediğim... Gözlerimden söylemek istediklerimi çok rahat okuyordu ve bu kez bakarsa içimden taşan özrü görebilirdi.
Ancak bakmadı.
"Adamım yarın haber verecek." Dedi Harvey Korkut'a doğru. Ona doğru yaklaşmıştı ve tüm iletişimi Korkut'laydı. Bizi yok saydığını varsaydım.
Kıskanmış olabilir miydi? Çünkü ben korkuyla geri geri kaçarken beni kucağına yerleştirmiş bir halde sarılmıştı tüm bedenime. Zapt ediyordu ancak canımı yakacak kadar sıkmıyordu hiçbir yerimi; aksine güven vermeye çalışıyordu. Şimdiyse yüzüme bile bakmıyordu. Yüzüme zaten bakmıyordu ama şu anda ayaklarıma bile bakmıyordu. Gövdesi olduğum yeri dahi göstermiyordu.
Yağız bana tekrar sarılırken başım Harvey'ye dönük bir halde kalakalmıştı.
Ona ne diyecektim? Özrümü nasıl dilerdim? "Hazırlandın mı?" Diye sordu Yağız omuzlarımdan göğsüme dağılan saçları geriye atarken.
"Nereye?" Diye sordum. Buradan bir yere mi gidecektik?
"Bizimle gelmek istersin diye düşündüm."
Burnumu çekerek Yağız'dan uzaklaştım. Gitmek istemiyordum. Deste deste sebep sıralamayacaktım. Kalmak içinde gitmek içinde çok geçerli sebeplerim vardı ama listeleyip hangisi daha ağır basıyor hesabı yapmaya hiç gerek yoktu.
Yürekten kalmayı diliyordum. "Gelemem." Dedim. Sadece gelemeyeceğimi söyledim. Gidemezdim.
"Bellamy'nin otelinde konaklıyorlar." Dedi Harvey ansızın. Bizi dinlediğini düşünmüyordum ama belli ki kulağı bizdeydi. "İstersen gidebilirsin."
Bana güvenmiyordu; Korkut ve Yağız'a da. Güvendiği Bellamy'ydi ama benim dikkatimi çeken asıl şey gitmeme izin vermesiydi. Gitmemi mi istiyordu?
"İstemiyorum." Dedim inatla.
"Sorun değil." Dedi Korkut. "Bize hala güvenmiyor. Hakkı da var."
Yağız kırılmış gibi baktı bana. Korkut bir noktada haklı sayılırdı; onlara hala güvenmiyordum. Serdar'ın kanı parmaklarımdan akmadığı sürece güvenmeyecektim de ama asıl sebep bambaşkaydı.
Asıl sebebi söyleyemiyordum; düşünemiyordum da ama oradaydı. İçimde; en çok da kalbimdeydi sebebi.
"Güvercinin haberi uçurduğunda tekrar görüşürüz." Korkut yerdeki silahları tek tek vücuduna montelerken Yağız omzumu sıktı dostane bir şekilde ama bu acıtmıştı. Yağız fazlasıyla güçlü bir adamdı ve omzumu sıkarken yaralanmış olduğumu düşünmemişti elbette. Gözlerimi sıkıp hafiften ötmeye başlamış bir düdüklü tencere gibi inledim dişlerimin arasından. Yağız çıkardığım sese anlam vermeye çalıştı ama Harvey omzumu tutan elimi görür görmez derdimi anlamıştı. Misafirlerinin peşine giderken ben arkayı dolanıp ferforje masanın sandalyelerinden birine çöktüm. Boş çuval gibi yığıldığımı hissediyordum doğrusu.
Rahatlamıştım. Galaksinin derdini boşalmıştım sanki içimden ama şimdi omuzlarıma binen bambaşka bir ağırlık vardı. Sadece omuzlarımdaki ağırlık da değil; şimdi bir de bir kasap bıçağı kalbimdeki nedene saplanmış gibi sızlatıyordu içimi.
Kaçmayayım diye beni kendine kelepçeleyen adam gidebileceğimi söylemişti.
Lastiklerin Arnavut kaldırımlarını ezdiğini duyarak beklentiyle yola baktım. Gelmedi. Hiç mi açıklama yapmayacaktı? Korkut'a nasıl ulaşmıştı? Ya da Korkut Harvey'ye? Bana zarar vermeyeceklerine nasıl emin olmuştu da evine kadar getirmişti?
Kırgındı ama sebebi neydi? Son bir haftadır mana veremediği eziyetlerime bile sabır göstermişken şimdi niye kızgındı bana böyle?
Gelmedi. O bu kadar kızgınken bende onun yanına inmeye cüret edemedim doğrusu. Kızgınken yanında olmaktan korkmadığımı sanıyordum ama bu, haksız olduğum durumları kapsamıyordu sanıyorum. Yüzsüz gibi gidip koynuna mı sokulacaktım? Gitmemi istemişken üstelik...
Ayaklarımdaki topukluları çıkartıp oturduğum sandalyede kendime çektim. Topuklarım sandalyenin kenarından destek alırken kollarımı bacaklarıma dolamış, başımı da dizlerime yaslamıştım. Şimdi doya doya söyleyebilirdim; adamı deli gibi özlemiştim! Deli gibi... Kaçamak bakışlarla değil, kana kana bakmayı özlemiştim Harvey'ye. Dalıp dalıp gitmeyi, İşten sebep sağa sola giderken belime sarılmasını özlemiştim. Bana kızıp sakin sakin konuşmasını ve beni gerçekten de çok doğru okuyup bana dokunmasını çok özlemiştim.
Dudağımın içini ısırıp kursağıma sivri tırnaklarıyla pati ata ata tırmanan hıçkırıkları yutarken nemli kirpiklerimi sildim. Gidebileceğimi söylemişti. Sonraki adım neydi? Kendimi koruyabileceğime emin olur olmaz salıvermek mi?
Bunu yaparsa sözünü tutmuş olmazdı ki! Beni kendimden nasıl koruyacaktı? Sözlerini tuttuğunu söylemişti oysa.
Şimşek çaktı karanlığı yırtarak. Bir an için her yer aydınlanmıştı ve on saniye içinde gök de gürüldemeye başladı. Sabahtan belliydi zaten, bugün göğün bir ağlayası vardı. Saate baktım, gecenin ikisine geliyordu; göğe eşlik edip hönküre hönküre ağlasam kimsenin haberi olmazdı. Toprağa çarpan ilk damlayla beraber salıverdim kendimi. Katharsis gibi, öğrendiklerime ve vaat edilenlere karşı boşalttım gözyaşlarımı.
İhanet etmemişti... Satmamıştı. Sözündeydi; hala koruyordu ama onu bir kez daha sınıra itmiştim. Çok sert çizgiler çekmiştim ve o da çizgilerin dışında kalmayı kabul etmişti hiç beklemediğim bir şekilde.
Nichole'e karşı fazla otoriter tavrını ve Jules'a karşı mesafeli ilişkisini çok sağlam sürdürüyordu. Karizmatik bir iş adamıydı, ruhu karardığında bombalar yapıyor, insanları boğazlıyordu. Demek istediğim; Harvey'nin bir çizgisi vardı ve çizgisinden çıkmamak konusunda da çok istikrarlıydı ama... Ama... Bana karşı çok istikrarsızdı. Onu suçlamıyordum. Suçlayamazdım. Sebebi tümüyle bendim.
"Hasta olmaya mı çalışıyorsun?" Yağmurun gürültüsü sesini bastırmıştı ama sesindeki öfkeyi gölgeleyen hiçbir şey yoktu.
Yerimden kalkmadım. Bu gece herkes kendi köşesinde kalsa çok daha iyiydi.
"Geç içeri!" Diye bağırdı. İçeri geçeyim ha?... Gitmemi istiyordu hani?
"Odana git Harvey." Dedim. Bağırmaya halim yoktu. Öfkeli olmak ise tüm yaşananlardan sonra hakkım dahi olamazdı.
"Zoe!"
Bu da kalbimi kırdı ama benim suçumdu! Hepsi benim halt yememdi! Benim yüzümden aramızda koskocaman bir Çin seddi yükselmişti.
Sonunda salondan çıkıp bahçeye geçti. Çoktan pijamalarını giymiş ve dinlenme moduna geçmişti ama benim hala üzerimde savaş kıyafetim vardı. Kolumdan yakalayıp beni ayağa çekerken alabildiğine öfkeliydi. "Seninle uğraşmak istemiyorum!" Dedi hınçla.
Savrulurken kolumu çektim. "Niye kızgınsın?" Diye bağırdım. Hakkım yoktu ama kırgın öfkemi bastıramıyordum...
"Geç içeri!" Diye haykırdı bu sefer.
"Niye kızgınsın?!"
"Geç içeri Zoe!"
"Niy-"
"Eyşan gir içeri!" Dedi son bir kez ve bileğimden yakalayıp önüne kattı sertçe. Göğsüm kocaman kocaman inip kalkıyordu ve tuhaftır ki o da aynı şekilde nefes alıp duruyordu.
"Niye kızgınsın?" Diye sordum bu kez tükenmiş bir halde.
"Öğrenmek mi istiyorsun?" Diye sordu. Sesi her harfte bir ton yükseliyordu ama bunu sormasına sevindim. Her harf bir kırbaç darbesi gibi vursa da sevindim.
"Evet," Dedim kendimden emin bir şekilde.
Bu kez elimden tutup peşinden sürükledi beni. Koşuyordu sanki ve beni sürüklüyor olması umurunda değildi. Merdivenlerden indi ve kapısını açıp beni içeriye soktuktan sonra ayağıyla örttü sert bir hamleyle.
-
_
_
Yine çok saçma bir yerde kaldı, farkındayım ama heosi Dreamein kelime sınırlaması yüzünden. Bölümün ikiye bölünebilecek daha iyi bir yeri yoktu inanın... Sabredin, çarşamba yb gelecek ??