7. Bölüm

3595 Kelimeler
7. Bölüm Uzun zaman sonra kendimi özgür hissediyordum. Peki, arkamda ve etrafımda üç farklı korumam vardı ama uzak korumalar gibi takılıyorlar, geniş çerçeveden beni koruyorlardı. Tek tek mağazaları geziyordum ve beğendiğim ne varsa alıyordum. Limitsiz bir kart ve sınırsınız kıyafet alma özgürlüğüm vardı. Uzun zamandır, hatta neredeyse son dört yıldır böyle bol keseden alışveriş yaptığımı hatırlamıyordum. Gerçi o zamanlarda da koşulsuz özgürlüğümün tadını çıkartıyordum. Şimdi bu sentetik özgürlük her ne kadar can sıkıcı olsa da pencere pervazında bir kuş olmadığım için mutluydum. Bir mağazadan diğerine geçerken aldığım kıyafetleri korumalardan birinin elini tutuşturdum. Bu girdiğim mağazada sadece ayakkabılar vardı ve ben ayakkabılara bayılırdım! Harvey'nin kumarhane gecesinde ve André ile olan randevuda getirdiği ayakkabılar dışında, uzun süredir rahat topuklular giydiğim söylenemezdi. Birini deneyip birini çıkarıyordum. Alıcı gözle bakmadıklarıma dahi göz süzüyordum. Gümüş rengi, tokalı topuklular, kiremit rengi püsküllü topuklular, stilettolar, çizmeler. Yeni deri kokusu ve bir sürü çanta. Başım dönüyordu resmen. Cennetteydim! 'Hayır cehennemdesin,' dedi içimden bir ses. Haklıydı. Dudak büküp boynumu burdum. İçimdeki sesin argümanlarına kulak verip bir çıkış kapısı aramalıydım. Aslında fırsat bu fırsattı; Harvey etrafta değildi. Korumalar uzaktaydı ve bin tane çıkışı olan bir alışveriş merkezindeydim. Ve ben salak kızlar gibi alışverişin büyüsüne kapılmıştım. "Pardon," dedim görevliye. Görevli elinde tuttuğu kutuyu ödeme tezgahına bırakırken bir gözüm korumalardaydı. Stratejik dağılmışlardı kahretsin ki. Beni bir yarım dairenin içinde tutuyorlardı. Koşsam, diye düşündüm bir an ama muhtemelen alışveriş merkezinin kapısına ulaşmadan beni yakalarlardı. Koşmak işe yaramazdı; yapmam gereken sinsice sıvışmak olmalıydı. "Buranın bir arka çıkışı var mı acaba?" Görevli, Fransızlara özgü o soğuk tavrıyla "Üzgünüm Bayan." Dedi. "Tek bir giriş-çıkış kapısı var." Zaten oldukça butik bir mağazaydı. Olmadığı belliydi ama şansımı denemiştim sadece. Ayağımdaki stilettolardan kurtulurken rastgele seçtiğim altı çift ayakkabıyı görevliye gösterdim. "Alıyorum." Dedim pervasızca. Şansım yaver giderse bugün kaçacaktım ve seçtiğim bütün her şey de sadece birer kredi kartı ekstresi olacaktı. Görevli adam paketlerimi bana uzatınca mağazadan çıkmadan en stratejik noktayı bulmak adına göz gezdirdim. Çıkışa en yakın mağaza ya da dışarı açılan kapısı olan bir kahve dükkânı işimi kolaylaştırabilirdi. Aubade mağazası oldukça büyük görünüyordu; mağazanın derinliklerine gittikçe gözden kaybolacağımı biliyordum. Üstelik mevzu bahis mağaza bir iç giyim mağazası olduğu için orada durup beni dikizleyemezlerdi de. Paketleri korumalardan birine verirken "Bu mağazada biraz oyalanacağım," dedim. Eğer bunu söylemeseydim yarım saat içinde beni kontrole gelirlerdi ve ben daha bir bölge uzaklaşamadan yakalarlardı. Onları biraz ben oyalayacaktım, onlar biraz inisiyatif alıp fazladan bekleyeceklerdi ve o zamana kadar ben yakalanmayacak kadar uzak bir yerlere gitmiş olacaktım umarım. Kendimi cesaretlendirmeye çalışıyordum, kaçacaktım ve bitecekti. Harvey ya da Benji beni bulamayacaktı. Evet, gettoda ucuz ve göze batmayan bir hayat sürecektim eskisi gibi. Ve bir daha Natt'in ayarladığı hiçbir işe gitmeyecektim. Kararlı adımlarla mağazaya girdim. Hemen çıkışı ararsam göze batacağımdan korktuğum için birkaç parça çamaşır baktım. İnanılmaz derecede seksi parçalar vardı doğrusu. Birkaç tanesinde parmaklarımı gezdirdim ve yumuşak kumaşların içine düşmemek için kendimi tuttum. Korseler ve jartiyerler... Oldukça fetiş şeyler de vardı. Gerçekten şurada biraz vakit geçirmeyi dilerdim doğrusu ama zaman yoktu. Askıda salınan rastgele bir çamaşır takımını alarak görevli kızın yanına gittim. "Pardon," Kız elindeki mezurayla bana döndü. Minyon ama sevimli bir kızdı. "Nasıl yardımcı olabilirim Hanımefendi?" Diye sordu zarif bir sesle. Elimdekini gösterdim "S bedeni var mı?" diye sordum. "Şanslısınız." Dedi kız beni peşine taktığında. "Elinizdeki oldukça popüler bir parça ve daha düne kadar mağaza stoklarımızda kalmamıştı." Popüler parça olmasına inanırdım. Önden açılan kup sutyeni çok hoştu. Ayrıca kupun üzerini kaplayan dantellerinde vamp bir hava seziliyordu. Takımın alt tarafı ise hipster model dantelli bir tangaydı ve tanganın arkası çapraz kesilmiş şeritlerle oldukça cüretkâr bir poz kesiyordu. Kuplardaki ve tangadaki dantelin aynısından olma jartiyer ise resmi tamamlıyordu. İç çektim. Benim olması için adam öldürebilecek kadar çok istiyordum onu. Ama bunu alıp, kaçma fırsatımı tepersem öldürülme ihtimali olan kişi ben olacaktım. Görevli kız mağazada beklememi rica etse de sözünü dinlemedim. Mağazanın giriş kapısının görüş açısından çıkar çıkmaz elime telefonumu aldım ve sanki biri beni arıyormuş gibi "Ah," dedim özellikle kızın duyabileceği bir sesle. "Sevgilim arıyor." Yakalanmışım gibi bir panikle kıza yalvardım. "Bir arka çıkışınız var mı? Çünkü sevgilim alışveriş yapmamdan hoşlanmıyor ve mağazada olduğumu anlamasını istemiyorum." Kız anlayışla gülümserken "Erkekler sofistike zevklerden ne anlar?" dedi sesindeki aşağılamayla. "Gelin Hanımefendi, depo girişinden çıkabilirsiniz." İnanamıyordum! Ellerimin ve ayaklarımın gerginlikten boşaldığını hissettim. Prangalarımdan kurtuluyor muydum? Evet, deponun giriş kısmından sızan gün ışığını görüyordum ve korumaları görmüyordum! Mucizemi yakalamıştım. İçimde yükselen zafer çığlığımı bastırıp derin bir nefes aldım. Kıza minnetle sarılarak karman çorman depodan geçtim. Sanki yıllardır gün ışığı görmemiş gibiydim. Titreyen ellerimi bacaklarıma bastırırken kendimi toparlamaya çalıştım. Tamam, ilk işim buradan uzaklaşmaktı. Hızlı adımlarımı metroya doğru yönlendirdim. Şehrin tam neresinde olduğumu bilmediğimden turistler gibi tabela okuyordum ve Google Earthüm hiçbir zaman iyi olmadığı için muhtemel ki yolları uzatıp duruyordum. İşte bu yüzden ekstra zamana ihtiyacım vardı. Ama sonunda metro istasyonunu buldum. Gerisi kolaydı zaten. Bir turist kartı çıkartıp metronun merdivenlerinden aşağı indim. Buradan sonra kaybolma ihtimalim yoktu. Evime giden metronun gelmesiyle tanıdık topraklara kavuşacaktım. Biraz bekledim ve bu beni çok gerdi. Kaçışımın üzerinden bir saate yakın zaman geçmişti. Muhtemelen korumalar huzursuzlanmaya ve beni mağazada aramaya başlamışlardı. Tanrı'm metronun gelmesi gerekiyordu artık. Belki Harvey beni gittiğim gettoda bulamazdı ama metroda kolayca kıstırabileceğini biliyordum. Metronun karanlık bir köşesine çekilip beklemeye devam ettim. Yaklaşık on dakika boyunca bir gerginliğin içindeydim ama metro kanalda görününce neredeyse depar atarak kapıların açılacağı sarı çizgilere gittim. Dakikalar içerisinde, yakalanma ihtimalimin düşüncesiyle omzuma binen gerginlikten kurtulacaktım. Gözüm hep arkadaydı; acaba beni bulmuşlar mıydı? Burada aramak akıllarına gelmiş miydi? Stresten titreyen ellerimi birbirine geçirdim. Nihayet kapı önümdeydi ve görüş açımda hiçbir silahlı adam yoktu. Bu kadar kolay olmuştu. Tereyağından kıl çeker gibi kolay. Hala inanamıyordum. Metroda köşe bir koltuk bulup otururken gözlerimi kapadım yavaşça. Son birkaç günün kâbusu üzerimden yavaş yavaş kalkarken omuzlarımın gevşediğini hissettim. Tüm mevzu çiftlikti zaten. O bahçe sınırından adımımı attığım an, bir şekilde kaçacağımı biliyordum. "Ah Tanrı'm..." diye inledim incecik bir sesle. Kâbus bitmişti. Evime gidecek, bir duş alacak, kendi kıyafetlerim içinde kilidi açık kapımı sonuna kadar açıp derin bir uyku çekecektim. Yaklaşık kırk beş dakika süren yolculuk boyunca aptal bir sırıtışla kabusumun bitişini kutladım. Bölgeme geldiğimdeyse neredeyse sevinç çığlığı atacaktım. Sıvasız evler, daire daire kiralanmış apartmanlar, çatlak yollar ve evsizlerle hala aynıydı. Basık havası insanın ciğerini yoran cinstendi. Yine de bir bardak berrak su gibi içtim havayı. Kıştan kalma arsız soğuk çıplak bileklerime batarken evimin önüne gelmiştim. Anahtarlarım yoktu. Yoldayken Natt'i aramalıydım ama o anın coşkusuna öyle kapılmıştım ki. Tamamen çıkmıştı aklımdan. Umuyorum ki evdeydi. Gerçi saat akşamın beşiydi. Sanmıyordum evde olduğunu ama yine de şansımı denedim. Kapıyı ilk çalışımda beklediğim gibi, cevap alamadım ama Natt'i arayıp telefonun melodisinin içeriden çaldığını fark ettiğimde kapıyı dövmeye başladım. Evdeyse ve kapının sesini duymuyorsa bu tek bir şeye işaretti. Ot içip bayılmıştı. "Lanet olsun Natt, aç şu kapıyı!" diye bağırdım kapıyı tekmelerken. "Aptal herif!" Bir şey olduğundan değil; Natt hep içerdi ve hep bayılırdı ama ben gergindim, yorgundum ve bir kabadayıdan kaçmıştım. Sıcak bir duşa ve huzurlu bir uykuya ihtiyacım vardı. Bunu yapmak istemiyordum ama görünüşe göre Natt uyanmayacaktı. Omzumla kapıya yüklendim. Bir defa. İki defa. Üç defa... Omzumun kızardığına ve yarın muhtemelen moraracağına emindim ama lanet kapı açılmıyordu. Oysaki bu kapılar sağlam bile değildi. Kapı açıldı. Natt darma duman olmuş saçları ve şiş gözleriyle karşımdaydı. Memnuniyetsiz görünüyordu. "Anahtarın yok mu senin?" "Kaybettim." Dedim yekten. Mafyanın evinde kaldı diyemezdim nihayetinde. Yolun ağzını tıkayan Natt'i ittirerek içeri girdim. Kirli beyaz evimin duvarları ot kokuyordu. "Şunu içtiğin zaman pencereleri aç diyorum sana!" dedim. "Ev rezalet kokuyor!" "Bu kokuyu seviyorum." Dedi Natt umursamaz bir ifadeyle. Gözlerimi devirdim. O asla sahip olmadığım ağabeyim gibiydi; kızamıyordum ama bazen sabrımın sınırlarını zorluyordu. "Benim odamda içmediğini söyle." "Tamam, söylemem." Dedi. Dik bakışlarımı üzerine diktim. Suratındaki çocuksu sırıtışa bakılırsa içmişti. Burnumu kırıştırarak elimin tersiyle karnına vurdum. "Sen birisiyle takıldığını söyleyince uzun süre gelmezsin diye düşündüm!" Açıklamasına da bakın hele. "Birisiyle takılıyorum dedim, adamın nüfusuna geçtiğimi söylemedim! Tanrı'm, Natt. Elbette eve dönecektim. Ne sanıyordun ki?" Savunmaya geçmeden önce yine sehpanın önüne çökmüş, cigara sarıyordu. "Kızlar buradaydı. Dört kız, Zoe. Hepsi yatağıma sığmadı." Hayal kırıklığıyla inledim. "Onları benim odama mı aldın?" Genişçe sırıttı. "O kadar yorulduktan sonra uyumak istediler." Ihk! "Çarşafları değiştirdin mi bari?" "Aklıma gelmedi." Dedi utanarak. "Yatağıma kız attın, odamda cigara içtin. Başka halt yedin mi peki?" Bazen gerçekten sabrımı taşırıyordu ama bana ettiği yardımları düşündükçe gaddarlaşmaya müsait tarafımı bastırıyordum. Fransa'ya ilk geldiğimde bana yardım eden tek Fransız'dı. Bir çete kavgasının ortasından çekip almıştı beni. İçine nasıl düştüğümü bile anlamadığım bir kavgaydı. Henüz param vardı ve tatlı bir kafede kruvasan yiyordum. Birkaç serseri adamın birden birbirine girdiğini fark ettim. Tüm Fransızlar bir yerlerden komut almış gibi oldukları yerden uzaklaşarak kavgayı izliyorlardı. Ben de ürkmüştüm ama işte... Babam ve çevresi sağ olsun, ilk defa kavga görmüyordum. Ayırmaya çalışacak kadar aptal değildim ama üzerime yuvarlanarak gelen dövüşün de hızını hesap edememiş, kavganın ortasında kalıvermiştim. Natt'in beni çekip aldığı o sokak kavgasında bir çocuk ölmüştü ve başka bir tanesi ağır yaralı olarak hastaneye gitmişti. Yine de diyorum ya, ne kadar minnet edersem edeyim, bazı zamanlar onu boğmak istiyordum. Mesela benden habersiz yatağıma kız attığında. "Kiranı ödedim." Dedi gururla. Başımın belası herif. Ağabeyim gibi derken bunu kastediyordum işte. Kardeşiniz sizi ne kadar sinir etse de günün sonunda baş ucunuza suyu bırakan kişi yine o olurdu ya. Ya da sürekli ablasının kıyafetlerini giyen küçük kız kardeş. Onu boğazlamak isterdiniz ama finalde, gelirken size de dondurma almış olurdu. Natt aynı öyle bir herifti. İnsanı fitil eden ama sevmekten de vazgeçemediğiniz o arsız serseri. Dudağımı yaladım. Gözlerinde yalvaran bir bakış vardı. Ödülünü istiyordu arsız. Benden tepki alamayınca başını eğip dudak bükmeye başlamıştı. "Ah tamam," Pes ederek içeriye geçtim. Sütlaca bayılıyordu. Onun için hafif ve bilmediği bir tatlıydı. Üstelik sardığı ota bakılırsa biraz sonra şekeri düşecek ve yiyecek bir şeyler aramaya başlayacaktı. Duş alıp uyumaya gitsem daha iyi olurdu ya... Ama işten sonra alamadığım parama bakılırsa oda kiramı ödeyemeyecektim ve Natt ödediği için de ona teşekkür etmeliydim. Ayrıca lezzetli bir elim olmasa Natt beni yanında tutmaz, o kirayı da ödemezdi. Yani, bizimkisi biraz danışıklı dövüştü. Mutfağı mahvetmişti. İnledim. "Natt!" Yani hadi ama, eve o kadar kız getiriyordu ve bir tanesi bile yemek yapmayı bilmiyor muydu? Ya da en azından nezaketen çöp atamazlar mıydı? Her yer hazır yemek artığıydı. Elinde cigarasıyla yanıma geldiğinde ateş saçan gözlerime özellikle bakmadı, "Sen gelmeden toplamayı umuyordum." Dedi. Kaşlarımı çattım. "Tatlı istiyorsan," dedim kolumla girişi kapatan bedenini iterek. "Önce burayı topla!" Yalvararak peşimden geliyordu ama durmadım. Orası Ortadoğu gibiydi ve ben süvari değildim orada işe girişecek. Kapımın ağzına kadar yalvararak peşimden gelmesine bir şey demesem de elinde cigarasıyla odama girmeye kalkınca. "Dur orada," dedim sertçe. Yüzünde yavru köpek bakışları vardı ama ben yemezdim. "Yapma ama kızım." İsyankâr sesini duymamaya çalıştım. Üzerimdeki pantolonun düğmelerini açınca anında arkasını döndü. Harvey'nin aksine mahremiyetime saygı duyuyordu. "O sütlü şeyi hak etmedim mi yani?" "Ettin ama önce mutfağı topla." Dedim sertçe. Özellikle duyurmak için sesli bir şekilde küfür ettiğinde kurallarımdan ödün vermeyerek kapımı kapadım. Duş. Sıcak bir duş. Bornozumu yanıma alarak ortak banyomuza geçtim. Natt ortalarda görünmüyordu. Muhtemel ki bana küfrederek cigarasını tüttürüyordu. Mutfağı toplayacağını hiç sanmıyordum. Eninde sonunda bana kalacaktı o dağınıklık... Şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. Ayna karşısında soyunurken gözlerimi kapadım. Geçirdiğim şu son birkaç günü mümkünse unutmak istiyordum ve ne kadar işe yarar bilmesem de duşta tazelenmeyi umuyordum. Saçlarıma sinmiş çiftlik kokusu hala gerilmeme sebep oluyordu. O oda, pencereden görünen karanlık adamlar ve Harvey... Hepsi beni yay gibi germişti doğrusu. Belki sadece Parfe, o tatlı bir detaydı ama o kadar. Diğer her şeyi unutmak istiyordum. Sanki tüm kaslarım tutulmuş, ağrıyordu da ben sıcak suyla kendimi ovuyordum. Akan suyun altında ne kadar kaldığımı bilmiyordum ama duş başlığından akan su soğumaya başlamıştı. Suyu kapatıp fayanslardan yükselen buharın sıcaklığında biraz daha bekledim. Beynimin ücra bir köşesinde yanıp sönen kırmızı alarmı duymazdan gelmeye çalışıyordum ama deli gibi ötüyordu. 'Bas git işte Eyşan.' Diyordu ses. Bu ismi duymak sinirlerimi hoplatıyordu doğrusu. Gözlerimi kapadım. Elimde bir tane daha sahte kimlik vardı. O kimliğe özel hazırlanmış başka bir pasaport. Şimdi basıp gitsem ne Benji bulabilirdi beni ne de Harvey ama bunu ne zaman düşünsem içimde bir panik kasırgası kopuyordu. O evden gitmeden önce sadece iki kimlik ve pasaport hazırlayabilmiştim. Fırsatım olsa daha fazlasını da yapardım ama gün geçtikçe orada olmak artık canımı tehlikeye atmak anlamına gelecekti ve ben ancak Zoe ve Sara'yı hazırlayabilmiştim. Zoe evden kaçmanın biletiydi ve Sara'da... Babam beni bulursa diye bir can simidi. Harvey ve Benji ile bildiğim yollardan baş edecektim. Yarın saçlarımı boyamalıydım mesela. Kırmızı saçlar fazla dikkat çekiciydi ama neyse ki beyaz ten Fransızların arasında fazla dikkat çekmiyordu. Ama yine de çalışmadığım zamanlarda ortada dolaşmasam iyi olurdu. Zaten çok da popüler olmayan bir kafede ressamdım. Oraya gelmezlerdi herhalde. Mafya işlerinin kafelerde konuşulduğunu sanmıyordum. Bornozumu sırtıma geçirip aynadaki kan çanağı gözlerime baktım. Gerçekten, tedirgin hissetmediğim bir uykunun kollarına teslim olmanın tam vaktiydi artık. Natt ağabeyliğini yapmıştı nihayet. Temiz çarşafların kokusu odamın havasını tazelemiş, açık pencereler ot kokusunu silip süpürmüştü. Akşam karanlığının ürpertici esintisi bacaklarımı yalarken pencerelerimi kapattım. Diz kapaklarımı okşayan bir gecelik, temiz iç çamaşırları, yumuşatıcı kokan çarşaflar resmen beni uyuşturmak üzereydi. Uzun zaman sonra erkenden yatağa girmiş ve daha bir kez dönmeden uykunun sarhoş edici o rahatlığına dalıvermiştim. Deliksiz ve huzurlu bir uyku. Bunun bir tarifi yoktu ama kanıtı, dinç ve dinlenmiş bir bedendi. Akşamın yedisinde yatarsam elbette ki sabahın beşinde uyanırdım. Gerçi yine de olması gerekenden üç saat fazla uyumuştum ama ben her zaman uykucuydum zaten. Saçlarımı karıştırdım. Nemli saçlarımla uyumanın karşılığını söz dinlemez dalgalarla almıştım; onların bu salak hallerini seviyordum ama. Yatakta birkaç saniye hayatı sorguladıktan sonra yüzümü yıkayıp mutfağa geçtim. Şaşırmış mıydım? Hayır. Mutfak hala savaş halindeydi ve ben açtım... Önümde uzanan çöplüğe baktım ve "Hadi bakalım Zoe." Diye mırıldandım kendi kendime. Başladım çöp dolu mutfağımı toplamaya. Aslında benim kızdığım ve Natt'in toplamaya üşendiği kadar bir şey yoktu mutfakta. Bardaklar dışında bulaşık bile yoktu. Hepsi çöpe gidecek hazır yemek kutularıydı. Tüm çöpleri ayrıştırıp poşetledikten sonra mutfağın kullanmadığım köşesine ittim. Bir kahvaltı... Haşlanmış yumurta, sallama çay ve Fransız peyniri. Tek bir öğünde Natt'in yaptığı bulaşıktan çok daha bulaşık çıkarmıştım. Ihk... Serseri. Ona ne kadar kızarsam kızayım finalde onun istediğini yapıyordum. Pirinçleri haşlayıp istediği sütlacı yapmaya koyuldum. Hava aydınlanırken duyduğum anahtar sesiyle kapıya gittim. Natt yarı sarhoş kafayla kapıdaydı. "Efsane bir kulüp partisini kaçırdın." Dedi beni gördüğünde. "Sorun değil," dedim. Partiler eğlenceli olabilirdi ama ben dinlenmeyi tercih etmiştim dün gece. "Geçen yarışı kazanan çocuğu hatırlıyor musun?" diye sordu savsak adımlarla koltuğa geçerek. "Chase?" "Adını bilmiyorum." Dedi. "Ama Astra'da yılın partisini verdi." Astra? Orası en popüler gece kulüplerinden biriydi. Üstelik kıyafet zorunluluğu olan bir sosyete kulübüydü. Natt gibi, ben gibi serserileri kolay kolay içeri almazlardı. "Eğlenceli olmuş olmalı." Dedim mutfak kapısının çerçevesine yaslanarak. Dudakları tembelce yukarı kıvrıldı. "Tahmin bile edemezsin." Koltuktan kalkmaya çalışıyordu. "Uyandığımda detayları anlatırım." Çok içmiş olmalıydı. Değilse hemen uyumaya gitmezdi; kaynayan sütün kokusunu bile almamıştı. "İyi geceler," diye seslendim arkasından. Dönmeye mecali yoktu. Tek eliyle havada rastgele bir selam verip odasından içeri girdi. Sabah güneşi iyice yükselirken yaptığım sütlacı tezgahlara sıraladım. Saat sekize geliyordu. Fransa'da herkes dinlenmeye özellikle önem verdiği için ressamlığını yaptığım kafe saat on buçuktan önce açılmıyordu. O yüzden rahat rahat hazırlanmaya gittim. Dağınık kızıl saçlarımı başımın tepesinde serseri bir şekilde toplarken saçlarımın uçlarını bir kâkülmüşçesine alnıma dağıttım. Orada sabit durmaları gerekiyordu. O yüzden bir bandanadan yardım aldım. İçime siyah bir askılı giyerken üzerine transparan bir gömlek giyip gömlek kenarlarından bir tanesini soluk pembe şortumun kenarına sıkıştırdım. Geniş tokalı bir kemer ve beyaz vanslarla hazırdım. Oldukça rahat bir kombindi ve saatlerce kıçımın üzerinde karakalem çalışacağım düşünülürse rahatlık benim için bir öncelikti. En azından şimdilik. Taşınabilir kalem setimi kontrol ettim. Her şeyim tamamdı ancak kafenin açılmasına hala biraz zaman vardı. Pekâlâ, makyaj yapabilirdim. Biraz rimel, allık, soft kırmızı bir ruj. Saati kontrol ettim bir kez daha. Hala zaman vardı ama hazırda beklemeyi hiç sevmezdim. Belki barista Gaston halime acır da kafe açılışından önce beni içeri alırdı. Çantamı omzuma asıp metro istasyonuna gittim. Çalıştığım kafe 7. Bölgedeydi. Yani günün belli başlı bir zaman diliminde başka bir statünün insanı oluyordum. Aslında o kafenin kadrolu elemanı değildim. İstesem o kadar uzak bir kafeye gitmeyebilirdim ama statü arttıkça ego da artıyordu ve narsist insanlar kendini resmettirmeye bayılıyordu. Ayrıca, kafe sahibi Dion benim için gelen müşterilerin farkındaydı. Onları kaçırmak istemiyordu. Dolayısıyla bana küçük bir tabure ayarlamış ve şövalyemi oraya bırakmama izin vermişti. Gecenin soğuğu sabahın güneşiyle sevişiyordu; metrodan indiğimde bu ürpertici ama ılık havayı tenimde hissettim. Pembe camlı yuvarlak güneş gözlüklerimi takarak kafeye yürümeye başladım. Tüm dükkanlar yeni yeni açılıyordu. Benim kafem de öyle. Koşarak Dion'un yanına gittim. Sandalyeleri dışarı taşıyordu; "Vay canına," dedi Dion sözlerinin aksine pek de şaşırmamış halde. "Gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştık." "Birkaç küçük sorun yaşadım." Burnumu kırıştırarak gülümsedim. "O yüzden, biraz meşguldüm." Fransızlara özgü o ifadesiz suratıyla beni onayladı. "Taburen ve şövalyeni mahzene indirdik." Tabii indirmişlerdi. Dion ona getirdiğim müşterilerden ne kadar memnun olursa olsun kafesinin sınırları dahilinde beleşe iş yapmamdan hoşlanmıyordu. Esasında tüm günümü orada geçirdiğim için bir sürü kahve içiyor; yemeğimi orada yiyordum ama sanırım bir de yer işgal etme parası istiyordu. Çok beklerdi. Çantamı gelen sandalyelerden birinin üzerine bırakıp mutfağa geçtim. Gaston henüz gelmemişti; o yüzden mahzene açılan kapıyı açarken rahattım. Barista Gaston iyi adamdı ama şarapları konusunda hassastı. Kolay kolay kimseyi mahzene indirmezdi. Taburemi ve şövalyemi tek tek yukarı taşıdım. Gökyüzünün berraklığına bakılacak olursa bugün hava resmen parlayacaktı. D vitamini depolamak için ideal bir zamandı; taburemi ve şövalyemi dışarıya kurduktan sonra Dion'a gülümseyerek yerime geçtim. Sabahın on buçuğu olmasına rağmen dinlenceye düşkün Fransızları bilmeyen yabancı turistler sokaklara dökülmüştü. Bir kafe ressamı olarak bu benim şansımdı. Yerliler zaten resim çizdirmezdi ama yabancı turistler Fransız kültürünü iliklerine kadar hissetmek ister ve dolayısıyla her sokak sanatçısından ne kadarını koparabilirlerse o kadarını alırlardı. Performans gösterilerini sonuna kadar izler, sokak müzisyenlerinin konserlerini dinler ressamlara kendilerini resmettirirlerdi. Ve işte ilk müşterim geldiğinde o bir yabancı turistti ve saat daha on bire bile gelmemişti. Dion'un beni kovamamasının sebebi buydu. Daha kimse siftah yapmamışken onun kafesine bir çift çekmiştim bile. Ben onları resmederken en azından bir kahve içip Fransız tostu yiyecek ya da bir kruvasan isteyeceklerdi. Güneş kadar sarı saçlı bir kadın ve gamzeli bir adam sırayla kendilerini resmettirirken ben de bir kahve alıp iyice yükselen güneşin altında parlıyordum. Kafe camına yansıyan görüntümde bir işaret fişeği gibi parlayan kızıllarımı görüp iç çektim. Gerçekten de çok dikkat çekiciydiler. Eve giderken siyah bir tüp boya almam şarttı. Bacak bacak üstüne atıp tuvalin üzerine eğildim. Adamın saçlarını çizdikten sonra parmaklarımla yaydım. Gamzeleri yanaklarını boydan boya yarıyordu, çekiciydiler. Kadının biçimli dudaklarını bir kalp edasıyla çizip çatlaklarını detaylandırdım. Hafif çekik gözleri ve çıkık elmacık kemikleriyle karakteristik bir yüze sahipti kadın. Portrelerini turistlere uzatırken gülümsedim. Aldıklarında yüzlerindeki tebessüm görülmeye değerdi doğrusu. Tam kalkacakken bir de çift olarak resmedilmek istediklerini söyleyince onlara poz verdirdim. Kafenin önündeki yuvarlak süs havuzunun duvarına adamı oturtup kadının sırtını adamın göğsüne yasladım. Kadın bir bacağını uzatıp diğerini kırarak kaldırınca iç çektim. Benim de böyle bir resmin vardı. Ceyhun'la. İçime bir sızının saplandığını hissederken tüm geçmişimi bir ceset torbasının içine doldurup denize fırlattım tabiri caizse. O derin karanlığa düşmemeye yeminliydim. Kendimi ikna etmek ister gibi genişçe gülümsedim. "Evet," diye mırıldandım kendi kendime. Önce kaba çizgiler ve yuvarlak hatlar. İnce detaylar... Bitirdiğimde boğazım kurumuştu. O fotoğrafa ne çok benziyordu bu resim. Eğer satmayacak olsaydım yırtar atardım eminim. Hayaletini görmek bile kalbimi parçalıyordu doğrusu... Çift resmi almaya gelirken boş yüzük parmağıma baktım. Bomboştu. Gözlerimin nemlendiğini hissettim. O derin karanlık ne kadar da yakındı böyle. Çifte resimlerini satıp 30 Euro'yu cebime attıktan sonra şuursuzca bir resim kâğıdı daha çıkardım. Bu tamamen bilinçsiz bir hareketti. Bedenim bir otomatik pilottaydı sanki. Fontana Di Trevi çeşmesini resmettikten sonra kendi şekillerimizin çizgilerini çekmeye başladım. Ceyhun'un dağınık buğday tarlasına benzer kumral saçlarını, büyüleyici gülümsemesini ve dudaklarından görünen inci gibi dişlerini, badem gözlerini çevrelen geniş kirpiklerini, sağa çekik burnunu resmettim. Slim fit boyu, uzun bacakları ve hafif kaslı karnıyla beni kucağına yatırmış, dudaklarımdan öpüyordu. Kendimi çizmedim. Ben onun kucağındaki şefkate layık biri değildim. Onu öldüren katildim. Silahı tutan ben değildim belki ama benle tanıştığı için namlunun ucuna gelmişti ve nihayetinde benim yüzümden... Benim yüzümdendi işte! Elimde kor varmış gibi kalemi yere atıp tabureden fırladım. Resme bile bakamıyordum. Nefes nefese kafenin lavabosuna giderken kirpiklerimden yuvarlanan yaşları siliyordum. Tanrı'm! Neden geçmişi düşünüp duruyordum ki. Hepsi Harvey yüzündendi! Üzerine çektiğim balçığı sıyırıp tüm karanlık geçmişimi gün yüzüne çıkarmıştı... Oysa ben sokak sanatçısı, fakir bir Fransız kızdım. Gülünç denecek kadar tehlikeli bir gece hayatım, sefil denecek bir işim vardı. Neden... Karşıma çıkmıştı ki zaten! Önceden aşık çiftlerin pozları bu kadar etkilemezdi beni. Onun yüzünden... Derin nefesler alarak boynumu ıslattım. Sakinleşmek için kendime biraz zaman tanıdıktan sonra kafe tezgahına gidip Gaston'dan bir espresso shot istedim. Ayılmam şarttı. Böyle kendimi kaybedemezdim. Saate baktım. Öğleden sonra birdi ve geçmişim beni öyle köşeye sıkıştırmış olmalıydı ki hala acıkmamıştım. Sert espresso boş mideme alev topu gibi çarparken bakışlarımı minik atölyeme çevirdim. Sokağa taşan masaya üç erkek oturmuştu. Fırsatı kaçırmamak için tabureme döndüm. Belki içlerinden biri kendini resmettirmek ister ve beni, kafamdaki bu zehirli düşüncelerden uzaklaştırırdı. Üçü de etrafı izleyerek oturuyorlardı. Dudak büktüm. Önümde vicdan azabı gibi heybetle salınan resmi titrek parmaklarımla alıp gözlerimi kırparak yırttım. Onun resmini tutmaya bile hakkım yoktu benim. Başımı kısa bir süre yere diktikten sonra bu kez başka bir resim çizmeye başladım. Ne çizdiğimin ben de farkında değildim ama çizgiler netleşmeye başladıkça ellerime durması için komut verdim. Fakat beynimle parmaklarım arasındaki koordinat kopmuş gibi, hızla ve şevkle çizmeye devam ediyorlardı ve ben kendime yabancılaşmış şekilde ortaya çıkan resmi görüyordum. Bu geçen gece, Harvey'nin beni öptüğü geceydi. Pencere önünde belime sarıldığı ve beni kolları arasında geriye yatırdığı geceydi. Üst dudağı uzun boynumda sürtünüyordu ve açıkta kalan dişleriyle boynumu çiziyordu. Kollarım Harvey'nin kucağında kıvrılmış, ellerim göğsüne yaslanmıştı. Kapanan gözlerim ve yanaklarıma düşen kirpiklerimin gövdesi şehvet uyandıracak ölçüde histerikliğimi gözler önüne sürüyordu. Harvey'nin yanaklarımı gıdıklayan yumuşak saçları şimdi o anı düşününce bile midemi sızlatıyordu. Bir öksürük sesiyle çizdiğim resimden ayrıldım. "Portre mi?" diye sordum Harvey ve benim resmimi kaldırırken. "Öyle olsun," dedi kalın bir ses. Benji. - - - Not: Yorum yazarın ekmeği, suyudur arkadaşlar, yorum yapmadan geçmeyelim ?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE