9. Bölüm

2085 Kelimeler
9. Bölüm Gece ağrıdan dolayı birkaç kez uyandım. Yine o morfinden almayı tercih ederdim ama bu sefer başucumdakiler sıradan ağrı kesicilerdi. Rahat bir uyku değildi. Gerçi burada geçirdiğim hiçbir gece rahat değildi ya ama bu kez acıtan bir sızı eşlik ediyordu geceye. Ağrı hafifleyene kadar pencere pervazına tırmandım. Yine kafesteki twetty olmuştum. Bulutsuz gökyüzünde yıldızları sayarken gelen mesajla irkildim. Natt'dendi. 'Sen bu işi biliyorsun güzellik!' yazıp bitmiş sütlaç kaselerinin fotoğrafını atmıştı. Bu beni gülümsetirken inceden hüzünlendirdi. Serseri ağabeyimi bir daha görebilecek miydim? İç çektim. Kolum acımasızca sızlamaya devam ettiğinde bahçeye çevirdim gözlerimi. Cansız, ruhsuz bir bahçe, sessiz bir muhitti burası. Ben nefes alıyor olmasam, ölü kasaba derdim hatta. Parfe'nin pati sesleri bahçe duvarında can buldu. Açık camı fark etmiş, hemen zıplamıştı duvara. "Gel bakalım." Dedim Parfe'ye kollarımı uzatarak. Yüz vermeden bahçe duvarından diğer pencerenin pervazına, oradan da benim penceremin pervazına atladı. Burnu havada bir prenses gibi yanımdan geçip ısıttığım yatağımın içine sokulunca dudak büktüm. Benim yatağıma kurulamazdı. Pencereyi kapatıp Parfe'nin koynuna girdim. Kolum hala acıyordu; doğrusu ilaçların acıyı kestiği yoktu ama hayvanların üzerimdeki iyileştirici etkisini inkâr edemezdim. Kediyi kaşık pozisyonuna alarak tüylerini okşamaya başladım ve gırlama seslerinin eşliğinde uykuma daldım. Bu kez erken uyanmıştım. Uykumu aldığımdan değil ama. Acım artmıştı ve Parfe uyanayım diye boksör patisini suratıma geçirmişti. "Gaddar." Diye mırıldandım yüzümü buruştururken. Kalktığımı fark eden kedi bilmiş bir edayla kapıya gidince şaşırdım. Genelde pencereyi patilerdi. Ama üzgünüm Parfe, kapının anahtarı bende değil. Yumuk gözlerimle pencereye gittim ve tam ayılamadığımdan yalpaladım. Esnerken pencereyi açıyordum. "Atla hadi." Parfe oralı değildi. Hala kapıyı patiliyordu. "Orayı ben açamıyorum." Dedim sanki beni anlayacak gibi. Anlamadı. Bu kez de acı acı miyavlamaya başlamıştı. Saçlarımı karıştırıp bahçeye seslendim. "Kapımı açabilir misiniz?" diye sordum yüksek perdeden. Ne bir hareketlilik ne de bir cevap vardı. Doğru ya, ben bu evde görünmezdim. "Parfe çıkmak istiyor." Dedim bu kez aynı tonda. Adım sesleri anında yükselmişti. Bu evde hiçbir hükmüm yoktu. Hiçbir. Kedi kadar bile! Dakikalar içinde kapım açılmıştı. Parfe koşturarak odadan fırlarken kapı ağzında duran Harvey'ye baktım. Komodinimdeki dolu tepsiye bakıyordu. "Niye yemedin?" Onu protesto ediyordum. "Hala süt kadar beyazsın." Dedi sertçe. "Ye onları." Canımın sağlığını mı düşünüyordu? Ne ala. Salıversindi beni bir havaalanına. "Çık odadan." Dedim onun kadar ifadesiz bir surat ve buz gibi bir sesle. Tek kaşını kaldırdı; ilk defa beni ilgiyle izliyordu. İnat yapar gibi girdi odaya. Hiçbir şey demeden makyaj masasının koltuğuna tünediğinde bakışları hala üzerimdeydi. Yorgun bacaklarımı yatağa kadar sürükleyip oturduktan sonra ona sırtımı döndüm. Dün de söylediğim gibi, ne pahasına olursa olsun onun elinde oyuncak olmayacaktım. Kaçacaktım ve bunu engellemesinin yolu yoktu. "Özgürlüğü için savaşan kıza ne oldu?" diye sordu bir süre sonra. Konuşmamak için dilimi ısırdım. "Bak," dedi sessizliğim uzadığında. "Burada nasıl bir hayat süreceğin sana kalmış." Hah! Seçim şansım mı vardı? "Kurallarıma uy, istediğim kadın ol, tüm kapılar sana açılsın." Dedi. "Çiftliğin kapıları dahil." "Tabii." Dedim sinirden çakmak çakmak olmuş gözlerle. "Senin metresin olayım, tasmalı hayvan gibi nereye sürüklersen gideyim, biblo bebekler gibi güzel görünüp etrafını süsleyeyim. Çenemi kapalı tutayım, işlerine karışmayayım. Aptalı oynayayım. Kanadının altından çıkmayayım!" "Tüm kuralları öğrenmişsin." Dedi keyifle. "Niye yapmıyorsun?" "Çünkü insanım!" diye bağırdım. "Senin evcil hayvanın değilim." "Kanadımdan çıktığında ne olduğunu gördük." Dedi tehditkâr bir tonda. Kanın yüzümden çekildiğini hissettim. Kaldı ki pek de kanlı canlı sayılmazdım. "Beni koruyabilecek kudretin var madem yurt dışına gönder." Dedim ısrarla. "Mafya değil misin sen? Senin için sahte pasaport hazırlamak bir parmak şıklatmak kadar kolay. Neden yapmıyorsun?" Sözlerimi ilgiyle dinledi. Sessizliğinde inceliyordu beni. Onun ürkütücü tarafını bilmesem, bir erkeğin kadını izlemesi gibi izlediğini sanırdım. Ama o beni nasıl evcilleştireceğini tartıyordu kafasında. İç geçirirken kalktı koltuktan. "Keyfine bak." Dedi tane tane. "İster esirliğin keyfini sürersin ister kraliçeliğin." Kirpiklerimi kırpıştırırken sinirle bağırdım arkasından. "Senin kölen değilim!" *** Onun kölesiydim. Tek bir emriyle istemesem de karşısında bulmuştum kendimi. Masanın bir ucunda oturmuş yemeğini yiyordu. "Otur," dedi geldiğimi fark ederek. Etrafıma bakınıp sordum. "Ne istiyorsun?" Burnundan nefes aldı yorulmuşçasına. "Otur." Dedi tekrar. "Ne istiyorsun?" diye sordum bu kez ben de daha sert bir ifadeyle. Bıçağıyla yanındaki sandalyeyi gösterdi. "Yemek yemeni istiyorum." Dedi yavaşça. Sabır mı ediyordu o? Hem de bana karşı ha? "Otur Zoe!" dedi en sonunda yüksek ve ürkütücü bir sesle. Nasıl olduğunu anlamasam da dizinin dibindeki sandalyeye tünemiştim. "Ye yemeğini." Dedi bu kez emreder bir tonda. Çatalımla sebzeleri dürtükleyerek önüme baktım. "Oynama, ye." Burnumdan nefes alırken ona baktım. "Emir vermekten bıkmadın mı?" "Emir vermeden harekete geçmiyorsun." Dişlerimi sıktım. Onu protesto ediyordum. Grevdeydim. Neyi anlamıyordu? Bakışlarını karşıya sabitleyip dudaklarını ıslattı. "Pekâlâ," dedi. "Aç durmak istiyorsan. Dur." Gaddar adam. Tek hamleyle kalktım sandalyeden. Keskin ve emin adımlarla odaya çıkmayı planlıyordum ama açlık beni sersemletmişti. Anlık yalpalamayla duraksadım. Gözleri üzerimdeydi. Dudaklarımı birbirine bastırarak önüme döndüğümde burnundan verdiği öfkeli nefesi duydum ama bu kadardı. Beni durdurmadı. Hedefe kilitlenmiş adımlarım odaya girer girmez sinirden inledim. Beni delirtiyordu! Dişlerimi sıkıp makyaj masasına otururken guruldayan midemi duymamaya çalıştım. Şimdi değil. İlk günden bayrakları suya indirmeyecektim. Tamam, kansızlıktan başım dönüyorsa ve dengemi kuramıyorsam ne olmuş yani? Buna dayanabilirdim. Elleri arasında ölmeme izin vermezdi herhalde. Yani bir noktada... 'Ölmen umurunda olmaz Zoe,' diye fısıldadı iç sesim. Haklıydı. Burnumdan nefes verirken gözlerimi kapadım. Elimi bir kez daha guruldayan mideme bastırdıktan sonra pes ederek yatağa geçtim. Kansızlık yüzünden üşüyordum zaten. Açlık da sınırlarımı zorluyordu. Biraz uyusam fena olmazdı. Güneş her zamanki gibi batı cephesindeki penceremin pürüzsüz mermerine düşüp sekerek gözüme girdiğinde yatakta huzursuzca döndüm. Kolum zaten rahat vermiyordu. Şimdi bir de güneş- "Uyandıysan kalk." Harvey'nin sesiyle kaskatı kesildim. Odada mıydı? Yutkunup makyaj masasının olduğu tarafa döndüm. "Senin ne işin var burada?" diye sordum palazlanmış sesimle. Elinde tuttuğu kitabı kapatmadan makyaj masasının üzerine bıraktı. Yanıma yaklaştığında endişeyle doğruldum ve yatak başına sindim. Sapık fantezileri olan bir seri katil gibi uykumda beni izlemiş, şimdi de üzerime geliyordu. "Yaklaşma." Diye mırıldandım şiş gözlerimin altından. Söylediklerim saçma şeylermiş gibi duraksadı. Yüzünde şaşırdığının nişanesi bir ifade vardı. Tek kaşı kalkmış, adımları yavaşlamıştı. Ama durmamıştı. "Gelme." Dedim bu kez daha kuvvetli bir sesle. O böylesine afallamışken yataktan kalktım ve odanın ondan en uzak köşesine, kapının hemen arkasına gittim. Taş duvar sırtımı sıvazlarken Harvey ne olduğunu anlamışçasına derin bir nefes aldı. Kaşları çatılmıştı ve hep orada olan alnındaki çizgi daha da derinleşmişti. Başımı bakışlarından çekip yere düşürdüm. Tam karşımdaydı. "Git." Görüş alanımda sadece dudakları vardı, ki onlar da sinirden gerilmiş gibi görünüyorlardı. Tahmin bile etmediğim bir anda omzumdaki bandajlar yırtılırcasına sökülünce dudaklarımdan tiz bir çığlık çıktı. "Pansuman vakti." Dedi sinirli bir sesle. Güçlükle soludum. "Uyaramaz mıydın?" Oynayan çene kaslarından anladığım kadarıyla uyaramayacak kadar sinirliydi. Sağlam kolumdan tutup beni komodinin olduğu tarafa götürerek yatağa oturttu. Önce eline gazlı bezi alsa da sonra dudaklarını ıslatıp gazlı bezi kucağıma bıraktı. Makyaj masasına bıraktığı kitabı hınçla aldı. Kapı ağzına gelene değin susmuştu ama çıkmadan önce son bir şey söyledi. "Bu evin hanımı olmaktansa esir bir köle olmayı tercih ettiğini varsayıyorum." Dedi sert, soğuk bir sesle. "Eğer öyleyse ben de efendi gibi davranmaya başlayacağım." Bu evin hanımı olmak mı? Bana efendilik taslaması mı? Arkasından bakarken bu iki seçeneğinde benim işime gelmediğinin farkındaydım. Esir bir köle... Kulağa orta çağdan kalma gibi geliyordu. Açık yarama gazlı bezle baskı uygularken yanağımın içini ısırdım. Söylediği üç şeyi de istemiyordum. "Ne senin metresin olurum ne de bana efendilik taslamana izin veririm." Dedim tane tane. Yavaşça damak çatlatıp dudaklarını ıslattı. Geniş çerçeveli kirpiklerinin altından bana bakarken gözlerinden buz şelalesi akıyordu sanki. "Elimde kırbaçla seni yola getirmek istemiyorum Zoe." Diye tısladı. "Ama niyetin yola gelmek değilse o zaman oyunu benim kurallarımla oynamanın vakti gelmiş demektir." Dudağımın içini ısırdım. Bu bir savaş ilanıydı; biliyordum. İşte asıl satranç şimdi başlıyordu ve ölümcül bir mafyadan kaçmak başka, bir başka ölümcül mafyanın elinde oyuncak olmak bambaşkaydı. "Saat onda çıkıyoruz, bir gece kulübüne gideceğiz." Dedi. Sesinde apaçık bir emir tonu vardı ve bunu bilerek yaptığına emindim. "Hazırlanmanı öneririm. Değilse seni giydirecek olanlar adamlarım olur." Dilimi ısırdım bu kez. Kapı arkasından çarpıldığında gazlı bezi açık yaramdan çektim. Açık yaram mide bulandırıcı görünüyordu ve çok çiğ kokuyordu. Koku başımı döndürürken tentürdiyota uzandım. Lanet herif. Beni kadınlığımla tehdit etmeye hakkı yoktu! Gerçi, beni alıkoymaya da hakkı yoktu. Gün ortasında beni bir kafeden kaldırmaya da hakkı yoktu ya. Güçsüzlükten titreyen bacaklarımın üzerinde doğrulup makyaj masasına geçtim. Yaramı temizledikten sonra omzumu sardım. Parmaklarım masanın ceviz ahşabını döverken telefonuma baktım. Saat henüz akşamın yedisiydi, ona çok vardı. Önce hazırlanmak için kalkmaya yeltendim ama gitmek bile istemiyordum ki! Tüm pansuman malzemelerini masanın üzerine bırakıp yatağıma geçtim. Biraz internette gezinmek, buradaki esir kampı günlerimi unutmak istiyordum. Önce Zoe olarak instagramda dolaştım. Birkaç komik posta baktım ve viral olmuş videoları izledim. Twitter gündemini takip ettim. En son Youtube'da takip ettiğim kanalların gelen bildirimlerini açıp bir sürü video izledim. Bunu pek yapmazdım ama son bir haftadır içinde debelendiğim durum yüzünden kendimi alıkoyamadım. İnstagram hesabımı açıp Eylem' in profiline girdim. Dört sene önce sadece on üç yaşında, küçük bir kızdı. Şimdi ise çok güzel bir genç kız olmuştu. Dudaklarımda buruk bir gülümseme belirirken postlarında gezinmeye başladım. Bir peri masalını yaşıyor gibi görünüyordu ama madalyonun diğer yüzünde neler yaşadığını çok iyi biliyordum. Benimkine benzer kızıl kahve saçlarını kısa kestirmiş ve nasıl başardığını anlamadığım bir şekilde burnuna hızma takmıştı. Pek çok resminde neon tabelalı barların önünde çekildiği fotoğrafları vardı. Otel odalarında verdiği partilerden kareler, kafelerde kahkaha atarken resimler paylaşıyordu. Resimlerin pek çoğunda yalnızdı. Üstelik nereye bakacağını iyi bilen gözler için yaşadığı dehşeti tüm çıplaklığıyla görebiliyordum. Fotoğraflarda tüm yara ve morluklarını shoplayabilmişti ama hikayelerinde her şey ortadaydı. Bileklerindeki morlukları, dudaklarının kenarındaki yaraları, makyajla kapatılmış kaş patlamalarını görebiliyordum. Ben de, babam çenemi tutup sıktığında yanağımda oluşan parmak izlerini, kaş patlamalarını, tokat kızarıklıklarını makyajla kapatır, dudak patlamalarını uçuk çıktı diye geçiştirirdim. Yaz kış demeden uzun kollu giyer, bileklerimdeki ve kolumdaki morlukları saklardım. Gözlerimin dolduğunu hissettim. Babamın baskıları ben üniversiteye girdiğimde başlamıştı ve en sonunda sevgilimin canını aldığında onun boyunduruğu altına girmiştim. Asla babamın üstünlüğünü kabul ettiğimden değil ama o an kim ne derse ona inanacak, ne isterse onu yapacak haldeydim ve babam beni bir işle takas etmek istediğinde ne oluyor diye soramamıştım bile. Doğuda büyük baş hayvanla takas edilen kadınlardan hiçbir farkım yoktu. Beni eroin tüccarı bir mafyaya peşkeş çekmişti. Doğrusu durumu sorgulamamıştım ta ki sevgilimden sonra annemi ve en sonunda da anne olma ihtimalimi elimden aldığında uyanabilmiştim kabusumdan. Babam diyemediğim bu adam önce sevgilimi, duygularımı öldürmüş sonra annemi ve en sonunda da anneliğimi, kadınlığımı elimden almıştı. Biraz daha o evde dursaydım ya beni de öldürecekti ya da ben kendimi asacaktım. Eylem'e yalvarmıştım benimle gelmesi için ama o zamanlar o çocuktu ve babamın yaptıklarını anlamıyordu; bana kızıyordu çünkü küçük bir kız çocuğu için babam âşık olunası bir adamdı ama genç bir kadın için... Canımdan başka her şeyimi almıştı. Kapımın kilidi dönerken i********: hesabımı yeniden devre dışı bıraktım. Sağlam omzumun üzerine dönüp yatağın içine süzüldüm. İnce bir kadın sesi boğazını temizledi. "Hanımefendi," "Liana," Yatakta olduğu tarafa döndüm. Elinde bir ayakkabı kutusu tutuyordu. "Bay De La Cour sizi aşağıda bekliyor." Dedi kadın dehşetle paspal halime bakarak. Dağınık saçlar, pijamalar, ceset gibi bir surat. Elindeki kutuya bakılacak olursa hazırlandığıma emin olarak açmıştı kapıyı. "Yorgun olduğumu söyle." Dedim tekrar yatağın içine kayıp. Onun bile değilken beni André'den nasıl kıskandığını görmüştüm. Onun sadece sözde metresiydim ama sonuçta sahtede olsa onun metresiydim, beni adamlarının önüne atar mıydı? Bir megolomanyak bunu yapmazdı. İstese bile yapamazdı. İç rahatlığıyla kapının kapanma sesini duyduktan sonra telefonumu kenara bırakarak gözlerimi kapadım. Dakikalar içinde koridorda yükselen ayak seslerini duydum. Geliyordu. Özellikle yumdum gözlerimi. Kilidin dönme sesi, kapının sert kapanışı, öfkeli bir boğa gibi odamı dolduran nefes sesleri. Gözlerimi kapamaya devam ettim. Üzerime bir şeyler fırlatılmaya başladığında ise ne olup bittiğini anlamak için açtım gözlerimi. Bir parmağıyla üzerimi işaret edip dişlerinin arasından tısladı. "Giyin!" Pikemin üzerindeki pullu payetli soluk pembe mini elbiseye bakıp "Yorgunum." Dedim. Masada duran tentürdiyot şişesini yere fırlattı. "Giyin Zoe!" "Güçsüzüm." Dudaklarını ıslatırken yeri boyayan kırmızılığın üzerinden tek hamlede atlayıp yatağımın başına geldi. "Kalk ve hazırlan!" Öfkeden kararan gözlerine diklendim. "Gelmeyeceğim." diye fısıldadım aheste bir şekilde keyifle. Yanaklarımdan tutup sıkmaya başladı. Ellerini yakalayıp üzerimden çekmeye çalıştım ama çok sıkıydı. Güçlü nefesleri, yanaklarımı yakalayan ellerine tutunan parmaklarıma çarpıyordu. "Zoe!" diye tısladı dehşet ürkütücü bir sesle. "Adamlarını gönder istersen," dedim inatla. "Onlar giydirsin beni." Çene kasları oynadı sertçe. Dişlerini sıktığını görebiliyordum. "Senin oyuncak bebeğin değilim Harvey," diye fısıldadım. "Bu bir oyun değil ve ben senin kurallarına uymayacağım." Çenemi sertçe bırakırken beni yatağa savurdu. Çenesini sıvazladıktan sonra burnumun dibine girip "Bunu ödeyeceksin." Dedi tehditkâr bir tonda. Kaçırmadım gözlerimi. En fazla ne yapabilirdi ki? Öldürecek miydi beni? Öldürsündü. O ya da Benji, ikisinin mengenesine sıkışıp kalmıştım zaten. "Elinden geleni arkana bırakma." Diye fısıldadım. Gözlerinden taşan öfke içimi ürpertiyordu ama korkmuyordum. Parmağıyla beni gösterip dudaklarını ıslattı ürkütücü bir ifadeyle. "Cehennemde olmayı dileyeceksin." Diye tısladı çıkmadan hemen önce. *** - - - Not: Beğendiğinizi umuyorum. Sizce gelecek bölümlerde ne olur? Harvey Eyşan'ı yola getirir mi? Yoksa Eylan kensi ayaklarıyla mı gelir yola? Yorumlarınızı bekliyorum ?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE