13. Bölüm
Hala sarsılıyordum. Evi basmışlardı.
Benche otururken titrediğimi fark ettim. Beni koruyacaktı, yersen. Daha evinin önünü koruyamıyordu! Orada olabilirdim. Oda da... Camımı patlatan kurşun beni öldürebilirdi.
O ölebilirdi...
"Gebersin!" diye mırıldandım kendi kendime. Beni de bu cendereye sokan o değil miydi?
"Duşa gir." dedi başını kaldırmadan. Mini bara eğilmişti ve kendine bir bardak konyak hazırlıyordu. Gerçekten mi? Ne olduğuna dair hiç mi bir şey demeyecekti? Yol boyunca onca adamla konuşmuş, bir sürü direktif vermiş ve ne olduğuna dair Bellamy'ye bile açıklama yapmıştı ama başımın üzerinde bir adamın beynini patlatmasına rağmen hiçbir şey demeyecek miydi? Yüzüme sıçramış kan damlaları mı dikkatini dağıtıyordu? Dudaklarımın arasından soluk verirken gözlerimi havaya diktim. "Yine mi Benji'ydi yoksa başka kötü adamlar mı dahil oldu olaya?" dedim istikrarla. Bu sefer beni olayın dışına itemeyecekti. Bu kez namlunun ucunda hepimiz vardık; en çok da Natt.
Dudaklarını nemlendirdi. Gömleğinin düğmelerini açarken bıkmış gibi bir hali vardı. "Bilmene gerek yok."
Bilmeme gerek yok. Düşünmeme ve yaşamama da. Tek kaşımı kaldırıp öfkeli adımlarımı üzerine yönelttim. Kadehini alıp yere çarptım sertçe. "Bilmeme gerek var!" dedim. Haykırıyordum. "Üzerimize kurşun yağdırdılar! Bir de güvenliğimi sağlayacağını söylemiyor musun?"
"Sakinleş."
"Ne için? Kolların arasında can vereyim diye mi? Bugün Natt'in evine gitmeseydik, o yanımıza gelmek için ısrar etmeseydi ne olacaktı?" Öfkeli sesim sözcükleri zehirliyormuş gibi sivriydi ama haklıydım. Kötü biri olmadığını iddia ediyordu. Benjamin'e ya da babası Aimon'a benzemediğini söylüyordu ama kurtlar sofrasında oturuyordu, farkında mıydı? Bir çetenin elini kolunu kesmek yetmezdi bazen, gırtlağını parçalaman gerekirdi! Yoksa o senin gırtlağına çökmeye gelirdi. Karşılık vermek kişiyi saf dışı etmek anlamına gelebilirdi; masum bir iş dünyasında ama mafyaların arasında? Hayır. Tehlikeli bir adamın önünü kestiğinizde o tamam, deyip köşesine çekilmezdi. Bu gece olduğu gibi... Sebep olanların boğazına çökerdi. "Harvey, hiçbir şeyi kontrol edemiyorsun!"
Dinledikçe gözlerinin koyulaştığını fark ettim ama korkmuyordum. Niyetim onu çileden çıkartmak da değildi ama bu işi bitirmek mi istiyordu? Elindeki gizli bilgileri polise sızdırması yeterliydi. Niye yapmıyordu?
Çünkü bu kolaya kaçmak olurdu. Çocukça oynamak ve bunu yapamazdı. Aleme kendini kabul ettirmek istiyorsa karmaşayı kendi parmaklarıyla çözmeliydi.
"Bize zarar gelirse o zaman korkman gereken kişi Benji olmayacak!" diye tısladım öfkeyle.
Burnunu çekti sertçe. "Bilmediğin işlere karışıyorsun."
Bir de bu vardı! Bilmediğim işler! Kafayı yemek üzereydim. Babam beni ileride çetenin başına geçeyim diye eğitmişti ve sonra bu işlerde pabucumun olmadığını fark edince, salıvermişti. Silah mı kullanmam gerekiyordu? Alasını yapardım. Öz savunmada karşımdakini saniyede harcardım. Yanımda defalarca kez cinayet işlenmişti; yerden iç organ toplamıştım ama bunlar yıllar önceydi. Altı sene kadar önce... Ama şimdi fark ediyordum ki bu bisiklete binmek gibiydi. Harvey'nin yanında dolaştıkça tüm o karmaşayı, iğrençliği yeniden özümsüyordum sanki.
Telefonu çalmaya başladı. Bakışları gözlerimi hapsetmiş gibi sabitti ama konuşunca gözlerini çeken ben oldum.
"Jules,"
İç çekip banyoya gidiyordum ki arkamdan bir şey çekildi. Elimi arka cebime atıp olduğum yerde döndüm. Harvey bir yandan telefonla konuşuyor diğer yandan boştaki eliyle sahte kimliğimi ve pasaportumu tutuyordu. Onları yanıma aldığımı neredeyse unutmuştum...
Eline uzandım ama kolunu geriye çekerek kimliğimi ve pasaportumu benden uzaklaştırdı. Üzerine atlamaya çalıştım. Bu kez telefonu tuttuğu eliyle beni itti. Bu esnada sesi hoparlöre vermişti ve beni zapt edebilmek için telefonu yatağa atmıştı.
"Adam'la konuştum. Benji ve Du Pont'un çiftliği bastığını söyledi." İnce ses ağlamaklıydı. Biriciği endişelenmişti demek kas kafalısı için.
"Korkacak bir şey yok Jules." dedi Harvey kontrollü bir sesle. "Halledilmeyecek bir durum değildi."
Hah... Bahçesinden dört ceset çıkmıştı! Dört insan... O dört insanı seven diğer kaç insan vardı kim bilir? Sokaktaki zayiatı saymıyordum bile!
"Cani!..." Diye fısıldadım kol ambargosunu aşmaya çalışırken. Hiç efor sarf etmiyor gibi hala sakindi.
"Sevgilim dikkat et." dedi cilveli ses. "Seni çok özledim."
Gerçekten mi ya? Ölen kalan var mı diye sormayacak mıydı? "Ben de özledim."
Oldu olacak duygusal sözlerle aşkınızı ilan edin bari! Duygusuz embesiller!
Üzerindeki ellerimi çekip yanından dolaşmayı denedim. Şimdi en azından bir eli boşta olduğu için beni engellemesi çok daha kolaydı ama yatağa çıkmaya çalıştığımı fark edince beni belimden itip üzerime çıktı. Yüz üstü düştüğüm yerden kalkmaya çalıştığımdaysa açtığı dizlerinin arasına soktu beni. Debeleniyordum ki üzerimden eğilip telefonunu aldı.
"Jules, halletmem gereken bir sorun var. Seni sonra arayacağım." dedi Harvey hızla ve cevap beklemeden telefonu kapatırken kollarımı özellikle dizlerinin arasına sıkıştırdı. Sırtıma bir şeyler koyduğunu fark ettim; pasaportum olduğuna bahse girebilirdim. Nitekim başımın üstüne kimliğimi fırlatmıştı. Göğsüm hala inip inip kalkıyordu. Artık onun için dünyadan bir haber yaşayan Fransız kız olmayacaktım.
"Sara Hermosa."
Alnımı yatağa koyup nefesimi tükettim.
"Kimsin sen?"
...
"Kollarım uyuştu." dedim usulca.
"Sara," Gözlerimi devirdim. Sara değildim. Zoe de ama Eyşan da değildim ki. Ne diyecektim?
"Sana bir şey açıklamak zorunda değilim." dedim bir süre sonra. Bunun açıklanacak bir yanı yoktu. En azından ona.
Tüm ağırlığını üzerime verdi; kulağıma eğildiğinde sesi ölümcül derecede tehlikeliydi. "Planlarımı sorup duruyorsun. Sürekli gitmek istediğini söylüyorsun ama telefonunu elinden almamama rağmen polisi aramıyorsun; başka hiç kimseyi de. Üzerinde farklı bir isimle sahte bir kimlik buluyorum." Bir eli saçlarıma dolandı sertçe. Başımı vücudumdan ayırmak için tüm gücüyle çekiyordu sanki. "Kimsin sen?!"
"Bunların seninle ilgisi yok!" dedim ben de sertçe. Duygu zafiyeti göstermemeye yeminliydim. İlk korku nidamda aradığı cevabı bulmuş, bir casus yakalamış gibi davranabilirdi nitekim. Üstelik yakaladığı deliller ve ortadaki gerçeklere rağmen 'Saçmalıyorsun,' dersem de bu hiç mantıklı olmazdı.
"Neyle ilgisi var?"
"Üzerimden kalk." dedim sakince. "Yüz yüze anlatayım."
Kalçalarının üzerimdeki hareketleri beni yatağa daha da bastırdı. Kısa bir süre içinde silahın güvenlik kilidinin kapandığını hissettim. Namluyu enseme bastırıyordu. Bir hıçkırık yükseldi kursağımda; tuttum kendimi.
"Kimin adamısın?"
"Kimsenin." dedim tane tane. "Sizin bu işlerinizle yakından uzaktan alakam yok." Namluyu sertçe bastırdı enseme; öyle ki başım yatağa gömüldü. Dudaklarımın arasından boğuk bir "Kaçıyorum ben." sözleri çıkarken acıyla inledim.
"Kimden?"
Gözlerimi kapattım kaybetmişlik hissiyle. "Babamdan." dedim güçlükle.
"Neden?"
"Orası da bana kalsın."
"Neden?" diye sordu. Silahın sürgüsünü geriye çektiğini duydum. Beynimi patlatması an meselesiydi; tek yapması gereken tetiğe hafif bir dokunuştu. Dudaklarımı parçalarcasına ısırıyordum. Beynim turboda çalışsa da aklıma mantığa yatkın, düzgün bir yalan gelmiyordu. Tek mantıklı izah gerçeklerdi ve... Onları da anlatmak istemiyordum. Altında kıvrandım. Başımı geriye çevirmeye çalıştığımdaysa namluyla göz göze geldim. "Babam sevgilimi öldürdü." Dedim yutkunmadan önce. "Beni de öldürmesinden korkuyorum."
Gözleri tartıyordu sözlerimi. Kaçırmadım bakışlarımı. Cesur olmalıydım. Silahından korkmamalıydım ama doğrusu... Namlunun ucunda olmak cesaretimi kırıyordu.
"Adın ne?"
Burnumdan bir nefes verdim. Namlusunun ucuyla çenemi dürttü bu sefer de. Benim bakışlarım ne kadar ürkekse onun bakışlarında da tereddüt vardı. "Söylemeyeceğim."
Ani hareketlerle üzerimden kalkıp bileklerimi belime bastırırken beni ayağa çekti. Yüz üstü olacak halde duvara çarpmıştı beni.
"İstediğini yap; istersen öldür beni." Dedim duvara yaslı dudaklarımın arasından güçlükle. "Daha fazlasını anlatmayacağım."
"Babanın adını söyle."
Göğsüm yükseldi gerginlikle. Babamın adını söylemem demek idam fermanıma süslü püslü imza atmak demekti. Öldürsündü beni!
"Ceyhun Aldinç." Gözlerim kapandı kendiliğinden. Daha fazla bir şey söyleyemezdim. Beni ipten alacak ama bir cinayete taşımayacak tek yegane bilgi buydu. Babam cinayet örtbas etmekte başarılı bir liderdi. Ceyhun'un cinayetini ona bağlamayacak şekilde bir oyun kurmuştu muhakkak. Harvey'nin bu bilgiyle yetinmesini umdum. "Sevgilim. Araştırabilirsin."
Bileklerimi tutan elleri sımsıkıydı. Öyle ki canım acımaya başlamıştı ama arkamdaki hareketliliği fark etmiştim. Silahını kaldırmıştı ve telefonundan birini arıyordu.
"Efendim?"
Sesi tanımıyordum ama Harvey'nin sadık kullarından biri olduğuna emindim.
"Ceyhun Aldinç." Harvey Fransız aksanıyla ismi zar zor telaffuz etmişti ama karşıdaki adam için muhtemel ki bu kadarı yeterli olacaktı. "Hakkında ne bulursan getirmeni istiyorum."
"Tabii efendim."
Yutkundum. Hepsini getirmesine gerek yoktu. Mesela Eyşan Gürsoy'la ilgili kısmı komple es geçebilirlerdi.
Harvey telefonu kapatırken beni kendine doğru çevirdi. Silahı yuvasındaydı ve sinirine hakim görünüyordu. Telefonunu cebine koyarken tek ayağıyla bacaklarımı aralamak için hamle yaptı. "Kaldır kollarını." Dedi sertçe. Üzerimi arayacaktı; pekala... Bulacağı tek şey koca bir hiçti. Başımı cam duvara çevirip işini bitirmesini bekledim. Normalde, polisler kontrol ettiğinde yani, daha nazik bir arama olurdu ama sanki Harvey'nin parmaklarında sivri pençeler vardı ve hususi canımı acıtmaya çalışıyordu. Bacaklarımı, uyluklarımı, göğsümün arasını, sutyenimi ve saçlarımı özenle kontrol ederken uslu bir köpek yavrusu gibi isteklerine teslim oldum. Silahı yuvasında olabilirdi ama her an ortaya da çıkabilirdi. Asiliğin vakti değildi.
"Soyun."
Sinirle güldüm. Tamam, sıradaki prosedür kıyafetlerimi kontrol etmekti; gizli bir kamera ya da ses kayıt cihazı saklamış olabilirdim kıyafetlerime ama gözleri önünde soyunmam şart mıydı? "Soyun!"
"Tamam!" Ne istiyorsa tamam... "Bornoz almama izin ver."
Kolumdan yakalayıp banyoya çekiştirdi. Banyo havlusunu boş küvetin sırtına savurduktan sonra kollarını göğsünde birleştirip soyunmamı bekledi. Sakinleştirmeye çalıştım kendimi. Birkaç dakika öncesine kadar kükreyen bendim şimdiyse boynuma ilmek geçirmesin diye ne derse onu yapıyordum.
Tek tek kıyafetlerimden kurtuldum. Ben pantolonumu bacaklarımdan sıyırırken o da crobumu eliyle kontrol ediyordu. Uzattığım pantolonu alırken "İç çamaşırlarını da." Dedi umursamazca.
Şaşırmamıştım.
Pantolonla işi bitince kaçırdım gözlerimi. Tüm dikkati üzerimdeydi ama sebebinin çıplaklık olmadığını biliyordum. Mahremiyet adı altında gözlerini bir saniye kaçırsa küçük sihirbazlık numaralarıyla bir kamera ya da ses kayıt cihazını saklayabileceğimi düşünüyordu.
Sutyenimi çıkartıp yere bıraktım. Külotumu bacaklarımdan sıyırırken havluya uzandım. Ben Havluya sarınırken o ise lavabonun altından bir çöp poşeti çıkartıp kıyafetlerimi içine doldurdu. Banyodan çıkıyordu ki dişlerinin arasından ölümcül sesle tısladı. "Benden bir şeyler saklıyorsun ve bundan hiç hoşlanmıyorum!" Yaramın üzerindeki bandajı koparttı hiçbir sinyal vermeden. Dudaklarımı birbirine bastırıp soluklarımı tuttum. Tabii, orası eksik kalmasın; aman belki kamera sokuşturmuşumdur yaraya!
"Sen de!" dedim. Tüm arama bittiğine ve bir şey bulamadığına göre susmayacaktım! "Senin de bir sürü sırrın var De La Cour ve benim de bu hoşuma gitmiyor." Kaşlarını kaldırdı. Gözlerinde kocaman bir hayret, ifadesinde ise yadsınamaz bir dehşet vardı. "İkimiz de aynı noktadayız; merak etme." Dedim ifadesine rağmen cesurca. "Tek fark senin bir silahının olması."
Üzerime geldi adım adım. Alnının ortasındaki kırışık derinleşmiş, ifadesiz suratındaki keskin çizgileri sertleşmişti. "Tek fark o değil, kaçak kız." Dedi buz gibi bir sesle. "Ben bir katilim; ölümle beraber geziyorum. Sense ölmemek için ülke ülke kaçıyorsun."
***
Çarşafı üzerime dolayarak çalan kapıya gittim. Odada tek başınaydım. "Ah, hazırlanmamışsın."
Yumuk gözlerimi ovuşturdum. Juliet oldukça vamp tarzıyla kapımdaydı. Yarım topladığı koyu renk saçları ve dağınık kakülleri mavi gözlerini ortaya çıkarmıştı.
"Kahvaltıyı terasa hazırladılar da lobiye inmeden seni yakalayayım dedim ben de." Uykudan birbirine girmiş saçlarımı karıştırıp kapanmaya meyilli gözlerimi araladım. "Duş alıp geliyorum hemen."
"Harika," Yanımdan geçip odaya daldı umarsızca. "Sen duşunu alırken ben burada işlerimi halletsem olur mu?"
Nefesimi dışarı üfledim. Onların otelindeydik zaten. Bütün odalar onların değil miydi? Bu odaya saklanmasına gerek yoktu.
Tereddüt ettiğimi fark eden kız benche oturup çantasından bir macbook çıkartırken açıkladı. "Bellamy'nin öğrendiği taktirde hoşuna gitmeyeceği birkaç ufak tefek işim var da; oda açtırırsam haberi olur." Başımı salladım. "Sen gir duşuna."
Duşa girsem ne? Kahvaltıya en cesur halimle çıkamazdım ya; kıyafetim yoktu.
Derken kapı çaldı. Gelen oda servisiydi. Kapıyı açtım bir kez daha. "Amy De La Cour?"
... Amy De La Cour?...
"Benim," dedim tereddütle. Görevli elindeki gamboçu uzatıp iyi günler diledikten sonra giderken Juliet bilmiş bilmiş kıkırdadı.
"Kıyafetlerini mi parçaladı?"
Kan yüzüme tırmandı. Ne münasebet! Onunla... Sevişmek istediğim anlar olmuyor değildi ama dün gecenin atmosferi hiç de seksi değildi. Ölümcül, belki... Ve bu noktadan sonra tüm hormonlarım kazan kaldırıp Harvey'yle yatmak istese kendime testosteron enjekte ederdim. Dün gece öyle uzaklaşmıştım bay katilden!
"Ben..." Gamboçu yatağa serip duşa girdim hızlıca. Sevişmedik desem o zaman neden çıplak olduğumu soracaktı. Seviştik demeyi de ben istemiyordum.
Kahretsin, bileklerimde parmaklarının izi vardı. Beyaz tenimde uzun, ince pembe izler... Dizleriyle kollarıma bastırdığı için kollarım da acıyordu ama en çok yaram; o resmen sızlıyordu. Yumuşak yumuşak ovdum her yerimi; namlunun değdiği ensemi sevdim nazikçe.
Kabullenmiştim. Ben bu hayatın kölesiydim ve buradan İspanya'ya da kaçsam başka bir mafya bulacağıma emindim. Durulanmış halde biraz daha suyun altında bekledim. Verdiğim söze rağmen hala topun ağzındaydım madem... Eyşan'ı ortaya çıkarmanın vakti gelmiş demekti. Juliet bunu yapıyorsa ben neden yapamayacaktım ki? Tamam, o katilin metresi değildim. Sevgilisi de ama o çok meraklıymış gibi yeni bir kimlik yaratmıştı bana madem o zaman ben de bir De La Cour olarak kendimi savunabilirdim. En azından bana bir silah verebilirdi. İçine attığı tehlikeleri göz önüne alırsak buna mecburdu da esasen.
Olmamı istediği kadın çok çaresiz ve aptaldı ama ben değildim ve dün geceden sonra o bana güvenmeyecekti dolayısıyla ben de ona güvenemezdim.
Duştan çıktığımda artık kararımı vermiştim. Ömrümce babama teşekkür edeceğim aklıma gelmezdi ama Harvey bana bunu da yaptırıyordu işte. Teşekkürler baba, gerçekten, tekinsiz sokaklarda nasıl yürüyeceğimi bana öğrettiğin için sana minnettarım.
Yatağa yöneldim. Juliet işi her neyse ona gömülmüş haldeydi; onu rahatsız etmeden gamboçu açtım. Bir çift iç çamaşırı takımı ve bahara yaraşır sarı tonda, cıvıl cıvıl bir elbiseydi bu. Gülümsedim. Elbise ve makyaj malzemelerinin varlığıyla ihya olan, erkeklerden başka bir konu bilmeyen aptal kız elbisesi demek.
"Juliet," dedim iç çamaşırlarımı giyip. Bana baktığında elimdeki elbiseyi tutuyordum. "Hala tarzımı öğrenemedi. Sen de daha vamp kıyafetler vardır herhalde."
Alay etmişim gibi güldü bana. "Hakaret ediyorsun tatlım." Dedi macbookunu kapatırken. "Gotik deyince benden sorulur."
Üzerime bornozumu geçirip kapıya yönelen kızı takip ettim. Yan yana odalarda kalıyor olmamız benim için şanstı çünkü içimde iç çamaşırlarıyla ve üzerimde ıslak bir bornozla otel koridorlarında dolaşmak pek hoş olmazdı.
Vay canına; Juliet eğer geceleri tabutundan kalkıp insanların kanını sömürmeye gitmiyorsa bu kadar vamp ve gotik kıyafetleri, b**m takıları nereden bulduğunu açıklaması şarttı. Çünkü Anne Rice'ın filmlerinde dahi bu kadar seksi, çekici kıyafetler yoktu doğrusu. Ben daha etraftakileri incelerken Juliet tekerlekli askılık standları çekmeye başladı teker teker.
"Oh..."
Nidama karşılık eğlendi. "Ne istersen senindir." Dedi benche otururken.
Benim gardırobumdan çok çeşit vardı açıkçası. Nemli saçlarımı karıştırırken yırtık bir kilotlu çorabı yatağa ayırdım. Bir blackness ve halterneck kemeri arasında kaldım ama o esnada Juliet yanıma gelerek siyah, ince fitilli, balıkçı yaka, kolsuz bir body çıkartıp halterneck kemerin üzerine koydu. Ben de gözüme kestirdiğim siyah deri şortu alıp ayırdıklarımı topladım. "Sen bir kahramansın Juliet." Diyerek göz kırptım. Bu hareketim onu mutlu etmiş gibiydi. Banyosunun kapısını benim için açarken konuştu. "Acele et biraz, olur mu? Biraz daha gecikirsek açlıktan öleceğim çünkü."
Benim de gecikmeye hiç niyetim yoktu.
Vay canına; yedi sene önceki Eyşan gibiydim. Sadece yüz hatlarım daha netti artık. Bir de baldırıma batan bir sertlik yoktu ama onu da elde edecektim.
Kuruyan dalgalarımı başımın üzerinde topladım ve banyodan çıktım. Son bir aydır içinde olduğum bu saçmalığa dahil olmamak için çok direnmiştim ama asıl oyun şimdi başlıyordu. Benim onu zorladığımı düşünüyordu ama hayır. Asıl işin içine dahil olunca zorlayacaktım onu ve o bu oyuna dahil olayım diye neredeyse yalvarmıştı.
Juliet'in benim için seçtiği botları ayağıma geçirip beni yönlendirmesine izin verdim. Zaten üst katlardaydık; daha fazla yukarı çıkmaya gerek yoktu. Havuzlu süitlerin olduğu katta durarak odalardan birine girdik. Burası dünya zenginlerinin yıllık kirasını tek seferde ödeyip yılda iki üç kez uğradığı ultra lüks odaların katıydı. Yüksek tavanları, ferahlık sağlaması açısından duvardan duvara camları, göz yormayan ışıklandırmaları, son model elektronik cihazları, ayrı ortak alanları, misafir yatak odası ve ekstra iki farklı duşuyla tribleks evlerden bir farkı yoktu.
"Geç kaldınız." Dedi Bellamy geldiğimizi fark ederek. Harvey'nin sırtı bana dönüktü ve arkasına bakmaya da hiç niyeti yok gibiydi.
"Amy'yi süslüyordum." Dedi Juliet keyifle. Burnunu kırıştırıp sevgilisine bir öpücük verirken ben de Harvey'nin karşısına oturdum. Bakışları tabağındaydı ama görüş alanına giren parmaklarımdan olsa gerek katman katman incelemeye başladı beni. Nitekim parmaklarımı kaplayan hayvan figürlü eklem yüzükleri dikkatini çekmiş olmalıydı. Gözleri beni keşfettikçe ilgiyle açılıyordu sanki kirpikleri. Umurum onda değilmiş gibi kahvaltı tabağıma döndüm. İkimiz de farkındaydık. Dün geceden sonra hiçbir şey salt onun istediği gibi olamazdı. Hamle yapmamı bekliyor olmalıydı ama ilk yumruğun moda dünyasından geleceğini ön gördüğünü hiç sanmıyordum. Bu ona inat değildi. Bu dünyayı tanımadığımı söylüyordu; beni koruyabilecek tek kişi oymuş gibi davranıyordu ama büyük yanılıyordu! Beni bu dünyanın içine mi hapsetmişti ve çıkmama izin vermeyecek miydi? O zaman ben de Eyşan'ın tecrübelerine sığınırdım.
Juliet peynir tabağına uzanırken konuştu. "Harvey,"
Harvey üzerimdeki bakışlarını çekmişti.
"André'yi gerçekten sen mi öldürdün?"
Harvey kahvesinden bir yudum aldı. Tek kaşı havaya kalkarken başını yana eğdi. "Tetikçi işi."
"Du Pond'un Benji'ye katılmasına şaşmamalı." Dedi Bellamy. "Piyasadaki en iyi kimyageri ne diye öldürtürsün ki?"
Harvey kısa bir an bana baktı. Dudakları gerilmişti.
Hey bu benim suçum değildi! Bana yükleyemezdi.
"Başkasına ait bir şeye göz koydu." Dedi güçlükle. "Ayrıca gerçekten de en iyi kimyager o muydu?"
Juliet ve Bellamy kibar bir şekilde kahkaha atarken Harvey'nin de dudakları an be an yukarı kıvrıldı. "Onun diplomasında Oxford yazdığını sanmıyorum."
Bellamy'nin kahkahası bir tufana dönüşmüştü ama konuştuğunda sesindeki kızgınlığı saklamamıştı. "Sadece Du Pond'un ya da Benji'nin kanalını kesmedin Harvey,"
"Sen uyuşturucu işiyle uğraşmıyorsun Bell." Harvey tekrar önüne dönmüştü. "Ayrıca seni mağdur edeceğimi de düşünüyor olamazsın."
Bellamy ucundan bal süzülen bıçağını Harvey'ye yöneltirken bu kez sesinde tereddütlü bir tını vardı.
"Bir yıl önceki adam değilsin dostum; değiştin. Hakkında ne düşüneceğimi bilmiyorum."
Harvey bir süre sessizlik içinde kahvaltısını etmeye devam etti. Onu bekleyen Bellamy ise sabırlıydı.
"Ne olduğunu öğrenmeliydim; biliyorsun." Dedi tabağını önünden iterek. "İlk defa babam masumdu ama ölen de o oldu."
"Harvey-"
"Hep kızdım babama Bellamy. Bu hayatın kuralları, tarzı..." İç geçirdi. "Hiçbir zaman işin içinde olmak istemedim ama gizli dosyalar açıldıkça babamın haklı olduğunu gördüm; Aimon De La Cour haklıymış meğer." Gözleri gökyüzüne dalmıştı. "Bazen pis oynamak gerekiyor Bell."
"Yapma," Juliet masanın üzerinden Harvey'nin eline uzandı. "Sen Aimon değilsin, olamazsın. Bunu hepimiz biliyoruz."
"Öyle mi?" Harvey usulca mırıldandı. "Geçen gece benim adıma ikili çalışan birinin beynini patlattım."
Juliet'in eli birkaç saniyeliğine dondu ama çekmedi. Bir nefes alımı kadar bekledikten sonra sımsıkı sıktı elini. "Hain haindir. Bugün senin için ona ihanetti yarın sana ihanet edebilirdi."
"Bilmiyorum." Dedi itiraf edercesine. "Ama emin olduğum bir şey var. Artık bu yolun geri dönüşü yok."
Mafyaya bir giren bir daha çıkamaz. Bu kişi mafya lideri de olsa. Mafyanın kızı da...
Juliet derin bir nefes alırken geri çekildi. "Aaah! Burada depresyon havası solumak istemiyorum! Sevgilim, konuyu değiştirelim. İş konuşalım mesela!
İşinize yarayacaksa Du Pond'un arabalarını patlatabilirim!"
C4 bombalarına kolayca ulaşabileceklerinden emindim ama... Bu kadar mı kolaydı? Juliet bakışlarımı yakaladı. Kahkahası yüzümde patlarken "Çalmaktan bahsediyorum." Diye açıkladı. "Benim işim bu."
"Araba hırsızı?"
"Daha büyük çaplısı diyelim." Dedi keyifle. "Bu adamlar gibi ölümle dans etmeyi sevmiyorum ama biraz adrenalin iyidir."
Alt dudağımı ısırdım.
"Bakma öyle, gaddar değilim ben. Hakkıyla alınmış hiçbir şeye el uzatmam ama kalbur üstü adamların sahip olduğu hangi şey tamamen onların sanıyorsun?"
Hmmmm... "Robin Hood kadar suçluyum diyorsun."
"İşte zeki bir kadın!" Juliet iki eliyle büyük büyük taktim etti beni. Harvey'ye eğilirken heyecanlıydı. "Durumu anlaması için tonlarca satır açıklama yapmama gerek kalmadı."
"Jules'la uğraşmayı bırak Juliet."
Eliyle havada saçma sapan bir sürü hareket yaparken "Şşt!" diye inledi Juliet. "Sevgilinin yanında o kartonet kadından bahsetme lütfen."
"Jules kartonet değil." Dedi Harvey üzerine basa basa.
"A öyle mi?"
"Juliet," Bellamy başaramayacağını bilircesine sevgilisinin koluna uzandı ama kız çoktan çığırından çıkmıştı.
"Bu gece işe çıkalım mı Jules?
-Bilmem Harvey'ye sormalıyım.
Bu akşam Astra'da eğlenelim.
-Harvey izin verir mi, bilmem ki?
Arabayı parçalamama yardım et.
-Harvey bundan hoşlanmayacaktır."
"Yeterli." Dedi Harvey Juliet'i kesercesine. "Bana saygı duyuyor, hepsi bu."
"Sana kölelik yapıyor. Asıl olan bu."
Kahkaha atmaya başladım. Bunun en doğru zaman olmadığını biliyordum ama Harvey'nin beni neden köleleştirmek istediğini şimdi anlıyordum. Böyle alışmıştı. Bir kartonetle yaşamak ona çok konforlu gelmişti ve aradığı buydu ama üzgünüm. Jules'un aksine, ben insandım. Üçü de bana bakarken kahkahamı dizginlemeye çalıştım. Peki, karşılıklı restleşmişken onu daha fazla aşağılamayacaktım.
"Gördün mü? Asla tasvip etmesem de bu ikinci kadın birincisine fark atıyor resmen!" Juliet kolumu sıvazlarken o da gülüyordu.
"Mesela," dedi Juliet ona dönmemi sağlayarak. "Bugün benimle poligona gelmek ister misin?"
İşte aradığım fırsat. Harvey'yi şaşırtmanın ve kendimi koruyacak en iyi kişinin yine kendim olduğunu kanıtlamanın zamanı. "Memnuniyetle." Dedim.
Juliet heyecanla ayağa kalkıp yarama dikkat ederek bana sarıldı. "Gördün mü?" dedi Harvey'ye parmak sallarken. "Bu kız dört boyutlu senin Jules'unun aksine."
"Saçmalama Juliet. Amy hayatında eline silah almış değil."
"Esasında ben silah kullanma konusunda eğitim aldım; sertifakam var." Dedim bombayı ortaya salarcasına. Harvey'nin kaşları çatıldı; Juliet'se işte bu, dercesine havaya yumruk sallamıştı. Bellamy yenilgiyle sandalyesinde geriye yaslanıyordu.
"Hayır." Dedi Harvey toparlanırken. "Bu tehlikeli."
"Esas tehlike Benjamin'in adamının omzumu parçaladığı zamandı. Dün akşam mesela, tehlikeliydi." Dedim tane tane beni soktuğu tehlikelerin altını çizerek. "Geceyi söylemiyorum bile."
Son söylediklerimle beraber kaşları havaya kalktı.
"Ama haklısın, uzun zamandır antreman yapmıyorum. Bu tehlikeli. Tekrar silah kullanacaksam üzerimdeki pası atmalıyım."
Dudaklarını gerdi. Sinirlenmişti. "Görelim o zaman." Dedi diş bilercesine. "Sevgilimin benden gizlediği başka ne maharetler varmış?"
Mesela harika Ninja bıçağı kullanırdım ama sıra henüz onda değildi. "Gidelim o zaman." Dedim herkesin kahvaltısının bittiğine emin olduktan sonra.
Bellamy işlerinin başına geçmesi gerektiğini söyleyerek bize katılmazken Harvey muhtemel ki özellikle bizimle birlikte geldi. Yalan söyleyip söylemediğimden emin olmak istiyordu. Kulaklıkları kulağıma yerleştirip hava patlamasından etkilenmemek için gözlüğü taktım. Elime tam oturacak bir silah bulana kadar şarjörlü silahlar arasında dolaştım ve en nihayetinde uzun parmaklarıma eşlik edebilecek kalın kabzalı bir tanesini kavradım. Juliet bir toplu ile şarjörlü arasında gidip geliyordu ama en sonunda şarjörlüyü beline takıp topluyla ayrılmış bölgeye geçti.
Harvey kollarını göğsünde kavuşturmuş gayet ciddi bir ifadeyle beni izliyordu. Ayrılmış bölüme geçerken yanımda geldi.
"Salih Yurdakulu." Dedi daha ben şarjörümü kontrol ederken. Bu babamın adamlarından birinin adıydı. "Baban," Dudaklarımı ıslattım. Gerçeğin nasıl çarpıtıldığı hakkında zerre fikrim yoktu. Bu sebeple ilk konuşanın Harvey olması lehime olurdu. Sustum. Harvey silahını çekip sağ yanımızdaki hedef tahtasına ateş etmeye başlayınca gözlerimi kapattım. Göz dağı veriyordu.
"Sevgilini öldürmekten müebbet almış."
Şaşırdım dersem yalan söylemiş olurdum. Bu tür adamların değişik bir sadakat anlayışı vardı. Efendileri için özgürlüklerini feda ediyorlardı.
Başımı salladım hüzünle. Şarjörü takıp emniyet kemerini kapattım. Hedef dahi almamıştım. Sürgüyü çekerek ateş ettim ardı ardına. Karşımdaki bir tahta değildi; babamdı adeta. Hiçbir zaman, hayatının hiçbir evresinde yaptıklarının sorumluluklarını almayan, bu sebeple kendini güçlü zanneden şımarık adamın tekine iki kurban vermiştim. Üçüncüsü elindeydi ve dördüncüsünden geriye de sadece bedeni kalmıştı. Kirpiklerimin arasından bir damla yuvarlanırken burnumu çektim sertçe. Hedef tahtası kayarak önümüze kadar gelirken Harvey alayla tahtaya baktı. Kurşun delikleri dağınıktı. Umursamadım. Yedek şarjörü takarken Harvey'ye döndüm. "Emin oldun mu şimdi?"
"Kenan Gürsoy'un adamıymış baban."
Gerildiğimi hissettim.
"Babam hiçbir zaman tekin adamlarla çalışmadı." Dedim sürgüyü çekerken.
"Benden sakladığın başka bir şey var mı?"
"Evet." Dedim yekten. "Ama sırlarımın senle uzaktan yakından alakası yok." Ağzını açtı ama bu kez konuşmasına izin vermedim. Namlumu Harvey'nin çenesinin altına bastırırken "Ve bilmen gereken her şey bu kadar Harvey De La Cour." diye fısıldadım. "Bir mecburiyetten doğdu birlikteliğimiz ama unutma ki birbirimize ait değiliz."
"Haddini aşıyorsun." Diye fısıldadı.
"Tıpkı dün gece enseme namlunu bastırırken senin de aştığın gibi."
Dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerinden taşan öfke sadece cüretimi besliyordu doğrusu. "Ayağına takılmayacağım Harvey, seni yormayacağım da ama..." Güldüm. "Benden kartonet olmamı bekleme."
Onun namlusu da bana dokunuyordu şimdi; kalbimin üzerindeydi. "Bundan vazgeçeli çok oluyor."
"İyi," Namlumu çenesinin altından çekip çok hızlı bir şekilde yenilenmiş hedeflere baktım. Tertemiz yüzeylerinin tam ortasına birer kurşun sıktım.
Sağımdaki, solumdaki ve önümdeki hedef tahtalarının tam ortasına iz bıraktıktan sonra silahı belime takarak Harvey'nin yanından geçtim. Duvarı kaplayan aynadan Harvey'nin hedef tahtalarını incelediğini fark ettim. Aynadaki yansıması saniye saniye şaşkına dönüyordu. Bakışları hedeflerden bana dönerken dikkatimi üzerinden çektim. Kim olduğumu değil belki ama ne kadar tehlikeli olduğumu öğrenmesi gerekiyordu artık...
Derin bir nefes alarak Juliet'in yanına geçerken sarsılan özgüvenimi bir arada tutmaya çalıştım. İçimdeki bir taraf dik duruşlu, karalı ve güçlü bir kadın gibi görünse de başka bir taraf topuklarını kıçına vura vura kaçmak istiyordu. Kaçacağım kadar kaçmıştım; artık meydan okuma zamanıydı. En büyük kabusum babamdı ve Harvey'nin yapacaklarının potansiyelini bilmeme rağmen ondan o kadar da korkmuyordum. Arkama son bir kez baktım. O da beni izliyordu.
En fazla öldürürdü.
Dudaklarımın arasından titrek bir nefes verirken Juliet'e döndüm. Belimdeki silahı önündeki tezgaha bıraktım.
"Sıkıldın mı?" diye sordu ardı ardına patlatırken.
"Doydum diyelim." Dedim tatminkar bir sesle. Bana baktı merakla. Omuzlarımı silktim yumuşak bir ifadeyle. "Haddini bildirdim de."
Kahkaha atarken bana sarıldı. "Kayıp kız kardeşim misin be kızım?" Karşılık olarak kahkaha attım ben de.
"Beni sürekli hafife alıyordu."
"O zaman doğru taktiği kullanmışsın." Dedi tezgaha koyduğum şarjörlüyü bana uzatırken.
"Dedim ya, doydum ben." Bana bakarken alınmış gibiydi.
"Bunu bana açıklamak zorunda bıraktığına inanamıyorum." Dedi. "Senin bu, al."
Silahı Harvey'den söke söke alırım sanıyordum ama elbette hayır demeyecektim. "Mekan sahibi fark etmeyecek mi?"
"Buranın sahibi Bellamy." Göz kırptı bir şey anlatır gibi.
Oh... Bellamy silah kaçakçısıydı demek. Ne kadar sempatik olurlarsa olsunlar hepsi de katildi.
Ben de dahil olmak üzere...
Silahın emniyetini açarak belime takarken "Gitsem sorun olmaz, değil mi?" dedim. "Zor bir geceydi ve beklenmedik bir planla buraya geldik." Söylerken utandığım gerçeğimi itiraf ederken gülüyordum. "Ve doğrusu ben oldukça uykucu birisiyimdir. "
"Esasında buraya gelmek benim de planlarımı alt üst etti biraz." Toplu tabancayı kürsüye bırakarak beni çıkışa doğru yönlendirdi. Harvey çoktan poligondan çıkmıştı. Adımlarımı hızlandırırken bugün için Juliet'te teşekkür ettim. Poligonun önüne park ettiği motoruna atlamadan önce göz kırptı son bir kez daha ve arkama doğru bağırdı. "Çiftlik henüz tam anlamıyla toparlanmamıştır; akşama yine gelin."
Harvey hiçbir şey demeden başını sallarken beni bekliyordu. Kapımı açtı ve üzerime diktiği bakışlarıyla sessiz tehditler savurarak arabaya binmemi izledi.
-
-
-
Not; açıklamalar ve bilinmeyen kelimeler 14. Bölümün sonunda olacak ??? yorum ve beğenilerinizi eksik etmeyin ?