Bölüme başlamadan önce +10 yorum rica ediyorum sizden :)) keyifli okumalar :*
43. Bölüm
Umduğumdan da kocaman bir salonun ortasındaydık. Tamam, geçen sefer gittiğimiz yer gibi basık tavanlı ve dar bir kumar salonunda olacağımızı düşünmüyordum; nihayetinde bu bir resepsiyondu ve bu resepsiyon köklü bir otelin balo salonunda veriliyordu ama aklıma balo salonunu küçük bir Las Vegas'a çevirecekleri gelmemişti.
Önce slot makinelerinin olduğu geniş bir koridordan geçtik. Daha çok kadınların başını beklediği ve kolu çektikleri bir bekleme salonu gibiydi. Araya serpiştirilmiş oyuncak makinelerinin içinde bir sürü sevimli peluş vardı ama çoğu kimse onların yüzüne bakmıyordu. Koridoru bitirdikten sonra beş basamaklı bir iniş merdiveniyle karşılaştık; merdiven hemen sola dönüyor ve daha aşağıya bir kapı açıyordu. Harvey'se beni sağa yönlendirirken durdurdum onu. Merdivenlerden aşağı çekip "Biraz bekle." dedim. İçeride çıkartıp telefonuma bakamazdım nihayetinde. Korkut'un daha sadece on iki dakika önce gönderdiği resmi halen ezberlemiş sayılmazdım. Tamina'nın fotoğrafını bulması umduğumuzdan da uzun sürmüştü ve aslında bulabildiği için şanslı sayılırdık. Gerçi fotoğraf piksel pikseldi ama Korkut'un tasvirinden çok daha işe yarar olduğunu düşünüyordum.
"Gel buraya," Dedi Harvey ben telefonla uğraşırken. Beni gördüğüm kapıdan geçirip aşağı indirirken mırıldanıyordu. "Giriş kapısının önünde fazla dikkat çekiyorduk." Diye açıkladı manasızca. Açıklamasına gerek bile yoktu; aptal değildim. Kıyafetlerim etraftaki pek çok kadına nazaran fazlasıyla sofistike olsa da kızıldım, yabancıydım ve etraftaki kadınlar da dahil herkes tarafından potansiyel fahişe konumundaydım. Elimde telefon görmeleri sakıncalıydı.
Burası biraz daha mahrem olsa da yine de insanlar vardı ve bilardo oynuyorlardı. Saçlarımı kulağımın arkasına iterek Harvey'i önüme aldım. Kim olursa olsunlar, beni elimde telefonla görmelerini istemiyordum.
Çok bulanık bir resimdi. Emin olduğum tek şey fotoğraftaki kız çocuğunun zift karası saçlarıydı. Uzun ve dümdüz saçları vardı ama bu bilginin ne kadar işe yarayacağını bilmiyordum. Saçlarını boyatmış ya da kestirmiş olabilirdi. Hadi diyelim saçlarını boyatmadı ve kestirmedi ama içeride siyah, uzun ve düz saçları olan onlarca kadın vardı. Ofladım; Korkut'un verdiği bilgiler daha spesifikti doğrusu! "Hiçbir şey belli olmuyor." Diye sızlandım ve haklıydım. İçeride bir sürü kadın vardı. Hepsiyle tek tek tanışmak için yeteri kadar vaktim yoktu ki. "Diana ve Juliet bana yardım etmek zorunda." Dedim başımı kaldırırken. Harvey'nin üzerimdeki bakışları meraklıydı.
"Diana kim?"
"Dün geceki kızlardan biri." Dedim hızlıca.
"Sarışın olan mı?" Diye sordu bu kez.
"Küçük olan." Dedim. Bakışları büyüdü. Kızmıştı; kızacağını biliyordum. Aynı duygular içerisindeydik. Evet! Kız küçücüktü. Bize yardım ettiği fark edilirse kıza edecekleri işkenceleri hayal etmek dahi istemiyordum ama onu burada bırakmayacaktım.
"Eyşan, kızı-"
"Burada bırakmayacağım." Dedim kesip atarcasına. Buna, işe Diana'i karıştırmamdan daha çok kızacağını biliyordum. Tamam, hadi Tamina neyse, çocukken getirildiyse bile şimdi koca kadın olmalıydı hatta böyle düşünmesi korkunç olsa da muhtemelen yaşı yüzünden ıskartaya çıkmak üzereydi ama dün gece Marianne'in söylediği şu cümle aklımdan çıkmıyordu. 'Diana bizim darphanemiz sayılır!'
Diana'e ettikleri muameleleri hayal etmek bile istemiyordum. Ve ne yazık ki Korkut haklıydı; bu piyasada çocuklar kadınlardan çok daha fazla para ediyordu. Onu yanımızda götürürsek Nikolai kolay kolay bu işin peşini bırakmazdı ama Diana'i burada bırakırsak da aynı şeyi vicdanım bana yapacaktı! Nikolai'den kaçabilirdim ama vicdanım Nikolai'den de azılı bir katildi.
"Diana'in peşini bırakmazlar!" Diye hırladı.
"Bu tartışmaya açık bir konu değil Harvey." Dedim sertçe. Tamam, kurtardıklarımız bir yana, kurtarmadığımız bir sürü kadın ve çocuk vardı muhtemelen ama... Elimden gelen sadece Diana'i çekip almaktı. Diğerleri için mücadeleyi polisler verecekti. "Bellamy Juliet'e izin verir mi?"
"Konuyu kapatma!"
"Konu tartışmaya açık değil Harvey!" Diye inledim. Dün gece onunla konuşurken kızın korkudan titreyen halini görseydi ya da onu denediklerini sandığı zaman geçirmek üzere olduğu krizi... Veya beyaz odaya gitmek istemiyorum, derken ki çaresizliğini, o zaman bana hak verirdi! "O kız on altısından büyük değil Harvey ve ben bir 'çocuğu' buradaki hiçbir sapığın vicdanına bırakmayacağım!"
"Eyşan," Burun kemerini sıkıyor, öfkesine hakim olmaya çalışıyordu. Korkusunu anlayabiliyordum ama o kadar! Korkusuna hak vermem gibi bir durum söz konusu olamazdı. "Tamina için girdiğin riskin farkındasın ama Diana'i almaya karar vermen... Bu işi bambaşka bir boyuta taşır."
"Oradaki Nichole olsaydı bu kadar kes-"
"O Nichole değil!" Dedi sertçe. Empati kurmasını falan istemiyordum; psikopat değildi madem o zaman durumu rahatlıkla değerlendirebilir ve objektif bir sonuca ulaşabilirdi. Kızın içindeki mağduriyeti, yaşını ve korkusunu görmezden gelse bile Diane Tamina konusunda bize yardım edecekti ve kusura bakmasın ama Diana'e bu yardımının karşılığını vermeliydik.
"Ama olabilirdi!" Diye inledim ve tam o sırada birisi öksürdü.
Öksüren elinde tepsisi ile kırmızı papyonlu, mini kalem etekli ve racerback yelekli bir garson kızdı. "Özel localara geçmek isterseniz bir tanesini ayarlayabiliriz efendim." Dedi kız profesyonel bir edayla. Ona kızamadım. Harvey beni korumak için duvarların kesiştiği bir köşenin içine almıştı ve telefonu incelediğim görünmesin diye kale gibi önüme gerilmiş bir haldeydi. Üstüne bir de hararetli tartışmamız yüzünden dibime kadar girmişti.
"Gerek yok." Dedi Harvey kıza bakmadan. Beni kolumdan yakalayıp kızı arkamızda bırakarak sürüklemeye başladı. Öfkesi yüzünden bedeni kaskatıydı. "Bunun bir intihar görevi olmadığının farkında ol." Dedi tehditkar bir şekilde. Öfkesine dair yanılıyordu!
"Kendimi öldürtmeye çalışmıyorum!" Diye söylendim.
"Bana öyle gelmedi." Derken merdivenlerden çıkmış, beni koridorun sonundan sağa doğru yönlendirmişti.
Nefesim kesildi. Burası kocamandı! Gözümün alabildiğine sayabildiğim yedi devasa poker masası görüyordum ve bu sadece boylamasına bir sayıydı. Üstelik salon sonsuz gibiydi! Demek istediğim, ben sadece yedi sıra sayabildim. Sayamadıklarım hakkında ise hiçbir fikrim yoktu.
"Bu masalar kaç kişilik?" Diye sordum Harvey'ye usulca. Bir elini cebine sokarken diğer eli belime dolanmıştı.
"On iki." Dedi.
Enlem olarak masalara baktım ve yine sadece görebildiğim bir veri olarak saydığım masa ondu.
"Sekiz yüz kırk." Dedi ben kafamdan hesaplamaya çalışırken.
"Yani..." Diye mırıldandım. "Nereden baksan bin kişilik bir organizasyondan bahsediyoruz." Sessizliği sözüme hak verdiğinin bir göstergesiydi. Cebindeki elini ceketinin iç cebine yönlendirirken yutkundu. Onun da benim gibi endişeye kapıldığını hissettim. "Natt ve arkadaşı gelmiş." Diyerek dikkatimi dağıttı. Pekala, güzel. Harvey ve Bell elbette oyun oynamak zorundaydı ama ben Juliet, Diane, Natt ve Natt'in arkadaşı beş koldan Tamina'yı arayabilirdik. Bu da ne ediyordu? Bin davetli ve bin davetli eskortu... Tüm davetlilerin gelmediğini varsayalım, mesela eksi yüz diyelim...
Her birimize kontrol için yüz seksen eskort düşüyordu...
Endişeyle boynumu ovdum. Bu işi başarabileceğimizden emin miydik? Sayılar arttıkça kendime olan güvenim azalıyordu nitekim.
"Neredesiniz?" Diye sordu Harvey birden. Ahizeden yükselen ses balo salonun gürültüsünde yok olsa da sesin rengini tanıdım. Bellamy ile konuşuyordu. Aynı anda beni beraberinde sürüklemeye başladı. Boylamın altıncı, enlemin sekizinci sırasına giderken Harvey iç cebinden küçük bir cam şişe çıkardı. Kürdandan daha tombul ama yine de içi sıvı dolu, kırılabilecek kadar ince bir şişeydi.
"O ne?" Diye sordum.
"Şans iksirim." Diye cevap verdi. Yüzüme bile bakmadan açıklamaya giriştiğinde ise bu kez beni aptal yerine koymadığına sevindim. "Havalandırma çalışıyor ve salona yarım saatte bir farklı bir oda spreyi sıkıyorlar." Dedi. "Bu en iyi kumarbazları bile afallatır."
Yani?
"Kumar oynarken hep aynı kokuyu kullanırım Eyşan." Diye devam etti. "Konsantrasyonumu sabit tutmama yardım ediyor."
İyi de... "Harvey otele geleli kırk beş dakika olmadı." Dedim. "Teorinden emin olmak için en az bir saattir burada olmamız gerekiyordu.
"Salon geldiğimizde sandal ağacı kokuyordu. Şimdiyse lavanta sıktılar." Dedikten hemen sonra elindeki cam kürdanı kırıp yağvari sıvıyı bileğine yaydı. Çok, çok azdı ama Harvey kokuyu alıyordu.
Ben de alıyordum. Bu bana yaptığı kokuya benziyordu. Şey gibi... "Portakal mı var bunun içinde?" Diye sordum.
"Alt notasında." Dedi hızlıca.
Yanından geçtiğimiz bir masa hızlıydı. Misafirler salona ancak toplanıyordu ama onlar kurpiyeri bekleyemeyecek kadar aceleci ve önlerindeki çerezleri pey olarak kullanacak kadar çocuksuydular. Pokere çoktan başlamışlardı.
"Benim parfümüme benziyor." Dedim. Ret etmedi.
"Evet," Dedi. Tek kaşımı kaldırdım. Hani bana özel yapmıştı? Yalancı!
"Bana özel yaptığını sanıyordum." Dedim küçük bir sitemle. Kavganın yeri burası değildi; o yüzden uzatmayacaktım konuyu ama onun da dediği gibi; bunun rövanşı olurdu.
"Bana özel bir şeyi seninle paylaştım Eyşan." Dedi. Başım ona dönerken aralık dudaklarımı kapattım. Ne ara açılmışlardı ki?
"Yaptığın parfüm eski bir formül müydü yani?" Dedim. O zamanlar bunu itiraf etmesem de bu fazlasıyla romantik bir hamleydi. Ama görünen o ki bu hamle onun ezberindeydi. Kılını bile kıpırdatmamıştı!
"Bana ait bir şeyi gördüğümde tanırım Eyşan." Diyerek yavaşladı. Önümüzdeki masa Bell'in masasıydı ve belli ki Harvey oraya ulaşmadan konuyu kapatmaya çalışıyordu. "Koku bana aitti. Sen de kokuya aittin."
Beynim durdu. Salak değildim ama sersemlemiştim. Bileğini tutup burnuma götürürken kaşlarımı çattım. Benziyordu; bana yaptığı kokuya çok benziyordu ama değildi de.
"Bu bana yaptığın değil." Dedim kolunu savururken. Bir yanım kızmıştı, bir yanım sersem... Bir yanımın kanatlanıp uçası vardı.
"Tabii değil." Dedi. "Eyşan, bu seninle tanışmadan önce kullandığım bir ezberdi. Senin kokunu ne kadar seversem seveyim, sevgilim," Derken elini belimden çekti usul usul. "Poker oynarken hep bu kokuyu kullanırım ve bu gece kaybetmeyi hiç planlamıyorum."
Burnumdan nefes verdim. Kalbim ne kadar yaylım ateşine tutulmuş olursa olsun şimdi düşüncelerime dalamazdım.
Koku bana aitti. Sen de kokuya.
Dalamazdım!..
"Mavi cep mendili olan adamları görüyor musun?" Diye sordu yere bakıp manşetleriyle oynarken. "Her sıranın hem başında hem de sonunda duran mavi cep mendilli adamlar var." Diye detay verdi. "Onlar Bellamy'nin adamları." Derken başını kaldırıp dümdüz baktı bana. Parmakları boynumdaki soluk pembe yaraya sürtünerek enseme ulaştığında dudaklarıma sürtündü. "Sana, Natt'e ve Natt'in arkadaşına yardım edecekler." Diye dudaklarımın üzerine fısıldadı. "Diana'i bu işe bulaştırma, Juliet'e sorma bile."
Kaşlarımı çatarak ayrılmaya çalıştım dudaklarından. Yardımcılarım varsa elbette Juliet'i bu işe karıştırmazdım ama Diane konusunda büyük kaybedecekti. "Lütfen!" Dedi.
"Yalvarman hoşuma gitti." Diye dalga geçtim. Onun silahları vardı; benim de... Efendilik tasladığı saatlere rağmen onun kölesi olmadığımı ve bir şeyi istediğimde aldığımı öğrenmesi gerekiyordu artık.
"Eyşan," Diye tısladı arkamdan. Onu pışpışlayacak zaman değildi.
Şu an buradaki hiç kimseyi tanımıyordum ve bu lehimeydi. Diana'in Marianne'i ihbar edip etmediğini bilmiyordum ve Sergei'yi henüz görmemiştim. Nikolai ise muhtemelen yoldaydı. Ve ben etrafta bu üç isim olmadığı müddetçe rahat rahat at sürebilirdim.
Ne kadar vaktim olduğunu bilmiyordum ama nereden başlayacağımı biliyordum. Harvey'nin delici bakışlarını sırtımda hissetsem de durmadım. Gözlerimle çok hızlı bir tarama yaparak Diane'i aramaya başladım. Salon tamamiyle dolmamıştı ama gelen misafirler, onların eşlikçileri, krupiyeler ve garsonlar derken koca bir insan seliyle karşı karşıyaydım.
Kalbimi durdurdum. Öyle coşup manasızca koşuşturmaya hiç gerek yoktu. Diana'i çok net hatırlıyordum ve ayrıca yetişkin kıyafetleri içerisindeki bir kız çocuğu da fazlasıyla dikkat çekerdi zaten. Tek sorunum salonun biraz fazla büyük olmasıydı. O yüzden Natt'ten yardım istemeye karar verdim. Mavi cep mendillileri bilemem ama Natt ve ben birbirimizi çok net takip edebiliyorduk. Üstelik her zaman ki tarzının aksine kumaş pantolon üzerine beyaz gömlek onda tahmin ettiğimden de güzel durmuştu ve bir şekilde yine tarzını konuşturmayı başarmıştı. Deri pantolon askısı, açık gömlek düğmeleri, dudakları arasında ki kürdanı ve muhtemel ki aklına esmesiyle yaptırdığı parmak dövmeleri onu tam bir serseriye dönüştürmüştü.
"Güzel dövme," Dedim sırt sırta geldiğimizde. Deri askısının göğsüne çarpan şaklamasını duydum.
"Senin boynundakiler kadar değil," Dedi alayla. Unutmuşum, Natt ne zaman bir savaş yaram olduğunu görse benimle alay ederdi. Ama bu kadar. Sertçe nefes aldığını fark etmemle Natt'in bile sabrını taşırdığımı fark ettim. "Adamla aranda ne bok olduğunu bir ara detaylıca anlat bana tamam mı?" Dedi sertçe. İçinde olduğumuz durumu yadsıdığını sanmıyorum ama bataklıkları seven Natt için bile fazla gizemli ve karmaşık bir halt yiyorduk. Üstelik Harvey'nin metresi olduğumu sandığı zamanlarda her şeyi takip edebiliyordu; oysa şimdi körlemesine uçuyordu zavallım. "Metresi misin yoksa esiri mi, Zoe?" Diye sordu isyanla. "Göt herif nişanlı, farkında mısın?"
"Bunu Fransa'da konuşalım." Diyerek önümden geçen bir garsondan meyve kokteyli aldım. Stres yüzünden alkole ihtiyacım vardı ama bu gece açık bir bilince, sağlam bacaklara ve hızlı reflekslere de ihtiyacım vardı. "Şimdi sana ihtiyacım var."
Arkasına dönerek gitmeye hazırlanan garsondan bir kadeh viski istedi. Bu esnada ise hiç tanışmıyormuşuz gibi benimle tokalaştı. "O herifin gönderdiği fotoğraf bir halta yaramaz." Dedi. Hali tavrı, ucuz bir fıkra anlatır gibiydi. Ona eşlik ettim. "Benim lise fotoğrafımda bile daha ayırt edici özellikler fark ediliyor."
"Tamina'yı değil, Diana'i bul bana," Dedim. Eğer Diana dün gece dediklerimi düşündüyse, bir küçük inandıysa bana, Tamina'nın kim olduğuna dair etrafı soruşturmuş olmalıydı. Ondan çok daha ümitliydim. "Esmer, minyon bir kız. Uzun, siyah saçları var."
"Zoe, üzerine alınma fıstığım ama bu salonun yarısı saydığın özellikleri tam tekmil taşıyan kadınlarla dolu." Dedi sitem edercesine.
"İyi ya," Diye gülümsedim ve salıverdim bombayı ortaya. "aradığımız kız, bir çocuk."
Kaskatı kesildi. Burnunun ucunu kırıştırırken emin olmak için yanıma yaklaşarak yüzüme doğru eğildi. "Çocuk?"
"On altısından büyük olduğunu sanmıyorum." Bir küçük adım yaklaşırken elimi uzattım belli belirsiz. Başından beri elinde sakladığına emin olduğum kulak içi telsizi çaktırmadan elime sıkıştırdığına garson geldi tekrardan. Tepsisinde Natt'in istediği viski vardı. Daha fazla orada durmak tehlike arz edeceğinden yanından ayrılıp kalabalığa karıştım ve yapmam gereken en büyük uyarıyı eklemek için telsizi saçlarımın arasından kulağıma yerleştirdim. "Kızla konuşmak yok Natt." Dedim. "Sadece kızı bul ve bana nerede olduğunu söyle."
"Anladım." Dedi hemen sonra ve saniyeler içinde mavi cep mendilli adamlar da etrafta dolaşmaya başladı.
Geçen her dakikada salon daha da kalabalıklaşıyordu ve aslında bu kötüydü. Herkes un kurdu gibi kımıl kımıldı! Bir sırayı bitiriyordum ve bir sonraki sırada önceki sıradan bir kızla karşılaşıyordum ve diyordum ki, acaba Tamina ya da Diana de bu kurtçuklar gibi kımıl kımıl mı?
Muhtemel ki öyleydiler...
Salonun en sonuna giderek tekrar baştan başladım. Sorun şuydu ki Diana'i bulamıyordum ve Tamina'yı tanımıyordum. Yanından geçmiş ve hatta ona gülümsemiş olabilirdim ama hatunu tanımıyordum!...
"Üçüncü boylam, ikinci sıra." Dedi birden Natt kulağıma. "Kırmızı elbise giymiş, kolay fark ediliyor."
Sonunda!
Dudaklarımı yalayıp öne doğru mevzi aldığım anda kendinden emin, olgun bir adam önümü kesti. "Merhaba,"
Çok minik bir an ne yapacağımdan emin olmak için düşündüm.
"Bir süredir seni izliyorum." Dedi adam elini ceketinin altından cebine sokarak. "Yalnızsın."
Gülümsemeye gayret ederek kararlı adımlarla yürümeye başladım. Bana eşlik ediyordu. "Değilim," Dedim korkusuzca. "Sevgilimle geldim."
"Sevgilin?" Diye sordu. Aslında bir fahişe gibi görünmüyordum. Poker gecesine yakışacak zariflikte olmadığımın da farkındaydım ancak önceliğim moda değildi. Jartiyerlerimin içinde bıçaklarım ve Juliet'ten istediğim küçük kalibre silahım vardı; dar bir etek beni yoracaktı. O yüzden istediğim an dikişlerinden tutup parçalayabileceğim çan etekli, siyah bir elbise giymiştim.
Demek istediğim karışık bir tarz içinde, uyumsuz bir kadın gibi görünüyordum. Fahişe olamayacak kadar sıradan, davetli olamayacak kadar pespayeydim. Neyimden etkilenmişti ki? "Orada, o masada." Diyerek özellikle Bellamy'yi gösterdim. Umudum, Bellamy ve Juliet'in birbirine olan delicesine aşklarının herkesçe biliniyor olmamasıydı. Harvey ürkütücü ve tehlikeli olabilirdi ama bu konuda Bell kadar şöhret sahibi değildi ne yazık ki? "Şimdi onun yanına gidiyordum." Diyerek adamı ikilemde bıraktım.
"Pekala," Dedi adam emin olamasa dahi. Şansını denemiş ve vazgeçmişti; iyi. Onu arkamda bırakarak çok kısa masalarına uğradım. Adamın beni göz hapsinde tuttuğunu sanmıyordum ama Harvey'ye belirli aralıklarla kendimi göstereceğime söz vermiştim. Juliet'in sandalyesinin başına tutunarak Bell ve Harvey'ye, tam karşımdaki iddialı ancak orta yaşlı kadına, hemen yanındaki genç beyefendiye ve son olarak yanındaki esmere baktım hızlıca ve en son Harvey'ye gülümseyerek göz kırptım.
Acelem vardı. Bu minik merhabanın ardından kimseyi tereddütte bırakmayacak netlikle hedefime doğru mevzilendim.
Üçüncü boylam, ikinci sıra.
Tek tek masaları arkamda bırakırken hedefimi gördüm. Kadın kıyafetleri içinde, çelimsiz bir çocuktu... Elinde tuttuğu kadehten viskisini yudumluyordu. Gülümsediğini ama acı çektiğini görebiliyordum.
Nedense beş yıl önceki çaresizliğimi izliyor gibiydim. Debelendikçe bedenine hapsolmuş bir ruh gibiydi. Kalbim acıdı.
Elindeki kadehe çarpıp yere düşürürken bir minik yaygara koparttım. Tüm içkiyi göğsünden karnına doğru dökmüştüm. Birincisi; bu gece yeterince stresli olacaktı ve sarhoş olmaması gerekiyordu. İkincisi ve en mühimi; on altı yaşındaki bir çocuğun içki içmesi de ne demekti?!
"Çok çok özür dilerim!" Diye inledim. "Ah Tanrı'm... Elbiseni mahvettim."
Ona çarpanın ben olduğumu fark edince bembeyaz kesildi. Etrafına bakındı ve kirpiklerini kırpıştırarak birkaç adım geriledi.
Etrafımız kalabalıktı; neredeyse tüm davetliler toplanmış gibiydi ve birbirine karışan konuşma seslerinden kulaklarımız tırmalanıyordu ama onun endişeli bakışlarından bir şeyler olduğunu fark ettim. Aslında onun gözlem altında olduğuna emindim. O yüzden bu benim için sürpriz olmadı. "Üstünü temizlemeliyiz," Diye üzerine gittim. Harekete geçmek konusunda kararsızdı nitekim.
Arkasına baktı. Tanımadığım, yaşlı bir adam Diane'i kesiyordu dikkatli bakışlarıyla. Bu gece o adama kiralandığını varsaydım.
Bıyıkları bile bembeyazdı! Aşağılık herif!
"Yanımda böyle dolaşmayacaksın herhalde!" Diye hırladı adam etraftakileri umursamadan. Tavrı yüzünden kafasını klozete sokabilirdim ama istediğimi vermişti.
"Evet," Dedim umarsızca. "Lütfen hatamı telafi etmeme izin ver..."
Tekrar etrafına bakındı.
"Hadi." Diye destek olmaya çalıştım. Yutkunduktan sonra kaşlarını çattı ve kararlılıkla başını salladı.
Gözünü karartmıştı. Havalanmış gibi hissettim. Kızı götürmek istiyorum diye Harvey beni pataklayabilirdi. Bizi kaçıracak olan uçak Bell'e ait olduğu için aldığım risk yüzünden beni uçaktan atabilirdi. Korkut bir çocuğu kurtarmış olmama rağmen beni öldürebilirdi ama bunların hepsi Diane gözünü kararttığı taktirde yaşanabilecek ihtimallerdi.
Ve Diane cesur olmayı seçmişti.
Yaşadıklarımız birbirine benzemiyordu ama cüret konusunda ikiz sayılırdık.
Onu önüme katıp tuvalete götürmeye başladım. "Natt, konuşmak için gizli bir yere ihtiyacım var." Diye konuştum telsize. Telsiz kısa bir hat kesilmesinin ardından tekrar çalıştığında mavi cep mendilli bir adam tam karşımıza dikildi. "Kızı adama teslim et ve benimle asansörde buluş."
"Natt," Diye soludum. Diane'in kimseye güvenecek hali yoktu. Kıza küçük bir sinir harbi dahi yaşatmak istemiyordum. "Diane'i bırakamam."
"Üst kattaki localardan birinde buluşacaksınız." Diye mırıldandı. Tamam ama Diane bana güvenmek konusunda bile emin değildi. Onu koca hengamenin içinden çekip bir adama verirsem az sonra bana güvenir miydi?
"Natt!" Diye tısladım ama adamla karşı karşıyaydık ve karşımızdaki bir görev adamıydı. Konuşmadan Diane'in bileğine uzanırken kız bana döndü korkuyla.
"Sara!" Diye inledi. Tufaya düşürüldüğünü düşünüyor olmalıydı. Gözleri inanılmaz bir hızla dolmuştu ve yüzü olanca esmerliğine rağmen bembeyaz kesilmişti. Yutkunamadım.
O esnada piyanonun yumuşak nağmeleri duyuldu. Poker turnuvası resmen başlamış olmalıydı. "Hemen arkandayım!" Diye fısıldadım. Sesim yumuşak müziğin nağmeleri ve poker fişlerinin şıngırtıları arasında boğulmuştu.
Adam Diane'i asansöre sokarken birisi dirseğimden yakalayınca "Planda kızı korkutmak yoktu!" diye inledim. Aslında bu riskli bir hamleydi. Kolumu tutan Natt olmayabilirdi ama bu kez şanslıydım.
"İki fahişenin sevişmek için loca tutması biraz fazla dikkat çekerdi güzellik." Natt tam bir profesyonele benziyordu. Şuursuz, sosyal hayata dair aptal ama hukuk ve adaletin tüm çatlaklarını bilen bir psikopat gibi.
Şu an elbette önceliğim geçmişim değildi ama düşünmeden edemiyordum; kaçtığıma ve kurtulduğuma emin olduğum o beş yıllık süre içerisinde acaba gerçekten de gün ışığı görmüş müydüm? Dirseğimi tutan Natt'e dönerken cevap konusunda fazlasıyla nettim. Hayır, ben bataklıktan asla kurtulmamıştım. Natt bu boktan puzzelın küçük bir parçasıydı ama küçük ya da büyük, o bu bataklığın bir parçasıydı.
Gelen asansöre binerken bunları düşünmenin beni savunmasızlaştırdığının farkındaydım. O yüzden gözlerimi kapayıp boynumu yana yatırarak tüm konsantrasyonumu toplamaya çalıştım. Şimdi tökezlemem demek Diane dahil intikamım için bir araya gelmiş herkesi tehlikeye atmam anlamına gelirdi.
Asansör durdu ve Natt beni yönlendirirken bir kez daha uyardım onu. "Kıza bakmak yok." Dedim. "Arkanızı dönün ve yokmuş gibi davranın."
"Küçük bir kızı korkutacak kadar beyinsiz değilim Zoe." Derken alıngandı. Aslında onun bu koruyucu ağabey tavrı Diane'e iyi bile gelebilirdi ama şimdi değil. Şimdi herhangi bir erkeğe güveneceğini hiç sanmıyordum.
Koridoru bitirip sağa döndük. Belli aralıklarla görünen kapıların kimisinin önünde korumalar nöbetteydi. Bunlar az önce Harvey ve bana teklif edilen özel localar olmalıydı. Millet sevişmeye başlamıştı belli ki. Koruma bekleyen bir tanesinin önüne geldiğimizde adam "İçerisi dolu." Dedi. Anlaşılan bu korumalar da resepsiyon görevlilerindendi. Herkes kendi korumasını getirmiş olsaydı adamın sorgusuz sualsiz geri çekileceğine emindim çünkü.
"İçerideki arkadaşım." Dedi Natt rolüne girerek. "Bizi bekliyor."
Adam emin olamadı fakat kafasını içeri uzatıp soru da soramazdı. "Grup takılacağız." Diye araya girdim. Yine de ikilemdeydi ve onu ikna etmem gerekiyordu. "Nikolai işimi bitirip yanına gitmemi bekliyor." Derken elimi belime koydum. "İstersen geri döndüğümde ekmeğine taş koyduğunu söylemeyeyim ona, ha? Ne dersin?"
Boğazını temizleyip yerinde kıpırdanırken başını başka tarafa çevirip kapıyı açtı.
Tanrı'm... Yatağın en uç köşesine sinmiş yere bakıyordu. Ağlamamak için mücadele verdiğini görebiliyordum. Bacağı stresten zıplıyordu ve kurbanlık gibi beklediğini fark ettim.
Adam kapının hemen yanındaydı ve o da yere bakıyordu. "Natt arkanı dön." Dedim sertçe. "Sen de."
Her ikisi de arkasını dönerken kızın yanına gidip "Onlar benim adamlarım." dedim. Kimsenin kızla konuşmamasını özellikle istemiştim. Şimdi güven tazelemem gerekiyordu ve buna ayıracak vaktimiz yoktu. "Diane." Dedim. Başını kaldırıp kaldırmamak konusundaki kararsızlığı sürecinde bir adım gerileyip "Kıza kıyafet ayarlayın ve dışarıdaki dingile bir arkadaşınızın da eğlenceye katılacağını söyleyin." diyerek locanın balkonuna gittim. Oda otuz metrekarelik bir alandı. İçeride bir yatak ve bir berjer vardı ama aslında aşağısının balo salonu olduğu ve burada localar olduğu düşünülürse bu balkonun asilzadelere ait bir opera balkonu olduğu çok açıktı. Aşağısı bir opera salonu olmalıydı. Muhtemelen bu gece için koltuklar sökülmüş ve sahne de kaldırılmıştı. Olduğumuz yerden poker turnuvasını izleyebilirdik.
Balkonun perdelerini çekerek "Diane!" Diye kızdım. Kimse ona bir şey yapmamıştı ve yapmayacaktı da. Şefkatli davranmayı ne kadar istersem isteyeyim vaktimiz yoktu. Onu bir erkeğe emanet etmek istemezdim. Hele de peşindekilerin kıskacında gizli saklı işler yaparken! Ama bunun travmasını atlatması için daha fazla zaman veremezdim! "Toparlan! Onlar bize yardım ediyor."
"Yalvarırım gidelim!" Diye ayağa kalktı. Yaşlar yanaklarından süzülüyordu. Ona sarılmak geldi içimden. Korkudan titriyordu resmen. "Tamina'dan ne istiyorsan fazlasını yapmaya razıyım."
Dudaklarımı ıslattım.
"Kim olduğunu biliyor musun?" Diye sordum. Kapalı dudaklarının arasından incecik bir inilti gözyaşlarını sürükledi yanaklarına.
"Lütfen..." Fısıltısındaki yakarış kalbimi kırıyordu ama yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmiştik. Vazgeçemezdim.
"Bak, ne seni ne de Tamina'yı burada bırakmayacağım." diye fısıldadım kızın kulağına. Natt'in bana ne kadar kızarsa kızsın karşı gelmeyeceğine emindim ama kızı buradan çıkartacağımı Bell'in adamı duymasa da olurdu. "Şimdi bana ne biliyorsan söyle."
Yalvaran bakışlarına kayıtsız kalmak zorundaydım!
"Tamina olup olmadığını bilmiyorum ama Annie Mina diye bir kadından bahsetti."
Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi hissediyordum.
"On dört yaşında gelmiş." Anlatmakta zorlanıyordu ama cesaretini kırmamak adına susarak onu dinledim. "Annie benim ona benzediğimi söyledi." Hıçkırıklarının arasından nefes almaya çalışıyordu ama sanki daha çok boğulmamak için mücadele veriyor gibiydi. "Bir daha seninle ya da başka birisiyle konuşursam Mina'nın başına gelenleri yaşayacağımı da söyledi."
Başımı hafifçe sallarken soludum. "Başına ne gelmiş?"
"Onun..." Yutkunup yanaklarını kurularken nefesini stresle dışarı üflüyordu." Gözünü kör ettiğini söyledi." Diye fısıldadı. "Ama yine de mücadeleye devam edersem... Güzelliğim konunda endişe etmememi, Ferruh Canatan gibi bazı erkeklerin farklı gözleri olan kadınları ilginç bulduğunu da söyledi."
Ya seve seve ya sike sike yani...
O kadını bu gece gebertecektim! "Beni bu gece Mina ve Ferruh'la özellikle tanıştıracaktı."
"Tı?" Diye sordum.
Elini eteğinin altına sokup mahcup bir şekilde dün gece ona verdiğim telefonu çıkartırken nemli kirpiklerinin altından bana baktı. "Gerçekten de geliyormuş." Diye mırıldandı. "Polisler."
Kendimi kardeşinin başarısını izlemiş bir abla gibi hissettim. Gururla doldu içim. Kızın alnına cesaret verici bir öpücük kondurup saçlarını okşarken "Aferin!" Diye omuzlarına sarıldım.
"Çıkmaz, değil mi?" Diye sordu. "O hapishane deliğinde çürür."
Çıkardı. Sadece basit bir fahişe olsa dahi Nikolai onu çıkartmanın bir yolunu bulurdu ama Marianne Nikolai'ın adamlarından biriydi ve Nikolai Marrianne'in bu geceyi kaçırmasına izin vermezdi muhtemelen.
"Çıkamaz." Diye yalan söyledim. Daha fazla korkmasına hiç gerek yoktu. Tam o esnada içeri mavi cep mendilli bir adam daha girdi. Elinde tuttuğu küçük paketi almak için yanına gittim. "Arkanı dön." Diye tembihleyerek paketi kıza uzattım. "Giyinebilirsin." Dedim yumuşak bir sesle. "Kimse seni izlemeyecek."
Tereddütle arkamda arkasını dönmüş üç erkeğe baktı. İçim titredi... Gerçekten. Kötü yola düşmek ya da o yolun yolcusu olmak gibi deyimlerden tiksinirdim. Ve bu küçük kızın nasıl olup da bu çirkin tabirlerin içine sıkıştığını düşünmek bile istemiyordum. Onu benimle kıyaslamak sağlıklı değildi o yüzden bu kıyaslamayı sadece hayal edebilirdim. İkimizde on altımızdayken liseye gidiyor olmalıydık. Bir uyuşturucu sevkiyatı yönetmek ya da erkeklere peşkeş çekilmek on altı yaşın işi değildi.
Aslında bunlar hiçbir yaşın işi değildi...
"Bakmayacaklar." Dedim kesin ve net bir dille. "Ben de bakmayacağım."
Arkamı dönüp erkeklere diktim gözümü. Çok hızlı hareket ettiğini duyabiliyordum. Güvenmiyordu, tedirgindi ve bu yüzden çıplaklığını mümkün olan en kısa sürede örtmeye çalışıyordu. Örttü de. Boğazını minicik temizleyip hazır olduğunun sinyalini verirken "Natt diğerlerini gönder." diye fısıldadım.
Ben Diane'e döndüğüm esnada kapı açıldı ve diğerleri çıktı hızla. Çantamdan telefonu çıkartırken perdeyi açıp yutkundum. İnsan seli fırtınalı bir okyanus gibi kımıl kımıldı.
"Korkut," Diye sordum telefon açılır açılmaz.
"Buldun mu?" Diye soludu.
Emin değildim doğrusu ama bir şeyler yakaladığımı umuyordum. "Tamina'yla aranızda bir kod var mı?" Kalabalığı taradı gözlerim. Van kedisi bir kadın illa ki göze çarpardı.
"Neden?"
"Mina diye bir kadın buldum ama emin değilim." Dedim. "Söylediğimde kimsenin mana veremeyeceği ama Tamina'yı afallatacak bir kod, isim, sözcü-"
"Süha." Dedi tereddütsüzce. "Oğlunun adı."
Dudaklarımı yalayarak başımı salladım. Tanrı'dan tek umudum topladığım ipuçlarının doğru kapıyı açmasıydı. "Peki Ferruh Canatan diye birini tanıyor musun?"
"Cezayirli bir maden zengini." Dedi hızlıca. "Kumarbazın tekidir."
Derin bir nefes aldım. "Tamam." Dedim sadece ve bir hoşça kal bile demeden kapadım telefonu. Diane yatağa oturmuş, gözleri üzerimde, beni dinliyordu. Ne dediğimi anladığını sanmıyordum nitekim Türkçe konuşmuştum.
Aynı şaşkın bakışlar Natt'te de mevcuttu ama onun şaşkınlığının başka bir dil konuşmama dair olduğunu sanmıyordum. Beş yıldır aynı evi, zaman zaman mecburiyetten de olsa aynı yatağı paylaştığı kızın, her gün yeni bir sürpriziyle karşılaşmaktan dolayı şok geçiriyordu resmen. "Kimsin sen!" Diye inledi sonunda çileden çıkmış gibi.
De La Cour'ları tanıyordu. Bell gibi bir silah kaçakçısının peşinden Rusya'ya gelecek kadar işin içinceydi. Benji ve Du Pond'la karşı karşıya gelmişti. Bratva'nın inindeydi ve Rus mafyasına kafa tutuyordu. Bu yüzden...
Gürsoy ismini duyduğuna emindim ama beş yıldır Gürsoy'ların kaçak kızıyla ev arkadaşlığı yaptığını öğrenmesi için doğru bir zaman değildi şu an.
"Senin hiçbir halttan haberi olmayan, Fransız kız arkadaşın değilim." Dedim gözlerine diklenerek. "Fransa'ya kadar bununla idare et, olur mu?"
Küfretti. Ona hak veriyordum ama şimdi bu tartışmanın içinde kaybolamazdık. "Kafayı yedirteceksin bana!"
"Natt," Dedim güçlü bir sesle. Sonra azarlayabilir ve hatta gücü yetiyorsa pataklayabilirdi beni ama şimdi önceliğim bambaşkaydı; Diane korkudan ölmek üzereydi ve tam olarak az önce Nikolai'a ihanet etmişti. O kalabalığa girmek onun için artık olduğundan da zordu. Harvey ve Bellamy'den yardım isteyemezdim ama Diane'i o hengameye geri de gönderemezdim. "Diane'i çıkartman gerek."
Burnundan nefes verdi. "Dahiyane bir fikrin vardır umarım!" Diye çileden çıktı. "Fıstığım sence bu kızı gözlemiyorlar mıdır?"
Diane'in nefes sesleri hızlandı. Ağlamamak için çabaladığı her halinden belliydi. "İsterlerse kıçına paratoner taksınlar." Dedim ben de karşılık olarak. "Bu kızın buradan çıkması gerek!"
"Zo-"
"Juliet'ten yardım isteyeceğim." Diyerek tekrar telefona uzandım.
"Bellamy seni öldürür."
"Harvey de onu öldürür." Dedim korkusuzca. Ne yani? Biz birbirimizi öldürmezsek kızı kör edip servis etmeye devam edeceklerdi! Buna izin verir miyim sanıyordu Natt? "Juliet," Dedim Natt'in gözünün içine bakarak. Gözlerinde beni pataklayan bir ifade vardı. İstediğini yapabilir, düşünebilir hatta beni gammazlayabilirdi. Umurumda değildi. "Harvey ve Bell'e çaktırma ama sana ihtiyacım var." Dedim.
Juliet'in ahizeden yükselen narin solukları poker fişlerinin arasından sıyrıldı. Elini ahizeye kapatarak "Nichole," Dedi. Muhtemelen Harvey ve Bell'e sorun yok mesajı veriyordu. Fondaki sesler hızla değişirken masadan uzaklaştığını anladım. Biraz sonra ise daha sessiz bir yere geçip sordu.
"Ne oldu?"
"Buradan birini çıkartmam gerek." Dedim.
"Buldun mu kadını?"
Saçlarımı karıştırırken dudak büktüm. "Henüz değil," Dedim. "Başka birini çıkartmamız gerek."
"Eyşan, bu iş tehlikeli olmaya başladı." Diye araya girdi. Bu durumun hepimizi olduğu gibi onu da gerdiğini biliyordum ama diğer herkesin aksine bir kadın olarak Juliet'in küçük bir kız çocuğunu burada bırakmayacağını da biliyordum.
"Dün geceki kız çocuğunu," Diye araya girerek vicdanına oynadım. "Çıkartmamız gerek."
Nefes aldı birkaç tane ardı ardına.
"Harvey buna izin vermeyeceğini söyledi." Dedim itiraf edercesine. Dian'in dikilmiş kulaklarının bende olduğunun farkında değildim ama elbette beni dinliyordu. Kaderini dinliyordu sonuçta kız. Hıçkırıkları dikkatimi böldüğünde devam ettim. "Bellamy'nin de onaylamayacağına eminim." Dedim. "Ama Diane'i burada bırakamayız."
"Eyşan..." Yutkunmasını duydum ve o mucize kelimeleri. "Halledeceğim."
Nefes aldım doya doya. Diane'e gülümseyerek "Localardayız." Dedim. Bunu duyan Natt tam olarak detay verdi.
"İlk koridor. 49. oda."
Tekrar ederek Juliet'e bilgileri verdim. Telefonu kapatırken ise Nikolai ve Marianne orospusunun salona girdiğini gördüm.
Tamina'yı bulur muydum, bilmiyorum. Üstelik içim Serdar'dan alacağım intikama da susamış bir haldeydi; yani Tamina'ya muhtaçtım ama bu gece emin olduğum tek bir şey vardı. Tamina'yı bulurum ya da bulamam ama bu gece o kaltak karının nefesini kesecektim ve Diane'i bu orospu çocuklarının pençesinden söküp alacaktım.
"Nereye?" Diye sordu Diane ayağa fırlayarak.
Duraksadım.
Elbette, Diane'i kaçırma işini Juliet'e devretmiştim ama kızı burada tek başına bırakamazdım. Natt burada güvenebileceğim tek adam olmasına rağmen o bir erkekti... Ve Diane için bu neredeyse kriz sayılırdı.
"Ona güvenebilirsin." Dedim uysal bir sesle. Başını salladı belli belirsiz.
"Merak etme," Natt o her zamanki çapkın gülüşüyle kıza asker selamı çakarken pervasız eline vurdum. Durumun hassasiyetinin farkında mı değildi bu geri zekalı? "Esmerlerden hoşlanırım ama çocuklar ilgi alanıma girmiyor."
Gözlerimi kapatıp burnumdan soludum. Salak. Özellikle sempatik olmaya çalıştığının farkındaydım. Travması olmayan bir kadında işe de yarardı belki ama gerçeğini bilmesem de emindim. Bu çocuğa tecavüz edilmişti ve erkeklerin altına isteyerek yattığını da sanmıyordum! "Sus!" Diye azarladım Natt'i. Bacaklarımın arasından bir bıçak çekip çıkartırken parmak salladım Natt'e. "Ağzını bile açma."
Bıçağı Diane'e verip Natt'in karşısına çektim. "Bak," dedim iki parmağımla Natt'in şah damarlarını göstererek. "Direk öldürmek istersen şu noktalara tek bir darbe yeterli." Dedim. "Ama onun canından kıymetlisi çüküdür." Diye bacaklarının arasını gösterdim. Diane anlamamış gibi beni takip etmeye çalışırken Natt gözlerini kısarak bana baktı.
"Yine de onu severim," Diyerek Natt'e diş biledim. "öldürmezsen sevinirim." Kızdığımdan falan değildi sözlerim. Sadece Diane'in ciddiye alınmaya ihtiyacı vardı ve muhtemelen Natt'e saldıracaktı ama Natt Diane'i çok kolay zapt ederdi. Üstelik Natt'in ona zarar vermeyeceğinden de emindim.
"Bunu sütlaçla telafi edemezsin yalnız." Diye öfkelendi.
İyi, gözlerindeki öfkenin hiçbir ciddi yanı yoktu. "Sen kızı koru, sana ziyafet hazırlayacağım." Derken Diane arkamı dönerek Natt'e göz kırptım ve samimiyetle gülümsedim.
Natt'in puşt bir yanı olduğunu görebiliyordum ama o kötü biri değildi. "O ateş gibi saçların altında bir melek yatmadığı çok belliydi zaten!" Diye bağırdı arkamdan. Çok kızmıştı; bunun hesabını sormak için sabırsızlandığı da çok ortadaydı ancak onun öncelikleri de benimkilerle aynıydı şükür ki.
O ikisini odada bırakırken kapı görevlisinin önünde üstümü başımı düzelttim. "Biraz daha devam edecekler." Derken epey fingirdektim.
Aklımda çok hızlı bir hesap yaparak planımı kurdum. Önceliğim Ferruh Canatan'ı bulmaktı. Bunun için Bellamy ve Harvey'den yardım almalıydım. Ferruh'u bulmam demek Mina'ya ulaşmak anlamına geliyordu zaten. Sonra yapacağım tek şey, Süha diye fısıldamaktı. Eğer Mina Tamina'ysa peşimden koşar adım tuvalete geleceğine de emindim.
Elbette bu esnada Marianne'in peşime takılmasını 'ÇOK' istiyordum. Çünkü o insan müsveddesini Tamina'nın gözü önünde geberterek hem dün gecenin intikamını alacak hem de Tamina'nın bana güvenmesini sağlayacaktım.
Fakat Marianne'i öldürmek intikamımın da ötesinde Diane'in ihtiyaç duyduğu bir gerçeklikti. Uykularına kabus olup çöken çetenin karabasının cesedini görmek içini soğutmazdı biliyorum ama kısa süre de olsa korkusunu dizginleyebilirdi ve benim dizginlenmiş Diane'e ihtiyacım vardı.
Asansörden inip insan seline karışırken kimseye çarpmamaya çalıştım. Saat gece on biri geçiyordu ve sabahın ilk ışıklarına kadar dönecek bir turnuvadan bahsediyorduk. Poker düşkünlerinin hatırı sayılır bir kadarı belli bir yaşın üzerindeydi ve bu yüzden de turnuvanın en kalabalık saatlerinde olduğumuzu varsayıyordum. Başta da tahmin ettiğim gibi bin davetlinin bini de gelmiş olamazdı ama buna rağmen tıklım tıkıştı sanki salon.
Kimseye değmemeye, özellikle gözümü dikmemeye çalışarak Harvey ve Bell'in oynadığı masaya geçtim. Bana benzer güzel bir kızıl orta yaşlı ama bakımlı bir kadının arkasında beklerken bir yandan da kadına masaj yapıyordu. Elim Harvey'nin omuzlarına sürtündü.
Bana bakmamasına ve konuşmamasına rağmen açtığı kolunun altına gelmemi emretti hareketleriyle. Ne de olsa herkes çok rahat hareket ediyordu.
Kucağına yerleşip sırtımı masaya döndüm. Yanak yanağa bir pozisyondayken "Ferruh Canatan." diye fısıldadım kulağına. "Cezayirli bir maden zengini. Tamina onun yanında."
-
-
-
NOT: Selllaaaammm... Bölümü nasıl buldunuz? Bölüm hakkındaki yorum, eleştiri ve teorilerinizi ısrarla beklediğimi belirtmeliyim :)) 44. Bölümde görüşmek üzere