31. Bölüm

3879 Kelimeler
31. Bölüm İlk defa ondan önce uyandım. Doğrusu uyuyacağını bile düşünmemiştim; nitekim dediğim gibi geçtiğimiz bir hafta boyunca neredeyse her gece dinlenmek için yatağa girmişti. Her yatağa girdiğinde uyumadığına emindim ama ne bileyim? Benden beter uyuyacak kadar yorgun olacağını hiç düşünmemiştim. Belki de dün gece dediği gibi dört gündür tetikte olduğu için olduğundan da bitkin ve yorgundu. Yüzüne zamklanmış gibi duran donuk ifadesi ve çatık kaşları olmadığında çocuk gibi bir ifadesi vardı doğrusu. Başına buyruk saçları benim asi dalgalarımdan beter yatağa dağılmış; hafif aralık dudakları kurumuştu. Hastalığını araştırdığım için biliyordum; fazla derin uyuyamıyordu. O yüzden kaşif parmaklarıma söz geçirmek için çok çabaladım. Çünkü yaramaz oğlan çocukları gibi Harvey'nin saçlarını, kirpiklerini, dudaklarını, köprücük kemiklerini, pazularını... Adamın her yerini okşayası vardı! Ahlaksız parmaklarım... Öte yandan, yataktan kalkmak için dönmeye kalksam kesin uyanırdı. En son ne zaman uyuduğunu bilmiyordum; o yüzden bu keyiften mahrum kalmasını istemedim. Kolları arasındaki peluş bir ayı gibi hareketsiz yatmaya karar verdim. Ve evet, kolları arasındaydım. Geceliğimin eteği baldırlarıma kadar sıyrılmış, bacaklarım onun bacaklarına karışmıştı. Tam göğsünün üzerindeydim; kalbinin vuruşlarını dinliyordum ama bir yandan da boynuna dolanan parmaklarımla nabzını takip ediyordum. Onunsa belimin altından geçirdiği eli kalçamın hemen üzerinde; diğer eli ise yastığının altına sokulmuş haldeydi. Kapı çaldı. Çıtırtı duymuş avcı bir kedinin kulaklarını dikmesi gibi açtı gözlerini. Bense onu takip eden bir kurmalı bebek gibi kapattım gözlerimi. Kolunu altımdan çekip olabilecek en hafif hareketlerle yanımdan kalkarak gerindi. Kapının açılma sesini duydum ve hemen ardından Jules'u. "Uyuyor muydun?" "Evet." Dedi. İlk defa uyku mahmuru sesini duyuyordum. Bozuk bir radyo frekansının istikrarlı yayını gibi kesik kesik ve pürüzlüydü. "Bilseydim kapıyı çalmazdım." Dedi Jules mahcup bir sesle. Keşke bilseydi, diye geçirdim içimden. Çünkü adam dakika hesabı uyuyordu... Hoş olmamıştı yani. "Sorun değil." Dedi Harvey. "Sen ne için geldin?" Mana veremediğim sessizlik yüzünden gözlerimi açtım. Harvey'nin sırtı bana dönük olsa da Jules'un kapı araladığından yattığım yatağa baktığını görebiliyordum. "Beraber mi uyudunuz?" Diye sordu dişlerini sıkarak. Evet, onun cephesinden bakıldığında yaşananlar hiç hoş değildi ama geleli bir hafta olmuştu ve o geldiği günden beridir biz Harvey'le aynı odada kalıyorduk. Harvey'nin bu konudaki açıklamasının ne olduğunu bilmiyordum ama benim kedi gibi yere kıvrılıp uyuduğumu düşünmüyordu herhalde. Ya da Harvey'nin hastalığı yüzünden tüm gece başımda nöbet tuttuğunu falan mı sanıyordu? "Nerede uyuyacaktım Jules?" Diye sordu Harvey kısık bir sesle. Şey.... Koltuk boştu aslında ama bu kez adamı yatağa çağıran bendim. "Onunla-" Jules'un sesi kısıktı ama çileden çıkan bir inlemeyle yükseliyordu ve bir anda kesildi. Kulak kabarttım; "Kavga etmek istemiyorum." "Ama-" "Kaç defa anlatacağım? Kaç defa açıklamam gerekecek Jules?" Diye çıkıştı Harvey'nin kısık sesi. "Seninle birlikte değiliz!" Sessizlik doldurdu aralarını. Bense merakımın kurbanı olmak üzereydim. Evi ayağa kaldırmamak için mi yoksa uyuyanlara saygılarından mı bilemesem de özellikle sessiz olmaya çalışıyorlardı. 'Seninle birlikte değiliz!' "Gidemem." Jules'un ağlamaklı sesi beni meraklandırmıştı. Neden gidemezdi ki? Beni ve dün gece olanları kenara koyuyordum; ben olsam da olmasam da asıl sorun Jules'un ne istediğinden emin olamamasıydı bence ama bir kalbe iki insanın sığamayacağını biliyordum. Eğer sevgilisini unutabilmiş olsaydı, o yarış gecesi heyecanla Chase'i beklemezdi. Bana kalırsa Nichole haklıydı; Jules geri döndüğünde yapacağı açıklamalardan ve bıraktıklarını bıraktığı gibi bulamamaktan çok korkuyordu ve bu korkuyla yüzleşmektense burada kendine sahte bir gerçeklik yaratmaya çalışıyordu. Juliet'ten öğrendiklerimden sonra Harvey'nin hayatında ben olayım ya da olmayayım; Jules'un hiç şansı yoktu. Bir kere Harvey'nin nezdinde Jules korkunç bir kelebek etkisiydi. Hayatının en büyük kırılma noktasında güvenebileceği tek kadının ellerinden kayıp gitmesine sebep olmuştu; bunu yapan o olmamasına rağmen bir şekilde Harvey'yi çıkmaza itmişti ve bu noktada Harvey'nin Jules'u sevme ihtimali yoktu. Yine de ortada kabul edilmesi gereken bir gerçek olduğunu görebiliyordum; ben gelmeden önce evde bir sistem vardı. Aşıklardı ya da değillerdi ama her ne pahasına olursa olsun Harvey ve Jules birliktelerdi. Ben geldim ve birliktelikleri son buldu. Evet, ben de Jules'un hayatındaki korkunç kelebek etkisiydim. Benden nefret etmesini anlayabiliyordum. "Cesaretini ne kadar çabuk toplarsan bu eziyetten o kadar çabuk kurtulursun." Dedi Harvey toparlanan sesindeki soğuklukla. "Eziyet değil." Dedi Jules çekingen bir ısrarla. "Ben deniyorum Harvey, sen de deneyebilirsin." Harvey kocaman bir nefes aldı. Konuştuğunda sesi oldukça yorgun çıkmıştı. "Kabul et artık Jules; biz sevgili değiliz. Nişanlı da." Dudağımın içini ısırdım. Nişanı atmış mıydı? "Dün gece neydi o zaman?" Evet. Gözlerimi kısarak sorunun cevabını bekledim. Jules çok haklı bir soru sormuştu. Dün gece o salak nişan yüzüğünü parmağına geçirirken elimdeki silahın tetiğini zorladığımdan haberi yoktu tabii. "Dün gece korunması gereken asıl kişi sen değildin." Dedi Harvey özenle. Kısa bir sessizlik oldu. Jules'un şaşkınlığına ortaktım doğrusu. "Beni kullandın!" Jules'un ani haykırışı yatakta sıçramama sebep olurken devrilen çaydanlığın çınlayan sesiyle ayağa fırladım. "Beni kalkan yaptın!" Beni korumak için miydi o yüzük? Ve sonra sonra yap-boz parçalarını birleştirdim. Dün gece söylediği gibi Serdar'la iş yemeğine gitmişti ama elbette beni onun karşısına çıkaramazdı. Gerçekten de hedef değiştirmişti ama beni sattığı için değil; korumak içindi hepsi. Dudağımın içini ısırıp pişmanlıktan pare pare olan ciğerimi bir arada tutmaya çalıştım. Her şeyi özellikle yanlış anlamak istesem bu kadar nokta atışı yapamazdım herhalde... Ama her şeye rağmen bu süreçte onu ya da kendimi öldürme dürtüsüne teslim olmadığım için kendimi tebrik ediyordum. "Fark bile etmedin Jules." Harvey'nin de sabrının sınırına geldiğini hissediyordum. Sesi yükseliyor, hareketleri saldırganlaşıyordu. "Aşağılık!" Diye bağırdı Jules nefretle. Evet, Harvey de Jules'un kalbini kırmıştı; nitekim Jules'un bu nidası hakaretten öte kalbinin tuzla buz olma sesiydi bence. Topuk sesleri uzaklaşırken kırılan başka şeyler de oldu. Jules'la kavga etmek gerçekten tehlikeliydi... Geçen sefer sürahi patlatmıştı; şimdi bir çaydanlık devirmişti ve kırılan diğer şeyleri hesaba bile katmıyordum. Öfkesini evi paralayarak çıkartıyordu ama dedim ya, tehlikeliydi. Harvey kapıyı kapatarak yatağa baktı. Elbette ayaktaydım ve tüm konuşmayı da baştan sona dinlemiştim. "Uyandın mı?" Ondan önce uyandığımı söylemedim. Bazı şeyleri duyduğumu da. "Bir şeyler devrildi." Dedim. "Ona uyandım." Boğazını temizledi. "En azından uyandın." Dedi ironik bir şekilde. Jules'la yaşananlar hiç olmamış gibi tamamen şu ana çekilmesi dikkatimden kaçmadı. "Bu sefer yemek yediğinden emin olmak istiyorum çünkü." Dudak büktüm. Dün gece nasıl bir stres yaşadığımdan haberi var mıydı? O haldeyken elbette yemek falan yiyemezdim ama açlığıma bu kadar takılıyor olması saçmaydı. "Neden önemli ki bu kadar?" Diye sordum. "Ben açlığa dayanamam." Dedi açık sözlü bir şekilde. "Herhangi bir insanın da dayanabileceğini sanmıyorum." Doğrusu, yemek hiçbir zaman önceliğim olmamıştı. Ölmeyecek kadar yerdim ve yeterdi. "Ben işimi halledene kadar kahvaltı için hazırlan." Dedi sessizliğime karşılık. Dediğim gibi dün doğru dürüst yemek yememiştim ve uyurken de açtım. Yemek yemek önceliğim olmasa da sanırım bu sabah biraz tabuları yıkacaktım. Harvey banyoya girerken ben de dolaptan eskitilmiş bir İspanyol paça kot ve beli çapraz ip bağlamalı, boğazlı bir dokuma atlet çıkartıp giyindim. İçi helyum dolu bir balon gibi hafiftim. Aklımın bir köşesinde 'KAÇ!' diğer köşesinde ise 'SAVAŞ!' diye ısrar kıyamet bağıran sesler yoktu. Şüphe, kırgınlık, kızgınlık yoktu. Aklımdaki çarşamba pazarının gürültüsü kesilmiş, emeklilerin sahil kasabasına dönmüştü zihnim; sokakları sessiz, plajı sedasızdı. Nevresimlerini düzelttiğim yatağa kollarımı açıp serildiğimde diyaframımı dolduran nefesler aldım. Baloncuk olmuş yanaklarım dudaklarımı gererek soluklarımı dışarı üflerken içimden gülümsemek geldi. Hayattaydım, yaşayacaktım ve en güzeli, Serdar'ı elde edecektim; öldürmek için. 'Kendini kandırma.' Dedi içim muzipçe. 'Gülümsemek istiyorsun çünkü Harvey ve Jules ayrılmış.' Dudaklarımı ısırdım. Evet, bu da dudaklarımın kıvrılmasına sebep bir etmendi ama bu konuda hala kararsızdım. Duygularım çok netti; fazlasıyla netti hatta ama beynimin düşünebilen bir kısmı düşüncelerinde hala çok ısrarcıydı. Harvey'ye zarar verebilirdim. Üstelik geçmişimi sikip atan adam burnumun dibindeydi. Onu Fransa'nın topraklarında geberttiğimde gelişecek olayları az çok tahmin edebiliyordum. İşin bürokratik boyutu zaten tehlikeliydi ama benim için tehlike, babamın Fransa'ya katili aramak için gelecek olmasıydı ve geleceğine de emindim. Ne yazıyordu Harvey'nin ajandasında? Halef seçimi. Artık biliyordum; o üçü bir değildi. İki taraf vardı ve Korkut'la Yağız'ın babamın tarafında olmadığını görebiliyordum. Dolayısıyla halef Serdar olmalıydı ve babam halefinin katilini bulmadan Fransa'dan gitmezdi. Katil bendim. Peki ne olacaktı? Babam katil olarak beni karşısında gördüğünde sadece beni parçalaması öfkesini dindirir miydi? Harvey kabak gibi tehlikedeydi. Neden her şey bu kadar komplike olmak zorundaydı ki? Fazlasıyla romantik komedi filmlerden ben de hoşlanmazdım ama bu kadar gerilim dolu bir hayatım olmak zorunda mıydı? Elbette; babam bir mafya imparatorluğunun başındaki adamdı. Sevdiğim adamsa o ve onun gibilere kafa tutmuş bir deli!... Sevdiğim adam!... Of. Oooooooffff!!! Yüzümü ellerimin arasına alıp inledim; bir gün, sadece baştan sona bir gün, her şeyi boş verip akışına kapılamaz mıydım hayatın? "Ağlıyor musun?" Ellerimi yüzümden çekip dirseklerimi yatağa yaslayarak doğrulmaya çalıştım. Yüzünü yıkamış, saçlarını yatıştırmıştı. Üzerinden yayılan diş macunu kokusu beni bile ferahlatıyordu ama yüzündeki endişe yersizdi tabii. "Hayır." Dedim oturur pozisyona geçerken. Sadece kafayı yememe sebep olacak şeyleri düşünüyordum. İçinden çıkılamaz gibi görünen bir bok çukurunda debeleniyordum, o kadar. "Gerçekten, iyiyim." Dedim. Sözlerim onu ikna edememiş gibiydi. Artık kolay kolay bana güveneceğini sanmıyordum zaten. Bir hafta boyunca ona yalan söylemiş, adama bıçak çekmiştim. Duygu ve dürtüleri hangi noktada olursa olsun aklıyla hareket ettiği zamanlarda bana asla güvenmeyecekti. Dolabından çıkarttığı beyaz tişörtü üzerine geçirirken duraksadı. "Kendine eziyet ettiğin herhangi başka bir şey var mı?" Diye sorduğunda yüzünde ciddi bir merak vardı. "Dün geceki ki gibi silah kuşanmana sebep olacak bir şey mesela?" Mmmmh... Doğrusu, cevabı ben de bilmiyordum. Serdar'ın nefesini kesene kadar bundan emin de olamayacaktım. "Yok." Dedim. Sesim kendimi sorguluyordu. Yok muydu gerçekten? Sesimdeki tereddüdü o da fark etmişti. Çatık kaşlarıyla bana dönerek göz kırptı sorarcasına. Tamam, bu en büyük zaafımdı. Erkeklerin göz kırpmasına düşüyordum. Hatta çakılıyordum ve üstelik Harvey'nin yelpaze gibi kirpikleri vardı! Bu haksızlıktı!... Acaba bendeki afrodizyak etkisinin farkında mıydı bu adam? "Eyşan?" Sesindeki otorite de gereksiz etkileyiciydi. "Yok." Dedim kendimi kasıp. Bu kez kendimi kasmamın sebebi kesinlikle sır saklamak değildi. Eğer kendimi kasmasaydım inleyerek kucağına zıplayacaktım çünkü. Yutkunurken "Sadece dün gece olanları düşünüyordum." Dedim. İkilemdeki surat ifademe bir bahane gerekliydi elbette. "Evet." Dedi. "O konuda uzun uzun düşünmeli ve konuşmalıyız." Aslında benim planım hazırdı ama onun keskin zekasından çıkacak alternatif planları duymayı çok isterdim. Nitekim benim A planlarım da hep bir arıza çıkardı ve hiçbir zaman da bir B planım olmadığı için işlerimi hep ucu ucuna hallederdim. Fakat bu kez Rus mafyasının elinde bir eskort olacaktım. B ve hatta C planlarımın olması lehimeydi. "Ama şimdi sadece kahvaltıyı düşünmek istiyorum." Evet, artık açlıktan acıyan midem Harvey'ye açık yüreklilikle katılıyordu. Altına oldukça rahat bir eşofman altı giyerek aynaya son bir kez baktı ve bana bakarak başıyla kapıyı gösterdi. Ağzıyla hareketleri uyuşsa ne güzel olurdu? Besbelli önden buyur, diyordu. Hayır yani kapıyı açıp geçmemi izlerken gülümsese fena mı olurdu? "Geç hadi." Dedi ben hareket etmeyince. Bir de ahırdaki yılkı atını ehlileştirmekten falan bahsediyordu. Kendisinin vahşi olduğunu fark mı edemiyordu yoksa yabani olmaktan gizli bir haz mı alıyordu? En sonunda eline kırbacı alıp şaklatacak aslan terbiyecisi, ben olacaktım. Mutfağa geçtim. Cadı kahvaltılıkları hazırlıyor ve Abella da Jules'un paraladığı mutfağı topluyordu. Reçel kavanozu patlatmıştı. Her yer yapış yapıştı ve en fenası cam kırıkları pusuya yatmış askerler gibi reçellerin arasına saklanmıştı. Artık çıplak ayak gezmediğim için şanslı sayılırdım. Abella'ya hızlı bir şekilde kolay gelsin diyerek yukarı çıktım. Hemen arkamdaydı ve ben salona yöneldiğimde kolumdan yakalayıp merdivenlerden devam etmem için yönlendirdi. "Kahvaltı terasta." Dedi sadece. Bunu duymamıştım. Jules kahvaltıyla ilgili hiçbir şey dememişti ve Harvey ne cadıya ne de Abella'ya kahvaltıyı sormamıştı. Ayrıca bu evin terası olduğunu da fark etmemiştim. Gerçi ben evi hiç gezmemiştim de. Ahırı eve geldikten üç hafta sonra, evdeki işkence odalarını beş hafta sonra öğrenmiştim. Kim bilir daha evin bilmediğim hangi odaları vardı? Evin en üst katına, dördüncü kata, çıktık; uzun bir koridordan geçerek küçük bir odaya girdik. Kış bahçesi gibi dizayn edilmişti ve manzarası Sen nehrine bakıyordu. Biraz ilerisindeki Eyfel hemen fark edilmese de bunun doğru olmadığını biliyordum. Güneş batıp karanlık çöktüğünde Eyfel, burnu havada bir gelin gibi ışıklarla parlayacaktı. O zaman manzaranın nefes kesici olduğuna emindim. Ben bunları düşünürken Harvey kış bahçesinin kaydırmalı kapısını açarak beni belimden terasa itti nazik bir şekilde. Haksızdı. Burada kahvaltı falan yoktu. Masanın hemen sağındaki sandalyesine çökerek telefonuyla bir şeyler halletti ve yanındaki sandalyeyi gösterdi. "Kahvaltı nerede?" "Bizimki mi kızlarınki mi?" Diye sordu. İçimdeki alaycı his kıkırdamak istese de bu kadar flörtöz davranmayı kendime yakıştıramadım. Ayrıca oha, Harvey. Gerçekten baş başa olalım diye ayrı kahvaltı hazırlatıyor olamazsın! "Niye ayrı kahvaltı yapıyoruz?" Dedim anlamamazlığa vurarak. "Nichole ve Jules'un yanında Gürsoy kimliğinden bahsetmek sorun olmayacaksa aşağı inebiliriz." Dedi rahatça. Anlamamazlığa vurmama gerek yokmuş meğer. Gerçekten anlamamışım zaten. Ayrıca oha, Eyşan... İçeriden dudağımı ısırıp yanına oturdum. Esasında konu hakkında konuşulabilecek her şey konuşulmuştu. Harvey Eyşan'ın tüm hayat hikayesine hakimdi. E Korkut ve Yağız olayını ise yöneten oydu; yani benden çok şey biliyordu. Dur bir dakika. Soru sorma sırası bendeydi; onda değil. "Korkut ve Yağız'ı nereden buldun sen?" "Korkut beni buldu." Dedi Harvey cebinden sigara paketini çıkartarak. İkimizde karşılıklı birer tane yaktıktan sonra ise bana bakıp devam etti. "Uzun süredir Donovan'ın peşindeymiş zaten." "Tamam ama sana nasıl ulaştı?" Dedim. Bir şekilde ipler kavuşmuyordu. Konu nasıl Harvey'ye gelmişti de işbirliği yapmışlardı? "Kenan'ın adamı buraya kadar gelip ortadan kayboluyorsa bu, işleri Du Pond'a devrediyor demek, Eyşan." Dedi Harvey bana bakarak. "Ve Korkut açık açık Kenan'a savaş ilan etmediği müddetçe arkadan dolaşmak zorunda." İç geçirdim. Bunları ben de görebiliyordum fakat bunlar sorumun cevabı değildi. "Ama niye sen?" "Neden olmasın?" Diye sordu cüretle. "Du Pond'a çoktan kafa tuttum." Gözlerini gözlerime kilitlediğinde kahvelerine karanlık bir sisin çöktüğünü fark ettim. "Kenan'ın Du Pond'dan ne farkı var?" Ne yaptığının farkında değildi. Nasıl bir işe bulaştığı hakkında ise hiçbir fikri yoktu. "Ortadoğu'yu ve Avrupa'yı avcuna almış iki insandan bahsediyoruz Harvey." Dedim. "Bunlar devlet başkanı değil, yeraltı mafyası." "Ben de toprağın üzerinde legal adımlar atmak isterdim Eyşan." Benim gittikçe kısılan sesime karşılık derinden gelen bir sesle konuşuyordu. "Ama babamı öldürdüler." Bunu daha önce de söylemişti ama gözlerinde gördüğüm o sis bulutu çok daha ciddi bir sebebi olduğunu söylüyordu. "Ve?" Dedim. Cevap vermedi. Dudaklarını ıslatarak sandalyesinde geriye yaslanırken soruma dair kıvrak bir hamleyle lafı değiştirdi. Açtığı konu işime geldiği ve sırrına dair sessizliği seçtiği için üstelemedim. "Korkut benle işbirliği yapmak istedi çünkü ben zaten onlara savaş açmış durumdayım." Dedi toparlanırken. Lafı profesyonelce değiştirmiş olmanın rahatlığıyla devam etti. "Ve beni paravan olarak kullanıp Sinyor'u araştırmak, açık hedef olmaktan çok daha güvenli." Gözlerimi kıstım. "Maşa olmayı kabul mu ettin?" "Korkut'un ne kadar iyi bir tetikçi olduğu hakkında bir fikrin var mı senin?" Kıkırdadım. Bana mı soruyordu? Bu kadar iyi nişan almayı, rüzgarı bile hesaplayıp hedefi tutturan bıçaklar fırlatmayı kimden öğrenmiştim acaba? "Ayrıca bu teklifi ret etmem ihtimal dahilinde değildi." Deyince kısılmış gözlerim ona döndü. "Korkut bana Fransa'yı değil, tüm Avrupa'yı vaat etti." Dediğim gibi, Korkut hayatı boyunca birine ihanet ettiyse bu sadece bendim... Onun haricinde hayatımda gördüğüm en güvenilir adamlardan biriydi. Harvey'ye bu teklifi yaptıysa altının boş olduğunu sanmıyordum. Ve bu da demek oluyordu ki... Sadece Ortadoğu'da da değil tüm dünyada kartlar yeniden dağıtılıyordu. Mafya Baharı? "Devrim mi planlıyorsunuz?" Diye sordum afallamış bir halde. Bu söylediği baştan aşağı bir değişimdi ve bu değişim ölümcül adamların arasında gerçekleşecekti. "Tüm dünya toplu intihar falan mı etsin istiyorsunuz siz?" Dedim kaşlarımı çatarak. Harvey cevap vermemeyi tercih ederek ufka bakarken Liana elinde kahvaltılıkların olduğu bir tepsiyle terasa geldi. Harvey'nin sandalyesinde bir oğlan çocuğu gibi sabırsızca kıpırdamasını şaşkınlıkla izledim. Kimi insanlar yaşamak için yerdi ama belli ki Harvey yemek için yaşayanlardandı. Gelen çayından hatrı sayılır bir yudum alıp gözlerini kapadı. Bu sırada Liana şimşek hızıyla kahvaltılıkları masaya indirip çabucak terası terk etti. "Ye." Dedi ben onu izlerken. Dehşet verici bir iştahı vardı. Onu taklit edercesine çayımı yudumlayıp tabağıma kahvaltılıklardan bir kolaj hazırladım. Gerçekten de açtım. "Peki Yağız?" Diye sordum merakla. Belli ki mafya baharı hakkında daha fazla konuşmayacaktı. Mafyaların içinde olsam da karanlığa batmamayı tercih ederdim. O yüzden ben de durumun üzerine gitmedim. Harvey ağzındaki lokmayı döndürerek karşıya bakarken soruma devam ettim. "O da mı Korkut'la beraberdi yoksa sonradan mı-" "Ben çağırmadım." Dedi Harvey keskin bir tonla. "O Serdar'a eşlik etmek için geldi." Pekala, o halde Yağız'ı bu işe dahil eden Korkut olmalıydı. "Ya beni nasıl öğrendiler?" Diye sordum. İçimdeki önyargıların ağızlarına basarak susturdum onları. Geçen sefer yediğim halttan sonra kendime körü körüne inanmamaya karar vermiştim. Harvey söylemiş de olabilirdi ama ya söylememişse? İki ihtimal de yarı yarıyayken bu kez fatura kesmeyecektim. "Sence senin Korkut ağabeyin bana teklif yapmadan önce beni araştırmamış mıdır?" dedi bilmiş bilmiş. Elbette araştırmış olmalıydı. Yani kendisi öğrenmişti. Dudaklarımı ısırdım. Tüm gizler çözülmüştü ve Harvey sütten çıkmış bir ak kaşık kadar masumdu. Kahvaltıma dönüp karnımı doyurmaya başlamıştım ki boğazını temizledi. "Peki sen niye dün gece inat eder gibi o elbiseyi giydin?" Bakışları tabağındaydı ve sanki bu soruyu hiç sormamış gibi kahvaltısına iştahla devam ediyordu. Artık dudaklarımı ısırmak da kar etmiyordu. Kolumun içini çimdiklerken "Güzel olmak istedim." Dedim onu taklit ederek. Gerçekleri söyleseydim kafamı duvara sürterek, 'ölmene izin vermeyeceğim lafının neresini anlamıyorsun?' diye bağırabilirdi nitekim. Dişleri arasından mırıldandı. Sessizdi ve belli ki söyleniyordu. Aramızdaki belirsiz çizgiler olmasa açık seçik beni kıskandığını ve bana kızdığını söyleyeceğini düşündüm. Fena söyleniyordu çünkü. "O elbise biraz-" Kendi sözünü kesti. Çatık kaşlarının altındaki gözlerini kapatmış, doğru kelimeleri arıyordu. "O elbise fazlasıyla cüretkardı." Evet, benim dün geceki niyetimde tamamiyle cüretimi göstermekti. Demek doğru bir seçim yapmıştım. "Elbiseyi dolabı beklesin diye almadım." Dedim. "Öyle mi?" Diye sordu. Hemen sonra devam ettiğinde çay boğazıma kaçmıştı. "Babydollerin suçu ne peki?" Öksürmemi keyifle izledi. "Giymeyecektin madem niye aldın onları?" Güzellerdi. Hem... "Cimri olduğunu bilmiyordum." Dedim. Kısık bir kahkaha atarak sandalyesinde geriye yaslandı. Onun kadar profesyonel laf çeviremiyordum ve o da benim anlayışıma sahip olmadığı için laf değiştirme çabalarıma hiç yardımcı olmuyordu. "Cimri değilim" Dedi çayını içmeden önce. "ama aldın madem üzerinde nasıl durduklarını görmek isterim." Yanaklarımı sıcak basarken suya uzandım. Birazcık benim anlayışıma sahip olabilir miydi? Ben aptal mıydım? Hayır ama onun konuşmaktan imtina ettiği bir konu olduğunda susabiliyordum. Onunsa bu konularda hiç insafı yoktu... Sadist. "Çok beklersin." Dedim ansızın. Niyetim gerçekten de onları giymemekti ama bu sözüm onu da beni de çok başka bir yere çekti. Üzerime doğru eğildi ve "Dün gece dediğim gibi Eyşan," diye fısıldadı. "Ben çok sabırlı bir adamımdır." Her türlü içimden geçecekti ve bunu alenen söylüyor olması tuhaf bir tahrik hissi oluşturuyordu içimde. Bunu sadece seksüel anlamda söylemiyordum; hayatının ipleri zaten onun elindeydi ama artık etrafında olan biten her şeyin direksiyonuna geçmeyi planlıyordu ve benim hayatımın iplerini eline alması demek... İşte bu tam olarak benim içimden geçmesi anlamına geliyordu. Ben mi? Ben iplerimi kimseye vermezdim ve bu da bizi şu noktaya getiriyordu. Birbirimizin ağzından girip burnundan çıkacaktık. Telefonu çaldı. Harvey üzerimdeki gölgesini çekerken telefonda yazan ismi görebilmiştim. Sparrow Arıyor... Burnundan bir nefes alıp telefonunu açtı. "Roberto," Konuşmalarını dinledim ama undergraund bir gece kulübünden ve Felicita isminden başka hiçbir şey anlamadım. Şifreli konuşuyordu. "Cuma akşamı görüşelim o halde." Dedi Harvey ve kapatırken "Sparrow'u bu gece misafir etmek isterim." diye ekledi. Ne konuştuklarını anlamamıştım ama sanırım cuma günü bir eğlence vardı. Harvey telefonu kapatır kapatmaz rehbere girince emin olamadım. Cumaya daha çok vardı. Bu acelesi neydi? Telefon birkaç kez çaldı ve sonunda açıldığında Harvey hızla açıkladı. "Felicita'ı yakaladık." Dedi güçlü bir sesle. "Detayları telefonda veremem." Bu kadardı. İki cümleyle derdini anlatmıştı ve her kimi aradıysa onları eve davet etmişti. "Felicita kim?" Diye sordum hadim olmayarak. Bana şaşkınlıkla baktı. "Sinyor." Dedi tane tane. Bunu sormuş olmamdan dolayı hayal kırıklığına uğramış görünüyordu. "Cuma, bu gece demek ve davet ettiğim Sparrow da Du Pond'un içindeki muhbirim." Aptala bakar gibi bakmayı kesebilir miydi? Bana kodları vermemişti bile; nasıl bilecektim hileli kelimelerini? "Korkut'ları çağırdın yani." Dedim. "Plan yapacağız." Cümleyi çoğul kullanmasına sevinmiştim; demek artık kadronun içindeydim. Gerçi planım hazırdı. Önce Sinyor'u bulacak sonra teorimizden emin olana kadar ona sorular soracaktık. Ve tabii o da güya konuşmayacaktı. O konuşmayınca bu kez şakıyan yumruklarımız olacaktı vesaire, vesaire... Neyse. Babamın çocuk ticaretinden emin olduktan sonra; ki içimdeki şüphe bir iğne deliğinin noktasından da küçüktü, Rusya'da çocukları teslim ettiği kişiye ulaşacaktık. Kızları ajans adı altında bir evde tuttuklarını düşünüyordum. İçeri girmekte çıkmakta çok zordu ama gözümü karartacaktım artık. "Plan hazır sayılır." Dedim. Ortaktık madem, önden konuşmamız sorun olmazdı. Yüzündeki onaylamaz ifadeye bakılacak olursa önden konuşmamız sorun olacağa benziyordu. "Ne düşündün?" Diye sordu mesafeli bir sesle. Daha planı duymadan bu kadar önyargılı olmak zorunda mıydı? "Sinyor'u bulacağız, Rusya'daki adamının kim olduğunu öttüreceğiz ve ben o adamı bulup bir şekilde içeri gireceğim." Dedim. Saçma sapan bir şey söylemişim gibi hayretle güldü. "Hayır." Dedi hemen sonra burnunu kırıştırıp başını sallarken. "Ne var?" Dedim ipleri elime almak adına sandalyemin ucuna tüneyerek. "Daha iy-" "Detay yok Eyşan!" Dedi net bir tavırla. "Çocuk tiyatrosu yapmıyoruz burada." Kirpiklerimi kırpıştırarak yağmurdan sonra parlayan mavi gökyüzüne baktım. "Doğaçlam-" "Ayrıca seni o eskort ajansına göndereceğim fikrini de aklından çıkart." Kirpiklerim bu kez hayretten kırpılıyordu. Ondan izin alacağımı nereden çıkarmıştı? "Dahiyane bir fikrin var sanırım!" Dedim kısık kirpiklerimin altından. Sesim fazlasıyla ironikti ama o ciddiyetle cevap verdi. "Emin ol ki var." Dedi. Kahvaltısına geri döndüğünde konuşmaktan vazgeçmişti. Bekledim ama devamı yoktu. "Planı anlatmayacak mısın?" "Vazgeçtim." Dedi kendinden emin bir sesle. "Senden öğreneceğimizi öğrendik zaten. Gerisine karışmasan hayrına olur." Gözlerim hayretle kocaman oldu. "Beni işin dışında tutabileceğini mi sanıyorsun?" Dedim ciddiyetle. "Eskort ajansına girmekten bahsediyorsun Eyşan." Bana dönüp kaşlarını çattı. "Sanmak değil," Dedi hemen sonra emin bir sesle. "Seni bu işin dışında tutacağıma emin olabilirsin." Öyle mi? O zaman ben de ona, Korkut'tan Tamina karşılığında alacağım hediyeden bahsetmeyecektim. Kollarımı göğsümde buluşturup sandalyemde geriye yaslanarak manzaraya döndüm. Planı neydi beyefendinin? Elinde Tamina'nın fotoğrafıyla ajanstan çocuk isteyip duracak mıydı? Korkut'un planındaki başrol bendim bir kere! Beni olayın dışına itemezdi. "Karşılıklı saf tutmaya çalışmasan da yanımda olsan nasıl olur Eyşan?" Dedi biraz sonra uzlaşmacı bir sesle. Burnumdan soluk verdim. O karşıma geçmese de yanımda dursa nasıl olurdu? Korkmadığımı falan mı sanıyordu? Aklım hala gel gitli olsa da yaşamaya dair ettiğim yeminden sonra sözümde durmaya çalışıyordum ama tüm bu koşullar karşısında verdiğim mücadele hiç de kolay değildi! Beş altı yıl önce olsa hayatta kalmak için kaslarıma ve resflekslerime güvenirdim ama şimdi bunlar yeterli değildi. Şu an ki halimle en fazla, hayatta kalmak için iyi mücadele verdi, lafının karşılığı olurdum. Omzumdan vurulurken de, boğazlanırken de öyle olmuştu. Sadece iyi mücadele etmiştim. Mücadeleyi kazanabilmiş miydim? Hayır. Peki kim kurtarmıştı beni? İlkinde Thayer, ikincisinde ise Harvey. Demek istediğim... Kelimenin tam anlamıyla desteğine ihtiyacım olduğuydu. "Sen benim arkamda olsan nasıl olur?" Dedim. Oltanın ucundaki Serdar'dı; Harvey'nin beni desteklemesini isterdim ama bana yardım etmeyecekse karşısında durmak konusunda kendimi kötü hissetmeyecektim. Gözlerini üzerime dikerek iç geçirdi. Yüzümdeki ciddiyeti fark etmiş olmasına rağmen konuşmayışı ikimizin de fikirlerinde sabit olduğunu hissettirdi bana. Kahvaltı sonrası sigaralarımızı içerken ikimizde sessizdik. Sadece bir an için beni bu işten uzak tutmak adına neler yapacağını tahayyül ederken buldum kendimi. Bir toplama işlemi gibi ona inat yaptıklarım ardı ardına sıralandı aklımda; kaçışımla başlayan serüvenim ona bıçak çekmeme kadar gitmişti. İnatlarım, tekrar kaçışım, onu odaya kilitlemem, tam anlamıyla kaçmam ve gövde gösterisi yapar gibi depo patlatmam... Hepsini alt alta dizip artı işareti koydum ve zihnim hesabı yapıp cevabı verdi dan diye. Açık seçik inat edersem bu kez beni odaya da kelepçelemez direk işkence odalarına kilitlerdi. Sandalyemde kıpırdanarak sesli bir şekilde iç geçirirken dağınık dalgalarımı sağa yatırdım. Dudaklarımı ıslatıp şansımı denedim. Adam zekiydi ve dümeni hepten kırarsam bana inanmayacağını biliyordum. Bana bakması için boğazımı temizledim. "Beni bu işe bulaştırmamak istemeni anlayabiliyorum." Dedim cesur bir hareketle. Korumak istiyordu beni deli gibi! Nitekim ben her halükarda tehlikeye atmaya başarıyordum kendimi ama bu kez inanmalıydı bana. Güç de olsa... Bana bakarken masadaki paketine uzanıp kahvaltı sonrası sigarasını yaktı. "Ama bu iş, dışında kalamayacağım kadar çok ilgilendiriyor beni." "Bunun tek bir yolu var." Dedi. Meraklı bakışlarım üzerindeydi. "Sözümden çıkmaz bana itaat edersin. Ancak o şekilde." Gözlerimi devirmemek için mücadele ettim kendimle. Kapıyı aralamasına sevinsem de insanlara hükmetmek konusundaki takıntısına mana veremiyordum! "Peki." Dedim. Kurallar esnetilebilirdi her daim ve durumların getirdiği şartlar karşısında hangi pozisyonları alacağımız ise meçhuldü. Buna rağmen kapıyı aralamıştı ve ona minnettardım. O ise itaatime dair düpedüz şaşkındı. - - - Yorum ve tahminlerinizi ısrarla bekliyorum bebeksiler ? Bu bölüm mana veremediğiniz bir kelime öbeği olabilir, onu da şöyle açıklayayım; Mafya Baharı/Bahar: Birçok ülke, kuruluş ve alanında uzman kimseler, hareketlerin farklılığı ve sürekli sancılı, çalkantılı değişimini 'BAHAR' olarak benimser.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE