5. Bölüm

2610 Kelimeler
5. Bölüm Pencere açık uyumak iyi bir fikir değildi. Henüz sabah ışıkları aymamışken titreyerek uyandım; yatağın içinden çıkmayı hiç istemesem de pencereyi kapatmam gerekiyordu. Soğuktan dikilmiş tüylerimi sakinleştirmek adına kollarıma sarılırken aşağıdan gelen araba sesini duydum. Alacakaranlıkta bahçeye giren arabaya baktım kısık gözlerle. Thayer arabadan inip koşar adım arka kapıyı açınca şaşırdım. Bu adam ne zaman uyuyordu? 25. Saat diliminde mi yaşıyordu? Üstelik üzerinde herhangi bir yorgunluk varmış gibi de değildi. Enerjisinin kaynağını merak ederek penceremi kapadım. Harvey'nin ne yaptığını ya da nerede olduğunu merak etmeme rağmen yatak şu an her şeyden çok daha cazip geliyordu. Eriyen bir jel gibi yatağıma geri aktım ve doğudan doğan güneş batıdaki pencereme, oradan da gözüme düşene kadar uyumaya devam ettim. Uykucu olduğum doğruydu. Yatakta dönerken vücuduma dolanmış çarşaflara takıldığımı fark ederek çırpınmaya başladım. Daha gözümü bile açmamıştım ama yatakla boğuşuyordum. Bacaklarıma dolanmış çarşafa karşı savaşırken bir inlime geldi ansızın. "Meav!" Bu sesi beklemediğimden dürüme benzeyen halimle yatakta doğrulmaya çalıştım. Kalbim gümbürdüyordu. "Parfe?!" "Meav!" Ayaklarım ucundaki kedi memnuniyetsiz bir şekilde dört ayak üzerinde bana bakıyordu. Çarşaftan kurtulmaya çalışırken muhtemel ki Parfe'yi dürtmüştüm. "Sen ne ara girdin odaya?" diye sordum ayağa kalkmaya çalışarak. Muhtemel ki pencereyi kapatmadan önce girmişti. Üzerimdeki dolamadan kurtulmak için hamle yapmak için harekete geçtim ama Tanrı'm, Hatay dürüme dönmüştüm... Kedi yataktan atlayıp pervaza tırmanırken zor da olsa çarşaftan kurtulmayı başarmıştım. "Dışarı mı çıkmak istiyorsun?" diye sordum sanki Parfe cevap verecek gibi. Gerçi Parfe konuşmadan da derdini anlatabiliyordu. Patileriyle pencereyi dövüp acı acı miyavlayınca pencereyi açıp Parfe'nin usta bir akrobat gibi önce yan pencereye oradan bahçe duvarına ve son olarak yere inişini izledim. Çapak dolu gözlerimi ovalayıp gerinmeye başlarken keyifle inledim. Bahçede artık görmeye alışmam gerektiğini düşündüğüm adamlar vardı yine ve Parfe dışında bu bahçede zaman donmuş gibi her şey hareketsizdi. Uçan kuşların cıvıltıları bu donmuş film karesinde havayı yumuşatan bir harmoni gibi kulaklarıma dolarken banyoya gittim. Dün gece üzerime sinen sigara kokusundan kurtulmak için küvete uzandım usulca. Bugün kafam bambaşka şeylerle doluydu; kendim için endişeleniyordum ve Harvey'den korkmakla meşguldüm ve bunlar beni ne kadar ürkütürse ürkütsün geçmişimi hatırlamama engel oluyordu. Bu minnettarlıkla annemi ve ölümünü düşünmemeyi becerebiliyordum. Berrak suda mayışarak bir süre de suyun içinde yattım. Parmak uçlarım buruşmuş ve beyazlamıştı. Buruşuk parmaklar beni hep güldürürdü. Parmak uçlarımın pütürlü yüzeyini yüzümde dolaştırırken kapı tıklanmasını duydum. "Bir dakika bekleyin lütfen." Hemen toparlanıp havluya sarındım ama iki gün üst üste ıslak ve havluya sarınmış olarak yakalanmak istemediğimden hızlıca kurulanıp dün dolapta bulduğum tişört ve boxerı bacaklarıma geçirerek kapıyı açtım. Gelen sandığımın aksine Harvey değildi. Dünkü hizmetli, Liana, elinde bir kahvaltı tepsisiyle kapımdaydı. Tepsiyi almadan önce tereddüt ettim. "Dışarıya çıkabilir miyim?" diye sordum Liana'ya. Çünkü hava çok güzeldi ve havuz başında kahvaltı etmek güzel olabilirdi ama Liana sorum karşısında duraksayınca bunun pek ihtimal dahilinde olmadığını düşündüm. "Bunu Bay De La Cour'a sormalısınız." Hmmm.... Soru sorup onun sabrını zorlamak mı? Dün geceden sonra buna cesaretim yoktu doğrusu. Sonrasında sakin davransa da öfkeli yüzünü görmek bana yetmişti. Kahvaltı tepsimi alırken temsili bir tebessüm attım. Kadın ise yüzüme bile bakmaya cesaret edemeden gitti. Yemeğimi pencere pervazının önüne koyup pervaza tırmandım. Aşağı inemesem de pervazda piknik yapabilirdim.  Islak saçlarımı yüzümün etrafına dağıtarak kahvaltımı etmeye koyuldum. Birden penceremin altından sesler gelmeye başladı; hemen ardından ise Harvey'nin kafası çıktı. Kahvemi yudumlayıp dudaklarımı yalarken kulak misafiri oldum. "Hanemize olan saygı babamız ölene kadarmış." Dedi hiç tanımadığım bir ses. "Kanallarımızı kapatmaya çalışıyorlar." Dedi Harvey. "Tüm camia babamın ölümünü fırsat bildi." Aşağıdan bir çakmak sesi duyulunca Harvey'nin bir sigara yaktığını anladım. Zaten hemen sonra da sigara dumanı pencereme kadar yükselmişti. "Hakimiyetimizin altındaki bölgelere göz diktiler." "Kurdun ölümü." Dedi sesini tanımadığım adam. Bunun üzerine Harvey hızla devraldı sözü. "Kuzgunun doğuşu." Dedi. "Kimse heveslenmeyecek Adam. Himayemi kimseye bölüştürmeyeceğim." Şimdi onları görebiliyordum. Kapıdan biraz uzaklaşıp bahçe kapısına doğru yaklaştıklarından Harvey'nin günlük kıyafetler içinde ama karizmatik bir duruşla yürüdüğünü izleyebiliyordum. "Hatta kendi laboratuvarımı kuruyorum." Deyince sırtımı dikleştirdim. Uyuşturucu taşımacılığından üreticiliğine mi el atıyordu? Bunları duymamalısın Zoe, dedim kendi kendime. Bilmem gerekenden fazlasını bilmemem gerektiğini biliyordum. Ama susmuyorlardı ki! "Şirketin açılışı gecikmesin." Dedi Harvey adım adım duyma mesafemden uzaklaşırken. "Piyasadaki en iyi kimyagerleri topladığından emin ol." Dudak büktüm. Ne çok işi vardı? İp uçlarını toplasam bile birbirine bağlayamıyordum. Bardağımdan son yudumu alırken yükselen araba sesini duyarak dikkatimi bahçeye verdim. Harvey'nin yanındaki adam arabaya binip giderken Harvey bahçeye döndü. Pervazdaki beni görünce ise duraksayıp nefes aldı yavaşça. Birkaç saniye bekleyip adımlarını içeri yönlendirdiğinde umarım odamı basmaz, diye düşündüm. Gerçekten, tek istediğim hayatta kalmaktı; yekpare bir şekilde. Onun bu tehlikeli işlerine bulaşmak istemiyordum. Ne uyuşturucu baronu olmasına ne de Fransa'da bir mafya hesaplaşması başlatmasına dahil olmak istemiyordum. Kahvaltı tepsimi komodine bıraktığımda korktuğumun başına geldiğimi anladım. Biri kapıyı tıklatıyordu. Açmasam ne olurdu? Muhtemelen kilidi patlatırdı. Kirpiklerimi haddinden fazla kırpıştırarak anahtarı döndürdüm yavaşça. Bu kez bana bakmadan girdi içeri. Sanırım dün yeterince incelemişti ve artık bana bakmaya lüzum görmüyordu. Güzel. "Geç uyanıyorsun." Dedi bana dönerek. Eh, bu doğruydu. "Elimde değil." Dudaklarını yavaşça aralarken bakışları dağınık yatağımda, bitmiş kahvaltı tepsimdeydi. "Ne yapıyorsun?" İç geçirdim. Gerçekten sormuyordu, değil mi? Bomboş odada ne yapabilirdim? "Hiç." Dedim bariz olanın altını çizerek. "Tek eğlencem şu pencere," "Ne duydun?" dedi bu kez. İşte odamı basmasının esas sebebi buydu. Nemli saçlarımı başımın arkasına iterken yutkundum belli belirsiz. "Bir şey duymadım." Dedim cesaretle gözlerine bakarken. Kaşlarını çatmıştı ama kızgın görünmüyordu. Daha çok, sorguluyordu sanki beni. "Güzel." Dedi bir süre sonra. Gözlerinde bir şey vardı. Neydi? Onay? Belki. "Şey," durdurdum onu bir cesaretle. Keyfini bozmadığıma göre küçük bir şey isteyebilirdim diye düşünüyordum. Kapıya dönmüş adımlarını bana çevirdiğinde düşünceliydi. "Söyle." "Bu odada sıkılıyorum." Dedim olabilecek en yumuşak sesle. "Sana bir televizyon gönderirim." Yıl 2022'ydi. Televizyon diye bir şey mi kalmıştı acaba? Televizyon yanında satın alınmış dizi platformları da varsa o ayrıydı tabii ama asıl istediğim hazır bahara giriyorken bu odada tıkılıp kalmamaktı. "Aslında," dedim inceden bir yalvarmayla. "Hava çok güzel." Burnundan nefes alırken gözlerini kapadı. "Bahçeden çıkamazsın." Zaferle ellerimi çırparak zıpladım. Bunu yapmayı ben de beklemiyordum. Nitekim izin vereceğini de sanmıyordum ama vermişti işte. Halime anlık şaşıran Harvey hemen kendini toparlayarak kapıya yöneldi. Bu kez ben de peşindeydim. "Bu kılıkta mı geleceksin?" diye sordu çatık kaşlarla. Önümden gitmesine rağmen, beni görüyor olmamasına rağmen bunu sorgulamasına şaşırdım. "Bavulumda daha iyi bir seçeneğim yok." Dedim gayri ihtiyari. Bu kez ağzından nefes alıp sertçe döndü bana. Bugün beni incelemedi diye üzülmeme gerek yokmuş belli ki; gözleri yine üzerimdeydi. "Çıplaksın." Hayır değildim. Üzerimde bir erkek tişörtü ve boxerı vardı. Bu oversize tişört altına mini şort giymek gibi bir şeydi. "Elimde başka seçenek yok," diyerek altını çizdim gerçeklerin. Bunlar bile benim değildi ki. Bu kez iç geçirdi. Yine mi kızıyordu? Her şeye kızıyordu! Beni ölümle burun buruna getiren oydu; hapseden, üstsüz başsız bırakan oydu. Kurtlar sofrasına sokan oydu. Bir de kızgın olan taraftı, öyle mi? Asıl benim kızmam gerekirdi ama ben kuzuyu oynuyordum. Üstüne bir de sabrını taşırıyormuşum gibi davranmasına gerek yoktu! Ellerimle üzerimi gösterip usulca soludum. "Eğer eşyalarımı almam için evime gidebilirsem..." "Liana sana kıyafet getirene kadar bekle." Dedi cümlemi bitirmeme izin vermeden. Ağzımı açacak oldum ama Harvey'nin giderek kararan gözlerini görünce açtığım ağzımdan nefes alıp yanaklarımı şişirerek birkaç adım geriledim. "Tamam," diye fısıldadım sessizce pervaza yaslanırken. Gözlerini birkaç saniye daha üzerimde gezdirip memnuniyetle kapıya yöneldiğinde karşılıklı bir patlama yaşanmadan konuşabildiğimiz için rahatlamıştım. Üzerinden fazla geçmemişti ki kapım tekrar tıklandı. Muhtemel ki Liana'ydı. Sevincimin hududu yokmuşçasına kapıya koştum. Yanılmamıştım; gelen Liana'ydı ama Liana elinde koca bir kutuyla odama girince şaşkınlığımı gizleyemedim. Bir eşofman takımı ya da elbise getireceğini düşünüyordum açıkçası. Koca bir kutu dolusu kıyafet geleceği aklıma gelmemişti. "Bay De La Cour bir süre bunlarla idare etmenizi söyledi." Dedi Liana kapıya doğru gerilerken. Başımı yana eğip "Lütfetti." Diye mırıldandım Türkçe. Kız ne dediğimi anlamadığı için bakışlarını bana çevirdi ama hemen sonra bunu yapmaması gerekiyormuş gibi yere eğdi kafasını. "Sorun değil," dedim bu kez Fransızca. "Ben senin efendin değilim. Lütfen öyleymişim gibi davranma." Kız duyduklarına rağmen onaylamazca başını sallayarak "Affedin efendim." Deyince gözlerimi devirdim. Elbette, elbette bunu yapamazdı. Eğer yaparsa esas efendisine itaatsizlik etmiş olurdu, değil mi? Dudağımı ısırırken Liana'nın odayı terk edişini izledim. Pekala, sihirli kutumda neler vardı bakalım? Esasında beklentimi oldukça karşılayan bir kutuydu. Eşofman takımları, etekler, büstiyer, croplar ve elbiseler. Sanki özellikle hepsinden biraz seçilmişti ama sorun şuydu ki, bu kıyafetler her kiminse benden daha minyon ve zayıf olmalıydı. Damak şaklatıp içinde en rahat edebileceğim bir tanesini seçmeye çalıştım. Bebe mavisi bir crop ve soluk turuncu bir tenisçi eteği giydim. Eğer nefes almazsam crop üzerimde fena durmuyordu ama bacaklarım için etek hala çok kısaydı. Aynada kendime şöyle bir baktım ve en azından artık Harvey'nin, üzerimde kıyafet olduğunu düşünecek kadar giyindiğime karar verdim. Çıplak ayaklarımla odadan çıkarken yüzümde manasız bir tebessüm vardı. Özgür olmadığımı biliyordum ama artık esir de sayılmazdım. Buraya ilk geldiğimde evi hiç inceleme fırsatım olmamıştı; dünse yine sadece antre ve kapıdan görünen sağdaki salonu görebilmiştim. Acaba sadece bahçeye çıkmama mı izin vardı yoksa evi dolaşabilir miydim? Şansımı denemek istedim. Etrafta dolanan kimse yoktu ama riske girmek istemedim. Parmak uçlarımda, olabilecek en hafif adımlarla yürüyerek salona girdim. Benim kaldığım oda gibi bu salonun da yüksek bir tavanı vardı. Camdan duvarları benim penceremden görünmeyen arka bahçeye bakıyordu. Yerler çıplaktı ama yer yer yerleştirilmiş ahşap heykeller odayı canlandırmıştı. Yine de duvarlardaki rezalet tablolara bakamıyordum doğrusu. Bir unicorn şekerleme olarak ne bulduysa yemiş ve o tablolara kusmuştu sanki. Derin bir nefes verirken kaşlarımı çattım. Oda bu kadar kahverengi ve tonlarına hakimken bu tabloların derhal buradan gitmesi gerekiyordu. Gözlerimin kanamasını engellemek için arkamı döndüm ve cam duvarın köşesine yerleştirilen şakayıkları fark ettim. Kahvenin hakim olduğu odada ışık veren bir yıldız gibi tüm dikkatleri üzerine çekiyordu. Çiçeğe yaklaşınca cam duvarın önündeki masada dağınık bir yığın halinde duran dergileri gördüm. Kadın dergileriydi. İşte şimdi daha çok çatmıştım kaşlarımı. Harvey kadın dergileri mi okuyordu? Birkaç tanesini elime alıp sayfaları hızla çevirdim. Bunların Harvey'nin olup olmadığını bilmiyordum ama havuz başında okumak için iyi alternatiflerdi. "Özür dilerim efendim." Dün gece evden çıkarken gümüş tepside çantamı uzatan çalışandı konuşan. "Küçük hanımın dergilerine dokunamazsınız." Dergileri aldığım yere yavaşça bırakırken dudak büktüm. Sadece dergiydiler. "Ama isterseniz size okuyacak başka bir şey bulabilirim." Kaşlarımı kaldırıp "Lütfen," dedim. Havuz başında güneşlenemeyeceksem, ki üzerimdekilere bakılacak olursa güneşlenmem ihtimal dahilinde değildi, bir şeyler okumayı yeğlerdim. Dudaklarımı ıslatarak bahçeye çıktım. Çıplak ayaklarımın altındaki Arnavut kaldırımları batıyordu; birkaç koca adımla solumda kalan bahçeye atladım. Harvey bahçedeki masada oturup bilgisayarında bir şeyler yapıyordu. Mafya işlerini dijital ortamda gerçekleştirdiğini sanmıyordum. Bu muhtemelen sabah duyduğum şu paravan şirketle ilgiliydi. Kahretsin! Düşüncelerinde bile bunlardan bahsetme Zoe! Başımı sallayıp olması gerektiği gibi bomboş yaparken bahar güneşi altında olmanın tadına vardım. Birkaç saat içinde batacak olmasına rağmen güneş hala pırıl pırıldı. Ayaklarımın altını gıdıklayan çimler güneşin sıcağını çekmişti. Yerde süzülen ayaklarımla havuz başına kadar gittim usulca. Bir an gözlerim Harvey'ye kaydı. Ona baktığımı hissetmiş gibi kaldırdı başını. Hemen çektim bakışlarımı. Ürkütücü bakışlarına maruz kalmak istemiyordum doğrusu. Bir ayağımı havuz kenarından sallandırırken diğer ayağımı altıma alarak oturduğumda karşıdan hizmetlinin elindeki tepside kitap taşıyarak bana geldiğini gördüm. Koca bir nefes verdim aralık dudaklarımdan. Gerçekten. Ne ben İngiliz Kraliyet ailesinden biriydim ne de burası Buckingham Sarayı'ydı. İsteklerimin gümüş tepside gelmesine gerek yoktu. Hizmetli "Küçük Hanım," diyerek Kamelyalı Kadın isimli kitabı bana sunarken "Başka bir isteğiniz?" diye sordu. Gerçekten mi? Bir şeyler isteyebiliyor muydum? Kısa bir an Harvey'ye baktım. Dikkati tamamen işindeydi. Saçlarımı karıştırırken düşündüm. "Karışık meyve suyu kokteyli alabilir miyim?" Kadın başını sallayıp giderken keyifle kitabıma başladım. Kitap, soylu ve zengin bir gencin güzelliğiyle nam salmış bir fahişeye aşık olmasını anlatıyordu. Elbette kavuşmalarına engel bir unsur da vardı. Oğlanın babası. Hep böyle olurdu, değil mi? Bir kız ya da erkek aşık olurdu ve baba en klişe haliyle aşık kişiyi, çocuğundan uzaklaştırmak için çeşitli oyunlar oynardı. Kitabı bir an için kapatıp soluklandım. Ceyhun'u da babamın yüzünden kaybetmemiş miydim? Başımı sallayıp gözlerimi kapatırken ciğerlerimi havayla doldurdum. Babam hayatımdaki birçok değerli insanı çalmıştı. Kitabın ortalarına doğru gelen meyve kokteylime baktım. Servis biraz yavaştı ama en azından işleyen bir sistem vardı. Meyve kokteylinden ilk yudumumu alırken Harvey'nin bahçede olmadığını fark ettim. Ne zaman gitmişti? Gittiğini bile fark etm... Üzerinde baldırlarına kadar inen siyah bir kimono ve mavi bir mayoyla ev tarafından geliyordu. İçtiğim meyve suyu boğazıma kaçınca nefes almaya çalışarak öksürmeye başladım. Burada kaldığım süre boyunca onu üstsüz görmeyi düşünmemiştim bile ama işte karşımdaydı ve hayatım boyunca bir kabadayıyla asla ilişki kurmayacağıma dair ettiğim yeminime rağmen, doğrusunu söylemek gerekirse, çok etkileyici bir vücudu vardı. Omuzları birer uçuş pisti kadar genişti ve neredeyse fetişim haline gelmiş köprücük kemikleri o kadar belirgindi ki, kolumun içini defalarca çimdiklememe rağmen etkilenmeden edemedim. Dolgun göğüs kasları ve belirgin abdominalleri vardı. Adonislerine girmiyordum bile! Göğsündeki açılmış kuş kanadı dövmesi ise oldukça heybetli görünüyordu. Ne yaptığımı fark etmeden dudaklarımı ıslattığımı hissettim. Ağzım mı sulanmıştı? Bu resmen rezillikti. Yutkunup dikkatimi kitaba vermeye çalıştım ama gözüm sürekli Harvey'deydi doğrusu. Harvey gözündeki güneş gözlüklerini çıkartırken arkamdan bir adamın koşturarak geldiğini fark ederek dikkatimi toplamaya çalıştım. Harvey'nin çatık kaşlarına, beklenti dolu bakışlarına ve duruşuna bakılacak olursa belli ki işten bahsedeceklerdi ve benim bunları duymamı istediklerini sanmıyordum. Boğazımı temizleyip kitaba döndüm. Elbette kulaklarım istemsizce onları dinliyordu! Tamam, dinlemeyi engelleyemiyordum madem bilmiyormuş gibi yapardım ben de. Oyunculuğum iyiydi sonuçta, değil mi? "Sonuç?" dedi Harvey tek kelimeyle. Karşısındaki adam, ki sanırım bu sabah gördüğüm adamdı, elindeki dosyayı Harvey'ye uzatırken konuştu. "Devir işlemleri tamamlandı." Dedi dedi adam tok bir sesle. "Bir hafta içinde açabileceğiz." "Güzel." Harvey elindeki dosyayı incelerken karşısındaki adamın konuşmasıyla duraksadı. "Yalnız Harvey," Harvey tek kaşı havada karşısındaki adama döndü. "Kimyager André, şirkete ortak olmak istiyor. Ekibini ancak bu şartla getireceğini söyledi." Harvey'nin çene kaslarının oynadığını fark ettim. Burun delikleri genişlemiş, sanki gözleri kararmıştı. "İşleri böyle mi hallediyorsun Adam?" dedi Harvey korkunç bir sesle. Daha fazla dinlememelisin kızım Zoe. İsminin Adam olduğunu öğrendiğim adam soğukkanlılıkla konuşmasını sürdürünce korkuyla gerildim. "Babanı tanıdığını ve Aimon'la planladıkları ortaklığı seninle gerçekleştirmek istediğini söyledi." "Ne ortaklığı?" diye sordu Harvey Adam'a bakarak. "Uyuşturucu yapmak sadece senin aklına gelmedi Harvey." dedi Adam. "Bu Aimon'un da planlarından biriydi ve André ile ortaklık planlıyordu. Şimdi André bu teklife karşılık babanla yaptığı anlaşmayı esas almak istiyor." Harvey eliyle çenesini sıvazladıktan sonra kimonosunu çıkarıp olduğum tarafa fırlattı. "André'yi bu akşam misafir edelim öyleyse," dedi isteksizce. Adam sözleri bir emir olarak aldı ve kırklı yaşlarında olmanın verdiği hantallığa rağmen hatrı sayılır bir hızla uzaklaştı. Harvey'nin göğsü hızla inip kalkıyordu ve sinirle soluyordu; sinirinin hedefi olmamak adına kitaba gömülmüş gibi yapmaya başladım. Okuyordum, yani gözlerim okuyordu ancak beynimin algıladığı yoktu. Üzerime sular sıçradığında kitabı çimenlere doğru attım. Gerçi o da sıçrayan damlacıklardan nasibini almıştı tabii. Yüzüme dağılan damlacıkları elimin tersiyle silerken havuzda koca koca kulaçlar atan Harvey'ye baktım. Havuza keyif için girmediği ortadaydı. Sanki kulaçlarında bir adamı tekme tokat dövüyordu. Keşke duygularını dile dökebilseydi ya da konuşmasa bile en azından duygularını daha net gösterseydi. O zaman her an patlamaya hazır bir kara kutu gibi beni germezdi. Havuza değen ayağımı kendime çekip toparlanırken Harvey'nin de yavaşladığını fark ettim. Havuzun ortasında durağan bir pozisyona gelip bir köpeğin kurulanmak istediğinde yaptığı gibi saçlarını savurdu. Dağlara doğru kayan güneşin kızıl ışıkları ıslak kuzguni saçlarına ve sudan parlayan kırmızı dudaklarına düşünce dudaklarımı ısırdım. Tüm fetişlerimin karşılığı bir biblo gibi karşımda parlarken gözlerimi ondan alamazdım ki... Dudağımı ısırarak bakışlarımı kaçırmaya çalıştım. O an derin bir nefes aldı ve suya tekrar daldı. Çıktığında, tam karşımdaydı. Kolları toparladığım bacaklarım kadar genişçe açılmış, iki yanıma dirseklerini yaslamıştı. Güneşin portakal kızılları yüzüne vurunca elmacıklarındaki damlalar parladı. Yutkunmaya çalışarak baktım. "Bu akşam beraber yemek yiyeceğiz." Dedi dümdüz. "Baş başa gibi mi?" diye sordum aptallar gibi. Kaşlarını çattı. "Elbette değil." Sesi soğuktu. "André, sen ve ben." Dedi. "O yüzden hazırlan." Emretmişti mafya. Dişlerimi sıkarken gülümsemeye çalıştım ama gözlerim hislerimi ele veriyor olmalıydı ki konuştu. "Eğlenmeye çalış." "Tabii, 'efendim.' Çalışırım." Dedim dudaklarımı ıslatarak. Gözlerini kısarken eğleniyormuş gibi gülümsedi. Ona itaat etmemden sadistik bir haz almıyorsa hiçbir şey bilmiyordum! Yanımdan damlacıklar saçarak kalkınca sinirle inledim. Bunu duymasına rağmen tepki vermeyerek sandalyesindeki havlusuna uzanmıştı. Bir psikopatın eline düştüğüme emindim artık. Dudaklarımı ısırmaktan vazgeçerek hırsla toparlandım. Koca ve hızlı adımlarla yanından geçerken homurdanıyordum. Sırtımı oyan bakışlarını hissetsem de durmadım ve koşar adımlarla hapishaneme çıktım. ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE