4.BÖLÜM

1565 Kelimeler
O an, kapının eşiğinde duraksadım. Gözlerim, istemsizce Bora’ın bakışlarında kilitlendi. Zaman, birkaç saniyeliğine yavaşladı sanki. O da bana bakıyordu. Ama bu bakış… daha önce hiç görmediğim bir ifadeyle doluydu. Tanıdık ama yabancı, mesafeli ama içinde bir sıcaklık saklı… Sanki beni ilk kez görüyormuş gibi süzdü yüzümü. Ve ben… ben de onun gözlerinde kayboldum. Eski hatıralarla yeni hâlim arasında bir hesaplaşma yaşanıyordu sanki. Gözlerinin içinde hayretle karışık bir tanıma vardı. Yeni yüzüm, geçmişte bıraktıklarımızın üzerine kalın bir perde gibi inmişti. Ama gözlerimiz… Gözlerimiz hâlâ aynıydı. Bu büyülü anı, Mert’in sesi darmadağın etti. “Neden telefonlara cevap vermiyorsun? Kaç kere aradık, mesaj attık!” dedi, sesi telaşla karışık hafif bir sitem taşıyordu. O an başımı hafifçe eğdim. Gerçekten de tamamen unutmuştum. Sohbet öyle derin, o kadar huzur vericiydi ki... Zamanın nasıl geçtiğini fark edememiştim. O dünyanın dışında kalmıştım sanki. Mert, elindeki valizi bana doğru uzattığında arkadan tok ve kendinden emin bir ses geldi. “Bu kadar dalgın ve dikkatsiz olduğun dosyanda yazmıyor.” Sesi... aynıydı. Soğukkanlı, derin ve her harfi yerli yerine oturan bir kararlılıkla konuşuyordu. Sözlerinin içine gizlediği anlamı fark etmemek imkânsızdı. Yutkundum. Boğazıma düğümlenen kelimeler vardı ama hiçbiri çıkmadı. Sadece sustum. Onların arasında kalakalmış bir yabancı gibi... Mert daha fazla dayanamayıp hafifçe başını yana eğdi, sabırsız bir gülümsemeyle, "Ee hadi ama, içeri almayacak mısın bizi?" dedi ve elindeki diğer kolileri gösterdi. Bir adım geriye çekildim. Kafamı öne eğdim, sessizce geçmelerine izin verdim.İkisi de eve dikkatle göz gezdirmeye başladı. Mert hemen elindeki kolileri mutfağa bıraktıktan sonra etrafı süzdü. "Yeni nevresimler, yastık, koltuk örtüsü falan lazım. Gerisi temiz görünüyor, kullanabilirsin rahatça," dedi, pratik ve alışık bir ses tonuyla.O sırada gözlerim onlara takılmıştı. Gözlemlerine karşı sessizdim. Bora ise salonun köşesindeki küçük masayı işaret etti. "Bilgisayarı oraya kuralım. Evin büyük bir bölümü bu açıdan izlenebilir," dedi soğukkanlı bir sesle. Birden ne dediğini tam anlayamamış gibi ona döndüm. "Ne?.. Kamera mı yerleştireceksiniz?" Sözlerim ağzımdan ani bir tepkiyle fırladı. "İstemiyorum kamera!" dedim, şaşkınlıkla ve net bir şekilde. Bora ağır adımlarla bana yaklaştı. Sert ama ölçülü bakışlarıyla doğrudan gözlerime baktı. Gözlerinde bir sorgu vardı. Alışık olduğumdan farklı bir bakıştı bu; tanımayan, şüpheyle bakan bir adamın gözleriydi. "Nasıl asker oldunuz ve MİT'e girdiniz biraz anlatır mısınız, Bilge Hanım?" dedi. Sesindeki ironi ve sorgulama havası nefesimi sıklaştırdı. "Zira bana bir asker gibi görünmediniz. Yoksa torpille mi girdiniz?" Arkasında duran Mert hafifçe gülümsedi. Ortamın havası bir anda buz gibi oldu. Kan beynime sıçradı. Askerliğime, mücadeleme söz edemezdi kimse. Omuzlarımı dikleştirdim, başımı kaldırdım ve gözlerimi onun gözlerine kilitledim. "Dosyamı inceleme zahmetine girmemişsiniz sanırım, Yüzbaşı." Sesim net, dik ve kararlıydı. "Bu görevde tanıştığım herkesi bildirmekle görevli olduğumu ve bazı yetkilerimin genişletildiğini hatırlatırım. Konuşmalarınıza dikkat etmenizi öneririm. Aksi hâlde sizi de bilgiye geçmem gerekebilir." Sözlerim, bir kurşun gibi odada yankılandı. Mert hemen araya girdi. Gerilimi fark etmişti. "Okudum ben dosyayı. Gayet başarılı bir asker. Son bir yıldır öğretmenlik için eğitim almış. Üç dil biliyor ayrıca," dedi, ortamı yumuşatmaya çalışarak. Bora, bir an için kaşlarını çattı. Ardından sessizce bir adım geri çekildi. Ama bakışları hâlâ meydan okur gibiydi. "İstediğiniz kişiye bildirin," dedi. "Ancak burada benim timime görevlendirildiniz. Ve emir komuta zinciri gereği benim emirlerime uymak zorundasınız." Sonra Mert’e döndü: "Bilgisayarı getir. Kurup çıkalım hemen. Sen sonra bilgi geçersin öğretmen hanıma." Sözleri içimi titretti. Ses tonu emir veriyordu, ama içindeki öfke gizlenemeyecek kadar belirgindi. Onu öfkelendiren neydi? Beni tanımaması mı? Yoksa beni tanıyıp tanımadığına emin olamaması mı? Benimse içim yanıyordu.Bu kadar sinirlenmem normal miydi? Yoksa yıllardır içime attıklarımın, sakladıklarımın bir isyanı mıydı bu? Bora’ya duyduğum öfke, sadece geçmişin kırıklarından mı ibaretti, yoksa hâlâ süren bir şeylerin yankısı mıydı? Kendi iç sesime bile cevap veremiyordum. Hızlıca bilgisayarı kurdu, kameraları yerleştirdi. Hiçbir şey söylemeden evden çıktı, gitti. Mert'le kalmıştık. Bana yavaşça dönüp baktı. "Bakma sen ona... Karısıyla yeni boşandı, ondan bu atarları," dedi. Gözlerim büyüdü, kulaklarımda yankılandı o kelime. Karısı... Kalbim, onca şeyin ağırlığı altında ezilirken dik durmaya çalıştım.Belli etmemeliydim.Derin bir nefes alıp dikkatimi kameraya verdim. "Beni ilgilendirmiyor. Ben işime bakarım. Şimdi siz beni hep izleyeceksiniz, öyle mi?" dedim ve kameraları gösterdim. Odadaki gergin havayı dağıtmam gerekiyordu. Çünkü kalbimi o hâliyle ayakta tutmam imkânsızdı. Mert, hafif çapkınca kafasını salladı. "Dikkatli olmalısın Bilge. Okuldaki terör bağlantısını çözmek için elinden geleni yap. Evi düşünme, tüm güvenlik önlemlerini biz alacağız. Ama okuldan birkaç arkadaş edindiğinde, onları zaman zaman buraya davet et. Ortamı görüp değerlendirebilelim." Sonra elini cebine attı, bana bir flash bellek uzattı. "Şüpheli tavırları vücut dili eğitimi alan ekip arkadaşlarımız analiz edecek. İşte bu yüzden kurduk bu kameraları." Dediğinde usulca başımı salladım. Haklılardı. Okula girebilselerdi, beni buraya göndermezlerdi zaten. Onların gözleri olacaktım içeride, gölgelerin arasındaki dikkatli bir bakış… Her şüpheli tavırda radar gibi devreye girecek, sessizce bildirecektim. Hiçbir detay gözümden kaçmayacaktı. “Peki bu flaş bellek ne için?” diye sordum, işaret parmağımla küçük aygıtı göstererek. “İçinde bizim timle alakalı bilgiler var. Fotoğraflar, kimlikler…” dedi ciddi bir ses tonuyla. Ardından uyardı: “Dışarda karşılaşırsan sakın selam verme. Senin askerle bağlantılı olduğunu bilmemeleri gerekiyor.” Bir kez daha başımı salladım. Kabul ettim. Bu artık bir görevdi. Her şey tamamsa ben çıkıyorum deyip evden sessizce ayrıldı.Gözüm hâlâ elimde tuttuğum siyah flaş bellekteydi. Bir süre öylece baktım. Küçücük bir parça ama içinde kim bilir ne kadar büyük hayatlar vardı. Sonra derin bir nefes alıp bilgisayarı açtım ve belleği taktım. Fotoğraflar arka arkaya sıralandı ekranda. Hepsi birbirinden karizmatik, bakışlarından görev aşkı akan yedi adam. Her birinin yüzünü, gözlerinin şeklini, duruşunu, teninin tonunu hafızama kazıdım. Onlar artık sadece birer fotoğraf değil, zihnimin duvarına asılmış gizli kahramanlardı. Ve o son kare…Yüzbaşı Bora Demirbilek. Gülümseyen gözlerine uzun uzun baktım. Zaman durmuş gibiydi. Kalbimde bir yer, onu tanıdığım andaki gibi sızladı. “Seni burada içime gömüyorum, Bora,” dedim fısıltıyla. “Bir daha senin için gözyaşı yok.” Ama kalp söz dinlemiyor bazen. O an gözümden süzülen sıcak yaşlar, vedalaşmanın acısını taşıyordu. Titreyen parmaklarımla yanaklarımdan süzülenleri sildim. Belki izleniyordum. Belki şu an birileri ağladığımı görüyordu. Hızlıca toparlandım. Duygularımı geride bırakıp yatak odasına geçtim. Kendimi yatağa bıraktığımda, kalbim hâlâ o fotoğraftaki gözlerdeydi. “Yok Bilge, bu kadar çabuk kendini bırakmak yok,” dedim içimden.O kadar psikolojik testten boşuna geçmedik! Gerekirse göz yaşını bile disiplin altına alırsın, diye kendime komutan edasıyla komut verdim. İki gün sonra okulum başlıyordu. Şimdilik görev ikinci planda, ben biraz alışveriş moduna geçmeliydim. Valizimi sürükleyip odaya taşıdım, içini açtım. Üzerime rahat bir şeyler geçirip çıktım dışarı. Önce ev için gerekli temel eşyaları aldım: temizlik malzemeleri, birkaç yastık kılıfı, bir fincan takımı! Sonra gözüm vitrinlere kaydı.“Şu etek ne güzelmiş… öğretmen hanıma yakışır.” “Bluz da sade ama klas.” İtiraf etmeliyim ki okulda dikkat çekmeyecek ama “bakımlı kadın” enerjisi verecek birkaç parça kıyafet kaptım. Öğretmenlik undercover, ama stil undercover değil! Köşe başındaki lokantada karnımı doyurup eve doğru yürürken telefonuma bildirim geldi: “Saat 20.00’de bilgisayardan görüntülü konuşma sağlanacaktır. Lütfen evde olun.” Sadece “Tamam” yazdım. Resmi görev mesajı sonuçta. Ne “ok” ne “emoji”. Biraz daha oyalanıp sonra eve geçtim. Aldığım çamaşırları makinaya attım, mutfağa geçip bir kahve yaptım. Saat 19.55.Bilgisayarı açtım. “Oyun” başlığı altında gizlenmiş bir program yüklenmiş. Gizlilik seviyesi: % 100 güvenli. Şifreyle girip sistemi açtım. Sabah flaşta gördüğüm askerlerle tanışacağımı biliyordum ama içimde bir kıpırtı vardı. Heyecandan nefesim hızlandı. Saçlarımı sıkıca atkuyruğu yaptım, kahvemden bir yudum aldım. Tam o sırada arama geldi. Ekranda beliren 6 yüz, kameraya doğru merakla bakıyordu. “Oo Mert, anlattığın kadar güzelmiş gerçekten!” diye biri bağırdı.Kahvemi yutmaya çalışırken boğazımda düğümlendi.Tebessüm ettim, başımı hafifçe öne eğdim. “Sanırım bu grup içindeki boşboğaz belli oldu,” “Size de merhaba,” dedim ekran karşısındaki adamlara, yeniden toparlanarak. Tüm timi hızlıca taradım gözlerimle.Hasan, Fırat, Muammer, Tolga, Serkan ve Mert.Ama... Bora yoktu.Sabah yaşadığımız gerginlikten dolayı katılmadığını düşündüm. Belki de kendine ‘sessiz ve cool’ taktiği uyguluyordu.Mert kameraya daha yaklaşıp, “Bilge Hanım’a alışmanız kolay olacak beyler. Çünkü hem sert, hem zeki, hem de bizimle çalışacak kadar sabırlı biri. Üstelik kahvesi bile güzel kokuyor, bakın şu an burnuma kadar geldi,” dedi. Ben göz devirmemek için kendimi zor tuttum. “Bu kokuyu nasıl alıyorsun, bilgisayarın kahve kokusu özelliği mi var?” dedim. Fırat hemen atladı: “Nasıl gelmez Bilge! Şuan tam olarak ruhumuz orda” Gülüşmeler arttı. Ortam iyice ısındı.Tolga ekrana eğilip ciddiyetle sordu: "Sinopluydunuz değil mi? merkezden mi ilçeden mi? Gülümsedim. Kahvemden bir yudum daha alarak ekrana döndüm. “Merkez,” dedim, sesim net ama temkinliydi. O sırada Mert hemen araya girdi, sesi canlıydı: “Bize Sinop mantısı yapacak, sözünü aldım.” Bir iki kişi hafifçe güldü. Hasan, sesi heyecanlı: “Oh ya, sonunda ev yemeği moduna geçtik.” Muammer biraz homurdanarak ama gülümseyerek karşılık verdi: “Ulan aç köpekler… Kızla daha yeni tanıştık, durun bir.” Tam o sırada bir bildirim sesi geldi. Ekranda Mert’e gelen özel bir mesaj belirip hemen kayboldu ama ben fark etmiştim. Gözlerimi hafifçe kısıp, ciddi ama içinde tatlı bir şaka barındıran bir ifadeyle: “Mert, derste telefona bakmak yasak oğlum?” dedim. Ortama küçük bir kahkaha yayıldı. Bu kez gülüşler daha içten ama ölçülüydü. Bir an için kendimi gerçekten onların parçası gibi hissettim. Serkan hafifçe başını eğerek söze karıştı: “Yok ya, muhtemelen sevgilisine yazıyor. Biraz... kıskanç biri de kendisi.” Tam o sırada onların tarafından kapı açılma sesi geldi. Bora, ekrana şöyle bir göz attıktan sonra arkasındaki arkadaşlarına döndü ve alçak ama ciddi bir sesle: “Eşek gibi böğürüp durmayın. Sesiniz odama kadar geliyor.” dedi. Herkes bir anda toparlandı, gülümseseler bile dikkatliydiler. “Emredersiniz komutanım,” dediler neredeyse aynı anda.Bora'nın gözleri ekrandan çekilmeden önce bir anlığına bana takılmıştı… Sanki beni tanıyor ama hatırlayamıyor gibiydi...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE