5.BÖLÜM

1724 Kelimeler
Ekrandaki son konuşmadan sonra timle bir daha hiç konuşmamıştım. Artık iletişim sadece Mert’in uzaktan takip sistemi ve evdeki güvenlik kameraları aracılığıyla kuruluyordu. Her adımım izleniyor, her kelimem kayda geçiyordu. Bu gözetim hali zamanla sıradanlaşmış, bir tür alışkanlığa dönüşmüştü. Ama bugün farklıydı. Okula başlayacağım gündü. İçimde verdiğim tüm savaşları zaferle tamamlamış gibiydim; yine de kalbimin hızlı atışlarını bastıramıyordum. Heyecanım, yıllar sonra döndüğüm bu sivil hayatta ilk adımı atarken üzerime ince bir örtü gibi serilmişti. Evden çıkmadan önce aynanın karşısında kısa bir duraksama yaşadım. Omuzlarımı dikleştirip kendime küçük bir göz kırptım. “Bugün güzel geçecek.” Kendime verdiğim bu söz, dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm olarak kaldı. Dışarı çıktığımda sabahın serinliği hafifçe yüzüme dokundu. Rüzgar, saçlarımın arasında dans ederken içimi de ferahlattı. Üşütmeyen, ama canlılık veren bir serinlikti bu. Sokakta birkaç öğrenci kahkahalar eşliğinde hızla yanımdan geçip okula doğru koşuşturuyordu. Onların o kaygısız neşesi, içimdeki tedirginliği bir anlığına bastırdı. Ben adımlarımı daha yavaş, daha dikkatli atıyordum. Gözlem yaparak, çevreyi belleğime kazıyarak. O sırada tuşlu telefonum titreşti. Bu telefonu artık sessize almam gerektiğini düşündüm, yoksa sınıfta çalarsa dikkat çeker, açamazdım da. Ekrana baktığımda Mert'ten bir mesaj gelmişti: “İlk günün için başarılar. Dikkatli ol. Gözlemlerini bildirmeyi unutma.” “Tamam,” yazıp telefonu hızla çantama koydum. Okulun kapısı artık önümdeydi. Öğretmenler odasına doğru yönelmiştim ki Bekir Abi’yi gördüm. Yerdeki çöpleri topluyor, kendi kendine söyleniyordu. Yanına yaklaştım. “Günaydın Bekir Abi,” dedim içten bir gülümsemeyle. Eğildiği yerden başını kaldırıp bana baktı. “Sen miydin kızım? Günaydın. Yoruldum valla bu çocuklardan. Kaç yaşına geldiler hâlâ çöplerini yere atıyorlar...” Sitemi tanıdıktı, içtendi. “Tamam Bekir Abi, sınıflara girdiğimde ben konuşurum,” dedim. Gülümseyerek doğruldu. “Ah kızım, keşke dinleseler... Ben de çok söyledim ama...” O esnada okul müdürü Mehmet Bey bizi fark etti. “Günaydın Bilge Hanım, ilk gününüz hayırlı olsun,” dedi gülümseyerek. Birlikte öğretmenler odasına yürüdük. Oda oldukça genişti. Köşede öğretmenlere ait küçük kilitli dolaplar, ortada masa ve birkaç çanta, evrak yığını. Bir taraf komple camdı; dışarıda oyun oynayan çocukları rahatça görebiliyordun. İçeri girer girmez dikkatler üzerime çevrildi. Herkes bakışlarını kaldırmış, beni süzüyordu. Ben de onları. Yüzümde nezaketli bir tebessüm vardı ama içimdeki ses, her bir yüzü tararken sessizce fısıldıyordu: “Acaba hangisi hain?” Bu anı müdür beyin sesi böldü: “Arkadaşlar, yeni edebiyat öğretmenimiz Bilge Kalaycıoğlu.” Tam sözünü bitirmişti ki orta yaşlı bir kadın hızla yanıma geldi, elini uzattı. “Memnun oldum, ben de diğer edebiyat öğretmeni Dilek Akça,” dedi. Gözleri kuşkulu bir süzgeç gibi üzerimde gezindi. El sıkıştıktan sonra usulca yerine döndü. Diğer öğretmenler de selam verip gülümsediler, ardından sırayla isimlerini söylediler. Müdür Bey, bana ait dolabı gösterip iyi dersler dileyerek odadan ayrıldı. Dolabımın olduğu köşeye yönelip elimdeki kitapları yerleştirmek istedim. Anahtar üstündeydi. Çevirmeye çalıştım ama sıkışmıştı. Hafifçe döndüm, yardım isteyecek birini ararken arkamda beliren uzun boylu, düzgün yapılı matematik öğretmeni Burak beyle göz göze geldim. “O anahtar biraz sorunlu,” dedi gülümseyerek. “İstersen ben deneyim.” Sessizce başımı sallayıp kenara çekildim. Birkaç denemeden sonra kapak açıldı. Anahtarı bana uzattı. “Buyrun.” “Teşekkür ederim hocam,” dedim nazikçe. “Yalnız biraz tozlu görünüyor. Bekir Abi’yi çağıralım, temizlesin,” deyince “Gerek yok, ben hallederim,” dedim. Çantamdan ıslak mendil çıkarıp dolabı silmeye başladım. Masada oturanlardan biri, “Oo temizlik de maşallah... Yeni mi atandın?” diye seslendi. Gülümseyerek döndüm, “Evet, ilk görev yerim.” Ama o delici bakışları fark etmemek imkânsızdı. Burak, o mavi gözlerini üzerimden hiç ayırmıyordu. Göz göze geldiğimiz an kısa sürdü; hemen başımı eğip dolabı temizlemeye devam ettim. Eşyalarımı yerleştirip boş bulduğum bir sandalyeye oturdum. İçimdeki heyecan, şüpheyle karışık bir temkinlilikle bastırılmıştı. Gözlerim tekrar odadakileri taradı. Hepsi sıradan birer öğretmen gibi görünüyordu. Dilek Hanım yerinden kalkıp yanıma geldi. “Biz konuları birlikte yürütüyorduk, ama eski hoca gideli bir ay oldu. Çocuklar epey geride kaldı,” dedi. Dosyasından birkaç evrak çıkarıp bana uzattı. “Ders programı, ihtiyacın olur.” Aslında bende de vardı ama kibarca gülümsedim, kabul ettim. “Sen şimdi acemisin, yardıma ihtiyacın olursa çağır, ben hallederim.” Omuzlarını geriye atarak böbürlendi. O sırada odada hafif bir gülüşme oldu. Aslında cevabını verirdim... Ama ilk gün, sessiz kalmak daha stratejik geldi. Henüz sivrilmenin zamanı değildi. O sırada zil çaldı. Öğretmenler odasında hafif bir hareketlilik başladı. İlk çıkan Burak oldu. Ardından hepimiz sırayla sınıflara doğru dağıldık. Elimdeki notlarla birlikte adımlarımı hızlandırdım. Kalbim, göğüs kafesimi sıkıştırırcasına atıyordu. Heyecan, görev bilinciyle karışıp içimde kıvranıyordu. İlk dersim 10/B sınıfıylaydı. Kapıyı aralayarak sınıfa girdiğimde, içeri dolan ışıkla birlikte ben de ortamın havasını değiştirdim sanki. Koşuşturan çocuklar yerlerine oturdu. Gülüşmeler bir anda kesildi. Tüm bakışlar üzerimdeydi. Kimi merakla, kimi ölçerek, kimi sadece sıkılmış bir bakışla bana kilitlenmişti. O anda sınıfın en arka sıralarından bir çocuk elini kaldırmadan seslendi: “Aa ben sizi geçen gün okulda görmüştüm. Bankta oturuyordunuz.” Gülümsedim. “Evet, oturdum. Bayağı dikkatlisin,” dedim. Kafasını hemen eğip yerine oturdu. Sınıfta küçük bir gülüşme dalgası yayılıp yok oldu. Tahta kalemimi elime aldım. Tahtaya büyük harflerle adımı yazdım: BİLGE KALAYCIOĞLU Ardından sınıfa döndüm. “Evet çocuklar, der—” Sözüm daha bitmemişti ki sınıfın kapısı hızla açıldı. Kimya öğretmeni Serkan Bey, öfkeyle içeri daldı. Adımlarında acele değil, düpedüz hiddet vardı. Ne olduğunu anlayamadan bakışlarımı ona çevirdim. Doğrudan bir öğrenciye yöneldi. Kızgın yüzü kıpkırmızıydı, yumruk gibi sıkılmış ellerinden biri ani bir hareketle havaya kalktı. “Seni bitirdim şimdi!” diye bağırdı. Tokat atmak üzereydi. Ama ben, refleksle araya girdim. Hiç düşünmeden, hiç korkmadan, dimdik durdum. Vücudumun tamamı öğrenciyi koruyan bir duvar gibi önünde yükseliyordu. Göz göze gelmedik. Gözleri hâlâ öğrencideydi. Sadece: “Öğretmen yok sandım. Kusura bakmayın,” dedi, ama kelimeleri öfke titreşimleriyle doluydu. Sert ve sarsılmaz bir ses tonuyla konuştum: “Olduğunu gördüğünüze göre sizi dışarı alabilir miyim? Dersimi bölüyorsunuz.” Bana döndü. Küçümseyen, yukarıdan bakan bir ifadeyle yanıt verdi: “Kusura bakmayın hocam. Bununla işim var. Dışarı çıksın.” Öfkem boğazıma kadar gelmişti ama yüzümdeki ifade hâlâ sakindi. Sözlerimi kontrollü ama net bir şekilde vurguladım: “Serkan Bey, müsaadenizle... Burası bir eğitim kurumu. Ve ben şu an ders işliyorum. Hiç kimse, hangi konuda olursa olsun, sınıfıma böyle dalıp bir öğrenciyi bu şekilde sınıftan çıkaramaz. Bilmem anlatabildim mi?” Yüzü daha da gerildi. “Bilge Hanım, konuyu bilmiyorsunuz,” dedi. Sesimdeki ton bir nebze bile düşmedi: “Hiç bilmek istemiyorum. Ve gerçekten ilgilenmiyorum. Eğer öğrencimizle alakalı bir sıkıntımız varsa, bunu bana söylersiniz. Ders sonrası gerekli konuşmayı yaparız. Ama şimdi müsaadenizle... Dersime devam edebilir miyim?” Elimle nazik ama kararlı şekilde kapıyı işaret ettim. Gözleri gözlerime kilitlendi. Adeta beni tartıyor, meydan okuyordu. Sonra birkaç adım yaklaştı, yüzüme oldukça yakındı artık. Sınıfta gözle görülür bir sessizlik oluşmuştu. Öğrencilerin nefes alışları bile kesilmiş gibiydi. “Sonra görüşürüz o zaman,” dedi boğuk bir sesle. Ve kapıyı çarpmasa da kararlı bir şekilde kapatıp çıktı. Ben, içimdeki dalgalanmayı bastırıp yavaşça sınıfa döndüm. Tüm gözler hâlâ üzerimdeydi. Ama artık hayranlık ve şaşkınlık vardı bu bakışlarda. Kendimi tekrar toparlayıp tahtaya yöneldim. Sınıf sessizdi ama bu sessizlik, gerginliğin değil; derin bir dikkat ve saygının sessizliğiydi. Öğrenciler gözlerini benden ayırmadan her kelimemi dinliyor, başlarıyla onaylıyorlardı. Sanki az önce yaşanan o gerginlik, onları büyülemiş; şimdi karşılarındaki öğretmeni sadece bir öğretmen olarak değil, bir otorite olarak da görmeye başlamışlardı. Dersin son zili çaldığında sınıfı sessizce terk ettim. Koridorda yankılanan adımlarımın arasına, arkamdan gelen bir ayak sesi karıştı. Az önce Serkan Bey’in hedefi olan o öğrenci, utangaç ama kararlı adımlarla yanıma yaklaştı. “Teşekkür ederim hocam. Bu iyiliğinizi unutmam,” dedi. Gözlerinde minnettarlık vardı. İki parmağını başına götürüp asker selamı verir gibi selamladı beni ve usulca uzaklaştı. Ardından yürürken omuzları daha dikti. Bir öğretmene duyulan güven, genç bir çocuğun duruşuna bile sirayet etmişti. Onun arkasından gülümseyerek bakarken, tanıdık bir ses yanımda belirdi. “Güzel geçti sanırım ilk ders?” Mavi gözleriyle hafifçe gülümseyen Burak Hoca yanımdaydı. Gözlerinde hafif bir takdir, belki de meraklı bir kıvılcım vardı. Sadece başımı sallayarak onayladım. Kelimelere gerek yoktu; hissettiklerimi anlamış gibiydi. Sessizce birlikte öğretmenler odasına yöneldik. Ama çantamdaki tuşlu telefon titremeye başlamıştı. İçimde aniden yükselen o tanıdık tedirginlik, adımlarımı yavaşlattı. Telefona bakamazdım, açamazdım… Ama belli ki önemliydi. Burak, yüzümdeki tereddüttü fark etmiş olacak ki, belli belirsiz bir tebessümle: “Ben geçeyim, görüşürüz,” dedi ve hızla önümden uzaklaştı. Ben de hemen öğretmenler tuvaletine yöneldim. İçeri girer girmez kapıyı kilitledim. Çantamı açtım, telefonu çıkardım. Konuşmam yasaktı ama mesajları okumam gerekiyordu. Parmaklarım hızlıca tuşlara bastı. “Akşam okuldan bağlantı yapılacak, bir bahane bulup okulda kal.” “Saat 20.00’de evde bilgisayardan görüntülü konuşma yapılacak.” Hemen altına “Tamam” yazmak üzereydim ki, tuvalet kapısı açıldı. Refleksle telefonu çantaya atıp arkamı döndüm. İçeri giren kadının sesi kısık ama netti. “Tamam, ben akşam alacağım. Okuldan çıkışta getir. 4’te çıkıyorum bugün.” Bir an donakaldım. Köşede, telefonla konuşan kişi Dilek Hanım’dı. Beni fark ettiğinde yüzü birden kızardı. Paniklemişti ama çaktırmamaya çalışıyordu. Ben ise hiçbir şey duymamış gibi davrandım. Yüzümde doğal bir gülümseme, ellerimi lavaboda yıkadım, aynaya şöyle bir göz attım ve hiçbir şey olmamış gibi tuvaletten çıktım. “Dilek Hanım neyin peşindeydi? Aklımdaki sorular zihnimi susturmuyordu. Öğretmenler odasına gitmek yerine kendimi okul bahçesine attım. Temiz havaya, bir anlık sessizliğe ihtiyacım vardı. Bahçedeki çocukların cıvıltılı sesi kulağıma çalındığında istemsizce içim burkuldu. Onların neşeleri… İşte korunması gereken tam da buydu. “Neden?” “Neden bu masum dünyaya oyunlar karışıyor?” İçimden bu sorular geçerken fark etmeden yumruklarımı sıkmıştım. Ama görev, duygulara yer bırakmıyordu. Bugün sadece iki dersim vardı. Planlanan bağlantıya kadar zaman kazanmam gerekiyordu. Ama “evrak işleriyle uğraşacağım” bahanesiyle akşam dörde kadar okulda kalmak... Fazla dikkat çekici olurdu. Bu riski göze alamazdım. Hemen zihnimde bir B planı oluşturdum. Evrağın birini okulda “unutur” gibi yapacaktım. Derslerim bittikten sonra okuldan ayrılır, sonra da saat üçü geçince “evrak bahanesiyle” tekrar dönerdim. Ardından bir iki fotokopi işi, birkaç öğretmenle kısa sohbet derken saat dördü bulurdu. Kimse sorgulamazdı. Üstelik eve dönüp olanları bildirmem gerekiyordu. Bugün pek çok şey üst üste gelmişti ve hepsi dikkatle kayıt altına alınmalıydı. Zihnim plan yaparken, bahçeye doğru yayılan o yüksek sesle irkildim. Zil çalmıştı. Çocuklar neşeyle koşturuyordu okula doğru. Ayak sesleri toprağı tırmalıyor, kahkahaları rüzgarda savruluyordu. Hepsinin gözlerinde heyecan, seslerinde yaşam vardı. Derin bir nefes aldım. Gökyüzüne çevirdim başımı. Gözlerim maviye, bulutlara, sonsuzluğa takıldı. Yüsra'yken de böyle yapardım. O zaman da gözümün değdiği gökyüzü, içime şiir gibi dolardı. Sanki bulutların arasında bir yerde kendi cevabımı bulur gibi. Sakin... Ama güçlü. Sessiz... Ama derin. Gökyüzüne bakmak, ne olursa olsun içimdeki fırtınayı bastırmanın tek yoluydu. Şimdi de öyleydi. İçimde taşıdığım bütün planlara, şüphelere, kırıklıklara rağmen… Bu mavi sonsuzluk bana hâlâ umutla bakıyordu. Dingin. Temiz. Sadık.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE