İzleniyor gibiydim. O tanıdık his, ensemde bir soğukluk gibi gezinince aniden toparlandım ve hiç çaktırmadan sınıfa girdim. Dikkat çekmemeliydim. Dersleri mekanik bir şekilde anlattım; cümleler ağzımdan çıkıyordu ama zihnim çoktan başka bir alanda alarm halindeydi. Son dersi de bitirince, öğretmenler odasına geçip sahte bir rahatlıkla masama döndüm. Rastgele birkaç evrak alıp onları inceliyormuş gibi yaptım. Göz ucuyla çevreyi süzüyor, kimin nerede durduğunu zihnime kazıyordum.
O sırada Burak Hoca sessizce yanıma geldi, masasının üzerinden bana eğilerek: “ yardım edeyim mi?” diye sordu.
Omuz silktim, yüzümde ifadesiz bir gülümseme.
“Yok teşekkür ederim, bilgisayara geçirmem gereken notlar… Biliyorsun, prosedür,” dedim.
Elime birkaç evrak almış gibi yaparak dolaba yöneldim. Çantam oradaydı. İçim içimi yese de acele etmiyordum. Kontrollü görünmeliydim. Dolabın içinde oyalanır gibi yaparken, çantayı usulca kavradım. Sonra aynı rahat tavırla okuldan ayrıldım.
Plan şimdilik sorunsuz işliyordu. Hızlı adımlarla eve döndüm. Kapıyı kapatır kapatmaz içimdeki nefes, bir süreliğine olsa da rahatça çıktı. Hemen yatak odasına geçtim. Burası evde kameranın kör noktasıydı. Bilinçli olarak seçilmişti.
Üzerimi rahat bir pijamayla değiştirdim, saçlarımı sıkı bir at kuyruğu yaptım. Ardından mutfağa geçip kendime sert bir kahve hazırladım. Yudumlarımı alırken düşünceler kafamda dolanıyordu: " Çocuklardan ne istiyorlardı?"
Son yudumu da içtikten sonra bilgisayarın başına geçtim. Parmaklarım hızlıca klavyede dans etti. Şifreleri girdim, sistem açıldı. Önce gözlemlerimi yazılı hale getirdim. Ardından timi arayıp sözlü bilgi geçecektim. Ama hattın ucunda kimse yoktu. Gözlerim ekrana kenetlenmişti ki, birden karşıma Bora çıktı.
Ekrandaki yüz ifadesi buz gibiydi. Gözlerinde ne bir kıvılcım vardı, ne de bir soru.
“Akşam sekizde konuşacaktık,” dedi soğukkanlılıkla.
Sanki kendi keyfime göre aramışım gibi bir duruşu vardı. Derin bir nefes aldım. Kalbimi susturmalıydım. Aklımı da.
Sert ve kararlı bir ifadeyle anlatmaya başladım: Okuldaki şüpheli hareketleri, Dilek Hanım’ı, Serkan Bey’i, Burak’ı…
Bu sırada timin diğer üyeleri de aramıza katılmıştı. Her biri sessizce beni dinliyordu. Mert’in sesiyle sessizlik bozuldu: “Oo, Asker Hanım... İlk günden haini bulmuşsunuz.”
Tolga da gülerek destek verdi:
“Tabii bulacak! Bizim time boş adam mı yollarlar? Valla Bora Yüzbaşım yakardı çıralarını!”
Herkes gülüyordu. Ben de hafifçe tebessüm ettim. Ama o an... Gözlerim Bora'yla buluştu. Bir anlık boşlukta göz göze geldik. Kalbim sıkıştı. Hemen başka yöne çevirdim bakışlarımı. Ama o hâlâ bana bakıyordu. Sanki bir şeyleri seziyor ama sessiz kalmayı seçiyordu. Bende de onu yok saymak dışında çare yoktu.
Aniden ses tonunu yükseltti:
“Kesin! sessiz olun!” dedi ekibine. Sonra tekrar bana döndü.
“Dilek Hanım’ın şüpheli olduğunu düşünmüyorum. Alenen konuşulacak bir konu değil bu. Seni de okulda aradık, neden açmadın? Tuvalete saklanıp mesaj yazdın. Sence senin kadar zeki değil mi onların tuttuğu kişi? Yoksa bu kadar kendine güvenmeni sağlayan başka bir şey mi var?”
İçimdeki gerilim vücuduma yayılmaya başladı. Timin bakışları üzerimdeydi.
“Ben Dilek Hanım hain demedim. Sadece... bazı şüphelerim var,” dedim temkinli bir sesle.
Ama Bora anında yanıtladı:
“O zaman yanlış duygu analizi yapıyorsun. Gözlemlerin de hatalı.”
Sözleri içimi yaktı. Ses tonum hâlâ sakindi ama içimden geçen fırtınayı kimse bilmiyordu. Sanki bilerek beni sinir uçlarımdan çekiyordu.
Mert hemen araya girdi:
“Tamam komutanım, bir gözlemleyelim. Eğer haksız çıkarsa diğerlerine odaklanırız.”
Bora sandalyesini hışımla itti ve ayağa kalktı. Keskin adımlarla odadan çıkarken geri döndü:
“Okula git. Planı okulun arkasındaki kırtasiyeye verdim. Oradan al. Parola mesaj olarak atılacak. Mert, sen ilgilen.”
Teknik odanın her köşesi ekranlar ve kablolarla doluydu. Dışarıdan bakıldığında sadece bir görevdi ama içerideki baskı... başkaydı.
Gözlerim doldu. Sinirlerimi bastırmaya çalışıyordum.
Fırat, ortamı yumuşatmak için araya girdi:
“Seninle alakası yok, Bilge. Üzerine alınma. Çok gergin bu aralar.”
Başımı yana çevirdim.
“Ama hep bana patlıyor,” dedim içimi çekerek.
Tam ekrana odaklanmış, Bora’nın söylediklerini sindirmeye çalışırken kapının çalmasıyla irkildim. Panikle başımı sesin geldiği yöne çevirdim, ardından hemen ekrana döndüm. Ne yapacağımı şaşırmış bir halde Mert’ten komut bekliyordum.
“Tamam,” dedi fısıltıya yakın bir sesle, “Bilgisayar açık kalsın. Ekranda okul için gerekli sayfayı aç, önüne de evrakları koy. Dolduruyormuş gibi yap. Bizi alt sekmeye indir ki seni izlemeye devam edebilelim. Ha dur—sesini kısmayı unutma.”
Başımı sallayıp kenardaki birkaç kağıdı apar topar masaya bıraktım. Ayağa kalkıp hızlı adımlarla kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda karşımdaki manzara, içimdeki tüm hesapların dengesini bozdu. Dilek Hoca gülümseyerek kapıda duruyordu, yanında da Mehmet Müdür vardı. Ellerinde ise okulda bıraktığım belgeler...
“Kağıtlarını unutmuşsun,” dedi Müdür mahcup bir ifadeyle. “Burak Hoca, evde bilgisayara geçireceğini söyleyince Dilek Hanım da ‘Ben götürürüm’ dedi biz de geldik.”
Dilek Hoca hemen araya girdi, hiç fırsat kaçırmadan içeriye girdi. O rahat tavırlarıyla ayakkabılarını bile çıkarmadan evin içinde ilerlemeye başladı.
Gülümsedim ama içimdeki dikenler ayakta:
“Tamam Müdür Bey, sağ olun. Gelin size bir kahve yapayım,” dedim kibarca.
“Elimdekileri hanım bekler kızım, ben gideyim,” diyerek kapının önünde vedalaştı Müdür. Ardından, Dilek Hoca’nın içeri gelişini izlerken kapıyı sessizce kapattım.
O sırada Dilek Hoca çoktan salonu turlamış, koltuğa yayılmış beni bekliyordu.
“Bunları unutmuşsun,” dedi, elindeki belgeleri göstererek ve masama bırakarak.
İçimdeki tedirginliği bastırmaya çalışarak usulca yanına yaklaştım.
“Teşekkür ederim ama gerçekten gerek yoktu. Ben gelip alırdım,” dedim nazikçe.
Kahkaha attı. Rahattı. Fazla rahattı.
“Hayatım, zaten hazırlanmam gerekiyordu. Okula yakın oturduğunu görünce, ‘Hazırlanırım nasıl olsa’ dedim. Elime yapışmadı ya,” diyerek iyice koltuğa yayıldı.
Derin bir nefes aldım. Artan tansiyonumu bastırmak için ellerimi dizlerimde birleştirdim ve onun tam karşısındaki koltuğa oturdum.
“Emrivakilerden hoşlanmam, Dilek Hanım,” dedim gözlerimin içine bakarak.
Daha da çok güldü.
“Alışırsın. Benimle hayatın çok renklenecek,” dedi.
İçimde Bora’nın sözleri yankılandı. Gerilim tırmanıyordu.
“Ne hazırlığı bu?” diye sordum, kaşlarımı çatmadan edemedim.
“Ha o mesele…” dedi, sesini alçaltarak eğildi bana doğru. “Aramızda kalsın ama…”
O anda tüm dikkatimi ona verdim. İçimdeki ajan refleksi devreye girmişti. Bunu bekliyordum. Gerçek şimdi ortaya çıkacaktı.
Ama birden sırıtışını genişletti.
“Sakin ol kızım, sanki devlet sırrı vereceğim. Ne bu dikkat?”
Sinirlice gözlerimi kapatıp içimdeki gerginliği yavaşça dışarı üfledim.
“Eski sevgilim gelecek. Akşam dörtte… Birkaç eşyam onda kalmıştı. Onları getirecek. Ama... yeni sevgilim biraz kıskanç da... Okulda duymasın diye gizli gizli halletmek istedim,” dedi kahkahasını bastırmadan.
İçimde bir şimşek çaktı. Kulaklarım uğuldadı. Eminim o an tim ekran başında kahkahaya boğulmuştur.
“Peki, neden gizlice konuştunuz ki? Yeni sevgiliniz okuldan biri mi?” dedim, gözlerini dikkatle inceleyerek.
“Sen de az değilsin ha,” dedi gülerek. “Evet canım, okuldan biri. O yüzden gizli tutuyorum. Yoksa niye ex’ten kalan eşyaları alırken böyle saklanayım ki?”
Sırtımı koltuğa yasladım, gözlerimi tavana diktim. Bora… haklıydı. Gözlemlerim hatalıydı. Yanılmıştım.
“Ee, kahve yok mu?” diye sordu neşeyle.
Kendimi toparlayıp ayağa kalktım. Sessizce mutfağa yönelirken zihnimdeki düşünceleri birer birer silmeye çalıştım. Görev, hatalarla da devam etmek zorundaydı. Ama bu kez… daha dikkatli olmam gerekiyordu.
Dilek Hoca hazırlanıp evden çıktığında, bilgisayara doğru bakmaya bile çekindim. İçimde garip bir ürperti vardı. Dalga geçilme korkusu değil bu… Bora’nın o meşhur “Ben sana söylemiştim,” bakışını görme ihtimaliydi beni durduran. O bakış… Kelimelere gerek bırakmazdı zaten. İnsanı yerle bir etmeye yeterdi.
Ama olacak olan olurdu. Kaçmanın anlamı yoktu.
Derin bir nefes alarak bilgisayarın başına oturdum. Ellerim hafif titriyordu. Parmaklarım tuşlara uzandığında ekran aniden açıldı.
Ve oradaydı. Bora.
Kameranın köşesinde sessizce duruyordu. Sırtını duvara yaslamıştı. Ellerini önünde birleştirmiş, bana o tanıdık, tok ifadeyle bakıyordu. Gözlerinde ses çıkarmayan ama tokat gibi çarpan bir cümle vardı:
“Ben söylemiştim.”
Gözlerimi kaçırdım. Doğrudan Mert’e baktım yardım ister gibi. Ama o da gözlerini kaçırıyordu. Gülmemek için dudağını ısırıyor, omuzları hafifçe titriyordu. Eğleniyordu. Açık açık gülmeye cesaret edemese de içten içe patlamak üzereydi.
“Okula gidiyorum,” dedim ekrana bakmadan, ses tonumu mümkün olduğunca sıradan tutarak. “Biraz oyalandıktan sonra söylediğiniz kırtasiyeye geçerim.” görüntülü ekranı kapatım yazılı belgeyi de yeniden düzenleyip ilettikten sonra bilgisayarı kapattım. İçimden bir ses, ekranın öbür ucunda kahkahaların çoktan patladığını söylüyordu. Gözümün önünde Mert’in kendini tutamayan yüz ifadesi, Bora’nın dudak kenarındaki belli belirsiz gülümsemesi canlandı.
“Eminim şu an kahkaha tufanı kopuyordur…” dedim kendi kendime, yarı iç geçirerek.
“Neyse,” deyip üzerimdeki gerilimi atmaya çalıştım. Masadaki kahve bardaklarını toparlayıp mutfağa götürdüm. Her zamanki gibi özenle yıkadım. Bu basit iş, bir süreliğine de olsa aklımı susturuyordu.
Sonra hızlıca odama geçtim. Evdeki halimden sıyrılıp sade ve rahat kıyafetlerimi değiştirdim. Saçlarımı topladım. Aynaya son bir kez baktım. Yüzümdeki ifadesizlik hâlâ geçmemişti. Bora’nın bakışı, sanki arkamdan da beni izlemeye devam ediyordu.
Anahtarlarımı aldım, çantamı omzuma taktım ve evden çıktım. Günün güneşi solgundu ama serin rüzgâr yüzüme iyi geldi. Derin bir nefes çektim içime, hem görev hem de kafamdaki düşüncelerle dolu bir yürüyüş başladı.
Okula varmamla birlikte çevreme alışıldık bir dikkatle göz gezdirdim. Normal görünmeliydim. Her şey sıradanken bile gözler üzerimdeymiş gibi davranmalıydım.
Okul koridorları sessizliğe bürünmüştü. Bahçede kalan birkaç öğrenci, teneffüsün bitişiyle sınıflarına dağılırken, ben hâlâ fotokopi odasının önünde bekliyordum. İçeride kimse yoktu. Elimdeki evrakları gelişigüzel masanın üzerine bıraktım, çantamdan çıkardığım eski model tuşlu telefonu cebime koydum.
Okul çıkışı için planımı netleştirmiştim. Saat 15.10’da çıkacak, 15.30’da belirlenen noktada olacaktı. Bu bir sivil temas noktasıydı. Kimlik yok, selam yok. Sadece “Gri kitapçıdan eski basım bir Atatürk albümü” sorulacaktı. Cevap, “Elimde sadece kırmızı kapaklısı var,” olursa görüşme başlayacaktı. Olmazsa, uzaklaşıp bir daha o kişiyle temas kurulmaması gerekiyordu.
Saat 15.27.
Van'ın ara sokaklarından birinde, yıllardır kimsenin uğramadığı eski bir kırtasiye… Raflar tozlu, içeride sadece yaşlı bir adam. Dışarıdan bakıldığında her şey sıradan.
İçeri girdim. Sessizce kitap raflarına yöneldim. Sırtım dükkân sahibine dönükken, yavaşça konuştum:
Gri kapaklı eski bir Atatürk albümünüz var mı?
Adam hiç tereddüt etmeden cevapladı:
Elimde sadece kırmızı kapaklısı kaldı. Ama içindekiler hâlâ aynı.
Göz göze geldiğimizde, ikimizin de bakışlarında bir ciddiyet vardı. Adam, tezgâhın altındaki çekmeceyi açtı. İçinden siyah, mühürlü bir zarf çıkardı. Zarfı uzatmadan önce sordu:
Kırmızı saatin kaç?
Şifreli soruydu bu. Benim cevabım netti:
On yedi otuz. Ama durdu sanıyorlar.
Adam başını salladı ve zarfı uzattı.
Yalnızca iki günün var. Takip altındasın. Dikkatli ol, Bilge.
Dışarı çıktığımda rüzgâr hafifçe saçlarımı savurdu. O an ne öğretmendim, ne öğrenci… Bir kod adı, bir görevdi sadece. Ve artık zaman işlemeye başlamıştı..