Elimdeki zarfla eve nasıl vardığımı bilemedim. Ayaklarım, yere vuran her darbeyle sanki kalbime çekiçle vuruyordu. İçimde yanan görev aşkı değil, bilinmeyen bir öfke ateşiydi. Asker olmak kolaydı... Elinde silahınla dağlarda, önüne çıkan haini vuruyordun. Ama sivil hayatta asker olmak? O, göğsünde taşıdığın madalyayı saklamak gibiydi.
Dokunamazdın. Sesini yükseltemez, niyetini belli edemezdin. Gerekirse hain gibi görünür, içlerinde olmak için her şeyi yapardın. Tıpkı benim şimdi yaptığım gibi. Sadece tek bir şey bilirdim: Gör, nişan al, vur. Ama şimdi... Şimdi bir hayaletin gölgesi olmak zorundaydım. Görev, görevdir, diye fısıldadım kendi kendime. Bu bilinçle kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum ama içten içe başka bir hayalin esiri oluyordum. Bora'nın timine katıldığımı, onunla sırt sırta dağlarda çarpıştığımız günleri hayal ediyordum. Bir sığınakta haftalarca kaldığımızda çıkan sakallarını görmek, terini bile solumak istiyordum...
Bir yandan da boğazıma düğümleniyordu bu durum. Biz dağlarda milletimizi korumak için kurşunların önüne geçerken, bu kadar sinsi bir şekilde içimize sızmış olmaları... Zoruma gidiyordu.
"Biz kimi koruyoruz?"
"Kim için ayakta kalmaya çalışıyoruz?"
İçimizdeki hainler bitmedikçe, vardığımız her nokta sadece yeni bir başlangıç çizgisi olacak...
Bu düşünceler zihnimde bir fırtına gibi eserken, elimdeki zarfı sıktım. Üzerimdeki hırkayı hışımla çıkarıp fırlattım. Hemen yatak odasına geçtim. Kameraların görmediği tek yerdi. Titreyen ellerimle zarfı açıp yatağa oturdum. Kağıdın üzerinde, bu gece yapılacak sevkiyatın bilgileri yazılıydı.
Sevkiyat Saati: 22.00
Plaka: 65 KRT 843
Şoför: Hacı Osman Titrek
Yurt Nöbetçisi: Burak Demirtaş
İsmi görünce bir an donakaldım. Burak... Ona bu ihtimali konduramıyordum. Dürüstlüğüne, gözündeki o sıcaklığa inanmak istiyordum. Ama görev, duygu tanımazdı. Devamını okudum.
"Sevkiyat saatinde yurtta gözlem yap. Devamını Kartal-1 timi devralacak."
İşte o an her şey kafamda yerine oturdu. Zarf, bir formaliteydi. Bora zaten sevkiyat saatini biliyordu. Beni kırtasiyeye gönderip zarfla uğraştırmasının tek bir amacı vardı: Beni sınamak.
Elimi alnıma götürdüm. Benimle uğraşıyordu, ama neden? Eğer beni tanıyorsa, neden gelip "sen benimsin" demiyordu? Tanımıyorsa… Bu öfkenin sebebi neydi? Görevi bitirip eskisi gibi elime silahımı aldığımda, onun timindeyken bana karşı nasıl davranacaktı... Hepimiz gizli görev için gelmiştik. Okuldaki hain, terörist başıyla bağlantılıydı. Okuldan aklını çeldikleri öğrencileri dağa çıkarıyor, böylece kendilerine adam topluyorlardı. Ayrıca okula uyuşturucu girişi sağlanıyor ve sevkiyatlar okul aracılığıyla yapılıyordu. Bir an önce haini bulup bu görevden alnımın akıyla çıkmam gerekiyordu.
Kafamı sallayıp mutfağa yöneldim. Midemden gelen gurultular, uzun süredir bir şey yemediğimi hatırlattı. Makarnalık su koydum. Ocağın başında düşüncelere dalmıştım ki kapı çaldı.
“Allah’ım,” diye fısıldadım. “İlk gün için fazla misafirperver değil miyim?”
Kapıyı açtığımda karşımda Bora vardı. Bir an için gözlerimizin içindeki o tanıdık kıvılcım belirdi. Her gördüğümde kalbimin bu kadar savunmasız kalması, duygularıma engel olmamı zorlaştırıyordu. Gözlerimi hemen kaçırdım.
“Evet yüzbaşım?” dedim resmi bir ifadeyle.
“Sivilde görüşmek yasak ama bakıyorum, sürekli kapımdasınız.”
Bora derin bir nefes aldı. Başını hafifçe sola çevirip,
“İşim var. Kenara çekil,” dedi ve içeri girdi.
Normalde bu tavrına sert çıkardım. Ama… kokusu burnuma çalınınca gözlerim doldu. Bir an hareketsizce arkasından bakakaldım.
Ben kapının önünde dikilirken arkasını dönüp bana baktı.
“Kapıyı kapat, yanıma gel. Hala nasıl asker olduğunu merak ediyorum." dedi, öfkeyle karışık bir sitemle.
Söz dinler gibi itaat ettim. Sinirlensem de tuttum kendimi. Yanına vardığımda bilgisayarın bir tuşunu gösterdi.
“Buna bastığında kamera devreden çıkar. Az önce kırmızı ışık yandı.”
Şaşkındım.
“Ama ben basmadım,” dedim, düşünceli bir tonda.
O sırada yerde duran hırkamı aldı, elinde tutup gösterdi.
“Sen değil, hırkan basmış olabilir. Fırlatırken dikkatli olmalısın,” dedi, imasını belli edercesine.
Sonra gözlerini kapattı. Çok kısa bir anlığına... sonra açtı.
Ve o an... yüzü düştü.
Hırkayı koklamıştı.
Kokum ona gitmişti.
İçimdeki her şey dans ediyor, bu anı kutluyordu. Beni unutmamıştı. Yüsra'yı unutmamıştı...
Ama... sonra hırkayı koltuğa fırlattı.
“Görevini dikkatli yap,” dedi ve kapıya yöneldi.
Arkasından bir adım attım.
“Dur… bir dakika.”
Yaklaştım. Önünde, göz göze geldiğimiz mesafede durdum. "Ben buradayım, gör artık," diye haykıran kalbimi susturdum.
Kendimi toparlayıp,
“Zarf… formaliteydi,” dedim. Başka şeyler haykıran kalbimi susturmuştum.
Yüzünde belli belirsiz bir kıvrılma oldu. Gülümsediğini fark ettim. Eminim içinden kahkahalar atıyordu.
“Seni sınamak… benim görevim, Bilge,” dedi.
Ve sonra gözleri yeniden buz kesti.
“Akşam iyi iş çıkarmazsan... bu görev için başkasını isteyeceğim.”
O an içim buz gibi oldu. Gözlerim doldu. Karşısında dimdik durmaya çalışsam da, göz yaşlarımı engelleyemiyordum. Ama o, aldırış etmeden devam etti.
“Daha açık konuşmamı ister misin?”
Bir adım daha attı bana doğru. Eğildi. Nefesi yüzüme değdiğinde içim titredi.
“Seni ekibimde istemiyorum Bilge.”
Dedi, heceleyerek.
Sert, soğuk ve acımasız bir şekilde.
Üzerini düzeltti. Çıktı.
Ben… olduğum yerde, yavaşça yere çöktüm.
Her hücremde hissettim o çaresizliği. Kocaman odada nokta kadar kalışımı izledi tüm ev. Sanki vücudum, içimdeki her duyguyu dışarı atmaya çalışıyor ama bir türlü başaramıyordu. Yutkundum. Boğazım düğüm düğümdü. Gözyaşlarımın sıcaklığı yanaklarımı yalayarak çeneme ulaştı.
Nefesim boğazıma takılı kaldı.
“Seni ekibimde istemiyorum…”
Bu cümle, kafamın içinde yankı gibi dönüp duruyordu. Her köşeye çarpıyor, her yerimi kanatıyordu. Ben onunla yeniden aynı timde olmanın hayalini kurarken… O beni bile bile uzaklaştırıyordu. Beni tanımıyorsa, bu öfkenin nedeni neydi? Tanıyorsa… Bu inkar neden? Hiç arkadaşım olmamıştı ki benim. İstememiştim arkadaş. Dört yaşında kalmıştım ben, hem yetim hem öksüz. Kimse sahip çıkmazken o soğuk yetimhane yataklarında büyüdüm. Kimseye güvenemedim. Ayşe vardı yan yatağımda, arada onunla oyun oynardık ama yaptığı yaramazlığı benim üzerime atıp bana kızdıklarında bir daha konuşmadım onunla. Sonra Merve vardı, onunla okulu kırmıştık ama yine suçlu ben seçilmiştim. Kimseye güvenmemeyi yurtta öğrendim ben. TSK'ya girdiğimde de kimseyle konuşmadım. Hep tek yedim yemeklerimi. Çok istedim arkadaşlarım olsun, birlikte gülelim ama güvenemedim işte. Çocuk yaşta yaşadığım şeyler belki küçüktü ama bana güvenmemeyi öğretmişti. Bora ise... kırık döküğüm, gelme dediğim halde geldi bana. Tuttu elimi. Sonra o da bıraktı...
Bora beni kırmamıştı.
Beni paramparça etmişti.
İçimden bir ses, "Kalk, toparlan," diye fısıldıyordu ama vücudum o emri duymuyordu sanki. Her hücrem, az önce yaşadığım hayal kırıklığının ağırlığıyla yere mıhlanmıştı. Ellerimi soğuk zemine bastırdım, tüm gücümle kendimi doğrulttum. Dizlerim titredi. Sırtımı duvara yaslayıp, başımı geriye bıraktım ve gözlerimi kapattım.
Derin bir nefes aldım. Görev. Bana yakışan tek kelime. Duyguları sustur. Kararı unut. Gözyaşlarını sil. Unutulmamış olman, hatırlanmak kadar ağır olabilir bazen.
Mutfağa yürüdüm. Ocağın altını kapattım. Suyu taşmıştı. Makarna kurumuştu. Tabağı alıp çöpe döktüm. Görevden önce yemek yememeliydim belki de. Zihnim bulanıktı.
Saat 20.43. Sevkiyata sadece bir saatten biraz fazla vardı. Üzerimi değiştirdim. Kot pantolon, sade bir tişört, üzerine ince bir ceket. Silahımı belime taktım. Ve aynaya son kez baktım. Gözlerimin altı çökmüştü. Ama duruşum hala dimdikti. İşte, görev bilinci dediğin böyle bir şeydi.
Ceketimin cebinden küçük kulaklığı çıkardım, kulağıma yerleştirdim. Ses kontrolü yaptım.
“Kartal-1, burası Bilge. Mevkiye geçiyorum.”
Birkaç saniye sonra kulaklıkta tanıdık bir ses yankılandı.
“Anlaşıldı Bilge. Temas sağlandığında beklemede kal. Gözlem senin. Temas sonrası müdahale bizde.”
Bora’ydı. Sesi... robot gibiydi. Hiçbir duygu belirtisi yoktu.
“Anlaşıldı,” dedim. Sesim çatlamadı. En azından bu defa...
Çantamı sırtlayıp kapıyı kapattım. Gece sessizdi. Ama içimdeki savaş, tüm şehrin gürültüsünden daha büyüktü.
Önce okulun etrafında birkaç tur attım. Sevkiyat ön kapıdan yapılacaktı, evet… ama öğrenciler için kullanılan küçük bir arka kapı daha vardı. Orası gözden kaçmamalıydı. Hemen kulaklığıma dokunup Mert’e seslendim:
"Mert, okulun arkasında küçük bir kapı var. Oraya da bir göz koyun."
Mert’ten hızlıca cevap geldi:
“Muammer uzaktan izliyor ama sevkiyat ön kapıdan yapılacak. Sıkıntı yok.”
Alaycı bir gülümsemeyle cevap verdim:
“O yüzbaşın demedi mi sana? Gözümüze soka soka mı yapacaklar bu işi? Yoksa bizi kendilerinden daha mı aptal sanıyorlar?”
Timin kulaklıkta kahkahayı bastırmaya çalıştığını duydum. Sabahki atışmamıza gönderme yapmıştım. Mert son bir kez seslendi:
“Tamam Bilge. Arka kapı da izleniyor. Ama bilirsin… bunlar gözümüzün içine baka baka yapmayı severler.”
O sırada yavaşça ilerleyen bir tır, okul bahçesine giriş yaptı. Biraz uzaktan izliyordum. Şoför indi, Burak onu karşıladı. Gülüşüyorlardı. Göz göze geldiklerinde sanki kırk yıllık dost gibiydiler. Her şey olağan görünüyordu. Ama birkaç kutunun tıra, birkaçının da Burak’ın olduğu tarafa ayrılmaya başladığını fark ettim.
Tam o sırada kulaklığımdan Mert’in sesi net ve kısa geldi:
“Hadi Bilge. Gir içeri.”
Yavaş adımlarla ilerledim, sanki sadece dolaşıyormuşum gibi. Burak'la göz göze geldik.
“Aaa Bilge! Gelsene!” dedi elini sallayarak. Sesi neşeliydi. Her şey sanki... normaldi.
Ben de sahte bir gülümsemeyle karşılık verdim.
“Merhaba…”
“Ne yapıyorsun bu saatte?” diye sordu. Omuz silktim.
“Hiç... Geziyordum. Bir arka sokakta oturuyorum da, dolaşırken seni görünce geleyim dedim.”
Tam o sırada elini belime koydu. Donakaldım. Bora’dan başka biri dokunmamıştı bana. Özellikle… bu şekilde. İçimde bir şey burkuldu. Zoruma gitti. Ama belli etmeden gülümsedim.
Kolileri gösterdi:
“Yurttaki kitapları, eski kağıtları geri dönüşüme gönderiyoruz. Veliler de yollamış, yer kalmadı okulda. Öğretmenler seçmiş birkaç kitap ben izindeyken. Sen de bak istersen... ya da yardım et bana.”
Ses tonu yumuşaktı. Her şey olması gerektiği gibiydi. Ama o an… arka kapıdan içeri süzülen siyah giyimli birini fark ettim. Zayıf, 1.80-85 boylarında, hızlı ama dikkatliydi.
Burak’a gülümsedim:
“Tuvalete gitmem gerekiyor,” dedim. İçimden dua ediyordum; “yalnız bırak beni…” Ama yanıma kadar geldi. Tuvaletin kapısında bile bekledi.
İçeri girer girmez kulaklığıma fısıldadım:
“Siyah giyimli, uzun boylu biri arka kapıdan girdi. Siluet çok hızlı. Tanım yok. Ön sevkiyat tamamen göstermelik.”
Muammer cevapladı:
“Tamam Bilge, kontrol ediyoruz. Sen dışarı çık, tırdan gözünü ayırma. Adam tıra girmesin.”
Tuvaletten çıktığımda Burak hala kapıdaydı. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışarak kolilerin olduğu yere yöneldik. Gözüm sık sık arka kapıya kayıyordu.
Derken…
O adam, elinde büyük siyah bir koliyle neredeyse görünmeden çıkış yapıyordu.
Anında refleks verdim.
“Su!” dedim Burak’a. “Şurada var, getireyim,” dedi ve tam o tarafa yöneldi.
Adam çıkış yapıyor!
Kulaklığa fısıldadım:
“Dikkatli olun. Arka kapıdan çıkıyor. Şüpheli koli taşıyor.”
Mert’in sesi geldi:
“Tamam, gerisi bizde. İyi iş çıkardın Bilge.”
O an suyla birlikte Burak yanımdaydı. Şişeyi aldım. Yavaş yavaş içmeye başladım. Sanki zaman ağırlaşmıştı. Her saniye, bir dakika gibiydi. Şişenin son yudumunu içerken… Bora’nın sesi çarptı kulaklarıma.
“Hızlı olun, kaçıyor!”
İrkildim. Nefesim göğsüme saplandı. Gözlerim doldu. Bu görev... gizliydi. Kimsenin bilmemesi gerekiyordu. Ne polis, ne öğretmenler ne de jandarma… Tedirginliğim artık yüzüme yansımıştı. Ayakta durmak zorlaşıyordu. Aklıma patlama anı geliyordu. “Sakın hareket etme Yüsra, dayan!” diye çınladı kulağımda o sesler. Anlık bir bilinç kaybı yaşadım. O ana gittim… Burak hemen koluma girip beni köşedeki banka oturttu. “Derin derin nefes al Bilge,” diyordu ama kulaklarım patlamadaki gibi uğulduyordu. Kesik kesik anılar beliriyor, şimdiki zamana dönemiyordum ve en sonunda kendimi o karanlık yolculuğa bıraktım. Gözlerimi açtığımda hastane odasında yatıyordum ve yanımda Burak, tekli koltukta uyuyordu...
Gözlerimi açtığımda, loş ışıklı hastane odasındaydım. Beyaz, tanıdık tavan, kolumdaki serum ve ağır bir dezenfektan kokusu… Hemen yanımda, tekli koltukta uyuyakalan Burak’ı gördüm. Beli bükülmüş, başı yana düşmüştü. Yüzünde bir huzur vardı. Onu o halde görmek içimi ısıttı. Hiç tanımadığım birinin, benim için endişelendiğini görmek… Gülümsedim.
Biraz kıpırdandım. Sesimi duymuş olacak ki, başını kaldırıp yorgun gözlerle bana baktı. Gözlerini ovuşturdu, hızla doğruldu.
“Bilge, iyi misin? Korkuttun beni.”
Sesi, endişeyle doluydu. O kadar samimiydi ki, içimdeki buzları eritiyordu.
“İyiyim, sadece biraz başım döndü. Çok teşekkür ederim Burak.”
Gülümsemem karşısında yüzü aydınlandı.
“Teşekkür etmene gerek yok. Hızla yanıma gelmeseydin, daha kötü olabilirdin.”
O an, koluma hafifçe dokundu. Parmakları, tenimdeki soğukluğu bir anlığına sildi.
“Senin bir derdin var gibi, Bilge. Bunu hissedebiliyorum. Yüsra diye sayıkladın sürekli..Eğer anlatmak istersen…”
Cümlesini bitiremeden odanın kapısı sertçe açıldı. Gözlerimi kaldırdığımda, kapıda duran Bora’yı gördüm. Yüzü gergin, gözleri öfkeyle parlıyordu. Bize bakıyordu, özellikle Burak’ın elinin kolumda duruşuna... O sert, buz gibi bakışları, odayı anında dondurmuştu.
Burak, kolunu hızla çekti. Aramızdaki o samimi an, bir anda buharlaşıp gitmişti.
Bora, odanın içine doğru birkaç adım attı. Her adımıyla zemin titriyordu sanki.
“Çık dışarı, Burak,” dedi, sesi metalik ve keskin bir emir gibiydi.
“Ama sen.. kimsin?” dedikten sonra bana baktı. gözlerimi yavaşça açıp kapattım ve çıkmasını söyledim.
“Hemen! Benim konuşacaklarım var Bilge'yle!”
Burak, başını eğerek odadan çıktı. Kapıyı arkasından yavaşça kapattı ama o sessizlik, kapının çarpmasından daha gürültülüydü.
Bora, yatağın yanına geldi. Yüzündeki öfke, alnındaki belirgin damarlardan okunuyordu. Elini yumruk yapmış, sıkıyordu. Gözleri benim üzerimdeydi ama sanki beni görmüyordu.
“Ne bu halin, Bilge? Görevden önce kendine gelemiyorsun bile.”
Sözleri zehir gibiydi. İçimi yakan bir acı hissettim.
“Ben…”
“Benlik bir şey yok. Bu kadar zayıf olamazsın.”
Yüzündeki soğuk maske, içindeki volkanın lavlarını gizlemeye çalışıyordu.
“Eğer bu kadar narin bir yapıya sahipsen, neden buradasın? Geri dönmelisin. Ekibe zarar veriyorsun.”
Sözleri, en hassas noktamı hedef almıştı. Bora’nın her cümlesi, paramparça olmuş kalbime yeni bir darbe vuruyordu. Gözlerim doldu.
“Sana, ekibe zarar verdiğimi mi düşünüyorsun? Ben… ben yorgunum sadece.”
“Yorgun olmak lüksün değil. Bu görevde lüksümüz yok.”
Başını iki yana salladı, sinirle.
“Kendine gel, Bilge. Bu tür… arkadaşlıklar istiyorsan bu görevden çekil. Odaklanmanı engelliyor.Zaten zor odaklanıyorsun.”
Cümlesindeki vurgu, gözlerinden kaçmayan Burak ve benim aramdaki o küçük ana aitti.Bora beni kıskanmıştı..
“Bilge,” diye fısıldadı. Adımı söylediğinde, sesindeki metalik tını yok olmuştu.Bir an yatağa doğru eğildi, eliyle kolumdaki serumun girişini kontrol etti. Parmakları tenime hafifçe değdi.
"Sorumluluğunu alabileceğin insanlar olmalı etrafında. Ekibinin dışında… kimseye güvenemezsin anladın mı beni!”
Gözleri doluydu. İçimden bir şeyler koptu. Onun bu halini, zayıflığını... ilk defa görüyordum.
“Hemen şimdi toparlan ve görevinin başına dön.”
dedi ve odadan çıktı..